Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Emeksiz Zenginleşme Hastalığı

Abuzer PINAR
30 Nisan 2019 10:01

The Economist dergisi 1977 yılında ilk defa “Hollanda Hastalığı” (Dutch-Disease) kavramını kullandı. Hollanda’da 1959 büyük doğalgaz rezervleri bulundu. Büyük boyutlarda ihracat artışı ile beraber yüklü miktarda döviz geliri sağlandı. Ortaya çıkan bu zenginleşme başlangıçta ülkeye mutluluk verici bir refah sağlarken, 1970’lerde iş değişmeye başladı. 1970-1977 arası yatırımlar azalmaya başlarken işsizlik %1’den %5’e çıktı. Gaz ihracatı döviz bolluğu yaratırken yerli paraya olan talep arttı ve yabancı paralar karşısında hızla değer kazanmaya başladı. İthalat ucuzlayınca, talep arttı ve yurtiçinde üretim yapan diğer sektörler rekabetçi gücünü kaybetmeye başladı.

“Emeksiz zenginleşme hastalığı” tanımlamasını kullanma nedenim şu. Doğalgaz sektörü sermaye yoğun bir sektör olduğundan dikkate değer bir emek girdisi gerektirmiyor. Bu yüzden zenginleşme ile beraber ihtiyaç duyulan istihdam ortaya çıkmadı. Diğer sektörlerde yatırımlar da azalmaya başlayınca işsizlik artmaya başladı. Hükümet yerli paranın değerini düşürmek için faizi düşürdü. Konvansiyonel iktisat anlayışına göre düşük faiz ortamında yatırımların artması beklenirken, tersine sermaye yurtdışına kaçmaya başladı. Özetle istihdam yaratmayan zenginleşme, diğer sektörleri zayıflatarak işsizliği arttırdı ve ekonomi ciddi boyutlarda zarar gördü. Emeksiz zenginleşme toplumu fakirleştirmeye başladı bir anlamda. Buradan çıkış ancak çalışma, varlığa değer katma ile mümkün olabildi.

Doğal kaynaklara bağlı birçok ekonomide durum benzerdir. Çünkü bu üretimde fiyatlar uluslararası düzeyde belirlendiğinden ekonomi bağımlı hale gelmektedir. Rusya, İran ve diğer petrol üreticisi ülkelerde olduğu gibi Venezuela’da da durum benzerdir. Irak benzer bir sorun yaşadı. Doğalgaz ve petrole dayalı Azerbaycan ekonomisini de benzer bir akıbet bekleyebilir. Suudi Arabistan durumun farkına vardı. Başkasının ürettiği otomobile binerek, cep telefonunu tuşlayarak, hatta gıda maddelerinin türlüsünü dışardan satın alıp petrol ile ödeyerek bu refahı ilelebet sürdüremeyeceğini gördü. Bu yüzden de can havliyle bazı ekonomik açılımlar yapmaya çalışıyor.

Güney Afrika da pek farklı sayılmaz. Başta altın olmak üzere yer altı zenginlikleri dikkate değer. Bu zenginliklerin başlangıç etkisi refah arttırıcı olabiliyor. Ancak doğal kaynaklardan elde edilen zenginliğe bir değer katılmadığında, refah artışı kalıcı olamıyor. Katılan bu değer fiziksel veya zihinsel emekle olur. Bu da emeğin eğitilmesi ve üretim sürecine katılması ile olur ve bilinçli politikalar gerektirir.

Doğal kaynaklara dayalı ve bu eşiği aşamayan ekonomilerin sorunu bununla bitmiyor. Yayılmacı kapitalist sistemin ana aktörleri bakir alan bırakmak istemiyorlar. “Nizami” yoldan demokrasilerindeki aksaklıklar, verimsizlikler ve yolsuzluklar sıkça gündeme getirilir. Aslında bunu dile getiren merkez kapitalist ülkelerin iktisadi kalkınma süreci ticari, siyasi, hatta askeri dayatmalarla doludur. İç siyasetine müdahale yetmediği zaman askeri müdahaleye kadar bütün araçlar sonuna kadar kullanılmıştır. Hala da kullanılmaktadır. Bunun en tipik son örneklerinden birisi Venezuela’dır.

Ne var ki bu gerçeklik, ülkelerin kendi ekonomik ve siyasal yapılarındaki aksaklıkları görmezden gelmemizi meşru kılmaz. Demokratik işleyiş ile ekonomik kalkınma arasında doğrudan bir bağ vardır. Birey işgücüdür; çalışır, üretir. Aynı zamanda seçmendir; ülkesini kimin nasıl yöneteceğine karar verir. Vergi mükellefidir; çalıştığının bir kısmını devletine vergi olarak verir. Çünkü devletinin koruması altında çalışır, kazanır, insanca yaşar. Bireyin önemsizleştiği veya önemsizleştirildiği noktada film kopar. Emeksiz zenginleşme toplum refahını arttırmaya ve sürdürmeye yetmez.

Emeksiz zenginleşmenin getirdiği toplumsal yoksullaşma, yöneticilerin iyi niyetiyle de ilgili değildir. Ülke, kerim bir devlet anlayışıyla hareket eden politikacılar eliyle yönetiliyor olsa bile yoksullaşmanın önüne geçilmesi mümkün değildir. Çünkü dışarda acımasız bir rekabet var. Yeni ürünlerin şu veya bu yolla bütün ülkelerin insanlarına tükettirilmesi gibi iflah olmaz bir kavga var. Buna yetecek kadar zenginleşemeyen bir ülkede toplum kesimleri birbirini kemirmeye başlar. Yeterince büyüyemeyen pastadan herkes daha fazla pay almaya çalışınca toplumsal istikrarsızlık ortaya çıkar. Bu da siyasal istikrarsızlığa kapı açar. Sorunlar daha da derinleştiğinde ülke dış müdahalelere açık hale gelir. Çünkü köşede, ne pahasına olursa olsun daha fazla kazanmak ve biriktirmek için fırsat kollayanlar var.

Mesele bireylere hayatta kalacak kadar bir gelir aktarmak değildir. Temel ihtiyaçları ayni olarak karşılamak da toplumu teskin etmeye yetmez. Çünkü işgücü, çalışma, üretme sadece hayatta kalmak değildir. Çalışmak, emek vermek, üretmek, yaşadığı toplumun organik bir parçası olmak demektir. Çalışmanın ibadet olmasının herhalde geçimden öte anlamları olmalı.

Ülkesinin kalkınmasına katkıda bulunmak, kendisine ve toplumuna inanmak demektir. İşsizlik sadece aç kalma korkusu nedeniyle bir sorun değildir. Veya yeterli beşeri sermayeye sahip olunmadığı için emeğinin para etmemesi sadece gelir kaybı değildir. En tehlikeli olanı bireyin kendisine ve toplumuna inancını yitirmesidir.

Bugün Venezuela’yı dış saldırılara açık hale getiren biraz da budur. Sudan’ın yaşadığı sorun benzerdir. Irak’ın kolay işgal edilmesi, Suriye’nin dağıtılması, Libya’nın bölünmesinin arkasında bir ölçüde bu dinamikler vardır. Küresel ekonomide bir cinnet yaşandığında hiç şüphe yok. Lakin ülkelerin iç dinamiklerini gözardı edersek fotoğrafı yarım bırakırız.

Kolayca “küresel” olarak tanımlanan sorunların tekil ülke örneklerindeki dinamikleri doğru okunmazsa çözüm arayışı beyhude bir çaba olacaktır.

Ülkemiz doğal kaynak zengini de değildir. Bu bir dezavantaj değil, tersine avantaj bile olabilir. Ne yapacaksak emeğimizle yapacağız. Ciddi bir zihinsel birikimiz var. Hem bilimde, hem teknolojide, hem siyasette. Ülkemiz hazırı tüketerek değil, üreterek zenginleşiyor. Yeterli görmesek de zenginliğimizin kaynağı esasen emeğimizden kaynaklı. Lakin emeğimizin küçümsenmeyecek bir kısmı yurtdışında. Bir nedeni zihinsel birikimimizin sermaye birikimimizi aşması. Diğer bir neden de kıymetini bilmememizden kaynaklanıyor.

Başkasından demokrasi, hak, özgürlük dersleri almaya ihtiyacımız yok. Zenginliğin gerçek kaynağı olan yetişmiş işgücünü ülkede tutmak, hatta gideni geri getirmek için ortam hazırlamalıyız. Doğal kaynakları sömürtmek ile emeğimizi sömürtmek arasında fazlaca bir fark olmasa gerek.