Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr
SD DEĞERLENDİRME - Orta Doğu'ya Yönelik Güvenlik Yapılanmaları ve Cibuti
Tümgeneral (E) Dr. Güray Alpar
27 Eylül 2019 14:38

Kızıldeniz’in özelliği

Kızıldeniz; Hint Okyanusu’nun bir uzantısı olup Arabistan yarımadası ile Afrika kıtası arasında bulunmaktadır. Kızıldeniz’e çeşitli dillerde “Kırmızı Deniz” anlamında; Rubrum mare, Red Sea, Mer Rouge gibi adlar verilir. Piri Reis bu denizden Kitab-ı Bahriyye’de “Bahr-i Zenç” diye bahseder. Dünyanın en tuzlu denizlerinden birisidir. 2000 kilometre uzunluğundadır. Sonradan açılan Süveyş kanalı ise 193 kilometredir.

Bu denizde küçük de olsa birçok ada bulunur. Örneğin; Hint Okyanusundan girişteki Dehlek adalar topluluğu 1265 adadan meydana gelir. Diğer taraftan; Yemen sahillerinde Ferasan ve Kemeran adaları, Babülmendeb girişinde Meyyum adaları, Akabe körfezi önünde ise Tiran adaları gibi adalar vardır.

Tarihte Kızıldeniz

Kızıldeniz’i Mısırlıların, Fenikelilerin ve Romalıların kullandığı biliniyor. Müslümanların Kızıldeniz ile tanışmaları 615 yılındaki hicret münasebetiyle olmuştur. 15 yıl sonra Habeş Hükümdarı, davet mektubu üzerine, İslam’ı kabul etmiştir.  Aynı yıl Hazreti Muhammed döneminde adalardaki korsanların Cidde’ye saldırılar nedeniyle adalara 300 kişilik bir kuvvet gönderilmiş, Hazreti Ömer döneminde ise gönderilen kuvvetler fırtınaya yakalanarak boğulmuştur. Korsanlar ancak Abbasi Halifesi Cafer el-Mansur döneminde ortadan kaldırılabilmiştir.

Kızıldeniz’in geçmişten beri önemi; haç yolları ile Uzakdoğu-Hindistan-Avrupa ve Afrika arasındaki ticaret yollarını kontrol etmesinden kaynaklanmaktadır. Kızıldeniz’i kontrol eden bu bölgedeki siyasi ve ekonomik gücü de eline geçirmiş sayılır.

Stratejik önemi ve kutsal toprakların güvenliğini sağlamadaki rolü nedeniyle Osmanlı da bu denize büyük önem vermiştir. Sudan’ın Sevakin adası Osmanlı Deniz üssüydü. Tam karşısında Özellikle Afrika’dan gelen hacılar buradan karşıya geçerlerdi. Ayrıca imparatorluğun diğer bölgelerinden deniz yoluyla gelen hacıların güvenliği için de burası önemliydi. Denizden gelen hacılar’dan Medine’ye gidenler Yenbu, Mekke’ye gidenler ise Cidde Limanına inerlerdi (İbn Hurdazbih, s.153-155).

Batılıların Hindistan’a ulaşması Kızıldeniz’in önemini artırdı

Vasco da Gama 1497 yılında Afrika’nın güneyinden Hindistan’a ulaşınca Kızıldeniz bir anda sömürgeci güçler için önem kazanmış ve Portekizliler 1513 yılında Kızıldeniz girişini kontrol eden bir noktadaki Dehlak adasına çıkmışlardır. Ancak bölge halkı bunu tanımamıştır. Portekizlilerin bu bölgeye girme teşebbüsleriyle kutsal topraklar tehlikeye girmişti. Buraların korunması gerekiyordu. Yavuz Sultan Selim olmasaydı belki de peygamberin naaşı bile kaçırılacaktı (Armağan, Mustafa. Derin Tarih, Aralık 2015). Osmanlı kuvvetleri 1517 yılında Mısır’ı ele geçirdikten sonra Kızıldeniz’e yöneldi ve Yemen ve Habeş kıyılarını tamamen ele geçirdi. Ardından Habeş Eyaletini kurarak Kızıldeniz’e hâkim oldu. Böylece Mekke ve Medine’de güvenceye alınmış oldu.

Osmanlıların gemi teknolojisini geliştirememeleri açık denizlerde üstünlüğünü önledi

Osmanlı gemileri yapısı gereği Akdeniz ve Kızıldeniz gibi denizlerde Batılı ülkelerin gemilerine üstünlük sağlıyordu ancak açık deniz ve okyanuslarda durum farklıydı. Osmanlı’nın Okyanuslara uygun gemi teknolojisini geliştirememesi ve okyanusa çıkış yerlerinde tersaneler inşa edememesi buralardaki üstünlüğünün zamanla kaybolmasına neden olacaktır. Diğer taraftan Akdeniz’deki Osmanlı-Venedik deniz mücadeleleri iki tarafı da zayıflatmıştır.

Batı askeri değişimlere zamanla büyük uyum sağlama yanında bunun için gerekli maddi kaynağı yaratmakta da başarılıydı. Gemi teknolojisindeki gelişmeler ve güçlü toplara sahip donanmaların oluşturulması ile Avrupalılar, giderek kıtalarından çok uzaklarda stratejik hedefler peşinde koşacak hale geldiler. Önceliği Portekizler ve İspanyollar aldı.

Başlangıçta Avrupa gemileri açık deniz ve okyanuslarda mücadele edemiyordu. Kuşkusuz en önemli gelişme Portekizlerin yeni gemi tasarımları oldu. Bu tasarımlar, Avrupa’daki ilk gerçek okyanus gemisiydi ve yüksek ve yuvarlak yapısıyla uzun yolculuklara ve erzak depolamaya uygundu (Kerr, 2011: 65). Avrupalıların gemi yapımını ve ticaretini öğrenmeleri dünyaya açılmalarına zemin hazırladı. Osmanlı deniz gücü ise Kızıldeniz’de başarılı olmuş, ancak açık denizlerde Portekiz gemi teknolojisine yenik düşmüştü (Akad, 2005: 30).

Avrupa gemilerinin mükemmel yapısı, toplarının etkili olması ve top menzillerinin fazla oluşu gittikleri yerlerde yöresel güçler karşısında da üstünlüğünü sağladı. Portekizliler 1502 yılında Hint donanmasıyla karşılaştığında Hintliler, gemi sayısında üstünlüklerine güvenerek saldırmışlar ancak Portekiz donanması açtığı etkili atışlar sayesinde Hint donanmasını kolayca bozguna uğratmıştı. 1600’lü yıllara gelindiğinde ise Hollanda ve İngiliz gemileri Portekizlilerin karşısına çıktı.

19. yüzyılda artan ticari faaliyetler bölgeye yönelik ilgiyi artırdı

19. yüzyıla gelindiğinde bölge artan ticari faaliyetler nedeniyle daha da önem kazandı. Bölgenin önemi artınca Batılılar buralara önce seyyahlar ve devlet görevlilerini göndererek Kızıldeniz civarındaki yapı hakkında bilgi topladılar. Bu bilgi toplama işlemleri tamamlandıktan sonra projeler de birbiri ardına gelmeye başladı. 19. yüzyılın başlarından itibaren Kızıldeniz ve civarındaki bölge karışmaya başladı. Bu bölgeyi kontrol etmek isteyen güçlerin ortaya çıkardığı Vehhabi meselesini kısmen halleden Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’ya, Hicaz ve Habeş Valiliklerinin 1819 yılında verilip Kızıldeniz ticaret yolu emniyet altına alınsa da, Yeniçeri Ocağının lağvedilmesi ve yerine kurulan ordunun uzun süre etkili olamaması, bunun yanında Mehmet Ali Paşa isyanı gibi nedenlerle uğraşıldığı bir dönemde İngiliz Doğu Hindistan Şirketi Avrupa posta ve ticaret yolunu Mısır ve Kızıldeniz üzerinden geçirdi. İngilizler ardından 1839 yılında Babü’l Mendep’in 170 kilometre doğusunda Yemen’in liman kenti Aden’i ele geçirerek kontrolü sağladı.

İngiltere 1840’lı yılların başında Yemen’in Aden şehrindeki bazı depoları Hindistan’a giden gemileri için gerekli kömürü koymak üzere Osmanlı Devleti’nin iznini aldıktan sonra burasını yerli bir sultandan kiraladı. Bir müddet sonra buradan sadece kendi gemilerine değil, geçen bütün gemilere kömür vermeye başladı. Bunu fırsat bilen diğer sömürgeci devletler de aynı şekilde bölgede kendileri için benzer iskeleler işgal etmek istediler.

Osmanlı 1865 yılında Kızıldeniz sahillerini korumak için bir birim kurdu ve Sevakin adası ile bazı liman şehirlerini bu birime bağladı. Batılılar için bu dönemden sonra ana konu buralardaki Osmanlı hakimiyetini kırmak oldu.

Süveyş kanalının açılması ile bölge üzerinde rekabet arttı

Fransızlar 1850 yılından itibaren Süveyş Kanalını açmak üzere çalışmalara başladılar. Kanal Afrika’nın güneyinde gidilen yolu 8.000 kilometreden daha fazla kısaltıyordu. Bu hem zaman hem de ekonomik kazanım anlamına geliyordu. Sadrazam Mustafa Reşit Paşa buna karşı çıktı ancak Fransız baskısı ile görevden alındı ve Fransızlar 1859-1869 yılları arasında kanalı inşa ettiler. Batı dünyasının Asya ticareti buraya kaydı ve İstanbul- Hindistan ticareti önemini kaybetti.

Kanalın açıldığı yıl Elitre sahillerinde Assab’ı satın alan İtalya, Masavva limanı dahil bölgenin tamamını sömürgeleştirdi. İngilizler ise hızla kanal hisselerini toplayarak Kızıldeniz’de söz sahibi olmak istediler. Bir anda Kızıldeniz’e sahili olan ülkelerle birlikte bu deniz üzerindeki stratejik adaların önemi arttı. Buna rağmen XX. Yüzyılın başlarında bile Osmanlı Devleti’nin etkisi Kızıldeniz’de devam ediyordu. Ancak Osmanlının yıkılışı ile birlikte buralara ilgisi tamamen kayboldu.  

Bölge en zor zamanlarında bile Osmanlıyı terk etmedi

Aslında Osmanlı son döneminde bile buralarda yarattığı gönül bağı ile etkili durumdaydı. Kongo’da 19. Yüzyılın ikinci yarısında Emirlik Kuran Hamid Muhammet, Osmanlı Hükümdarını Halife olarak tanımıştı. Birinci Dünya Savaşında; Etiyopya İmparatoru İyasu ve Darfur Sultanı Ali Dinar kendilerini Türklerle müttefik ilan edip Osmanlı yanında savaşa katılmıştı. Türklerin çekilmesi ile buralar sahipsiz kaldı ve sömürüye açık hale geldi. Türklerden kalan boşluk ise bugün bile doldurulamadı.

Osmanlı etkisinin gerçekten de muazzam olduğu görülür. Osmanlı bu coğrafyalarda kurduğu adaletli yönetimle değişik kültür ve inançları uzun süre barış içinde yaşatmayı başarmış, Batılıların aksine egemenlikleri altındaki bölgelerde iç düzeni sağlamıştı (Ajayi ve Crawder, 1977: 236).

Osmanlı sonrası bu bölgeler asla huzur bulamadı

Osmanlı sonrası onun boşalttığı bölgeler artık sahipsiz kaldı ve huzur yüzü görmedi. 1947 yılında İsrail’in kurulması Kızıldeniz’i tekrar stratejik hale getirdi. Mısır 1955 yılında Akabe Körfezindeki Tiran Boğazını İsrail gemilerine kapatıp Süveyş Kanalını da millileştirince II. Mısır- İsrail savaşı çıktı. Bundan sonra İsrail Kızıldeniz ve civarının kontrolüne daha bir önem verdi. 1974 yılında Mısır’ın Babülmendep boğazını kapatarak bölgeyi kontrol etme çabalarına İsrail tepki verdi. Diğer taraftan 1974 yılında Sovyetler bu bölgeye yönelik olarak Somali ile anlaştı. Sovyetlerden 4 yıl sonra ise ABD; Asmara ve Masavva’da iki askeri üs kurdu ve Etiyopya’dan Dehelah ve Sentian adalarını 25 yıllığına kiraladı. Yine Kızıldeniz geçişlerini kontrol etmek maksadıyla Diego Garcia ve Mauritius adaları ile Maldivler’deki üslerini takviye etti.

1977 yılında ise Yemen- Suudi Arabistan- Mısır güçleri “Kızıldeniz bir Arap denizidir.” sloganı ile Kızıldeniz’in güney girişi Babülmendeb’te faaliyetlerde bulundular. Aynı yıl Cibuti bağımsızlığını elde etti ancak bölgedeki kontrolünden vazgeçmek istemeyen Fransızlar ülkede askeri üsler bulundurmak üzere anlaşmalar yaptılar.

Günümüzde Kızıldeniz üzerinde güç edinme mücadelesi başka bir boyut kazanıyor

Günümüzde Basra Körfezindeki ikmal üslerinin Kızıldeniz civarına kaydırılması söz konusu. Ticaretin yanında ayrıca Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının da Asya ekonomisinin istifadesine sunulması planlanıyor. Geçmişte Japonya enerji kaynaklarına erişemediği için savaşı kaybetmişti. Bugün aynı husus Çin için geçerli. Bu maksatla Süveyş kanalı genişletildi. İsrail ise Akdeniz-Akabe körfezi bağlantısı için kara ve demiryolu projeleri geliştiriyor. Rusya ve İran’ında kuşatılmamak için bu bölgeye ilgisi var. Kenar kuşağın kontrol edilmesi için küresel güçlerin çalışmaları bu nedenle Kızıldeniz üzerinde yoğunlaşmış durumda.

Coğrafi konumu nedeniyle Cibuti bu mücadelenin merkezinde yer alıyor

Jeopolitik coğrafyanın politika ile etkileşimidir (Flint, 2006:3). Coğrafya ülkenin dış politikasını da belirler (Göney, 1993:6). Afrika’nın en küçük ülkelerinden biri olan Cibuti, Aden körfezinden Kızıldeniz’e girişteki Bâbülmendep Boğazı’nın batı kıyısında ve stratejik bakımdan son derece önemli bir yerde bulunmaktadır. Ülke Yemen’in tam karşısındadır. Aralarındaki mesafe sadece 20 kilometre.

Cibuti için mücadeleler Süveyş kanalının açılması ve Avrupalıların Afrika ve Asya’yı denetim altına almak istemeleriyle başlamıştır.

İngilizler 1869 yılında Aden’i alıp 1869 yılında Somali’ye yerleşmesi Kızıldeniz ticaretinin denetiminde onlara bir üstünlük sağladı. Bunu dengelemek isteyen Fransa ise Kızıldeniz ile Aden Körfezinin birleştiği bölgede, Tacure Körfezinin kuzeyindeki Ubuk’ta 1859 yılında bir iskele kurdular. 1862 yılında ise Tacure Sultanı ile bir dostluk anlaşması yaparak 52.000 frank karşılığı Ubuk ile birlikte Afarlar ve İsalar şefleriyle anlaşmalarla 1884 yılında bölgeyi kendi himayesine aldı. Ardında Etiyopya ile ilişkilerini geliştirdi ve 1888 yılında İngiliz-Fransız anlaşması ile Fransız ve İngiliz Somali’lerinin sınırları belirlendi. Aynı yıl merkez Ubuk’tan Cibuti şehrine taşınarak 1992 yılında burası başkent ilan edildi. Burada Fransızlar tarafından inşa edilen liman ve ikmal merkezleri ile deniz ulaşımındaki stratejik önemi artırıldı. 1897-1917 yılları arasında inşa edilen ve Cibuti limanını Orta Afrika ve Adisababa’ya bağlayan 781 kilometre uzunluğundaki demiryolu ile proje tamamlandı. Etiyopya denize çıkışı olmadığından bu yolu kullanmak zorunda.

 

Fransızlar Cibuti’yi ellerinde tutmak için çok gayret sarf ettiler

Fransa Cibuti’de yaşayanlara Fransız vatandaşı statüsü verdi. 1957 yılında ismi Fransız Somalisi oldu. Bir yıl sonra yapılan referandum sonucu “Fransa ile birlikte olma” kararının çıkması ile bölge karıştı. 1960 yılında İtalyan ve İngiliz Somalileri birleşti. Fransız Somali’sinde ise 1964 yılında artan milliyetçilik hareketleri sırasında Fransızların uygulamaları BM tarafından kınandı. Fransızlar Afar ve İsalar arasında ayrılık yaratarak varlıklarını sürdürmek istediler. Birbirine düşürüp sonra da olaylar kanlı bir duruma gelince ülkeyi işgal ettiler. Ancak buna rağmen duruma hâkim olamadılar ve 1977 yılında Cibuti Cumhuriyeti adıyla ülke bağımsızlık kazandı. Fransızların bugüne kadar burada bölge halkına yönelik yaptığı bir şey yok. Halkın tamamı Müslüman olmasına rağmen sadece kiliseler inşa edilmiş görünüyor.

1991 yılından itibaren 10 yıllık bir iç savaş da yaşanan Cibuti dış müdahaleler olmasa oldukça güvenli. Ancak 1995 yılında başkent Cibuti’de Fransız askerlerinin devam ettiği Café Paris’e, bir yıl sonra da Historil isimli lokantaya düzenlenen saldırılar, Cibuti devleti ile Fransa arasında uzun yıllar devam edecek sıkıntılar doğurdu. Cibuti’de Fransızlar ekonomik ve askeri denetimini sürdürme gayretleri bugün de devam etmektedir. Yaklaşık 4000 kişilik silahlı bir kuvveti buradaki üslerinde tutan Fransa’nın bugün asker sayısı maliyetinden dolayı azalmış durumda. Ancak bütün maliyetine rağmen Fransızlar stratejik öneminden dolayı burasını bırakmak istemiyor.

ABD’de bu bölgeyi kontrol etmek istiyor

ABD 2002 yılında Fransızların kullandığı Camp Lominnier’e 1.500 civarında askerini yerleştirdi. Fransızların 18 milyon euro civarında üs ücretini Amerikalıların gelmesinden sonra artırmak zorunda kaldığı görülüyor. Fransa bu üsleri sadece Kızıldeniz’i kontrol için değil, Afrika içlerine nüfuz edebilmek için de istiyor. Bu üslerden fazla bir geliri olmayan Cibuti maddi kaynak sağlıyor. Üslerden Cibuti’nin kazancı ise 160 milyon doları geçmiş durumda. Ardından Almanya, İspanya ve İtalya’da Cibuti devletiyle anlaşarak buraya belli miktarlarda askeri birlik gönderdi. Almanya başbakanının buraya ziyareti güvenliğine yönelik istihbarat nedeniyle gerçekleşemedi. İngilizlerin de NATO çerçevesinde bu ülkede askeri birlik bulundurduğu biliniyor. Çin’de Cibuti’de 2017 yılında üs kurdu.

Fransa sömürgecilik dönemi sonrası birçok Afrika ülkesinden askerini çekmesine rağmen Cibuti’den çekmedi. Bugün de buralarda asker bulundurmasına gerek olmadığı halde terörist örgütlerle mücadele gerekçesi altında bunu sürdürüyor. Bu durum açıkça terör örgütlerinin neden oluştuğu konusunda insanları düşündürüyor.

Ülkede 2014 ve 2016 yıllarında da bombalı saldırılar gerçekleşmiştir. Bu saldırılar bazı ülkelerin bölgeye girişine zemin hazırlamış ve bahane teşkil etmiştir. Garip bir şekilde Amerikalılar buraya El Kaide uzantılı El Shabab örgütünün saldırıları daha başlamadan, bu örgütle mücadele etme bahanesi ile girmiştir. İnsan kendi davranışlarına mutlaka bir gerekçe bulur. Hitler’de buna benzer gerekçeler bulmakta ustaydı. 1939 yılında Hitler, bir radyo istasyonuna sözde Polonyalı askerler tarafından saldırı düzenlendiğini bildirdi. Aslında saldırıyı yapan SS subaylarıydı ve Alman halkına saldırıya uğranıldığı sanısı verilerek, Polonya’ya karşı girişilecek saldırıyı haklı çıkarmak amaçlanıyordu (Fromm, 1990: 18-19). Adillik gerekeni yapmak; adaletsizlik ise gerekenleri yapmaktan kaçınmaktır. Bunun yanında eğer haksızlık yapılacaksa buna da gerekçe bulmak kolaydır. Demokritos (MÖ 460-MÖ 370) “Haksız savaşa da bir gerekçe bulmak gerekir.” demişti.

ABD üsleri Cibuti’de 2001 yılında kuruldu ve Kamp Lominier ülkedeki en büyük üs durumunda. Bu üsten kalkan uçaklar Kenya, Somali ve Yemen’i vuruyor. Kızıldeniz’i askeri ve ekonomik anlamda kontrolde tutuyor. Anlaşma sağlanırsa 4000 civarındaki asker miktarının 6.000’e çıkarılması hedefleniyor.

Cibuti’ye başta Çin olmak üzere diğer devletlerin ilgisi yüksek

Diğer taraftan Çin’in ilk denizaşırı askeri üs açtığı Afrika ülkesi Cibuti’dir. Burası Çin için çok önemli. İtalya ve Japonya’nın da burada askeri üsleri var. İtalyanlar nedense Etiyopya ve Somali dahil bu bölgeleri hiç terk etmedi. Japonya ise buraları Çin’e bırakmak istemiyor. Japonya 2008 yılında başlattığı üs çalışmalarını 2011 yılında tamamladı. 2013 yılını Afrika yılı ilan etti ve 40 milyar dolarlık yatırım yapacağını açıkladı. Suudi Arabistan dahil 10 kadar ülke de üs almak üzere bekliyor. Askeri üsler ekonomik çıkarlar için bu bölgede zorunlu görülüyor. Bölge giderek küresel güçlerin mücadele alanına dönüşüyor. Dış göçler artıyor. Ancak üslerin kontrolsüz bir şekilde artışı gelecekteki güvenlik açısından bir sorun olabilir. Üslerde bulunan askerlerin vergiden muaf olmaları nedeniyle Cibuti devletinin kaybı üslerden aldıklarının iki katından fazla.

Cibuti gelişmek ve kalkınmak istiyor

Ekonominin gelişmesi için Afrika’nın en büyük serbest ticaret bölgesi bu ülkede kurulmuştur. Ülkede yeni limanların açılması için çalışmaları devam ediyor. Bu nedenle civar ülkelerden göç almakta ve nüfusu hızla artmaktadır.

Doğu Afrika için oluşturulmuş birçok örgütün merkezi bu ülke. Ülke bir milyon civarındaki nüfusuna rağmen Doğu Afrika’daki en güçlü ordulardan birisine sahip. Ordu modernleşmenin bir aracı görülüyor. Kadınlar da askeri eğitimden geçiriliyorlar. Deniz gücü açısından Sudan, Elitre ve Kenya’dan daha güçlü durumda. Kendi gücüne dayanan bir Cibuti daha bağımsız hareket edebilir.

Bölge ile ilgisi olan devletlerin bugüne kadar olduğu gibi bölgede huzuru sağlama ve bölge insanının kalkındırılması gibi bir amaçlarının olmadığı görülüyor

Şekil değiştirse bile devam eden sömürgecilik faaliyetleriyle kaynakların batılı devletlere akışı devam etmektedir (Tanrıkulu, 2017: 263). Ancak, Lewis’in de belirtiği gibi (Lewis, 2006:150); “Batının yayılmasında daha önce Moğol, Hun, Arap ve Osmanlı yayılmasında bulunmayan ahlaki bir kusur bulunmaktadır. Bu durum insanları mutluluğunu ve refahını sağlamaktan ziyade onları birbirine düşürmekte ve mutsuz ediyor görünmektedir.

Osmanlı bölge insanının korumak ve emniyeti tesis etmek üzere oradaydı. Zaten asırlarca dünyanın birçok yerinde hâkimiyet süren bu İmparatorluğun egemenliği altındaki her coğrafyanın diline, tarihine ve kültürüne sahip çıktığı, asla emperyalist bir anlayışla hareket etmediği de bilinen bir gerçek. Bugün de durum değişmedi. TİKA’nın Cibuti’de 5000 dönümlük Türk Özel Ekonomik Bölgesi kurulması çalışmaları devam ediyor. TİKA Osmanlı Dönemi eserlerini de tamir ediyor. Bunun dışında eğitim, sağlık ve enerji alanında destek var. Türkler Cibuti’de baraj da inşa ediyor.

Osmanlının genişlemesi bir zorunluluğa dayanıyordu

Stratejisi olmayan birey, toplum veya devletten söz edilemez. Ancak burada önemli olan husus, stratejinin iyi düşünülmesi, esaslarının ve hedeflerinin doğru belirlenmesi ve uygulama imkânının olmasıdır (Macit, 2008: 15,16).

Osmanlı tarihte hiçbir gücün bir arada ele geçiremediği 3 stratejik koridoru elinde bulunduruyordu. Türklerin Asya kıtasında oluşturdukları devletler doğal sınırlara dayanmadığından genişledikçe kontrol edilemiyordu. Bu eksiklik ancak Anadolu topraklarına gelince ortadan kalktı. Ancak stratejik açıdan Anadolu’nun güvenliği için en az iki kuşağın kontrol edilmesi gerekiyor. Bunlar bize göre birincil ve tamamlayıcı kuşak olarak ikiye ayrılmaktadır. Birincil kuşak Balkanlar, Kırım, Kafkasya, Irak, Suriye ve Akdeniz’dir. İkinci kuşak ise Kuzey Afrika, Kızıldeniz ve Civarı, Arabistan Yarımadası ve Hindistan’dır. Zaten buraların iki aşamada ele geçirilmesi ve Osmanlı Coğrafyası ile bağının kesilmesi sonucu Türkler Anadolu’ya sıkıştırılmıştır. Bunun neticesi günümüze kadar Anadolu coğrafyası hep bir güvenlik sorunu yaşamıştır.

Kızıldeniz ve çevresini anlamak için geçmişteki olayları iyi değerlendirmek gerekir

Bugün Kızıldeniz ve civarındaki rekabetin sebebini anlamak için ikinci dünya savaşında Japonya’nın durumunu anlamak yeterlidir. Savaşın ilk yılında Japonlar, en az kayıpla azami hedefe ulaşmış gibi görünüyorlardı. Japonlar kullandıkları petrolün %90’ını ithal ediyorlardı ve ikmal kaynakları kesilirse bir yıl bile dayanamayacaklarını biliyorlardı. Deniz ticaret yollarını korumak için hiçbir tedbir getirmemişlerdi ve bu yüzden Amerikan denizaltılarının saldırılarına maruz kalınca, Japon ticareti sekteye uğramıştı. Savaşın sonunda, Japon ticaret filosunun ve tankerlerinin yarısından fazlası batırılmıştı. Bu Japonların savaşa devam için ihtiyaç duyduğu hammaddelerden mahrum kalması demekti. Öyle de oldu. Gemiler bile yakıt yokluğundan, yeterli genişlikte manevra yapamıyor ve bu yüzden deniz savaşlarını kaybediyordu. Sıkıntı o kadar fazlaydı ki, petrol ve gaz gibi maddelerin yokluğundan, sivil Japonlar banyo yapamaz hale gelmişti. Uçaklar uçuşları bile sınırlandırılmıştı. Yokluktan, yakıt yerine çam ağaçlarından “çam kökü yağı” ürettiler. 200 çam ağacının kökü bir uçağı ancak bir saat havada tutabiliyordu. Günde 12.000 varil petrol üretiminin çam köklerinden sağlanması planlanmıştı. Bir varil petrol elde etmek için, 1000 kişinin üç gün çalışması gerektiğinden Japonların bunun için bir hayli sıkı çalışması gerekiyordu. Bugün aynı durum Çin’in kuşatılması için de geçerli gözükmektedir. Çin’in bu durumu aşmak için “Kuşak yol” gibi projelere yönelmesinin ne ölçüde başarı sağlayacağı yakın bir gelecekte görülecektir.

Halen dünya doğal kaynaklarının kontrolüne yönelik Kuzey Afrika ve Kızıldeniz ile Ortadoğu’da büyük bir rekabet bulunmaktadır. Bu mücadeleden en fazla zarar gören ülkeler ise Müslüman olan ülkelerdir. Bölgedeki ülkelerin zayıflatılması, birbirine düşürülmesi ve kontrol edilmesi hedeflenmektedir. Batılı güçler yanında İsrail’de Kızıldeniz ve civarını kontrol etmek istemektedir. İsrail bu amaçla Osmanlı’nın tarihteki önemli üssünün bulunduğu Elitre açıklarındaki stratejik Dahlak Adaları’nda konuşlanmak istemiştir. Kızıldeniz’deki bazı adaları da almak için Sudan’la anlaşmış ancak bu anlaşma daha sonraları iptal edilmiştir.

Süveyş kanalının kapasitesi artırılırken İsrail’de büyük projeleri gerçekleştirmeye çalışıyor

Özellikle Doğu Akdeniz’de çıkan hidrokarbon kaynaklarından ihtiyacı dışındakileri satmak ve buradaki ticareti kontrol etme adına yoğun faaliyetlerde bulunmakta ve Akdeniz’den Akabe Körfezine kara ve demiryolları inşa etmektedir (Netenyahu’nun açıklamaları, 30 Ocak 2012). İsrail’in Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarını özellikle Hindistan gibi ülkelere satmak için anlaşmalar yaptığı da bilinmektedir. Şimdi asıl sorunları bu kaynakların çıkarılması ve taşınması için güvenli bir ortam yaratılmasıdır. Zaten yakın dönemde Ortadoğu’daki birbirine düşürme ve yeniden dizayn etme çalışmalarının temelinde de bu yatmaktadır.

Kızıldeniz ile başka devletler de ilgileniyor

Tarihi boyunca önemli bir rekabet alanı olan Kızıldeniz günümüzde BAE-Suudi ekseninin de ana ilgi alanının teşkil etmektedir. Suudi Arabistan’da, İsrail’in Çılgın Projesi için hayati bir noktada yer alan Kızıldeniz’in kuzey çıkışında önemli bir adımlar attı. Ülke Mısır’dan Sanafir, Tiran Adaları’nı aldı. Haniş adaları İran’ın bu bölgede etkili olmaması için 2015 sonunda Suudi Arabistan’ın askeri desteğiyle merkezi hükümeti tarafından muhalif Husilerin elinden alındı.

Bölgede diğer bir oyuncu da İsrail’le paralel politikalar izleyen Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) oldu. Abu Dabi yönetimi Yemen krizini fırsat bilerek, büyük meblağlar ödeyerek Aden Körfezi ve Kızıldeniz kıyılarına girdi. Kızıldeniz’in giriş noktası Bab’ül Mendep’de adımlar attı. Sokotra Adası’nı devrik lider Mansur Hadi’den 99 yıllığına kiralandı. Adanın güvenliğini Amerikalı Blackwater şirketi askerleri sağlıyor.

Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkelerin son dönemde yaptıkları bu çalışmaların bölge ülkelerinin menfaatine olduğu söylenemez. Suni projeler bölgeye huzur getirmez ve zaten temeli olmayan projelerin gerçekleşmesi olası görülmemektedir. Ayrıca bu bölgelerde Türkiye’nin içinde olmadığı hiçbir projenin başarılı olması da mümkün değildir.

Bu bölgedeki ülkeler dünyadaki gelişmeleri iyi takip etmek zorunda

Böyle bir ortamda bölgedeki Müslüman ülkelere büyük görevler düşmektedir. Kızıldeniz kıyıları sadece deniz ticaretini değil, Afrika içlerine giden yolları da kontrol etmektedir. Bu nedenle sadece Türkiye’nin değil, Afrika ve İslam Dünyasının güvenliği açısından stratejik önemde olan bir ülkeler konumundadırlar.

Geçmişte bölgeye huzur getirmeyen projelerin tekrar gündeme konulmasının aynı sonuçları vereceği muhakkaktır. Bölgede herkes kendine göre bir hesap yapmakta ancak bölge halkı bunun dışında tutulmaktadır.

Hayatın akışı içinde kendini gündelik yaşamın geçici olaylarına kaptırmak yerine, daima hedefleri akılda tutmak yolu kaybetmeyi önler. Strateji uzmanı Jomini, “erken yapılmış ters ittifaklardan kaçınılması” gerektiğini vurgulamıştı (Jomini, 2002:24). Ortadoğu’da temeli olmayan ittifakların yapıldığı bir ortamda başarının kolay olacağını düşünen güçler olabilir ancak savaşta düşman kuvvetlerine üstünlüğün zaferi garantilemediği de görülmüştür (Clark, 2004: 15).  Napolyon ise; “En korkulacak an zafer anıdır.” demişti. Türkiye’nin bölge ile bağları derindir. Türkler aynı anlayışı ve dünya görüşünü paylaşmalarından dolayı bölge insanı ile iyi ilişkiler geliştirmişti (Ajayi ve Crawder, 1977: Africa).

Kâtip Çelebi Seyahatnamesinde Kızıldeniz’e “Bahr-i Kulzüm” ismini verir. “Külzüm” kelimesi “Şap Denizi” manasına da gelmektedir. İsim Kızıldeniz’de yer alan “Kulzüm” şehrinden dolayı verilmişti. Halk Kızıldeniz girişindeki “şap” denilen mercan kayalıklarından dolayı “Kulzüm” demiştir. Bu durum özellikle küçük gemi ve kayıkların sık sık mercan kayalıklara oturmasından dolayıdır. Unutmamak gerekir ki özellikle Hint Okyanusuna girişte bulunan mercan kayalıkları ile küçük adalar tehlike oluşturmaktadır. Türkçe’de de bulunan “şapa oturmak” yani “zor bir duruma düşmek” deyimi de buradan gelir.

Uzun vadede bu bölgelerde Türkiye’yi devre dışı bırakan projelerin başarı şansı yoktur.

Bu bölge için hesaplar yapanlar bu işin kolay olacağını düşünüyor olabilirler ancak,” Türkiye olmadan da bu bölgelerde düşünülen her türlü oluşumun başarısız olacağı açıktır. Bu Kızıldeniz’i kontrol altına alma çabaları için de böyledir. Bölgede yapılmaya çalışılanlar hep aynıdır. Coğrafya değişmemiştir. Büyük Ortadoğu Projesi, Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika ve Suriye olayları hep birlikte ve geçen yüzyılın “Büyük Oyunu” ile birlikte değerlendirmek gerekir. Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler Birliğini kuşatmak için oluşturulan Kenar Kuşak teorilerinin benzeri fazla değişikliğe uğratmadan tekrar sahneye konulmuş görünüyor. Bu bölge içinde olan olaylar da bu kapsamda değerlendirilebilir.

Zaten ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı sınırlarının da buna göre düzenlendiği görülmektedir.

Anadolu coğrafyası Anadolu’dan savunulamaz

Güvenlik açısından Anadolu coğrafyasını da benzer şekilde düşünmek gerekir. Türklerin Orta Asya’da kurdukları devletler doğal engele dayalı sınırlara sahip olmadığından savunması kolay değildi ve bu yüzden genişledikçe dağılıyordu. Türkler ancak Anadolu’ya geldiklerinde doğal sınırlara dayandılar. Bu savunmada derinlik sağlaması açısından uygundu.

Ancak Anadolu coğrafyası da Anadolu’dan savunulamazdı. Bu yüzden Osmanlı genişleme ihtiyacını hissetti. Balkanlar, Kırım, Kafkaslar, Kuzey Afrika ve Kızıldeniz kontrolü ve Hindistan bölgesi ile iyi ilişkiler Osmanlının bu güvenlik ihtiyacından kaynaklandı. Batı ise birinci aşamada Hindistan, sonra da sırasıyla Kuzey Afrika, Balkanlar, Suriye, Irak gibi bölgeleri kontrol ederek Osmanlı kuşatmasını tamamladı. Bu bağlantılarını kaybettiği için de Anadolu sürekli tehdit altında kaldı. 

Anadolu ancak gönül coğrafyası ile birlikte güven içinde olur

Anadolu’nun güvenliği için stratejik açıdan öncelikle yakın çevredeki bu coğrafyanın, ardından Kuzey Afrika, Kızıldeniz ve Hindistan bölgesinde Türkiye’ye dost olan ülkelerin bulunması gerekir. Bu husus tam olarak sağlanmadan Anadolu’nun güvenliğinin tam olarak sağlanması mümkün değildir.

Türkler Asya, Avrupa ve Afrika kültürleri arasındaki bağlantıyı kurmuşlardır (Toynbee, 1947). Ne kadar uğraşılsa da Türklerle bu bölgede yaşayanlar arasında tarihin derinliklerine ve tecrübelere dayanan bir gönül bağı vardır ve bu bağ yok edilememektedir. Türkiye gerek kendi ve İslam dünyasının güvenliği ve gerekse dünya güvenliği için bu bölgedeki halklarla geçmişte kurduğu gönül bağını devam ettirmek, buralardaki insanların huzur içinde kalkınması için iş birliği yapmak zorundadır.

Zaten açıkça görülmektedir ki ne planlar yapılırsa yapılsın bölgede Türklerin desteğini almayan bütün projeler başarısız olmaktadır.

Bu bölgelerde kontrol altına alıcı ve birbirine düşürücü teoriler değil barışı esas alan adaletli projeler geliştirilmelidir

Kenar kuşak ve medeniyet çatışması gibi projelerin insanlara ve dünyaya düzen getirmediği açıktır. Asıl sorun bölgeleri kontrol altına alıcı yaklaşımlar ve birbirine düşürerek kontrol etme yerine barışı esas alan projelerin oluşturulabilmesidir. Bütün bu kan ve gözyaşına karşılık, Türkiye’nin dünyaya sunduğu civarındaki ülkelerin istikrarını ve kalkınmasını hedef alan projelerin huzuru, kalkınmayı ve refahı sağlayacağı kesindir.

Günümüzün bölgedeki adaletten uzak ve bölge halkını geri bırakan uluslararası sistemin köhnemiş, mutluluk getirmeyen acılı projelerine karşılık;

* Eşit,

* Adaletli,

* Karşılıklı yardımlaşma,

* Beraber kalkınma,

* Bölge halkının ve komşularının huzur ve refahını esas alan bir yaklaşımla projelerin geliştirilmesi durumunda hem bundan hem bölgenin hem de bütün insanlığın fayda sağlayacağı değerlendirilmektedir.

Unutulmamalıdır ki, gönül coğrafyası ekonomik olarak kalkınmadığı, bu coğrafyadaki insanlar huzur içinde yaşamadığı sürece Anadolu’da güvenlik sağlanamaz.

 

Kaynaklar:

Ajayi ve Grawder. History of West Africa, Volume 2, Longman Group, UK, London, 1977.

Akad, Tanju Mehmet. Osmanlıların Stratejik Sorunları, Kastaş Yayınları, İstanbul, 2005.s.30.

Alpar, Güray. Antropolojik Bakış Açısıyla Stratejik Dünya Tarihi, Pelit Yayınları, Konya, 2014.

Alpar, Güray. Uluslararası İlişkilerde Strateji ve Savaş Sanatının Gelişimi, Palet Yayınları, Konya, 2015.

Clark, K. Wesley. Modern Savaşları Kazanmak (Winning Modern Wars), Truva Yayınları, İstanbul, 2004.

Farabi, İdeal Devlet, Vadi Yayınları, 2004.

Flint, Colin. Introduction to Geopolitics, Routledge, New York 2006.

Fromm, Erich. Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, Çev. Yurdanur Salman ve Nalan İçten, Payel Yayınları, 5. Basım, İstanbul,1990.

Göney, Suat. Siyasi Coğrafya, İstanbul Üniversitesi Yayını, 1993.

İbn Hurdâzbih, el-Mesâlik ve’l-memâlik (Neşreden: Selâhaddin el-Müneccid), Kahire 1956.

İnegöllüoğulları, Metin. Asya Pasifikte Türk İzleri, Celal Bayar Üniversitesi Yayını, 1998.

Johanson, Lars. Türk Dünyası’nın sınırları: Türk Topluluklarının gelişmesinde Bağlayıcı ve Ayırıcı Unsurlar, Çev. Nurettin Demir, Türkbilig, 2001/2.

Jomini, Henri Antoine. Savaş Sanatının Ana Hatları, Çev. Selma Koçak, Doruk Yayınları, İstanbul, 2002.

Kerr, Gordon. Avrupa’nın Kısa Tarihi, Çev. Cumhur Atay, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2011.s.65.

Lewis, Bernard. Ortadoğu’da Irk ve Kölelik, Çev. Ender Günsel, Truva Yayınları, İstanbul, 2006.

Lucas, S. Henry. A Short History of Civilization, MCGraw-Hill Book Company, New York, 1953.

Macit, Nadim. Teo-Stratejiler ve Türkiye, Fark, Ankara, 2008.s.15,16.

Mackinder, Halford J. “The Geographical Pivot of Hisory”, The Geographical Journal 23, Issue 4, 1904.

Mustafa Armağan, Derin Tarih, Aralık 2015.

Tanrıkulu, F. Batılı Devletlerin ve Türklerin Afrika’ya Yaklaşım Farklılıkları, Akademik Bakış Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler Dergisi,2017.

Tezkan Y. Jeopolitikten milli güvenliğe, İstanbul, Ülke Kitapları, 2005.

Toynbee, Arnold. Medeniyet Yargılanıyor, Yeryüzü Yay., 1947.