Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr
SD DEĞERLENDİRME - Uluslararası İlişkilerde Fail ve Mağdur İlişkisi
Ali Maskan
18 Mart 2019 15:28

“Benim dolandırdığım insanlar dolandırıcıydı aslında. Yani bana yanaşma sebepleri beni dolandırmaktı…
Ben hayatım boyunca beni dolandırmaya kalkmamış tek bir kişiyi dolandırmadım.”

Sülün Osman

 

Hapishanede “alınteriyle para kazanma” sohbetleri yapan Sülün Osman, kendi bakış açısıyla bir dolandırıcı olmaktan ziyade, iki veya çok taraflı bir ticari denklemde rol almaktan öte bir durumunun olmadığını ifade eder. Yani bu denklemin bütün unsurları aslında kazanmak umuduyla bir araya gelmiş lakin, denklem gereği ancak bir taraf mutlak veya mukayeseli bir üstünlükle süreçten çıkmayı başarabilmiştir.

Böylesi bir oyunda kimin “fail” kimin “mağdur” olduğu hususu ilk başta net gibi görünse de aslında bütün mesele burada kilitlenmektedir.

Adalet sisteminde “fail” “mağdur”un şikayeti üzerine gerekli cezai işleme tabi tutulduğunda, bu sefer “fail” “mağdur” durumuna, “mağdur” da “faili” cezalandırmış olmak suretiyle “fail” durumuna düşmüştür. Yani kimin “fail” kimin “mağdur” olduğu hususu aslında olaya nasıl baktığınızla ilgilidir. Ama sonuçta her ikisi de “fail”dir ya da “mağdur”.

Bu dolandırıcılık olaylarında her iki taraf da birbirini kandırmak hevesiyle yola çıkmış olmaları nedeniyle üç türlü sonuçla karşılaşılır: 1. A kişisinin mutlak üstünlüğü, 2. B kişisinin mutlak üstünlüğü 3. Herhangi birinin mukayeseli üstünlüğü.

Mukayeseli üstünlükte bir taraf diğerini dolandırırken ona kısmi olarak da olsa bir kazanç sağlamayı göze almıştır. Yani mağdur edeceği vatandaşı inandırmak için bir miktar kazanç sağlamasına müsaade etmek suretiyle kendisi daha büyük bir kazanç elde etmeyi başarmıştır.

Uluslararası ilişkilerde de devletler birbirleriyle olan ilişkilerinde bu bireysel ilişki ağından daha farklı zihniyetle hareket etmezler, neticede devletleri yöneten de bir zamanlar sıradan insanlardı.

İkinci Dünya Savaşından sonra uluslararası güçler, anlaşmazlık durumunda genel olarak çatışma yöntemlerine başvurmadan diplomatik yöntemlerle sorunların çözüme kavuşturulmasını tercih etmişlerdir. En azından kendi ülkelerine zarar gelmeyecek bir şekilde süreç yönetmeyi başarmışlardır. Eşit olmayan güçler daha önceki dönemlerde savaşı bir çözüm aracı olarak kabul etmekle beraber, eşit güçler arasında en azından sorunların çözümsüz hale gelmesine kadar anlaşmalar yoluyla barış arayışları var olmuştur.

Portekizliler Afrika sahillerine girdiklerinde karşılarında kendileriyle mücadele edebilecek bir medeniyetle karşılaştıklarını görünce uzunca bir süre ticaret anlaşmaları yapmak suretiyle bu ülkelerde varlıklarını güçlendirdiler. Her iki tarafın yaptığı ticari anlaşmalar ilk zamanlar “kazan kazan” ilkesine dayandığı için kimse bu durumdan rahatsız değildi. Ancak akıllarda var olan şey, bir zaman sonra nasıl olsa tek taraflı olarak daha büyük kazanç sağlanacağı yönündeydi. Mukayeseli üstünlük her iki tarafın zihninde var olan bir düşünce olmasına rağmen ilk aşamada kimse bu husustaki beklentisini ortaya koymadı. Lakin Afrikalı Krallar veya şefler, doğunun manevi değerlerini maddi değerlere çevirme hususundaki yetenekleri nedeniyle Portekizli muhatapları ile baş edemeyeceklerini hiçbir zaman anlayamadılar. Bu durum bugün dahi geçerliliğini korumaktadır.

Her iki tarafından kazanım elde ettiği o güzel günlerde, Portekizliler ticaret yaptıkları ülkelerde okullar açtı, sağlık hizmetleri verdi, insanlara kendi dillerini ve dinleri öğretti, yani ticari kazanç dışında fazladan çok önemli değerleri hiçbir karşılık beklemeden muhataplarına vermekten imtina etmediler. İlk başta belki de kendilerini bu ilişkide daha kazançlı gören Afrikalılar yıllar sonra J. Kenyata’nın ifade ettiği gibi; “İngilizler geldiklerinde onların ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda ise; bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.”

İlk başta “kazan kazan”, sonra “mukayeseli kazan” en sonunda da “mutlak kazan” mantığı ile hareket eden Batılılar bu politikalarını yüzlerce yıldır devam ettiriyorlar. Mehmet Akif boşuna mı demiş ki:

Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

“Tarih”i tekerrür diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?

Her insan kendisini “nevi şahsına münhasır” sanır. Bu nedenle yaşanmışlıkların insanlar için bir öneminin olmadığı bir dünyada her defasında kandırılmaktan daha doğal ne olabilir ki.

Bugün birçok ülke, başta 3. Dünya diye tabir edebildiğimiz olmak üzere -ki bu sadece maddi değerlerle değil aynı zamanda zihniyet dünyası itibariyle- bu rutin döngüsel dolandırıcılık sürecinde, kendilerine bir kazanım elde etmek arzusuyla, yer almaktan çekinmemektedir.

Hali hazırda bugün zengin ve müreffeh bir hayat koşuluna sahip olduğunu düşünen, ancak zihniyet olarak 3. dünyalı olmanın ötesine geçemeyen ülkeler bu sarmal spiralin içinde bocalayıp durmaktadır. Aslında kendileri açısından bir bocalamanın olmadığı düşüncesinin hasıl olması bu sistemin en başarılı yönüdür. Yani ülkeleri yok olurken aslında onlar daha güçlü bir şekilde var olduklarını düşünmektedirler.

Yakın bir geçmişte, Katar’a uluslararası camia ve aynı ırk, din ve dile sahip oldukları dostları tarafından bir ambargo uygulandı. Kendini dünyanın en müreffeh ülkelerinden birisi olarak gören Katar maalesef bir günde bir bardak süte muhtaç oldu. Demek ki Katar’ın sahip olduğu üstünlük mutlak değil mukayeseli idi ve bu mukayese sadece onun aklının erebileceği kadardı. O sadece güçlü olduğunu sandı.

Asaf Halet Çelebi “Cüneyd” şiirinde der ki:

Bakanlar bana
gövdemi görürler
ben başka yerdeyim
gömenler beni
gövdemi gömerler
ben başka yerdeyim
aç cübbeni cüneyd
ne görüyorsun
görünmeyeni
cüneyd nerede
cüneyd ne oldu
sana bana olan
ona da oldu
kendi cübbesi altında
cüneyd yok oldu.

Tabi diğer taraftan, Katar’ı dize getirmek için onu bir bardak suda boğmak isteyen dostları da aslında Katar’dan daha farklı durumda değildi. Onlar da bir gün “cübbeyi açtıklarında gördükleri şey, göremedikleri olacak”. Anadolu tabiriyle “takke düştü kel göründü” hissiyatını bugün ayn-ül yakin gören Müslüman ülkeler yarın kendileri yaşadıklarında Hakk-ul yakin dolandırıldıklarının farkına varacaklar.

İsmet  İnönü1960’lı  yıllarda,  ABD  ile  aramız  açılınca  “Büyük  devletlerle  ilişki  kurmak,  ayı  ile  yatağa   girmeye   benzer”  demişti. Bugün birçok ülke ne yazık ki kazanacakları umudu ile ilkesel değerlerinden vazgeçmek pahasına “dolandırıcılık oyunu” oynamaya razı olmaktalar. Katar örneğinde anlatmaya çalıştığımız şey, değerlerimizi yok etme pahasına kazandığımız şeylerin hiçbir anlamının olmadığıdır. Aslına bakarsanız kazandığınız da yoktur zaten. Kazandığınız şey sadece bir yanılsamadır veya bir his. Milyarlarca dolar veya petrol rezervinizin olması sizi asla güçlü ve yıkılmaz yapmıyor, sizin olmayan hiçbir maddi değer size güç kaçmaz, o anda sizinmiş gibi görünenler bir günde elinizden alındığında ortada kalırsınız.

Buharî ve Müslim’in Ebu Bekre’den yaptığı rivayete göre Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurmuştur: “İki Müslüman birbirine kılıç çekerse, öldüren de öldürülen de cehenneme gider." (Ebu Bekre Nüfey der ki:) ‘Ey Allah’ın Resulü! Kâtili anladık da, ya maktul niçin cehenneme gider?’ dedim.  “Çünkü, o da -bütün gücüyle- arkadaşını öldürmek için çaba gösteriyordu.” diye buyurdu.” (Buharî, İman, 22; Rikak, 31; Fiten, 10; Müslim; Fiten, 14).

Bu hadisten de anlaşıldığı üzere görünüş itibariyle ortada bir katil ve maktul olmasına rağmen, hakikatte her iki tarafında katil olmaya niyetli olduğu hususuna dikkat çekilerek sonuçta aynı cezaya çarptırılacağı ifade edilmektedir.

Ülkeler bu uluslararası oyunda kazanmak uğruna girdiği mücadele hakkaniyetli olmak zorundadır. Aksi takdirde “tokatlananın”  “tokatlayandan” farkı nedir? ABD, İsrail, İngiltere, Rusya, Almanya v.b. ülkeler bir başka ülkeyi dolandırdıklarında tek suçlu bu ülkeler midir? Onlara bu fırsatı veren ülkelerin hiç mi suçu yok? Bugün Suriye, Mısır, Libya ve Irak’ta yaşananlar hep bu büyük güçlerin kabahati midir? Ülkeler kendilerine ve dostlarına yaptıklarının farkında mıdır? Çuvaldızı kendimize batırmanın zamanı gelmedi mi?

Kazanılan zenginliklerin kaybedilen değerlerden daha kıymetli olduğunu düşünen ülkeler kaybetmeye mahkumdur. Bu oyunun kuralları, oyunu en iyi oynayanlar tarafından oluşturulmuştur. Ülkeler, ya bu kumarda kazanma hırsıyla daha fazla kaybedecekler, ya da kuralları kendilerine uygun bir oyun oynayacaklar.

Sonuçta, adına ister dolandırıcılık, ister kumar, isterseniz ikili ilişkiler deyin, niyetler birini ezmek, yok etmek veya zarar vermek ise, bu ilişkiler ağının kazananı yoktur.