Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Washington’un İmkansız Üçlüsü

Abuzer PINAR
23 Ocak 2022 00:22
A-
A+

Gelişmekte olan ülkeler için daha fazla konuşulsa da İkinci Dünya Savaşı’ndan 1970’lere kadar iktisat politikalarının çerçevesi farklıdır. Liberal piyasa ekonomisinin beşiği sayılan İngiltere’de küçümsenmeyecek düzeyde kamu iktisadi teşebbüsü faaliyet göstermektedir. Sosyal devlet uygulamaları olabildiğince kapsamlı ve etkilidir. 1980’lerin başında İngiltere Başbakanı Marga­ret Thatcher liberal politikalara yönelerek yoğun özelleştirme faaliyetlerine girişti. Yapısı farklı olsa da ABD’de Başkan Ronald Reagan da bu eğilimde idi.

Bizde de Rahmetli Turgut Özal’ın Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı iken hazırladığı 24 Ocak 1980 kararları benzer bir yaklaşım içerir. Elbette her ülkenin yapısı farklıdır. Lakin Küresel ekonomi açısından düşündüğümüzde birbiri ile bağlantılı olduğunu görebiliriz. Serbest piyasa özü itibariyle en etkin işleyen iktisadi yapılanma olmakla beraber, piyasayı nasıl kurguladığınız ve yönettiğiniz önemlidir. Yani saf, sürtünmesiz bir piyasa hiçbir zaman olmadı. Hep bazı aksaklıklarla malul oldu. Bu aksaklıkların giderilmesi için kullandığınız araçlar üretim, istihdam, gelir dağılımı adaleti üzerinde gözardı edilemeyecek etkiler yaratır.

Bu dönemde Neo-liberal politikalara yönelten bazı nedenler vardı. Bütçe açıkları yüksek düzeyde idi. Kamu iktisadi teşebbüsleri yoğunlukta idi ve siyasetin fazlaca etkisinde oldukları için gereğinden fazla işgücü istihdam ediliyordu. Faiz oranları ve döviz kuruna müdahale fazla olduğu için ödünç verilebilir fon piyasası etkin çalışmazken dış ticarette de beklenen gelişme sağlanamıyordu. Sendikacılığın etkisi ile yüksek seyreden ücretler de sermayenin karlılığını olumsuz etkilediğinden yatırımlar beklenen düzeyde artmıyordu.

Özetle verilen bu sorunlara karşılık Washington konsensüsü diye adlandırılan çerçevede bazı önerilen getirildi:

-Devlet temel kamusal hizmetlere yönelerek üretimden çekilecek, kamu iktisadi girişimleri özelleştirilecek ve mali disiplini gözeterek topladığı vergilerden fazlasını harcamayacak

-Arz yönlü vergilendirmeye gidilerek ağır vergilerin çalışmayı ve üretimi caydırmasına izin verilmeyecek

-Temel mülkiyet hakları yanında fikri mülkiyet haklarına da güvence verilerek girişimcilik teşvik edilecek ve kurallar gevşetilerek piyasanın gelişmesi sağlanacak

-Devletin faiz oranlarına müdahalesi asgariye indirilerek finansal piyasanın etkin çalışması sağlanacak

-Döviz kurlarının serbest piyasada belirlenmesine izin verilecek

-İhracat ve ithalat serbest bırakılarak müdahale asgariye düzeye indirilecek

-Doğrudan yabancı yatırımlar yanında finansal sermayenin de serbestçe hareket etmesinin önü açılacak

Bu önerilerin elbette bir mantığı vardı. Serbest piyasanın gelişmesi ile yatırımlar artacak, ihracat ile büyüme hızlanacak, sermaye hareketleri üzerindeki kısıtların kalkması ile özellikle gelişmekte olan ülkeler sermaye kıtlığından kurtulacak.

Bu temel çerçeve, IMF ve Dünya Bankası’nın öncülüğünde istikrar ve yapısal uyum programları halinde birçok gelişmekte olan ülkeye istikrar ve kalkınma reçetesi olarak sunuldu. Faydası da olmadı değil. Ekonomiler büyüdü, zenginlik arttı, uluslararası iktisadi ilişkiler daha da arttı ve ulusal ekonomiler birbirleri ile daha fazla eklemlendi. Fakat iki sorun çözülemedi. Bunlardan birisi devletlerin bütçe açıkları, diğeri de gelir adaleti.

Ülkeler daha az vergi almaya yönelirken ekonomilerin büyümesi, istihdamın artması ve vergi oranı daha düşük de olsa artan gelir ve tüketim sayesinde bütçe açıklarının azalması bekleniyordu. Ama olmadı. Gelir adaleti de buna bağlı olarak daha da bozuldu. Çünkü maliyesi zayıflayan ülkeler adaletsizliği ortadan kaldıracak araçlara sahip olamayınca serbest piyasa bunu tek başına çözemedi. Hatta daha da ağırlaştı. Çünkü neo-liberal serbest piyasacı önerilerin öncelikleri arasında gelir dağılımı adaleti yer almaz.

Halbuki teori bunu söylemiyor. Ülkelerin dışa açılması sonucu toplumların bazı kesimleri bundan zarar görür. Bu zararı telafi edecek araçlar ise devletin elindedir. Devlet müdahalesi olmadan serbest piyasa tek başına bütün toplum kesimlerini tatmin edecek sonuçlar vermez.

Washington konsensüsünün dayandığı diğer bir hipotez var ki tam bir çıkmaz sokak: İmkansız üçlü. Bu hipoteze göre sermaye hareketleri serbest ise hem döviz kurunu hem de para politikasını istediğiniz gibi yönetemezsiniz. Yani sermaye hareketlerini serbest bıraktıysanız ve kuru istediğiniz gibi belirlemek istiyorsanız para politikasını istediğiniz gibi kullanamazsınız.

Daha basitçe bu imkansızlık şu nedenle çalışmaz. Döviz kurunu sabitleyip faiz oranını da düşürmeye kalkarsanız sermaye kaçar. Döviz kurunu sabitliyorsanız faizi serbest bırakacaksınız. Yok eğer faizi düşürüyorsanız döviz kurunu serbest bırakacaksınız. Tabi serbest bırakınca da kur yükselir, yani milli para değer kaybeder.

Bu üçlünün bir arada kontrolü gerçekten imkansız mı? Eğer mevcut iktisadi çarkı yabancı sermaye ile çevirmeye alıştıysanız evet. Yok eğer iktisat politikası yaklaşımınızı değiştirirseniz o başka. Pekin konsensüsü bir çare midir? Bir konsensüsten söz edilebilir mi bilmem ama tartışılmaya değer olduğu kanaatindeyim. Bu konuyu sonraki yazıda ele alacağız.