Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Milli Hesaplardan Küresel Kaçışa

Abuzer PINAR
06 Ocak 2019 13:23

Küreselleşme kavramı, diğer birçok kavramda olduğu gibi, bizde yandaş olanlar ve karşı olanlar biçiminde tüketildi. Hatta küreselleşmeden yana olanlar ilerici ve modern; karşı olanlar ise geri kafalı ve ilkel olarak muamele gördü. Bu vaziyet, konunun esası veya içeriği ile değil, bizdeki tartışma biçimiyle ilgili aslında. Ekonomik faaliyetlerin ulusal sınırları aşarak küresel niteliğe bürünme sürecini anlamak ve buna göre pozisyon almak yerine, faydaları ve zararları üzerinden, karşısında veya yanında olmak sorunlu bir bakış açısını yansıtıyor. Nitekim bir dönem “artık ulus devletler ortadan kalkıyor” derken, korumacı politikalar bütün hışmıyla geri döndü. Belki de hep oradaydı da birileri görmek istemedi veya küreselleşme düşüncesinin hegemonyası buna izin vermedi.

Modern ekonominin analizi, İskoç ahlak felsefecisi Adam Smith ile başlatılır. Aynı dönemde Fransa ve diğer batı Avrupa ülkelerinde küçümsenmeyecek sosyal bilimciler vardı. Ancak Smith, bireysel davranış ve piyasanın işleyişini kendi döneminde büyüleyici bir tarzda yazdı. O gün bugündür, iktisadi düşünce tarihi konusunda yazan herkesten mutlaka referans alır. Alana ilişkin temel eseri “Milletlerin Zenginliği” adıyla dilimize çevrildi.

Ardından gelen ve iktisat politikasının ana çerçevesini kuran David Ricardo’nun “karşılaştırmalı üstünlükler teorisi” günümüzde hala uluslararası ticaretin temel mantığını oluşturmaktadır. Neyin karşılaştırmalı üstünlüğü? Bir ülkede üretilen malların maliyeti başka bir ülkedeki maliyetlerle karşılaştırıldığında, daha ucuza üreten ülkenin avantajıdır bu üstünlük.

Son dönemde yetişmiş önemli Türk iktisatçılardan Daron Acemoğlu’nun James Robinson ile beraber yazdığı kitabı “Ulusların Düşüşü” adıyla Türkçe’ye çevrildi. Kitapta bazı ulusların neden zengin olurken, diğer bazılarının neden yoksul kaldığı analiz edilmektedir. “Millet” ve “ulus” kavramlarının tartışmasına girmeden, burada aynı anlamda kullandığımı belirtmiş olayım (sözünü ettiğim kitaplarda “nation” olarak geçen kavram, bizde bazen “millet”, bazen de “ulus” olarak çevrilmiş).

Onlarca örneği mevcut olan bu tür ciddi katkı sayılabilecek çalışmalarda temel analiz birimi milletlerdir. Hesaplar, istatistikler, analizler ülke bazında yapılır. Teknik adı “national accounts” olan bu hesaplar dilimizde “milli hesaplar” veya “ulusal hesaplar” biçiminde kullanılmaktadır. Bu adla ve bu çerçevede yapılması bir hesap kolaylığı nedeniyle değildir. Mantığı budur. Toplumundan izole edilmiş bir bireyin faaliyetleri ekonomik olarak bir anlam ifade etmez zira.

Smith, vergilemenin meşruiyetini, ekonomik birimlerin çalışıp kazanmasını güvence altına alan devlete bağlar. Hatta artan oranlı vergiyi savunurken, daha fazla kazananın devletin korumasından daha fazla yararlandığını ve daha fazla vergi ödemesi gerektiğini söyler. Smith’den yüzlerce yıl önce İbn-i Haldun ve İmam-ı Gazali, ülke güvenliğinin sağlanmasında görev alan insanların geçimlerinin toplum tarafından sağlanması gerektiğini söylediler. Yani bir devletin temel işlevi, uyruğundaki üretken kaynakları korumaktır. Bir milletin zenginliğinin ön koşulu budur. Eskiden ticaret güzergâhlarının güvenliğinden günümüzde enerji tedarikinin güvenliğine kadar, asıl amaç milletin zenginliğinin sağlanması ve koruma altına alınmasıdır.

Peki, bu böyle idi de bugüne geldiğimizde, “küreselleşen dünyada” artık bunların bir kıymeti kaldı mı? Baştan söyleyelim: Kaldı. Daha doğrusu hiç ortadan kalkmadı. Öyle sanıldı. Nasıl mı?

Üretim faktörlerinin bu kadar akışkan olduğu “küresel” dünyada, en gelişmiş ülkelerden birisine yerleşmeye kalkın bakalım, ne ile karşılaşacaksınız. Yüklü bir servet götürürseniz, belki. Ya da milli ekonomilerine ciddi katkı yapacağınız bir yeteneğiniz, donanımınız varsa, belki. Beşeri sermayeniz yani. Ya da gidip orada yüklü bir ödeme ile bir veya birden fazla gayrimenkul satın alırsınız. Nitekim biz de ülkemizde belirli bir tutarın üzerinde ödeme yaparak gayrimenkul veya girişim sermayesi yatırım fonu katılma payını en az üç yıl elinde tutma şartıyla satın aldığı takdirde yabancılara vatandaşlık veriyoruz.

Zorunlu haller dışında, insanlar öyle elini kolunu sallayarak başka bir ülkeye gidip yerleşemezler. Küreselleşme ideolojisinin en yılmaz savunucularından olsa bile. Hâsılı kendi milli sınırlarınız içerisinde ve devletinizin koruması altında kazandığınız belirli bir tutardaki serveti transfer etmediğiniz takdirde, başka bir milli devlet sizi ülkesine yerleştirip koruma hizmeti sağlamıyor.

Son günlerde yapılan bir tartışma var. Servet ve beyin göçü ile ilgili. İşin bir boyutu yukarıda söylemeye çalıştığım mesele. Kimse kimseye bedava refah ve koruma sağlamıyor. Suriyeli göçmenler konusunda da açıkça gözlemledik. Kendi milli sınırları içerisinde ekonomiye katkı veremeyecek, sadece ülkesinin sağladığı hizmetlerden karşılıksız yararlanacak olanları almadı zengin Avrupa devletleri.

Durum bu olmakla beraber, diğer bir gerçeği de vurgulamakta yarar var. İnsanlar daha müreffeh ortamlarda yaşamak istiyor. Hatta bazen çocuklarına iyi bir eğitim verdirmek için başka ülkelere servetler taşıyorlar. Ya da çok iyi eğitim aldığı halde beklediği refahı elde edemeyen insanlar, başka ülkelerde çok daha yüksek kazançlar elde etmek için çalışmaya gidiyor. O halde?

O halde, ülkemizin sınırları içerisinde refahı arttıran bütün unsurları geliştirerek, memleketimizi cazip hale getireceğiz. Sadece bizim insanımız değil, başka ülke vatandaşları da bizim ülkemizde kendilerini güvende hissediyorsa, biz de ülkemize servet ve üretken insan gücünü çekebiliriz.

Ülkemiz Asya, Ortadoğu ve Afrika ülkeleri için bir eğitim üssü haline gelebilecek iken, sadece yabancı dil eğitimi ve sınavları için yurtdışına muazzam paralar ödüyoruz. Çocuklarımız bir gün yurtdışına eğitim için gitme imkânı bulurlarsa yabancı dile takılmasınlar diye. İlkokuldan başlayarak öğretmeye başladığımız ancak bir türlü öğretemediğimiz İngilizce için.

Sonuç olarak, küreselleşmenin zirvesinde bile milli hesaplar kaybolmadı. Tam tersine küresel imkânlardan yararlanabilmek için milli hesaplarımızın sağlam olması gerekiyor. Üretken bir ekonomi ve eğitimli bir işgücüne ihtiyacımız var. Hukukun üstünlüğüne dayalı, müreffeh ve insanlara huzur veren bir yaşam alanı sağladığımızda, küresel imkânlar gidişi değil, gelişi özendirecektir. Aynen bugün binlerce Çinli bilim insanının kendi ülkesine akın ettiği gibi. Tersine beyin göçü yani. Neyimiz eksik?