Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Küresel Faizler Artarken Tersini Yapan İki Ülke: Türkiye ve Çin

Abuzer PINAR
26 Ocak 2022 09:10
A-
A+

Merkez bankalarının temel işlevi piyasadaki para miktarını kontrol ederek sağlıklı ekonomik işleyişi temin etmektir. Sağlıklı ekonomik işleyiş fiyat istikrarı ve tam istihdamdır. Yani piyasa dengesini bozan bir enflasyon ve işsizliğin olmaması. Bu temeller üzerinde işleyen bir ekonominin arzu edilen (potansiyel) büyümeyi yakalaması beklenir. İstikrarsız bir ortamda yatırım yapılamaz ve iş bulmayı bekleyenler işsiz kalır. Sonuç olarak da ekonomi beklenen performansı gösteremez. Arzu edilen büyüme gerçekleşmediğinden refah artmaz ve toplumun bir kesimi işsiz kalır. İşin özeti bu.

Merkez bankasının elinde piyasadaki para miktarını kontrol etmek için bazı araçlar bulunur. Bunların başında politika faizi gelir. Eğer piyasada para yetersizliği varsa merkez bankası faizi düşürerek parayı ucuzlatır ve para talep edenlere daha fazla para verir. Tersine para bolluğu ve dolayısıyla fiyatlarda şişme varsa faiz oranını arttırarak parayı pahalı hale getirir. Bu da para talep edenlerin en azından bir kısmının bundan vazgeçmesi anlamına gelir ve piyasadaki para miktarı azalır.

Bu işleyişte önemli yanılgılardan birisi merkez bankası faizinin uygulamadaki faiz ile karıştırılmasıdır. Bu politika faizidir. Nihai kredi mercii olarak muhataplarına uyguladığı faizdir. Muhatapları ise ticari bankalardır. Konut kredisi, taşıt kredisi veya ihtiyaç kredisi alan hanehalkı ve şirketler değildir. Merkez bankası bu kesimlerle muhatap olmaz. Bu kesimlere ticari bankalar kredi verir. Ellerindeki mevduattan toplanan para yetersiz kalırsa veya nakit sıkıntısına düşerlerse merkez bankasından para alırlar ve politika faizi bu işlemde uygulanan faizdir. Şu an Türkiye’de bu %14’tür mesela. Ancak kamu bankaları bile bugün en ucuz konut kredisini verdikleri halde uyguladıkları yıllık faiz %15’in üzerindedir. Merkez bankası faizi düşürürken, ticari bankaların para alarak müşterilerine daha fazla kredi vermesi beklenir. Ancak başka faktörler de vardır. Her zaman bu sonuç ortaya çıkmaz.

Şimdi dönelim mevcut konjonktürde merkez bankalarının yaptığına. Küresel salgının ciddiye bindiği Mart 2020 tarihinden itibaren ülkeler faiz oranlarını düşürmeye başladılar. Çünkü salgının bir krizi tetiklemesi bekleniyordu ve piyasada ortaya çıkabilecek nakit sıkışıklığı için önceden tedbir almak gerekiyordu. Rezerv para içerisinde birinci sırada yer alan doların sahibi ABD merkez bankası (FED) faizi 0,25’e indirdi. Bu tarihlerden çok önce faizi Japonya -0,10 ve Avrupa merkez bankası 0 olarak uyguluyordu zaten. İngiltere’de ise 0,10’du.

Orta düzey ülkelerden Çin 3,70, Hindistan 4, Brezilya 7,75, Rusya 7,5, Güney Afrika 3,5 olarak uyguluyordu faiz oranını. Ülkemizde ise bir ara 19’a çıksa da 2021 yılının ikinci yarısından itibaren kademeli olarak %14’e düşürüldü. Şu an OECD ülkeleri arasında en yüksek faiz oranı Arjantin’de %40 olarak uygulanıyor. İkinci sırada Türkiye var. Bizi Brezilya izliyor.

Ekonomilerin toparlanmaya başlaması ve enflasyonun hareketlenmesi ile merkez bankaları faiz yükseltmeye başladı. ABD halen tartışıyor, ancak yükselteceğine kesin gözüyle bakılabilir. AB ve Japonya hala beklemede. Ancak OECD ülkeleri arasında son dönemde karar alan merkez bankaları arasında Çin ve Türkiye faiz indirimine gitti. Bu iki ülke büyümede de ayrışıyor. Her iki ülke de salgının zirve yaptığı 2020 yılında pozitif büyüme gerçekleştirdi. 2021’nin kesin verileri henüz gelmedi ama bütün ülkelerde toparlanma olsa da yine Çin ve Türkiye yüksek büyüme rakamı açıklayacak gibi görünüyor. Bu hikaye bize ne anlatıyor?

Öncelikle faiz artışı ekonomiyi soğutmak için yapılır. Yani enflasyon yüksek ise faiz arttırılır. Bu yüzden küresel enflasyon nedeni ile faizler artacak. Ancak faiz artışı büyümeyi aşağı çeker. İçerisinden geçtiğimiz dönem hem enflasyon hem işsizliğin yüksek olacağı (stagflasyonist) bir dönem olacağı için merkez bankaları karar vermede zorlanacak. Faizi düşük tutmak bir miktar enflasyona katlanıp ekonominin büyümesini devam ettirmek anlamına geliyor. Türkiye ve Çin bunu yapıyor.

Buradaki risk şu. Zaten maliyetlerden kaynaklı enflasyon bu kadar yüksek iken bir de faiz düşüşünden kaynaklı talep enflasyonu azarsa normale dönmek zor ve maliyetli olacak. Ücret artışları sürekli gündemde olacak. Ayrıca yüksek enflasyon tasarrufları eriteceği için enflasyondan daha az etkilenmesi beklenen alternatif araçlara yönelişi tetikleyecek. Mesela yabancı para.

Çin, yaptığı ihracat atağı sayesinde yüklü miktarda yabancı para rezervi biriktirdiği için daha rahat hareket ediyor. Ayrıca Çin merkez bankası zaten liberal ülkelerdeki “bağımsızlık” özelliğine sahip değil. Bu yüzden kontrol altında.

Ülkemizde ise faiz düşüşünden kaynaklanacak dövize ve diğer alternatif araçlara yöneliş ihtimaline karşılık bu araçlara endekslenmiş mevduat gündeme geldi ve düşük faizde ısrar edildi. Halen yabancı para mevduatı yüksek düzeyde. Burada bir çözülme olursa düşük faiz sonuç verecektir.

Ekonomik büyüme ve kalkınmanın tek belirleyicisi faiz değil elbette. Hatta kısa dönem para miktarını dengeleme aracıdır sadece. Asıl büyüme yatırımı ve araştırma-geliştirmeyi özendirici başka politikalardan gelir. Bir istikrarsızlık durumunda ekonomik çarklar zarar gördüğünden maalesef faiz sürekli gündem olur.

Mesele piyasa mekanizmasını işletebilmektir. Çin gibi bir ülkede piyasa dinamikleri devletin sıkı kontrolü altındadır. Faiz düşüşü kredi genişlemesini teşvik eder ama selektif (seçici) kredi mekanizması ile tüketim değil yatırımı destekleyecek kredilere yönlendirme yapılır.

Bizde ise serbest piyasa dinamikleri daha fazla ön plandadır. Yani ekonomi yönetimi haklı olarak bu kadar yabancı para tutulmasından rahatsız. Lakin serbest piyasada, şirketler ve hanehalkı gönüllü olarak vazgeçmediği müddetçe bunun önüne nasıl geçilecek? Ayrıca faiz düşüşünün destekleyeceği kredilerin tüketime mi yoksa yatırıma mı yöneleceği konusu nasıl yönetilecek? Siyasal tercih veya iktisadi inançlara bir şey diyemem, ancak kontrolsüz kredi büyümesinin nelere yol açabileceğini yakın zamanda yaşanılan ABD ipotekli konut kredileri krizinde gördük.

Teşvik mekanizmaları etkili olur ama bir yere kadar. Mevcut küresel iktisadi düzende gelişmekte olan ekonomiler açısından kontrollü bir piyasa kaçınılmaz hale geliyor.