Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

NATO, QUAD ve Asya-Pasifik

Gökberk DURMAZ
06 Temmuz 2021 10:46
A-
A+

Öncelikle, belirtilmesi gereken husus NATO’nun tehdit algısının kızıldan yeşile doğru, sonra ise tekrar kızıla doğru geçirdiği dönüşüm. Buradaki kızıl, Soğuk Savaş dönemindeki tehdit algısı SSCB’ydi. Sadece Sovyet Rusya’da değil, Doğu Bloğu içeresinde kalan bütün ülkelerdi. Kanaatimce yanlış da olsa 11 Eylül sonrası kızıldan yeşile (İslam’ın Batı tarafından bir tehdit olarak algılanması ile birlikte) bir dönüş vardı.  Şuan ise, NATO’nun tehdit algısını tekrar kızıla döndüğünü ve bu sefer Rus kızılı değil; Çin kızılı olduğu düşünülebilir.

Bununla birlikte Soğuk Savaş döneminde NATO’nun kuruluşu 1949’da ikinci dünya savaşının hemen sonunda gerçekleşti. Bu dönemde ülkeler ittifaklar aracılığıyla uluslararası sistemde varlık gösterdi ve sistemler bunun üzerine kuruldu, bu dönemde sıcak bir çatışma olmaması sebebiyle ‘Soğuk Savaş’ nitelendirmesinin yapıldığı da bir gerçektir.

NATO adına baktığımız zaman burada bir coğrafi isimlendirme var. Ama NATO sadece isminden hareketle çizilen bölgelerle mi sınırlı kalıyor? Kore Savaşını hepimiz hatırlıyoruz. Biliniyor ki, Türkiye’nin NATO’ya girmesinin ön şartı olarak bu savaşa olan iştiraki sunuluyor ve 1949’da NATO kurulduktan hemen sonra 1950 yılında Kore Savaşı patlak veriyor. Aslında Kore savaşı, fiiliyatta Korelinin, Koreliyi öldürdüğü bir savaş olsa da Kore savaşı, doğu ve batı blokları arasındaki bir mücadelenin yansımasıdır.

Kore’ye, ABD’den sonra en çok asker gönderen ülke Türkiye. Bunun sonucunda Türkiye’ye ‘ödül’ olarak Rus tehdidine karşı NATO güvencesiyle “şemsiye” bir koruma sağlanmış oldu. Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle NATO’nun coğrafi sahası genişledi.

Türkiye’nin NATO’ya müdahil olmasıyla birlikte sınırlarda yaşanan gelişme belirli noktalarda NATO’ya hareket alanı sağlamış olsa dahi sonrasındaki süreçte NATO’nun faaliyetleri ‘Kuzey Atlantik’ bölgesini aşarak, Afganistan’dan; Aden körfezine kadar çok geniş bir sahaya yayılıyor. Ha keza NATO’nun yıllar içerisinde teşkilatına dahil ettiği ülkelerdeki artış, operasyon bölgelerindeki genişlik ve konsept değişiklikleriyle değişim sağlayan güvenlik anlayışları aracılığıyla her geçen gün daha da büyüyerek etki alanını genişletmek isteyen bir teşkilat görüntüsü vermektedir.

NATO’nun 2030 hedeflerini incelediğimizde, “Uzak-Doğu, Latin Amerika ve Afrika’da güçlü ortaklıklarımız olmalı” tabi öncelikle Çin tehdidine karşı bu yaklaşım sergileniyor.

5 Ocak 2012’de Hillary Clinton’un ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisinde önceliği Asya-Pasifik bölgesine kaydırdığını görebiliyoruz. Bunun temel sebebinin ise dünya ekonomisinin odağının Asya-Pasifiğe kaymasından dolayı ekonomi-güvenlik bağlamında ele alınıyor.

Yine o dönemde ABD’nin ortaya koyduğu bir sistem üzerinde ASEAN aracılığıyla Çin’in nasıl çevreleneceği üzerine stratejik planlamalar yapılıyor. Bu noktada, 1952 yılında Kore Savaşının sonrasında San Francisco konferansı önem arz etmektedir. Bu konferansta ABD ve Japonya şu hususta anlaşıyor: Japonya’nın dış güvenliğini ABD’nin sağlayacağı ve savunma harcamalarını ABD’nin üstleneceği bunun karşılığında da Japonya’nın hem ordusunu fiilen; hem de ideolojik olarak ‘saldırgan’ tavrından vazgeçmesi gerektiği. Bu anlaşma aracılığıyla ABD sadece Japonya’nın güvenliğini sağlamakla kalmıyor aynı zamanda o bölgedeki varlığını meşrulaştırarak kazanımları ekseninde bölgede güvenliği tesisi ediyor. Bu durum Japonya’nın egemenlik haklarının ihlali açısından olumsuz bir görünüm sunmakla birlikte Japonya bu durumu bir fırsat çevirdi ve askeri-savunma başlıklarının oluşturacağı masraflardan kaçınarak sanayisine ağırlık vermiş ve kalkınmasına yönlendirdi. 

2007 yılında QUAD, dörtlü bir zirveden bahsediliyor. ABD, Hindistan, Japonya ve Avusturalya tabi zamanla eklemlenen/eklemlenecek yeni müttefikleri de görüyoruz/göreceğiz.  2007 yılından 2017 yılına kadar bir durgunluk yaşanıyor. Çin’in öncelikli hedefi haline gelmekten kaçınan ülkeler; QUAD’ı uzun bir süre pasif bir konumda tutuyor. Uzmanlar bu örgütü, NATO’nun Asya kolu gibi değerlendiriyor ve bölgede “barış ve demokrasinin” taşıyıcısı gibi nitelendiriliyor. Tabi buradaki kilit ülke ise Hindistan. Hindistan’ın devasa nüfusundaki eğitimli gençlerini mühendislik alanlarına kanalize eden bir sistemin sonucunda; siber-güvenlik, nükleer-güvenlik gibi kritik noktalarda Hindistan’ın sahip olduğu insan kaynağı bir gerçekliktir. Bütün bu gelişmeler sonucunda ise, ABD’nin Hindistan’dan yana bir tercihinin olduğunu ifade edebiliriz.

Bu bölgenin NATO 2030 hedefleri doğrultusunda hareketleneceğini QUAD gibi örgütlerin inisiyatif alacağını ve Çin’in çevrelenmek istenileceği beklenilebilir. Bu açılımların bölgede barışı ve istikrarı tesis etme motivasyonu ile hareket ettiklerini ifade etseler bile Çin doğal olarak bu durumu böyle algılamaması ve bu noktada askeri-güvenlik örgütlenmelerin ve harcamaların artışta olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır.

QUAD bölgede “Malabar Deniz Tatbikatı” ile Hint okyanusunda düzenlediği tatbikatlar aracılığıyla bir güç gösterisi ve çatışma ihtimallerine karşı bir hazırlık sürecindedir. Asya-Pasifikteki ilerleyişte ABD’nin odağının da bölgeye kaymasıyla birlikte NATO’nun eksenini de etkilediğini ifade edebiliriz. Peki, ABD’nin ve NATO’nun odağının Orta-Doğu’dan ASYA-Pasifiğe kayması Ortadoğu da bir güç boşluğu oluşturacak mı? Evet. Bu noktada dengeyi sağlama çabası içeresinde olan bir ABD var. Çünkü Ortadoğu’yu Rusya’ya bırakmak istemiyor. Tüm bu denklemler içerisinde ise Türkiye’nin önemi gerek Asya’daki ülkeler ile olan iyi ilişkileri, gerekse de Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’de artan nüfuzu sayesinde giderek artmaktadır.