Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Kaplanlardan Ejderhaya Asya Ekonomileri

Abuzer PINAR
15 Temmuz 2019 20:21

İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya ekonomisinde ciddi dönüşümler ortaya çıktı. Sovyetler Birliği’nde merkezi planlama ile ekonomi yönetilirken, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika bloku ile eklemlenmiş ülkelerde liberal politikalar izlendi. Türkiye 1960’larda planlı ekonomiye geçti. Bu tarihlerde Güneydoğu Asya ülkelerinden Güney Kore, Hong Kong, Singapur ve Tayvan güçlü bir büyüme patikası yakaladı. Bu ülkeler “Asya Kaplanları” olarak literatüre geçti. Yaklaşık 30 yıllık bu yüksek ekonomik büyüme ve dönüşüm süreci 1980’lerdeki liberalizasyon döneminde birçok ülkeye model olarak gösterildi.

Model olarak önerilen bu ekonomilerin büyümesi üzerine çok şey konuşuldu ve yazıldı. Liberal açıdan bakan kesim piyasa ekonomisine geçişi öne çıkarırken, kalkınma literatüründe “kalkınmacı devlet” kavramı da en çok kabul gören açıklamalardan birisi oldu. Eğitim ile insan kaynağının verimliliği arttırılırken tasarruflar artmış, ayrıca kamu kesimi de büyük boyutlarda tasarruf yaparak büyüme sürecini desteklemişti. Bu gelişme süreci 1997 yılında patlak veren Güneydoğu Asya krizi ile sarsılmış olmakla beraber sonrasında da devam etmiştir.

Asya Kaplanları’nın ortak özelliği hızlı sanayileşmiş olmaları ve ihracata yönelmeleriydi. Hong Kong ve Singapur küresel düzeyde etkili finans merkezleri haline gelirken, Güney Kore ve Tayvan Otomobil, elektronik ve bilişim sektörlerinde dikkate değer atılımlar yaptılar. Öncesinde Japonya için yapılan değerlendirmeler bu ülkeler için de yapıldı. Kalkınmalarının taklide dayandığı ve sürdürülebilir olmadığı yönündeki iddialar da hep öne sürüldü.

1980’lere kadar iktisadi açıdan fazlaca sözü edilmeyen, işin doğrusu ciddi bir sefalet yaşayan Çin Halk Cumhuriyeti de bu tarihlerden sonra kendisinden söz ettirmeye başladı. Öncesinde izlenen iktisadi politika aslında tanıdık. Faiz oranlarının baskılanması, milli paranın değerli tutulması, ithal ikameci strateji, tarım sektöründe kamusal olarak belirlenen fiyatlar. Birçok ithal ikameci strateji izleyen ülkede bunlar vardı. Buna ek olarak Çin, işgücünün hareketliliğini de kısıtlamıştı. Özetle kentsel kesimde kamu iktisadi teşebbüsleri üzerinden sanayi sektörü yönetilirken, kırsal kesimde tarımsal üretim halk komünleri ile yönetiliyordu.

1980’lerde Çin de ihracat yönelimli stratejiye geçti. O günün şartları da bu süreci fazlasıyla destekledi. İşgücü bolluğu olduğundan işçiler düşük ücretlerle çalışmaya hazırdı. Maliyetler düşük olduğundan arzda ciddi artışlar oldu. Kentleşme oranı düşük ve kırsal kesimin tüketimi yetersiz olduğundan ihraç edilebilir muazzam bir arz fazlası oluştu. Çin hızla büyüdü. Dünyanın büyük markaları ve çok uluslu şirketler maliyet avantajının da etkisiyle üretimlerini bu ülkeye kaydırmaya başladılar. Samsung’dan Boeing’e birçok firma Çin’e devasa yatırımlar yaptılar. Zaten sembol olarak kullandığı Ejderha, ekonomisini tasvir etmek için kullanılır oldu.

Gelinen noktada Çin 13 trilyon dolar milli geliri ile dünyanın ikinci büyük ekonomisi, satın alma gücü paritesine göre ise 2014 yılından bu yana birinci sırada. Halen 10,000 dolarlık kişi başına geliri ile orta gelir grubunda yer alsa da hacim itibariyle ABD ve Japonya’dan önde. 40 yıl içerisinde gayri safi yurtiçi hasılası 200 katına çıktı. Yani bu dönemde Çin ekonomisi her yıl ortalamada beşe katlandı. Öyle ki her bir eyaletin ekonomisi büyük ekonomilere denk düşecek düzeyde. Örneğin Guangdong Avustralya, Jiangsu Meksika, Shangdong Endonezya, Zhejiang İsviçre, Henan Arjantin, Sichuan Polonya ve Hubei Belçika ekonomisi büyüklüğünde üretim yapıyor. Sadece Şangay Avusturya kadar ve Pekin Norveç kadar iktisadi değer üretiyor.

Küresel ekonominin yavaşlama eğilimine girmesi ve ABD’nin ticarete ilişkin baskıları uluslararası ticaret hacmini olumsuz etkilemeye başlayınca Çin ekonomisinin bir bölümünü iç taleple sürdürmeye başladı ve büyük boyutlarda bayındırlık hizmetleri, kentsel dönüşüm ve altyapı yatırımlarına yöneldi.

Önemli bir nokta şu. Çin sadece büyük sermayenin üretim üssü gibi bir yapı değil artık. Bu eşiği aştığını düşünüyorum. Artık yüksek teknoloji alanında ciddi atılımlar yapıyor. Huawei ile gündeme geldi ama bu markadan da büyük üretim alanlarında süratle yükseliyor. Bilişim alanında muazzam adımlar atıyor.

Akademisyeninden devlet adamına, bürokratından halka ilginç bir şekilde tutarlı bir söylemi var Çin’in. “Biz dünyanın veya bir blokun liderliğini yapmak istemiyoruz. Sadece küresel ekonomiye nasıl katkıda bulunabileceğimizi düşünüyoruz” diyorlar. Gayet diplomatik.

Gelir düzeyindeki artışla beraber hayat standardı da artmaya başlamış. Yeni nesiller geçmişin zorluklarını bilmiyorlar elbette. Bu yüzden de yeni nesillerle ilgili kaygıları da belirginleşmeye başlamış. “Nereden geldiğimizi unutmamalıyız. Başlangıçta hangi hedeflerle yola çıktıysak onu teyit ederek yolumuza devam etmeliyiz. Bu yüzden de yeni neslin komünist değerlerle eğitimine önem vermeliyiz” diyorlar.

Küresel ekonomi ile olabildiğince entegre olmakla beraber komünist değerlerle barışık, hatta bu temelde yoluna devam etmek isteyen bir ülkeden sözediyoruz. Genel kabuller açısından oldukça yaman olan bu çelişkiyi Çin Halk Cumhuriyeti yeni veya farklı bir sentezle çözebilecek mi göreceğiz.