Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Bir Ekonomi Modelinin Başarısı

Abuzer PINAR
06 Aralık 2021 09:49
A-
A+

Ekonomi modeli bir ülkedeki üretim ve bu üretimin toplum kesimlerine dağılımı ile ilgilidir. Büyümenin sıkça gündem olması artan nüfusun ihtiyaçlarının karşılanması ve mevcut nüfusun yaşam kalitesinin arttırılması hedefinden kaynaklanır. Nüfus arttıkça daha fazla konuta, gıdaya ve diğer mallara ihtiyaç duyulur. Buna ek olarak mevcut nüfusun tamamı iyi şartlardaki konutlarda yaşamıyor ve sağlıklı beslenemiyorsa, artan nüfusun ihtiyaç duyduğunun ötesinde üretim miktarı ve kalitesine ihtiyaç duyulur. Büyüme bu nedenle önemlidir.

Peki nasıl büyüyeceğiz ve bu artan zenginliği değişik toplum kesimlerine nasıl dağıtacağız? İşte bu noktada bir model geliştirirsiniz. Büyüme faaliyeti için esasen gerekli olan kaynaklar sermaye, işgücü ve bu ikisini bir araya getirerek üretime dönüştüren teknolojidir. Teknolojik düzeyiniz düşükse mevcut sermaye ve işgücünün üretkenliği sınırlı kalır. Bu yüzden imkan ölçüsünde araştırma-geliştirme faaliyetlerine de kaynak ayırarak teknoloji düzeyini yükseltmeye çalışırsınız.

Bir ekonomi modelinin başarısı baştan kurgulanan büyüme ve bölüşüm çerçevesi yanında piyasanın işleyişine ve siyasal otoritenin hedefleri doğrultusunda uygulanan doğrudan ve dolaylı müdahalelere bağlıdır. Tarım, sanayi, inşaat ve hizmet olarak kategorize edilebilecek olan sektörlerdeki üretim firmalar, hanehalkı ve devlet tarafından satın alınır. Ayrıca bu üretim sürecine katkıda bulunan firmalar ve hanehalkı kar, ücret, kira gibi gelirler elde ederken devlet de üretimden elde edilen kazançların bir kısmını vergi olarak alır ve toplumun ortak ihtiyaçlarını karşılar.

Özetle verilen bu çerçevede bir ayak daha var. O da bu döngüyü sağlayacak parasal akımdır. Artık malın malla değiş-tokuş edildiği trampa ekonomilerinde yaşamadığımıza göre mal değişimini sağlayacak olan paranın da düzenlenmesi gerekiyor. Bu araç ulusal düzeyde merkez bankaları tarafından düzenlenir. Bir mesele var ki para sadece işlem aracı olmuyor. Mevcut finansal kapitalist düzende kendi başına bir kazanç kaynağı da olabiliyor. Sadece faiz geliri de değil, çok karmaşık hale gelmiş/getirilmiş birçok yöntemle kazanç sağlıyor.

Daha da netameli olan paranın uluslararası boyutudur. Ülkeler sadece ulusal piyasalarda büyümezler. Aynı zamanda birbirileri ile ticaret yaparlar. Ticaretin bu uluslararası boyutu için de bir parasal düzen gereklidir ve bugün itibariyle bu düzen büyük ölçüde ABD dolarıdır. Bu para bir ulus devlet tarafından basılmakta ancak uluslararası işlev görmektedir. Dolayısıyla hegemonyayı da gözardı edemeyiz. Doların sadece uluslararası ticaretteki işlevi yanında çok karmaşık süreçlerde finans sahiplerine haksız kazanç sağladığını da gözardı etmeyelim.

Ekonomi modellerine dönersek, her ülkenin kendine has şartları veri alınmak kaydıyla genel olarak iki temel çerçevede değerlendirebiliriz. İkinci dünya savaşından sonraki kalkınma hamlelerinde baskın olan ithal ikamesi ve 1980 sonrası liberalizasyon döneminde izlenen ihracat yönelimli büyüme.

İthal ikamesi, ihtiyaç duyulan malların yurtdışından satın alınması yerine girdilerin satın alınarak nihai malın yurtiçerisinde üretilmesine dayanır. Buradaki temel amaç mevcut işgücüne istihdam imkanı sağlanması ve sahip olunan kaynaklardan azami ölçüde yararlanılmasıdır. Nihai malı ithal ettiğinizde yurtiçerisinde atıl işgücü ve kaynaklarınız kalır. Bu da ekonomik gelişme potansiyelinin kullanılamaması anlamına gelir. Fakat bir mesele var ki bu modelin sürdürülebilmesi dışardan satın alınacak girdilerin finanse edilmesine bağlıdır. Mesela biz 1970’lere kadar bunu yurtdışında çalışan vatandaşlarımızın gönderdiği dövizlerle finanse ettik. Ancak bu dönemin sonunda finansman yetmedi ve 24 Ocak 1980 tarihli kararlarla modeli terk ederek ihracata yöneldik.

İkinci temel model, üstünlüklerimizden yararlanarak uluslararası piyasalarda rekabete katılmak ve ihracat ile büyümek. Bunu sadece biz yapmadık. Komünist Çin de aynı tarihlerde benzer bir yönelişe girdi. İhracat ile büyümeyi tercih eden ülkeler bundan büyük ölçüde de yararlandı. Ancak bu yöneliş hegemonya ilişkisi içerisinde sürdü. Hele de 1980’lerin sonunda Sovyetler Birliği dağılınca ABD tek hegemon güç olarak dünya ekonomisini yönlendirdi ve yönetti.

Nüfusundan yararlanarak ciddi rekabet gücü elde eden Çin tekstil sektöründen başlayarak muazzam ölçüde büyüdü ve dünya piyasalarını domine etmeye başladı. Ancak burada durmadı ve bir ekonomi modelinde önemli bir unsur olan teknolojiye kaynak ayırdı ve uluslararası alandaki rekabetini ileriye taşıdı. Belki de ABD “bırakın tekstil üretsin, vatandaşımız ucuz elbise giysin” demiştir. Ama orada kalmadı ve bilişim sektörünü, haberleşme ve telekom, makine gibi birçok sektörü kapsayan atılımlara girdi. Nihayet ABD, karşısında beklemediği bir rakip buldu ve Çin ile her yolu meşru gören ticaret savaşlarına girdi.

Hiçbir ekonomi modeli “saf” değildir. İthal ikamesi yapan bir ülke hiç ihracat yapmıyor anlamına gelmediği gibi ihracata yönelen hiçbir ülkenin ithal ikamesi yapmadığını da söyleyemeyiz. Ancak burada ana yönelişten bahsediyoruz.

Bu ana yönelişlerden birisini tercih edip bir model kurabiliriz ve bu donanıma sahip insanlarla model kurmak hiç zor değildir. Ekonomi modeli tercihinde iki temel mesele var. Birincisi modelin tutarlılığı. Sektör, gelir ve harcamaları birbiri ile ilişkilendirirken belirli varsayımlar altında tutarlı bir çerçeve oluşturmaya çalışırız.

Lakin bundan da önemlisi ülkenin sahip olduğu kaynaklar ve piyasa aktörlerinin davranışıdır. Mesela ülkemiz açısından enerji önemli bir kısıttır ve ne zaman büyüsek faturamız yükselir. Bazı milli kaynaklar harekete geçirilse de ihtiyacımıza yetmiyor.

Piyasa aktörlerinin davranışı da ekonomik modelin işleyişinde en az bu kadar önemli. Örneğin merkez bankası faizi düşürür veya kamu kaynakları ile kredi imkanları genişletilir. Buradaki amaç daha çok konut satılarak piyasaya para girmesi ve yeni inşaatlara başlanılarak istihdamın ve parasal döngünün arttırılması. Ya da işletmelerin daha fazla yatırım yaparak istihdamı arttırması. Peki serbest piyasa şartlarında böyle bir garantimiz var mı? Yok elbette. Mesela insanlar birbirilerine konut devrederek aldıkları kredileri faize veya dolara yatırabilmektedir. Firmalar da benzer davranışlara girebiliyor. Ya da bunu yapmasa bile faizler düşük de olsa borçlanıp yatırım yapmayı tercih etmeyebiliyor. Benzer yönelişler tarımda da olabiliyor. Siz tarımsal destek veriyorsunuz tarımı korumak için. Desteğin etkisiyle ürün tarlada bırakılabiliyor.

Daha da çarpıcı bir örnek içerisinden geçtiğimiz dönemdeki ihracat artışıdır. Faiz düşüşü kredileri ucuzlatırken dövizi de arttırıyor. Nihayet mal ve hizmetlerimiz uluslararası piyasalarda daha ucuz hale geldiği için daha fazla satıyoruz. İhracatçı bir süre memnun da olacaktır. Ancak dolar geliri olmayan kesimin artan maliyetler nedeniyle refah kaybına uğraması önemli bir mesele ve bugünkü asgari ücret tartışmalarının da nedeni budur. İhracatçı açısından da girdi temini önemlidir. Aşırı dalgalı bir piyasada girdi tedariki de sıkıntıya girebilir ve kurdan elde edilen avantajı kısmen de olsa ortadan kaldırabilir.

Temel mesele tutarlı bir model ve bu modelin uygulamasına olan güvendir. Geleceğin öngörülebilmesidir. Aksi takdirde analitik çerçevesi en güçlü model de sonuç vermeyebilir. Belirli hata paylarıyla hanehalkının, firmaların ve yabancı piyasa aktörlerinin davranışını öngörüp ona göre hareket etmek gerekir. Devletin de bu modelin kurallara uygun işleyişini temin etmesi lazım gelir.

Ekonomide sihirli değnek yoktur.