Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Ukrayna Krizi/Savaşı ve Küresel Siyaset

Gökberk DURMAZ
12 Mart 2022 11:20
A-
A+

Küresel siyasetin son günlerde tek bir gündemi var: UKRAYNA.

O halde, bu krizin öncesini ve sonrasını uluslararası ilişkiler perspektifinden ve Türk Dış Politikası yönünden olarak ele alalım bu yazıda…

Ukrayna, eski bir Sovyet ülkesi olmasının dışında, jeo-politik ve jeo-stratejik açılardan oldukça önemli bir ülkedir. Meseleye Rusya, Batı, Asya ve Türkiye dış politikaları olmak üzere dört farklı açıdan bakmanın yerinde olacağı kanaatindeyim.

Rusya açısından konuya bakmadan önce Putin’in Sovyetler sonrası Rusya’nın en etkili aktörü olduğunu unutmamalıyız. Kendisinden önceki yöneticileri, Yelsin ve hatta Sovyet döneminin sembol isimlerinden Lenin ve Stalin’i dahi “düşük profilli” ve Rus menfaatlerine yeterince sahip çıkmayan liderler olarak değerlendirmektedir. En çok da bundandır ki, kendisine pek çok kez Yeni Rus Çarı (Tsar) sıfatı, muhalifleri ve Batılı medya tarafından yakıştırılmaktadır. 21 Şubat 2022 tarihinde, Ukrayna Çatışmalarının/Savaşının hemen öncesinde yaptığı konuşmada da yukarıda birkaç cümle ile özetlemeye çalıştığım hususa sıkça yer vermektedir. Bu perspektiften baktığımızda Rusya’nın Ukrayna’nın önemli bir bölümünü doğrudan “kendi toprağı” olarak görmesi realist açıdan anlamlandırılabilir. Dahası, kendi sınırında olan ve tarihi açıdan da kendinden ayrı görmediği bir ülkenin NATO üyesi olma ihtimali dahi Rusya açısından kabul edilebilir değildir. Kaldı ki, 2014’deki Kırım ilhakı ile Rus Donanması için Sivastopol’ün ve Kırım’ın ne denli vazgeçilmez olduğunu evvelce göstermiştir.

Batı, dediğimizde ise ABD, İngiltere, Batı Avrupa ve Doğu Avrupa’yı ayrı ayrı ele almak gerekmektedir. ABD, Afganistan ve Irak Savaşlarından istediğini alamadan ayrılmış, Suriye ve Libya’da ise saha hâkimiyetini çoktan kaptırmıştır. Bu manada, dünya jandarmalığına soyunan ABD’nin vaatleri/hedefleri ile reel-pratikte yaşadıkları örtüşmemektedir. Afganistan geri çekilmesini müteakip, Asya’da İngiltere olmadan yol alamayacağını düşünen ABD, İngiltere ve Avustralya (dış politika açısından yine İngiltere) ile birlikte AUKUS ilanı sonrasında; Avrupa ülkeleri açısından kredibilitesini tamamen yitirmeye başlamıştı. Öyle ki, AB içerisinde NATO’dan bağımsız bir AB ordusunun kurulması tekraren ve en üst makamlarca dillendirilmeye başlandı. Tam da böyle bir ortamda, ABD; Rusya’nın Ukrayna’ya saldıracağını her an ve her fırsatta dillendirmiştir.

Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi ABD açısından ne tür menfaatler sağlayabilir. 1- ABD, bu vesile ile yakın bir zaman önce neredeyse kaybetmekte olduğu AB ile ilişkilerini tekrar düzeltme fırsatı yakalamış, Avrupalı müttefiklerinin tekraren (I. ve II. Dünya Savaşında olduğu gibi) kendisine “muhtaç” bir konuma getirmiştir. Yeniden alevlenen Rus korkusu ile ABD artık Avrupa için tekrar bir sığınma limanı olabilir. 2- Dünya’nın muhtelif bölgelerinde geri çekilen ABD askerleri ile birlikte, Amerikan savaş sanayii de ürettiklerini satamaz, elindeki yeni teknolojileri tatbik edemez bir hal almıştır. Dolayısıyla, coğrafi olarak ABD’ye uzak bir lokasyonda meydana gelebilecek bir savaş/çatışma Amerikan silah sanayii için de yeni bir pazar anlamına gelmektedir. İşbu sebeplerden ABD’nin, Ukrayna’yı Rusya’nın önüne itmiş ve çatışmaların ortasında yapayalnız bırakması muhtemeldir.

Batı Avrupa için duruma baktığımızda, özellikle göze çarpan üç ülke vardır:

  • İngiltere: BREXIT sonrası, AB ile ulusal egemenliğinin bir kısmını paylaşma zorunluluğundan kurtulan İngilizler, ABD’nin de AUKUS ve Five Eyes organizasyonları ile, kanaatimce tamamen kendi ekseninde konumlanması ile birlikte, eski güçlü günlerine olan özlemlerine bir adım daha yaklaştıklarını düşünmektedir. Ancak, pandeminin ağır tahribatı bir yana kendi içerisindeki “tır şoförü” krizini dahi sağlıklı olarak çözememiştir. Bu manada, Ukrayna Savaşı sebebiyle Rusya’ya yapılacak yaptırımlar; İngiltere’nin de oldukça işine gelmektedir.
  • Fransa: 18.yy’dan bu yana süregelen uluslararası etkinliğini önce ezeli rakibi İngilizlere kaptıran ve İngilizce karşısında önemini günbegün yitiren Fransızca ile de etkisizleşen Fransızlar, BREXIT sonrası AB’nin siyasi liderliğini de facto olarak üstlendiklerini düşünmekteler. Lakin, uluslararası siyasette ağırlığı ve önemi günbegün artan Afrika’da yaptıkları, siyasal ve iktisadi meşruiyetleri için yok sayılamaz bir bagaj oluşturmaktadır.
  • Almanya: Avrupa’nın ekonomik anlamdaki dinamosu konumunda olan ancak Rus gazına bağımlılığı en fazla olan Avrupa ülkesidir. Bu manada Rusların doğalgaz satmama ihtimali de en çok onları etkileyecektir. Öte yandan, Avrupa’nın sürekli genişlemeci yapısı iktisadi olarak da en çok Almanya’nın omuzlarına binen yükü arttırmaktadır (bkz. Yunanistan).

Tıpkı ABD gibi bu üç ülke de Ukrayna konusunda kınamaktan başka bir şey yapmamıştır. Almanya ise tesir gücü yüksek bombalarla saldıran Rusya karşısında Ukrayna’ya savaş başlamadan hemen önce yalnızca birkaç bin miğfer göndermiştir. Bu örnek bile, Ukrayna’nın savunulması karşısında Batı’nın yaklaşımının ne denli gayriciddi olduğunu göstermektedir.

Doğu Avrupa açısından olaylara baktığımızda; Rusya hala “en kötü” ve “en tehlikeli” düşmandır. Kendi sınırlarına bu denli yakın bir coğrafyada (Ukrayna) çatışmaların cereyan etmesi, Doğu Avrupa ülkelerini ister istemez bir silahlanma yarışına sokacaktır. Bu silah ithalatının ekseriyeti de tahmin edileceği üzere ABD’den olacaktır. ANCAK, ABD’nin ve Batı Avrupa ülkelerinin Ukrayna’yı askeri ve siyasi anlamda nasıl yalnız bıraktığı gören Doğu ve Orta Avrupa ülkeleri NATO’nun siyasi yörüngesine girme konusunda da çekinceler yaşayacak; yeni alternatif arayışlarını sürdürecektir.

Asya’ya geldiğimizde ise; Rusya’nın müttefiki olarak adlandırılan Çin konusunda durum biraz farklıdır. Şöyle ki, Sovyetlerin desteklediği Çin, kendi Bolşevik Devrimi (İşçi Devrimi) karşısında, Maocu Devrimi (Köylü Devrimi) yapmış bir Çin’dir. Oysa bugünkü Çin, bambaşkadır. Artık, devlet kontrolündeki kapitalizm modeli ile ileri atılımlar yapan bir Çin vardır. Öyle ki Çin, NATO 2030 Vizyonunda “yeni tehdit” olarak adlandırılmaktadır. Bu perspektiften bakıldığında, Çin’in Rusya’ya olan ihtiyacından daha çok; Rusya’nın Çin’e enerji ihracatı yapmaya ihtiyacı vardır (özellikle de yeni yaptırımlar sonrası). Dolayısıyla, Çin, Ukrayna Savaşı ile okların tekraren Rusya’ya çevrilmesinden esasen memnundur. Bu vesile ile Çin, henüz tamamlayamadığı topyekün kalkınmasını önümüzdeki süreçte kendileri hedef tahtasına oturtulmadan (Rusya hedefteyken) tamamlayabilecek ve Batı’nın karşısına kendi “silahı” ile ve daha güçlü olarak çıkma şansını yakalamış olabilecektir.

Öte yandan Japonya, Rusya’ya karşı yaptırımları en önce duyuran ülke konumundadır. Öyle ki, aralarındaki tarihi husumet meselesi olan Kuril Adaları’nı dahi “bu fırsattan istifade” ederek Rusya’dan talep etmektedir. Güney Kore, ise başındaki Kuzey Kore tehdidini düşünmeden geçirmediği bir günü dahi olmamasına rağmen, olup biteni daha farklı bir sağduyu ile takip etmektedir. Önceki yazılarımızda, Japonya ve (G.) Kore’nin Türk Devletleri Teşkilatı’nın sunduğu alternatif yol konusunda ne denli uygun ülkeler olduklarını belirtmiştik. Şimdi, bu eksene bir şekilde Endonezya ve Malezya’nın da dahil edilmesi yapıyı genişletecek ve güçlendirecektir.

Türk Dış Politikası ise, son yılların en aktif ve etkin dönemine girmiştir.

(devamı gelecek…)