Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr
SD ANALİZ- Yeni Ütopya: Küçük Unsurlarla Büyük Teorileri Uygulamaya Çalışmak
Tümgeneral (E) Dr. Güray Alpar
07 Ağustos 2019 15:56

ABD’nin Rum ve PKK/PYD gibi küçük unsurlarla büyük projelere giriştiği görülmektedir.

Ütopya kelimesi, arzu edilmesine rağmen, gerçekte gerçekleşmesi mümkün olmayan tasarı ve kavramlara verilen isimdir. Bu açıdan değerlendirildiğinde ABD’nin, Avrasya coğrafyasında Rum ve PKK/PYD gibi bazı unsurları yanına alarak uygulamaya çalıştığı yeni planların gerçekleşmekten uzak ütopik planlar olduğu açıkça görülmektedir. Bu noktada ise uygulayıcılara bu aklı veren teorisyen strateji uzmanlarının dünyayı anlama yeteneklerinin de yeniden sorgulanması gereği ortaya çıkmaktadır.

Kalpgah’a hükmeden dünyaya hükmeder.

Geçtiğimiz yüzyılda da benzer teoriler gündeme geldi. İngiliz Coğrafyacı Mackinder’in 1900’lü yılların başında ortaya attığı Kalpgâh (heartland) teorisi; “Kim Avrasya’ya (kalpgâh) hükmederse dünyaya hükmeder.” görüşünü savunuyordu. Mackinder’e göre; Almanya ve Rusya arasında mutlaka bir tampon devlet ya da devletler oluşturulmalıydı. Böylece bu iki ülkenin birleşmesi ve denizlere çıkışı önlenerek dünya hakimiyeti sağlanabilirdi. Teorinin esas noktasını Almanya ve Rusya’nın bir araya gelmemesi veya bu devletlerden herhangi birisinin bu tampon bölgeye hâkim olmaması oluşturuyordu. Bugün ABD’nin bu tampon bölgede etkinlik sağlamaya çalıştığı görülmektedir.

 

Kim kenar kuşağı kontrol ederse Avrasya’ya hâkim olur ve Avrasya’ya hâkim olan dünyanın kaderini kontrol eder.

İkinci Dünya Savaşının sonlarına doğru gelindiğinde bu sefer Amerikalı teorisyen Nicholas J. Spykman tarafından “Kenar Kuşak Teorisi (Rimland)” geliştirildi. Profesör Spykman’ın politik düşünceleri ise İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD dış politikasına yön verdi. Spykman’a göre; “Kenar Kuşağa hükmeden Avrasya’ya hâkim olur ve dünyanın kaderini kontrol edebilirdi”. Ona göre; Kanada ve Meksika gibi zayıf komşularının olması yanında, Avrupa’dan uzak korunaklı ve zengin coğrafyası ile her iki yanından deniz ulaşımına açık konumu ABD’ye büyük avantaj sağlıyordu. Üstelik Eski Dünya’da meydana gelen savaşlara katılmayarak gücünü muhafaza etmiş ve böylelikle dünyada büyük bir güç haline gelmişti. Spykman girilmesi zor olan Kalpgâh bölgesinden daha çok, onu kuşatan kenar ülkeleri kontrol etmenin daha uygulanabilir olduğunu savunuyordu.

Kenar Kuşak ülkeleri ise genelde yukarıda tanımı yapılan Orta Avrupa’daki tampon devletler yanında; Türkiye, Irak, İran, Arabistan, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Tibet, Çin ve Kore gibi ülkeleri içine alıyordu. Bu ülkelerin aynı zamanda Rusların büyük denizlere çıkışını önleyen ülkeler olması da çok önemliydi. Nitekim ABD’nin İkinci Dünya Savaşından sonra bu teoriyi gerek NATO gerekse CENTO ve SEATO gibi organizasyonlarla tam olarak uyguladığı ve Norveç’ten başlayarak Türkiye üzerinden; Filipinler ve Yeni Zelanda’ya uzanan coğrafyada bir “Stratejik Kuşatma Hattı” oluşturduğu görülür. Bu uygulama başarılı olmuş ve 1990’lı yıllara gelindiğinde ABD Soğuk Savaşı kazanmıştır.

ABD’nin bu savaşı kazanmasında en büyük katkıda bulunan ülkelerden birisi de Kenar Kuşağı birbirine bağlayan kilit ülke “Türkiye” olmuştur. ABD bu dönemde aynı kuşakta yer alan Almanya, Fransa, Japonya ve Kore gibi ülkelere yaptığı yardımlarla bu ülkeleri geliştirirken, Türkiye’ye farklı davranılmış, Türkiye kendi kısıtlı imkânlarını kendi ekonomik gelişmesi yerine Batı savunması için kullanmıştır. Ancak bu husus görmezden gelinerek, ekonomik açıdan çok daha gerilerdeki eski doğu bloğu ülkeler Avrupa Birliği’ne üye olarak alınırken, Türkiye 1959 yılında başvurduğu halde dışlanarak bu birliğe bugüne kadar kabul edilmemiştir.

Soğuk Savaş sonrasında Kenar Kuşağın kontrol edilmesi yeninden gündeme gelmiştir.

Jeopolitik; politikaların coğrafyaya dayalı olarak oluşturulup, uygulanmasıdır. Coğrafyanın değişmezliği kuralından hareketle, ABD’nin kısa bir aradan sonra benzer teoriyi bir takım yeni eklemlerle günümüzde yeniden uygulamaya çalıştığı görülmektedir.

Bu kapsamda 1987 yılında askeri dengeleri korumak üzere, ABD ile Sovyetler Birliği arasında yapılan ve 500 ile 5.500 km. arası menzilli füzelerin üretimi ve kullanılmasını yasaklayan Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler anlaşması (INF)’nın, ABD’nin anlaşmaya bütün devletler uymalı gerekçesiyle tek taraflı çekilme kararı ile ortadan kalkması ve hemen ardından ABD Savunma Bakanı’nın “Asya kıtasında da füze konuşlandırabiliriz.” açıklamasını yapmasını, açıkça “Kenar Kuşağı Yeniden Kontrol Altına Alma” stratejisinin bir parçası olarak değerlendirmek gerekir. Nitekim ABD buna yönelik füze geliştirme çalışmalarına başladığını da açıklamış bulunmaktadır.

Denizleri kontrol eden noktalar da kontrol altına alınmaya çalışılıyor.

Diğer taraftan Mahan’ın geliştirdiği “deniz hakimiyeti teorisi”ni de işin içine katarak deniz gücünü okyanusları, denizleri ve dar su yollarını kontrol altına alacak şekilde yayma çabaları da ortadadır. Bu kapsamda; Süveyş Kanalı, Cebelitarık, Seylan, Singapur, Babülmendep Boğazı, Seylan Kanalı, Tayvan Kanalı, Kore Kanalı, Hürmüz Boğazı, gibi kritik noktaları kontrol altında tutarak denizcilik gücüne ve enerji kaynakları başta olmak üzere dünya ticaretine hâkim olma çalışmalarının da giderek arttığı görülmektedir. 

ABD, Brezinski’yi yanlış anlamış olmalı.

ABD Başkanı Carter’in ulusal güvenlik danışmanı olan ve Amerikan dış politikasının en önemli isimlerinden birisi kabul edilen Zbigniew Brezinski, 1997 yılında yayımlanan “Büyük Satranç Tahtası (The Grand Chessboard)” adlı eserinde, Amerika’nın süper güç olma konumunu korumak için neler yapması gerektiği konusunda karar vericilere birtakım öneriler sunmuştur. Bu önerilerin en önemlilerinden birisi de şüphesiz Kenar Kuşak Teorisini destekleyen bölümdür. Kenar Kuşak teorisini destekleyen bu eserin ABD tarafından yanlış yorumlandığı görülmektedir.

Brezinski tarafından ABD için en tehlikeli senaryo (Merkez’in Güney veya Doğu ile iyi ilişkiler geliştirmesi ve Batı’nın ABD’den uzaklaşması) şöyle tarif edilir: “Rusya’nın içinde bulunduğu coğrafyanın kendi yanlarına çekilememesi ve bağımsız hareket etmesi yanında, bu coğrafyanın Türkiye ve İran’ın içinde bulunduğu coğrafya ve Çin ile iş birliği yapması.” Buna şu da ilave edilir: “Eğer Avrupa’da ortaya çıkacak hâkim güç de Amerika’yı dışlarsa, bu durumda ABD’nin Avrasya satranç tahtasında oyuna katılımı sona erer.”[1]

Bu kapsamda garip olan, ABD’nin yapmış olduğu yanlış uygulamalarla, özellikle de Suriye’nin kuzeyinde terörist kabul edilen unsurları destekleme ve işbirliği çalışmaları ile Türkiye’yi karşısına alması, bir bakıma mantıksız bir şekilde kendi eliyle istemediği bu senaryoyu desteklemesi manasına geliyor ki, bu hatayı ABD Başkanı Trump’ın “Türkiye’ye adil davranılmadı.” sözleri en açık biçimde ifade ediyor. ABD Başkanı Suriye’den çekilmek istemiş ancak uygulamada Trump’ın çabalarının yeterli olmadığı ve birtakım lobilerin Amerikalı karar alıcıları yanlış yönlendirdiği görülmüştür. Açıkça ABD, Türkiye gibi güçlü bir müttefikini kaybetmeye devam ederek kendi aleyhine olacak koşulları kendi elleri ile oluşturmaya devam ediyor. ABD’nin Suriye konusunda içine düştüğü bu yanlıştan bir an önce dönmesi gerekmektedir.

Soğuk Savaşın sona ermesinden sonraki aşamada geliştirilen teorilerin sağlıklı olmadığı ortadadır.

Kenar Kuşak teorisinin mimarı Spykman’ın yapmış olduğu analizlere göre; bütünleşmiş bir Avrupa Federasyon fikri, “ABD’nin isteyebileceği akılcı bir fikir” değildir. Önemli olan Avrupa’da ABD’ye rakip olacak bir gücün oluşmasının önlenmesidir ki bu da dengede tutulan güçlerdir ve Amerikan çıkarlarına uygundur. Bunu sağlamak için ABD, Avrasya’yı kontrol edecek şekilde yerleşmelidir. Spykman’ın bu önerileri İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD tarafından uygulanmıştır ve bugün de hava ve uzayı da içine alacak şekilde diğer teorilerle birlikte birleştirilerek aynı uygulamalara kaldığı yerden devam edildiği görülmektedir.

 

Soğuk Savaş Dönemi sonrası ortaya atılan teorilerden belki de en tehlikelisi Huntington’un ısmarlama gibi görülen Medeniyetler Çatışması (The Clash of Civilizations) isimli tezidir. Dünyanın en ünlü güvenlik uzmanlarından Barry Buzan, dünyayı güvenli hale getirme çabasını; önce bir öznenin varlığına yönelik bir tehdit yaratmak sonra da buna karşı alınan önlemleri desteklemeyi “güvenlikleştirme” olarak tanımlamıştır. Öyleyse bir tehdit oluşturulmalıydı. Bu tez özellikle Kenar Kuşak ülkelerinin bir araya gelmemesi ve bölünerek kontrol edilmesi için ortaya atılmıştı.

Medeniyetler çatışması çıkartarak bölmek ve kontrol altına alma düşüncesi insanlara mutluluk getirmiyor.

Medeniyetler Çatışması, “Kenar Kuşak”ta yer alan ülkeleri, bu sefer kültürel hassasiyetlerini istismar ederek bir birbirine düşürmeyi hedefliyordu. Ardından bu teori doğrultusunda Afganistan ve Irak gibi bazı ülkelere müdahale edildiği görüldü. Bu yeterli olmayınca, “İslam düşmanlığı” oluşturacak şekilde ne olduğu belirsiz bazı yapay örgütlerin ortaya çıktığı ve örgütsel ve bireysel eylemlerle Huntington’ın istediği gibi Hristiyan, Müslüman ve Konfüçyüs çatışmalarına yönelik eylemleri gerçekleştirdiğine tanık olundu. Hindistan’daki patlamalar, Yeni Zelanda ve Sri Lanka terör saldırılarının, bu kapsamda planlanmış son derece profesyonel saldırılar olduğu açıkça görüldü.

İnsanlar medeniyetler arası çatışmalar çıkartmak düşüncesinin arkasında kimlerin olduğunu biliyor ve bu sefer daha bilinçli davranıyor.

Daha önceki dönemlerde de dünyanın değişik bölgelerinde değişik karışıklıklar çıkmış ve çoğu zaman kimin yaptığı ortada kalmıştı. Ancak bu sefer insanlar daha bilinçli ve bu saldırıların hangi amaçla yapıldığını ve arkasında hangi güçlerin bulunduğunu daha iyi anlayabiliyorlar. Bu nedenle saldırıların, akil insanların ve olayların arkasındaki gerçeği görebilecek yetenekteki yöneticilerin de son derece tutarlı tavırlarıyla, istenildiği şekilde amacına ulaşmadığı görülüyor. Bu türden uygulamaların şüphesiz gelecekte de devam edeceği değerlendirilmekle birlikte, insanların aynı aklıselim davranış tarzı ile çatışma bir yana, kültürel hoşgörüyü daha da geliştirmesinin mümkün olabileceği gözükmektedir.

Herakleitos: Aynı ırmağa ikince kez girilemez.

Bilimsel olarak aynı şartlar altında aynı sonuca varılır. Burada açıklanması gereken önemli nokta, şartların önceki ile aynı olup olmadığıdır. Günümüzden 2500 yıl kadar önce Anadolu’da yaşamış filozof Herakleitos, hiçbir şeyin aynı kalmadığını ifade etmek için; “Her şey akar”. demişti. Ona göre “Aynı ırmağa ikinci kez girilemezdi.” Felsefi olarak derin anlamlar içeren bu görüş, değişimin sürekliliğini vurgulamak için kullanılmıştır. Değişim süreklidir ve ikinci kez suya girdinizde, ne o su aynı su’dur, ne de siz eski siz olarak kalmışsınızdır.

Stratejinin ana unsurlarında meydana gelen değişiklikler göz ardı edilemez.

 

Diğer taraftan stratejinin üç ana unsuru olan mekân, kuvvet ve zaman faktörleri göz önüne alındığında, durumun daha da vahim olduğu görülür. Mekân aynı gibi gözükse de zaman ve kuvvet aynı değildir. Ayrıca kuvvet ve zamanın mekâna etkisi de olacağından, aslında hiçbir şeyin aynı olmadığı ortaya çıkar. Bunun yanında jeopolitiğin değişken unsurları olan; sosyal, ekonomik, politik, askeri ve kültürel değerlerdeki büyük değişimin farkına varılamazsa, yapılacak değerlendirmeler de şüphesiz doğru olmayacaktır. İşte ABD’nin yaptığı uygulamalarda dikkate almadığı husus da tam olarak budur.

Türkiye artık eski Türkiye değildir.

İkinci Dünya Savaşı sonlarında bulunduğu koşullar itibarıyla, koşulsuz ve hatta bazı durumlarda kendi zararına olacak şekilde, Batı Dünyası içerisinde yer alan Türkiye, Batı dünyasının güvenliğini sağlamış, ancak “nedendir bilinmez” bu konumu Batı tarafından hiçbir zaman takdir edilmediği gibi çoğu zaman da hak etmediği bir biçimde gereksiz ayırımlara ve haksızlıklara maruz kalmıştır. Türkiye kenar kuşak içerisinde, bu kuşakları birbirine bağlayan önemli konumuyla her zaman kritik bir ülkedir. Türkiye, Batı için karşılıksız birçok fedakarlıklarda bulunmuş ancak Batı Dünyası Türkiye’yi, tarihten gelen ve hiçbir zaman atamadığı bir aşağılık duygusu içerisinde, uluslararası ilişkilerde kendisine eşit bir devlet gibi görmemiştir. Bu konuda çoğu defa Batılı devlet adamlarının, küçük lobilerin baskısı altında ve tutucu bir anlayışla stratejik anlayıştan yoksun karar verdikleri görülmüştür.

Batı Türkiye’nin değerini ancak onu kaybettikten sonra anlayacaktır.

 

Türkiye Batı’nın bir sömürge ülkesi değildir ve şimdiye kadar bu konuda çok sabırlı davranmıştır. Ancak Batı Dünyasının bu konuda sınırları daha fazla zorlamaması gerekir ve zaten böyle bir gücünün de olmadığı görülmektedir. Bu coğrafyada, Türkiye’nin Batı’ya değil, Batı’nın Türkiye’ye ihtiyacı vardır. Nasıl ki, İkinci Dünya Savaşı sonunda yaptıkları hatalarla Türkiye’yi kaybeden Sovyet yöneticileri, bu hatayı nasıl yaptıklarını uzun süre sorgulamışlarsa, Batı da aynı hataları yapmaya devam ettiği sürece kısa bir süre sonra muhtemelen kendi ekonomik, sosyal ve siyasi güvenlikleri açısından Türkiye’nin ne kadar önemli bir ülke olduğunu Türkiye’yi tamamen kaybettiğini anlayacaktır. Sağduyulu ve geleceği gören Batılı devlet adamlarına bu konuda çok büyük görevler düşmektedir.

Avrupa’nın büyük devletleri başka devletlerin çıkarları için savaşmanın kendilerine güç kaybettirdiğini anlamış görünüyorlar.

ABD, kuruluşunu ve gelişmesini Avrupa’nın kendi iç çekişmelerine borçludur. Fransız, İspanyol ve İngiliz rekabetinden doğmuş, Birinci ve İkinci Dünya savaşları esnasında Avrupa ülkeleri birbirini iyice yıprattıktan sonra son anda savaşa girerek gücünü korumuş, Avrupa’nın büyük devletlerinin tükenmesinden istifade ile de bir dünya gücü olma iddiasını perçinlemiştir. ABD, Soğuk Savaş Dönemi ve ertesinde katıldığı bütün operasyonlarda; İngiltere, Fransa, Almanya ve İspanya gibi Avrupa devletleri yanında, Japonya gibi ülkeleri de yanına alarak gücünü muhafaza etmeyi bilmiştir. Ancak günümüzde gelinen aşamada, Almanya, İspanya ve Japonya gibi ülkelerin ABD’nin Suriye’de ve Hürmüz Boğazında sürdürdüğü operasyonlara karşı ilgisiz kaldığı ve kuvvet göndermekte isteksiz olduğu görülmektedir. Bu ülkelerin aynı zamanda, ABD’nin bazı ülkelere karşı uyguladığı ekonomik operasyonlara kendi çıkarlarına aykırı olduğu gerekçesiyle pasif de olsa karşı olduğu bir gerçektir. Bu haliyle bu ülkelerin tarihten çıkardıkları derslerle, kayıtsız şartsız ABD’nin yanında yer alması ve güçlerini gereksiz yere tüketmeyi istemesi biraz zor gibi görülmektedir.

Rusya’nın bu dönemde büyük resmi fark ettiği ve elini iyi oynadığı görülüyor. Çin’in askeri ve ekonomik gücü ise artık eskisi gibi değil.

Amerikan diplomasisinin son derece tecrübeli bir ismi olan ABD Eski Dışişleri Bakanı Henry Kissenger, “Diplomasi” isimli kitabında Rusya’yı dış politika konusunda son derece yetersiz bulduğunu “bugüne kadar iyi bir dışişleri bakanı çıkaramadılar” sözleriyle dile getirmişti. Ancak bugün gelinen aşama da Kissenger, Rusları dış politika ve diplomasi konusunda takdir etmeye başladı. Artık Amerikan dış politikasını eleştiriyor ve geçtiğimiz yıl ABD Senatosu Savunma Komitesinde yaptığı konuşmada, ABD’nin Rusya’ya karşı uygulamalarını akıllıca bulmadığını belirtti. Kissenger ayrıca Çin’in askeri ve ekonomik kapasite açısından büyüdüğünü vurguladı ve “Rusya ve Çin güçleniyor. Bu iki ülke arasındaki Stratejik ilişkiler ne düzeyde?” dedi.

Gerçekten de bu iki ülkenin, dış politikada ABD’ye göre lobilerin etkisinde ve duygusal değil, daha akıllıca hareket ettiği ve stratejik resmi daha iyi yorumladıkları görülüyor. Rus-Çin işbirliği 1953 yılında en üst noktada iken, 1969 yılında Sovyet-Çin sınırında anlaşmazlık nedeniyle çatışmalar çıkınca, ABD Başkanı Nixon bunu çok iyi değerlendirmiş ve yapmış olduğu diplomatik girişimlerle Sovyet özgüveninin en yüksek olduğu 1972 yılında Pekin’de Mao ile anlaşarak Sovyetleri iki taraflı kuşatmayı başarmıştı. Bu sefer gerek Rusların gerekse Çinlilerin bu konuda daha dikkatli oldukları görülüyor.

Son dönemde ABD’nin yapmış olduğu hatalar karşısında, Rus yöneticilerin gerek Türkiye gerekse İran ve Çin ile iyi ilişkiler geliştirme çabaları dış politikada ABD’den daha başarılı olduklarının en açık göstergesi. Avrupa ülkeleri Japonya ve Almanya hem Rusya hem de Çin ile ilişkilerini geliştiriyor. ABD’nin tehdide dayalı politikalarının ise giderek etkisini kaybettiği görülüyor.

Ortadoğu’yu bölme, birbirine düşürme ve kaynaklarına el koyma politikalarının bu sefer sonuç vermeyeceği görülüyor.

Gecenin en karanlık anı, şafak sökmeden az önceki andır. Dünyanın merkezi olan kadim medeniyetlerin oluştuğu Ortadoğu, asla bir kenarda kalıp “Kenar Kuşak” teorilerinin uygulama alanı olmayı kabul edemez. Evet Ortadoğu yüzyıldır bölünmüş, parçalanmış, harap bir haldedir. Parçalanma bugün de devam etmektedir. Ancak en umutsuz olduğu anda yeni umutların yeşerdiği de görülmektedir.

Bu bölgedeki insanlar, bölünmenin dış kaynaklı olduğunun ve bunun bölge insanının yararına olmadığının farkındadır ve bu konuda her kesimden tepkiler gelmeye başlamıştır. Geleceğe dair olumlu işbirliği emareleri vardır. Bu işbirliğinin daha da gelişeceği, bölgenin kaderine bölge insanının karar vereceği, kaynaklarını bölge insanının istifadesine sunacağı günlerin de geleceği kesindir ve bu konuda fazla karamsar olmaya gerek yoktur. Bu coğrafyanın bu zorlukları aşacak bilgisi, felsefesi, aklı ve sabrı fazlası ile vardır ve barışı en fazla hak eden bölgedir.

ABD’nin Türkiye haricinde oluşturmaya çalıştığı sanal unsurların bir gücünün olmadığı ve kullandığı bu unsurları felakete sürüklediği açıktır.

Tarihte buna benzer kullanılan unsurların olduğu görülür. Ancak bu unsurlar geçici bir süre kullanılmaya ve sonra atılmaya uygun yapılardır. Suni bir güç oluşturmak çoğu zaman yanıltıcıdır. ABD’nin bölgenin en güçlü ülkelerinden birisi olan Türkiye’yi ihmal ederek, kendisine Suriye ve Kıbrıs adasında küçük ortaklar yaratma çabasının da ne kadar büyük bir yanlış olduğunu tarih yazacaktır.

Tarih terör örgütlerini destekleyen ülkelerin daha sonra bundan çok büyük zarar gördüğünün örnekleriyle doludur. Bu örgütlere verilen silahların da ne zaman kime karşı kullanılacağını kimse bilemez.

DAEŞ’e karşı en büyük mücadeleyi yapan Türkiye dururken, Suriye’nin kuzeyinde terörist olarak nitelendirilen unsurlardan suni kahramanlar yaratmaya çalışmanın, tarihi ve sosyal gerçeklerle bir ilgisi yoktur. Bu bölgedeki unsurların da buna güvenerek Türkiye gibi güçlü bir ülkeye karşı zaman zaman haddini aşan çıkışlarının da bir dayanağı olmadığı ilk fırsatta görülecektir. Böyle çıkışlarla bölge insanının huzuru bozulmamalı ve geleceği elinden alınmamalıdır.

Bölgede istikrar ancak Türkiye sayesinde mümkün olabilir.

Bölgede hiçbir sorun Türkiye olmadan gerçek manada çözülemez. Bölgede Türkiye olmadan istikrar da sağlanamaz. Doğu Akdeniz’deki kaynaklardan Türkiye’nin uzak tutulması konusuna gelince, böyle bir konunun zaten mümkün olmayacağı başından beri bellidir ve gerek Güney Kıbrıs Rum Yönetimi gerekse Yunanistan hesapsız uygulamalarının bölgeyi ve kendilerini ateşin içine atacağını anlamaya başlamışlardır. Ortadoğu ve Akdeniz coğrafyasının savaşa değil barışa ihtiyacı vardır ve bölgede gerginlik yaratacak uygulamalara bir an önce son verilmesi gerekmektedir.

Sonuç

Bir teori ve uygulamayı ortaya koymak derinliği olan bir bilgiyi gerektirir. Bu anlamda bölge gerçekleri ve şartları dikkate alınmadan uygulamaya konulan; Doğu Akdeniz ve Suriye gibi projeler için gerçekleşmesi mümkün olmayan tasarılara verilen bir isim olan, “Ütopya” kelimesi tam da uygun düşmektedir. ABD’nin, günümüz koşullarını özellikle zamansal ve kuvvet yönünden değişiklikleri görmemezlikten gelerek ve İkinci Dünya Savaşının koşulları ile benzer tutarak bazı projeleri gerçekleştirmeye çalışmasının hatalı olduğu gelecekte daha iyi görülecektir. Bu konuda Türkiye gibi güçlü bir müttefikin, bölgede suni olarak yaratılan ve şişirilen bazı unsurlara destek verilerek kaybedilmesinin ise dönülmesi mümkün olmayan daha da büyük bir hata olduğuna şüphe yoktur.