Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr
SD ANALİZ- “Günümüz Jeopolitiğinde Bolivarcı Venezuela”
Venezuela Dışişleri Bakanı Jorge Arreaza Stratejik Düşünce Enstitüsü'nde düzenlenen “Günümüz Jeopolitiğinde Bolivarcı Venezuela” konferansında konuştu. O konuşmanın tamamını sizlerle paylaşıyoruz...
Jorge Arreaza-Venezuela Dışişleri Bakanı
02 Nisan 2019 17:45

"Yeni dünya jeopolitik haritasında Türkiye’nin ağırlığı malum ve önümüzdeki dönemde belirlenecek olan yeni dünya düzeninde de Türkiye yerini almış durumda. Amerika tarihine baktığınız zaman günümüzde Latin Amerika ülkeleri ile ABD arasında süregelen ilişkilerin aslında ABD’nin lehinde sürekli olarak bu toprakları kendi topraklarının bir parçası yapma hırsına dayanmakta olduğunu görürsünüz.

1823 yılında Amerika senatosu önünde Başkan James Monroe’nun yapmış olduğu bir sunum var, daha sonra bu Monroe Doktrini olarak tarihte yerini alıyor. Monroe Doktrini ’ne göre, ABD kuzey ve güney dâhil olmak üzere, Alaska’dan Arjantin, Şili ve Petagonya’ya kadar bütün Amerika kıtasının sahibi olma arzusunda. Bu 1823 yılında söylenmiş bir şey. 1824’e geldiğimizde Latin Amerika’da, yani kıtanın güneyinde, büyük Ayacucho Savaşı var. Bu savaş sayesinde de Peru bağımsızlığına kavuşuyor. Şöyle bir şey var, kıtanın kuzeyinde 1823 yılında James Monroe kendi doktrinini ilan ederken, kıtanın güneyinde ise Latin Amerika halkları tek tek bağımsızlıklarını elde ediyorlar ve bizim Amerika’mızın tarihinde her gün, her saat, her dakika bu gerçekle karşı karşıya gelmeye devam ediyoruz. Şu anda bizim ülkemizde, Venezuela’da vermekte olduğumuz mücadele aslında Küba’nın 60 senedir vermekte olduğu mücadeledir. Aslında bakarsanız halklarımızın 1823 senesi itibariyle vermekte olduğu mücadelenin aynısıdır.

1776’da ABD bağımsızlığını kazandığı zaman elbette ki o dönemin koşullarında neyi beklersiniz? Güneyde de bağımsızlık mücadelesi veren ülkeleri desteklemesini beklersiniz çünkü kendileri de belli bir bağımsızlık savaşından sonra Britanya İmparatorluğu’ndan bağımsızlık kazanıyorlar ve aynı şekilde de Küba’da da İspanyol İmparatorluğu’nun varlığının kaldırılması için destek vermesini beklersiniz. Fakat öyle olmadı. Ne zaman ki güneydekiler İspanya’ya karşı bağımsızlıklarını elde ettiler, o zamana kadar ABD konu ile ilgili tarafsız tavır sergileyeceğini başında ifade etti.  Simon Bolivar’ın Venezuela’nın veya o zamanki adıyla Büyük Kolombiya’nın, cumhurbaşkanı olarak gönderdiği özel elçiler Washington’un desteğini istediklerine olumsuz cevap aldılar. Bu noktada aslında ABD’nin tarafsız kalmaktan kastı her zaman için İspanyol hâkimiyetinin sürmesi ve oradaki koloni devletinin kontrol altına alınması için İspanyol devletinin desteklenmesi yönündeydi. Florida’yı biliyoruz, bugün ABD’nin önemli eyaletlerinden bir tanesi. O dönemde güneydeki bağımsızlık orduları Florida’ya kadar gidiyorlar, Florida’yı kuşatıyorlar, alıyorlar, bağımsızlığını ilan ediyorlar ve bu operasyon karşısında ABD ret cevabı veriyor.

Belki 19. yüzyıldan neden bu kadar örnek verdiğimi sorarsınız. Çünkü günümüz sorunlarına baktığımızda, sorunların temelinin 19. yüzyılda yattığını görüyoruz. Anlatmayı uygun görüyorum çünkü 21. Yüzyılın şartlarını anlayabilmek için 19. yüzyılın neler temellendirdiğini anlamak gerekiyor. Hatta bu bağlamda 18. yüzyılın sonlarına kadar bile gidilebilir. O zamanlar ABD takribi 10 yıldır bağımsız, Büyük Britanya tarafından bir devlet olarak yeni tanınmış, ABD Başkanı olarak Thomas Jefferson birazdan okuyacağım açıklamaya imza atıyor, “Bizim devletimiz, bizim bulunduğumuz nokta tüm güney ve kuzey Amerika kıtası için çıkış noktası olmak durumunda. Bu noktada da tüm kıtadaki varlığını sürdüren İspanyolları kıtadan çıkarmak için biraz temkinli olmamızda fayda var. Çünkü şu anda İspanyol hâkimiyetindeki aşağı taraftaki sömürgeler olmaları gereken yerdeler. Ne zaman ki ABD nüfusu bu aşağıda bahsettiğimiz coğrafyaları parça parça kendisine katabilecek kadar güçlendiği noktaya ulaşır, o zaman İspanyol hâkimiyetinin kıtadan silinmesinden söz edebiliriz”. Yani bu demek oluyor ki ABD kurulduğu ilk günden itibaren kıtanın geri kalanında ne kadar ülke varsa kendine dâhil etmek için planlarını yapmış durumda ve bugüne kadar tek bir saniye bile bu planından vazgeçmedi.

Başkan Obama’nın danışmanların biri o zaman artık Monroe Doktrini ’nin bir yaptırımı kalmadı diye bir söylemde bulunmuştu. Fakat tam bunların söylendiği esnada, Obama hükümeti Honduras’ta gerçekleşmekte olan bir darbeyi finanse etmekteydi. Güney Amerika’da var olan tüm bağımsız ve ilerici hükümetleri teker teker görevden alma çabasındaydı. Brezilya’nın anayasal başkanı Dilma Rousseff’e karşı gerçekleştirilen darbenin içinde de ABD vardı. Venezuela’yı ise yayınladıkları bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile ABD’nin milli güvenliği için sıra dışı tehdit olarak ilan ettiler ve ABD yanlısı bütün partilere de göreve gelebilmeleri için finansal destek sağlandı.

Ne zaman ki Başkan Donald Trump şahinleri ile birlikte göreve geldi, artık daha fazla saklanacak yerleri kalmamıştı ve evet bu sefer itiraf ettiler ki Monroe Doktrini hala geçerliliğini korumaktaydı. Günümüzde ise Venezuela, Bolivya, Nikaragua veya diğer Latin Amerika ülkeleri, Çin, Rusya, Türkiye, Hindistan gibi dünya devleri ile ilişki kurmak istedikleri zaman ABD tarafından direkt veto yiyorlar çünkü ABD’de, ‘bizim topraklarımızda başka birinin hâkim olmasını istemiyoruz’ bilinci var. Tüm bu kıtanın tam ortasında da Venezuela yer alıyor. İyisiyle kötüsüyle Venezuela hala Latin Amerika’da bulunan bütün doğal kaynakların merkezi durumunda. Gezegen üzerinde bulunan kanıtlanmış en büyük petrol rezervleri Venezuela’ya ait. Aynı şekilde dünyanın en büyük doğal gaz, altın, elmas, demir, boksit, koltan ve diğer değerli taşlar; su, tarıma elverişli topraklar, coğrafi olarak stratejik olarak çok önemli bir konuma sahip olması… Simon Bolivar’ın, Hugo Chavez’in doğduğu topraklar… O yüzden Amerika kıtası genelinde tüm bu nedenlerden ötürü, ABD’nin doğrudan hedefi olan ülke biziz. 20 yıldan bu yana, Venezuela’nın doğal kaynakları Venezuela halkına ait, daha önce olduğu gibi Kuzey Amerika elitlerine değil. Onun için de Bolivarcı devrim ülkede göreve geldiğinden beri ABD hükümetleri, Bolivarcı devrim bünyesinde kurulan gerek Hugo Chavez gerekse Nicolas Maduro hükümetlerini yıkmak adına her türlü yolu meşru kılmaya çalıştı.

2001 yılı itibariyle Venezuela’da oligarşinin sesi yükselmeye başladı. 2002’de darbe oldu, 2003’te petrol endüstrisine sabotajlar söz konusuydu. Herhangi bir şekilde hükümette görev almaksızın ülkede bulunan milli burjuvazi, ülkenin doğal kaynaklarından elde edilen geliri doğrudan Kuzey Amerika elitlerine geçirmekteydi. İşte son 20 yıldır tüm uluslararası kamuoyunun, dünyanın tanık olduğu savaşın temelinde aslında burası yatıyor. Bir tarafta kendi milli, öz kaynaklarını ABD’ye geçirmeye çalışan bir milli burjuvaziden bahsediyoruz, diğer tarafta ise hükümeti ile birlikte kendi kaynaklarına ve bağımsızlığına sahip çıkmaya çalışan Venezuela halkından bahsediyoruz.

Eğer 1990’lı yıllarda gençlere Venezuela’nın petrolü nerede diye bir soru yöneltmiş olsaydınız, etrafına bakardı ve verecek bir yanıt bulamazdı çünkü nerede olduğunu bilmezdi. 2002’de darbe girişimi oldu dedik, 2003’te petrol şirketine bir sabotaj düzenlendi ve 2003’ten sonra tarihinde ilk defa Venezuela’nın petrolden elde ettiği gelir halkın refahı için yatırımlarda kullanılmaya başlandı. İşte o andan itibaren en ücra köşelerinde Venezuela halkı belki de hayatında ilk defa doktor hizmetiyle tanıştı. Fidel Castro’ya ve Küba devrimine teşekkür etmek gerekiyor, onlar sayesinde sağlık hizmeti vermek için birçok doktor ülkemize geldi. Aynı şekilde okuryazarlık adına da bize birçok Kübalı öğretmen gönderdiler. Yaşı kaç olursa olsun, ilkokul eğitimini o ya da bu şekilde tamamlayamamış insanlara ilkokul diploması verildi. Bu insanlara daha sonra ortaokul ve liseye, hatta üniversiteye gitme hakkı tanındı. 2003’te daha okuma yazmayı bilmezken, okuma yazmayı öğrendikten sonra bugün yüksek lisans yapan insanlar olduğunu biliyoruz. Cerrah, tıp doktoru olan insanlar biliyoruz ve bunların hepsi Bolivarcı devrim sayesinde gerçekleşti. Daha önce bizim tarihimizde hiç görülmemiş bir şey. Artık hemen hemen her köyde, her mahallede sağlık merkezlerimiz var. Devlet eliyle sübvanse edilen, uygun fiyatlı yiyecek dağıtılan bir ağımız var. Okuldaki çocukların beslenmeleri ile ilgili bir programımız var. Her şeyden önce Venezuela kültürü ve kimliği kurtarıldı. Venezuela’nın petrolden elde edilen gelir temeline dayanan endüstrisinin bize vermiş olduğu bir husus da tarım topraklarının terk edilmesiydi. Bu konuda da çalışmalar var. Tarım, ülke ekonomisine dâhil ediliyor. Diğer bir konu da konut konusuydu. 2012-2018’de 3 milyon konut ücretsiz olarak vatandaşlara tahsis edildi. Şöyle bir hesap yapalım, ortalama bir Venezuelalı ailenin 5 kişi olduğunu düşünecek olursak, her evde 5 kişi yalıyor. Bu da demek oluyor ki yeni konutlarda yaşayanlar 15 milyon civarında ve Venezuela’nın nüfusu da 30 milyon. 1998 yılından Komutan Hugo Chavez göreve başladığı zaman sosyal sigorta, eğitim ve sağlık konuları özelleştirilmek üzereydi ve biz bunları yeniden kamusallaştırdık. Bunların hepsi de Bolivarcı devrim sayesinde. Elektrik, gaz ve su gibi kamu hizmetleri neredeyse ücretsiz diyebiliriz. Benzin de aynı şekilde halk için neredeyse bir hediye. Düşünebiliyor musunuz, 180 senedir görünmez şekilde yaşayan halk, Bolivarcı devrim sayesinde sürecin baş aktörü oldu. Halk kendi içinde komunal meclislerde bir araya geldi, bu nedenle tüm bu saydıklarımızdan dolayı elbette Bolivarcı devrim ABD tarafından bir tehdit sayılacak. Fakat altını çizmekte fayda var, bu tehdit nükleer silahları olduğundan veya insanları tehdit ettiğinden değil ABD’nin uygulamak istediği sisteme alternatif ve çok iyi çalışan başka bir sistemi önerdiği için. Aynı şekilde bu sistem klasik ve geleneksel liberal sistemin tüm varsayımlarını da çürüten bir sistem.

Bu noktada cumhurbaşkanından tutun da valilere, belediye başkanlarına kadar en minimum kamu görevi bile seçim yoluyla adaylarını buluyor. Ülkeyi de etkileyecek çok önemli konularla ilgili sık sık kamuoyu yoklaması yapılıyor. Bu noktada geleneksel liberal sisteme baktığınızda üç kamu gücü vardır ama bizde beş kamu gücü var. Yasama, yürütme, yargının yanı sıra seçim gücü ve halk gücü var. Bolivarcı Silahlı Kuvvetler’e gelince, daha öncesinde Venezuela Silahlı Kuvvetleri olarak ABD’nin kendi ülkelerinde işgalci askerleri olarak görev yapmaktalardı fakat Bolivarcı devrim ile birlikte Simon Bolivar’ın özgürleştirici, kurtarıcı ordusu formuna yeniden kavuştular.

Komutan Hugo Chavez’in liderliği ise tartışılmaz, kesinlikle kıyas götürmez. Böyle liderler bizim Amerika’mızda 200 yılda bir dünyaya geliyorlar. Hugo Chavez sayesinde Güney Amerika Ülkeleri Birliği kuruldu, yine Chavez sayesinde Karayipler ve Güney Amerika ülkeleri arasında bir uyum ve işbirliği organizasyonu olan ALBA kuruldu. Hugo Chavez sayesinde evet ama o dönemde gerçekten hizmet veren ve bu yola gönül koyan diğer büyük liderlerin de çabalarıyla CELAC kuruluyor. CELAC Amerika’da bulunan bütün ülkeleri bünyesinde bulunduran bir uluslararası organizasyon, yalnızca ABD ve Kanada yok. 2008-2009 mali krizinde Karayip ülkeleri gerçekten çok zor günler yaşadılar ve bu bağlamda yine Hugo Chavez sayesinde, Venezuela petrolü yalnızca Venezuela ekonomisini kalkındırmakla kalmadı, aynı zamanda bu ülkelerin de elinden tuttu.

Hepimiz biliyoruz ki sonrasında Komutan Hugo Chavez rahatsızlanarak ne yazık ki hayatını kaybetti ama her zaman hastalığının asıl nedeninin ne olduğu işe ilgili bir şüphe kalacak. Siz bunu belki solcu devrimci olmanın getirdiği bir şüphecilik veya takıntı olarak düşünebilirsiniz fakat öyle değil. Hugo Chavez’in ailesinde daha önce hiç kansere rastlanmamış ama aniden çok vahşi bir kansere yakalanıyor ve herhangi bir kemoterapiye de cevap vermiyor. Ve hayatını kaybetmeden hemen önce halkla biraraya geliyor. Diyor ki; “Eğer ben ölürsem benden sonra seçeceğiniz cumhurbaşkanı Nicholas Maduro olmalıdır.” Biliyorsunuz ki Maduro kendisinin en önemli yoldaşlarından bi tanesi. Maduro çok büyük üniversite diplomalarına sahip değil. Hayatı boyunca her zaman komutan Chavez’in ve Bolivarcı devrimin hizmetinde olmuş bir nefer. Otobüs şöförlüğü yapan biriydi Maduro. Sendikacıydı ve halk hareketleri içerisinde bilinen bir liderdi. Washington başta olmak üzere emperyal devletler dediler ki “komutan Chavez öldü, Bolivarcı devrim de ölür.” Öyle olmadı. Maduro’nun hükümetteki varlığına yaklaşık olarak 100 gün biçmişlerdi. Sonra baktılar olmayacak, uzmanlar kendisine bir yıl verelim dediler. Şuanda 6 yıldır devletin başında cumhurbaşkanı Maduro.

Ve Washington eliyle de bir hükümeti yıkmak için ellerinde ne varsa uyguladılar. Kardeş cumhuriyetimiz Küba’ya yapılandan daha sert bir ekonomik ambargo uyguladılar. Geçen 4 Ağustos’ta yaptıkları gibi Drone’larla kendisini öldürmeye kalktılar. ABD, Bolivar’da insanlara; sokaklara çıkın ve şiddet yanlısı gösteriler yapın ve bunların sonucunda hükümeti devirelim istedi. Aynı zamanda silahlı kuvvetlerin içerisinde bir ikilik çıkararak, Maduro’ya ihanet etmesini istedi. 2017 senesinde muhalefet dört ay boyunca halkı sokaklara döktü, bir çok şiddet olayı yaşandı. Bunun karşısında Maduro, seçimlere gidelim dedi. Seçime gitmenin adı anıldığı an ABD, yapılacak seçimleri tanımayacağını ilan etti. O şiddet günlerinde seçimlere gittik. Kurucu Millet meclisi seçildi ve şiddet olayları son buldu. Daha sonra mahalli seçimler geldi. Aynı şekilde aynı sürecin devamında Dominik Cumhuriyeti devlet başkanı ve İspanya eski başbakanının  ev sahipliğinde muhalefetle bir diyalog süreci başlattık. O masadan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin öne alınması kararı çıktı. Dünyada eşi benzeri olmayan seçim sisteminin daha iyi şartlara getirilmesi anlaşıldı. ABD’den derhal emir geldi, muhalefete dedi ki; asla o masadan bir şey imzalayarak kalkmayacaksın ve böylece halihazırda yürütülen darbe planını başlatmış oldu. Bu sene ise anayasamızın öngördüğü şekilde, Ocak’ın ikinci haftası cumhurbaşkanımız görevi üstlendi ve yemin törenini gerçekleştirdi. ABD, ivedilikle bunu tanımadığını söyledi. Cumhurbaşkanı Maduro olamaz, dediler. Onun yerine kimsenin tanımadığı bir beyefendiyi cumhurbaşkanı olarak tanıdılar. Muhalefet alıştığınız üzere yine sokaklardaydı. Yine böyle bir gün, bu beyefendi elini kaldırdı, kendi kendine yemin etti ve kendi kendini cumhurbaşkanı ilan etti. Onu orada o halde görenlerin verdiği ilk tepki, bu kişiyi bir tımarhaneye kapatmak lazım olmalıydı.

Siyasi olarak da aslına bakarsanız bu soytarılıktı. Sorun neredeydi? Kendi kendisini cumhurbaşkanı ilan ettikten hemen sonra ABD, beyefendiyi resmi cumhurbaşkanı olarak tanıdı. Bu tanımanın hemen arkasından, Arjantin, Brezilya, Paraguay ve aklınıza gelen bir çok ülke de tanımaya başladılar. Yaklaşık bir hafta sonra, bu şahsı AB’ye üye 24 ülke de tanıdı. Daha sonra ABD’de yetki ve söz sahibi olan ne kadar kişi varsa silahlı kuvvetlere yönelmeye başladılar. Yakında büyük bir ayaklanma çıkacak Guaido’yu destekleyin, dediler ve Venezuela’da askerlere para sunmaya başladılar. Venezuela’nın dünyada askeri ataşeliklerinde görev yapan askerler CIA tarafından bizzat ziyaret edildi ve Guaido’yu desteklemeleri için para teklif edildi. Aynı şekilde Dünya’da görev yapan büyükelçiler ve başkonsoloslar da CIA tarafından para tekliflerine maruz bırakıldılar, Maduro ’ya ihanet etmeleri için. Herhangi bir darbe olmadı, olamaz da zaten. Venezuela’da 215.000 subay ve daha üst rütbeli asker bulunmakta. 2 milyon da militan var. Tüm bu rakamların içerisinde sadece 180 tane asker kendilerini satmayı uygun gördü. Darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı.

Bu şans mıdır yoksa lanet midir bilmiyorum ama geçenlerde Trump’ın Venezuela konularıyla ilgili özel olarak atadığı elçi geldi ve bana aynen şunu söyledi: evet darbe girişimi başarısız oldu. Şimdi ekonominin belini kıracağız. Şuanda yaptıkları şey de bu. Her geçen gün daha fazla yaptırım uyguluyorlar. Venezuela parasına, kurumlarına ve devlet görevlilerine. Yaklaşık üç yıldır Venezuela’da var olan bir insani krizden söz ediyorlar. Öyle bir şey yok ama yaptıkları bu ekonomik ambargoyla bu insani krizi oluşturmak istiyorlar. Venezuela halkını umutsuzluk içinde görmek istiyorlar. Ve böylece aradıkları bahaneyi de böylece bulmuş olacaklar.

ABD yetkililerine BM şartnamesini tanıyıp tanımadıkları ve herhangi bir şekilde silahlı müdahale konusunda uzlaşıda olup olmadıkları sorulduğunda, “Venezuela söz konusuysa elbette hayır, tüm seçenekler masanın üzerinde” yanıtını veriyorlar. Yaklaşık olarak 30 milyar doların üzerinde yıllık cirosu olan, ABD’de bir çok rafinesi bulunan şirketimize el koymuş durumdalar. Son dönemde, ABD’nin uyguladığı ambargonun Venezuela’ya çıkarmış olduğu kayıp 20 ile 30 milyar dolar arasında değişmekte. Venezuela parasına da mümkün her yoldan saldırmayı uygun buldular. Ve Venezuela’da hiper enflasyonu oluşturdular. ABD’nin yaptırım uygulamasından korktukları için dünyadaki hiçbir banka Venezuela ile çalışmak istemiyor. Şuanda yaşamakta olduğumuz durum bu ve Venezuela halkı direnmeye devam ediyor. Elektrik sistemimize bir saldırı oldu. Bazı eksikliklerimiz vardı elbette. Onlar da bu eksikliklerden faydalanıp siber bir çok saldırıda bulundular. Gelelim bahsettikleri masaya. Her konu masada konuşulmaya sunulmuş değil, bu yalan.  O masada siyasi bir çözüm, diyalog olması gerekir değil mi. Ama yok. O masada BM şartnamesine ve uluslararası hukuka saygı olması gerekir. O masada Venezuela anayasasına ve özgür iradeye saygı olması gerekir.

Biz şuanda dünyanın değil, ABD’nin iç politikasının da merkezinde olan bir ülkeyiz. Genç arkadaşlarımızı, ABD’nin 2000 senesinde yapılmış olan başkanlık seçimlerinin sonuçlarını incelemeye davet ediyorum. Seçimlerden sonraki 10 güne kadar kimin başkan olacağı belirlenemedi ta ki Florida’daki seçim sonuçları belirlenene kadar. Florida’ya baktığınızda Kübalı ve diğer Latin Amerika menşeili vatandaşların nüfusun çoğunu oluşturduğunu görürsünüz. O nedenle son derece önemli. Florida’ya baktığınızda, geçen seneki valilik seçimlerini çok ufak da olsa bir farkla kaybediyordu Trump. Florida’da bulunan Latin Amerika kökenli vatandaşların oyunu alabilmesi için uygulanması gereken en siyasi hamle elbette memleketlerine saldırmak. Ben bu noktada ısrarcıyım. 21. Yüzyılda yaşadığımız bu savaş 19. Yüzyılda yaşadıklarımızın aynısı.  Ne olur bilemiyoruz ama biz Venezuela olarak dünya haklarının  barışçıl sistemine katkı sağlayacak çözümlerden yana olacağız. Elimizden geleni de yapacağız. ABD ile her zaman diyalog içinde çözüm yolları aramaya devam edeceğiz. Burada yanlış anlaşılma olmasın. Bu teslimiyet değil kesinlikle sadece Venezuela egemenliğine saygı duyulmasını sağlamak. Gerek Guaido beyefendiye gerek Venezuela geleneksel muhalif liderlerine Venezuela için en doğru olanı bulmak adına masaya oturma çağrımızı yineleyeceğiz. Bugüne kadar hep reddettiler çünkü ABD’den onay alamadılar. Umarım bu bağlılıklarından vazgeçerler ve Venezuela için Venezuelalı ile en doğru kararı alabilirler.

Coğrafyamıza baktığımızda gerek Latin Amerika gerek Karaipler için oluşabilecek en kötü senaryo savaş senaryosu. Sadece bizim ülkemiz için değil tüm bölge için bir felaket olur. Coğrafya bir kan gölüne döner. Pek çok Latin Amerikalı da bu savaşa katılacaktır. belki iki sene geçecek belki üç ama biz her zaman hak ettiğimiz almak üzere orada olacağız. Fakat bize düşen, bu savaş eliyle değil; barış ve demokrasi eliyle olacaktır. Tüm bu anlattıklarımın bir sonucu olarak da sayın Erdoğan’a, Türk hükümetine ve Türk halkına göstermiş oldukları dostluktan dolayı çok teşekkür ediyorum. Dün sayın meslektaşım Çavuşoğlu ile de bu konuyu konuştuk. Her ne olursa olsun, bu zor dönemde başlayan işbirliği bu üst dönemde de en üst seviyeye çıkmak durumunda. Her zaman uluslararası hukukun içerisinde, Türkiye- Venezuela işbirliğini üst seviyeye çıkaracağız. Kimse, özgür iki devletin kendi aralarında kurdukları işbirliğini bozmaya yönelik güce sahip olmayacaktır. Kurtarıcımız Simone Bolivar’ın sözleriyle cümlemi bitirmek istiyorum. “Bugün Venezuela’nın İspanya’ya kafa tutması, yarın bir gün tüm dünya karşısına geçse, dünyaya kafa tutmasıyla aynı şey olacaktır.” Bolivarcı devrim bu süreçten daha güçlü çıkacaktır ve inanıyoruz ki bu süreç, istediğimiz gibi barış yoluyla çözülecektir."