Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Gümrük Birliği ve Birleşik Krallık İle Ticaret Anlaşması

Abuzer PINAR
18 Ocak 2021 11:24
A-
A+

Sanayi devrimi sonrası ulusal ekonomiler tıkanmışlığı dış ticaret ile aştı. Üretim teknolojileri hızla gelişmiş, ürün artmış ve bu büyüme sürecinden sermayedar, işçi ve toplumun diğer kesimleri daha fazla kazanmaktaydı. Ancak bu zenginleşmenin sürdürülebilmesi için ürünün satılabilmesi gerekiyordu. Ulusal sınırlar içerisinde tüketilebilecek ürün miktarı ülke nüfusuyla sınırlı olduğundan farklı bir yapıya geçilmesi zorunlu hale geldi. Bu noktada İngiliz iktisatçı David Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlükler teorisi imdada yetişti.

Ülkeler, sadece başka ülkelerden daha düşük maliyetle ürettiklerinde uzmanlaşarak daha fazla kazanabiliyordu. Ancak bu bakışın arttırdığı dış ticaret yeterli gelmedi. Daha fazlasına ihtiyaç vardı. Ricardo, bir ülke iki mal üretiyorsa ve her ikisini de başka ülkelerden daha pahalıya üretiyorsa bile, iki malın maliyet oranı diğer ülkelerden farklılaşıyorsa uzmanlaşmaya gidilerek her iki ülkenin de kazanacağını ileri sürdü. Bugün hala bu teori çerçevesinde ihracat yönelimli büyüme destek görmektedir.

İhracata bakış hep böyle olmadı elbette. Sanayileşmenin öncülüğünü yapan Batı Avrupa ülkelerinde bunlar olurken, diğer ülkeler ciddi dezavantajlı duruma düştüler. Özellikle ikinci dünya savaşı sonrasındaki dönemde bağımsızlığını yeni kazanan ülkeler de dahil olmak üzere ekonomik olarak geri kalmış ülkelere kalkınmada destek olmak üzere ithal ikameci strateji önerildi. Bu ülkeler nihai ürünü ithal etmek yerine, ülkelerinde bulunmayan girdileri ithal edecekler ve ihtiyaç duydukları malı kendileri üretecekler. Böylece katma değerin bir kısmı ülkede kalmış olacaktı. Mesela işgücü sorunu olmayan bir ülke örme makinasını ithal edecek ve kendi işgücü ve ürettiği pamuk ile kumaş üretecekti. Bu yapıldı da. 1970’lerin sonlarına kadar devam eden bu süreçte küçümsenmeyecek düzeyde sanayileşme de oldu.

Ülkemiz de bu gruptandı. Başta tekstil ve tarıma dayalı sanayi olmak üzere başarılı da olundu. Ancak bunun sürdürülebilmesi için ithal ettiğimiz girdilere ödenmek üzere dövize ihtiyaç vardı. Bir süre yurtdışında çalışan vatandaşlarımızdan gelen işçi dövizleri ile ithal ikamesini sürdürmek mümkün olmuştu. Lakin 1970’lerde yaşanan petrol şokları ile yaşanan uluslararası kriz, petrolün tamamını ithal eden ülkemizi daha ağır vurdu ve bu süreç devam ettirilemedi. Dövize ihtiyaç vardı ve tek çıkış yolu dışa açılmaktı. Öncelikle ihracata yönelip döviz geliri elde etmeliydik. İkinci kaynak ciddi bir potansiyeli bulunan ülkemizi turizme açmak. Üçüncüsü de yabancı sermaye girişine izin vermek. Üçü de yapıldı. Bugün hala en önemli döviz gelirimiz bu üç kaynaktan elde edilmektedir. Bugün yabancı para rezervlerinin azalmasının nedeni de bu üç kaynaktan ikisinin kurumuş olmasıdır. Pandemi nedeniyle turizm gelirlerinin azalması ve ABD’nin kendi sorunlarının da derinleşmesi ile gelişen ülkelerden kaçan yabancı sermaye bizi de etkiledi.

En önemli döviz kaynağı hala ve hem de artarak devam etmektedir: İhracat. Gerçek döviz kazancı ihracattan elde edilebilir. Enerji kaynaklarımız sınırlı olduğundan tamamına yakınını maalesef ithal etmekteyiz. Büyüdükçe de enerjiye daha fazla ihtiyaç duyduğumuzdan dövize daha çok ihtiyacımız var. Bunu sürdürebilmenin tek ve kalıcı yolu ihracattır.

Dış ticarette o kadar da sürtünmesiz bir dünyada yaşamıyoruz. Dış ticaretin yararını kimse inkar etmiyor. Lakin ülkeler kendi üretici sektörlerini de dışa karşı korumak istiyorlar. Gümrük tarifeleri ve ithalat kotaları bunun için araç olarak kullanılmaktadır. Aynı malı bir ülkeden daha ucuza üretseniz bile, o ülke size gümrük tarifesi uyguluyorsa, malınız o ülkede kendi firmalarının ürettiği mallardan daha pahalıya piyasaya ulaşıyor ve siz bu mallara daha az alıcı bulduğunuzdan ihracatınız azalıyor. Bunu aşmak için ülkeler birbirleriyle ticaret anlaşmaları yapıyorlar. Yani basitçe bir ülke diğerinden bir malı gümrüksüz olarak alırken, kendi malını da o ülkeye gümrüksüz satıyor. Böylece iki ülke de kazanıyor ve her ülke daha iyi olduğu üretim alanında uzmanlaşma imkanı buluyor. Aynen 200 yıl önce Ricardo’nun önerdiği gibi. Ticaret anlaşmalarının en ileri ve kapsamlı biçimi ise gümrük birliğidir. Ülkeler kendi aralarında anlaşarak tek pazara dönüşüyorlar. Gümrükleri sıfırlayarak malların serbestçe dolaşımına izin veriyorlar. Böylece güçlerini birleştirerek beraber zenginleşiyorlar.

Gümrük Birliği, ülkemizin Avrupa Birliği ile böyle bir hikayesidir. Türkiye AB’nin üyesi olmak için uzun bir zaman girişimlerde bulundu. Tam üyelik işgücünün serbest dolaşımını da içeren çok daha geniş kapsamlı olduğundan AB buna yanaşmadı. Ancak ticari ilişkiler gelişmeye devam etti. Bunlardan birisi malların serbest dolaşımıdır ve bu da Gümrük birliği ile sağlandı. AB ile Gümrük Birliği’ne giriş sürecimiz Türkiye-AB Ortaklık Konseyi’nin 6 Mart 1995 tarihli toplantısında kabul edilen 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı uyarınca, 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren tamamlandı. Birlik, sanayi ve işlenmiş tarım ürünlerini kapsamakta ve geleneksel tarım ürünlerini kapsam dışında bırakmaktadır.

Gümrük birliği ülkemizin sanayileşmesinde ve rekabet gücünü arttırmada çok yararlı olmuştur. Bugün hala ihracatımızın yarısı bu ülkelere yapılmaktadır. Tabi gümrük birliğinin zorlukları da var. AB başka ülkeler ile ticaret anlaşması yaptığında doğrudan bizi de etkilemektedir. Ancak bu anlaşmanın yapılmasında karar mekanizmalarında yer almamaktayız. Sadece AB ile anlaşma yapan ülkelerle derhal görüşmeleri başlatıp biz de anlaşma yapıyoruz. Bu süreç bazen gecikmeli olabiliyor ve aleyhimize çalışabiliyor.

Birleşik Krallık (İngiltere) AB’nin tam üyesiydi ve Gümrük Birliği çerçevesinde ticari ilişkilerimiz devam ediyordu. Üstelik bu ülke ile dış ticaret fazlamız var. Daha az ithalat yapıyor, daha fazla mal satıyoruz. Birleşik Krallık, AB’den ayrılınca bizim için üçüncü bir ülke durumuna düştü. Bu yüzden de derhal anlaşma yaptık. Acele etme nedenimiz devam eden ticari ilişkimizin aksamaması içindi. Ne olurdu? Bu anlaşma yapılmasaydı, bu ülke ile yapılan ihracatın yaklaşık ¾’ü gümrük tarifesi ile karşı karşıya kalırdı ve 2 milyar doların üzerinde bir zararımız oluşurdu.

Dolayısıyla yaptığımız anlaşma aslında yeni konular içermiyor. Halen devam eden ticaretimizin aynen devam etmesi için yapıldı. Bu anlamda kolaydı. Herşey hazırdı. Lakin hem içeriğin değişmesi hem de kapsamının genişletilmesi için müzakereler devam ediyor. Zira daha kapsamlı anlaşma yapacaksak, dış ticarete konu olan mal ve hizmetler konusunda daha detaylı görüşmeler yapılması gerekmektedir. İki ülke de kazançlı çıkacağına inandığı bir çerçeve üzerinden yapılan anlaşmaya imza atar.

Bu arada uzun bir süreden beri Gümrük Birliği’nin de gözden geçirilmesi gerektiği konuşulmaktadır. Bunun gerçek nedenleri var. Gümrük Birliği’nden yararlandığımızı asla inkar edemeyiz. Ancak Türkiye AB’ye tam üye olmadığı için bu gömlek dar gelmektedir. Karar mekanizmalarında doğrudan bulunmamak, hizmet ticareti ve kamu alımları gibi alanlardaki kısıtlar ülkemiz açısından kayıplara neden olmaktadır. Ayrıca Türkiye dış ticaret ortaklıklarını genişletmektedir. Uluslararası ticari ilişkilerdeki değişim de bu süreci zorlayabilir.

Sonuç olarak, Birleşik Krallık da artık AB üyesi olmadığı için Türkiye ile daha kapsamlı ilişkilere girebilir ve ticari anlaşmalar yapabilir. Diğer yandan AB ile gümrük birliğini gözden geçirerek aleyhimize işleyen yanlarını iyileştirebiliriz. Kanaatimce AB’ye tam üyelikten ziyade ticari ilişkilere yoğunlaşma ülkemiz için daha yararlı olabilir.