Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

“Bildiğim Gibi Yaptım” ve İktisadi Milliyetçilik

Abuzer PINAR
09 Mayıs 2021 13:50
A-
A+

ABD Ticaret Bakanlığı, çip krizi yaşayan ABD’li otomotiv firmalarına öncelik vermeleri için Tayvanlı firmalara baskı yapıyor. Diğer yandan Çin ile imzaladığı yatırım anlaşmasının onay sürecini askıya alan AB, bazı stratejik ürünleri temin ettiği Çin ve diğer yabancı tedarikçi ülkelere olan bağımlılığını azaltmak amacıyla yeni sanayi stratejisi hazırlıyor. ÇHC ise "Çin Malı 2023" adlı proje ile ülkenin gıda ve enerji alanlarında dışa bağımlılığını azaltmayı, teknoloji ve sanayi üretimi alanlarında dünya lideri olmayı hedefliyor.

Liberal ekonomi “bırakınız yapsınlar” ile sloganlaştırılmıştı. İçerisinden geçtiğimiz dönemde ise SSCB dağılırken İtalyan kökenli Amerikalı bir şarkıcı olan Frank Sinatra’nın “bildiğim gibi yaptım” adlı şarkısından esinlenen ve Sinatra Doktrini olarak anılan söylem öne çıkacak gibi. Söylendiği gün özgürleşmeyi ifade eden bu “doktrin” iktisadi milliyetçiliğe götürür mü?

Uluslararası iktisadi sistem zaten birçok yönden eleştirilirken, küresel salgının etkisi ile olaylar çok hızlı gelişmeye başladı. ABD-ÇHC arasında “ticaret savaşları” devam ederken, ABD ÇHC’ye karşı daha fazla taraftar bulma ya da mevcutların en azından bir kısmını yanında tutma gayretine girdi. AB ise kendi içerisinde yaşadığı sorunları çözmek için gayret ederken ABD-ÇHC arasında nasıl bir denge kuracağını düşünmeye başladı. AB uluslararası ilişkiler alanında ABD'ye daha yakın olmakla beraber iktisadi gelişmelerin etkisi ile ÇHC’yi gözardı edecek durumda değil. Buraya nasıl geldik?

1500’lerde beliren merkantilist görüş esasen ihracatın arttırılarak ithalatın azaltılmasına ve değerli maden biriktirilmesine dayanıyordu. İktisadi mantıkta bugünkü rezervden fazla farkı yoktur bu birikimin. O dönem ticaretin gelişmesi ile beraber milli devletlerin de ortaya çıkışının işaretlerini vermişti. Devletin güçlendirilmesi ile iktisat politikalarındaki ağırlığı beraber gelişti. Değerli madenlerin Amerika kıtasından başta İspanya olmak üzere Avrupa’ya taşınması ile bu süreç beslendi.

Merkantilist düşünce bütün Avrupa’da aynı karakterde ortaya çıkmadı elbette. İngiltere’de ticaret erbabı öncülüğünde daha serbestiyetçi olan bu düşünce Fransa’da daha devletçidir. Almanya’da ise devlet hazinesinin güçlendirilmesi esas olmakla beraber akademisyen ve bürokratların öncülüğünde gelişmiştir. Hollanda da İngiltere çizgisine benzer bir yol takip etmiştir.

Avrupa’nın zenginleşmesinde çok iş gören Merkantilist düşüncenin tıkandığı noktada liberal eğilimler güçlenmeye başlamış ve Fizyokrasi ile şekillenen yeni iktisadi düşünce “bırakınız yapsınlar” ile sloganlaştırılmıştır. Tarihteki önemli düşünce okullarından birisi olan Fizyokratlara göre devlet mülkiyet hakkını korur ancak ekonomik aktörlerin kendi aralarındaki ticari ilişkilere karışmaz. Ekonomi piyasa dinamikleri ile kendi yolunu bulur.

Ekonomideki bu gelişme beklentisi daha sistemli yaklaşımlarla desteklendi. Ticaretin yararı mutlak ve karşılaştırmalı üstünlükler ile savunuldu. Ülkeler mutlak ve göreli olarak hangi sektörlerde daha üstün ise üretimi o alanda yapacak, zayıf olduğu alanı başka ülkelere bırakarak ithalat yapacaktı. Buna göre herkes kazanacak ve refah artacaktı. Bu yaklaşım bir “kazan-kazan” ilişkisine işaret ediyordu. Büyük ölçüde etkili oldu da.

Bu süreç İngiltere’nin hegemonyasında kurulan uluslararası iktisadi sistemi 1800’lerin sonlarına kadar taşıdı. Dikkate değer bir zenginleşme de oldu. Ancak İngiltere gücünü yitirmeye başlayınca 1900’lerin başında Avrupa ülkeleri kendi içerisinde güç mücadelesine girdi ve Osmanlı’nın stratejik konumu temel hedef haline geldi. Ticaret yolları ve artan ürün için yeni pazar arayışları bu süreci tetikledi. Avrupa’daki güç mücadelesinden azami ölçüde yararlanan ABD güç biriktirdi ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni dünya düzeninin egemen gücü oldu.

Aynı dönemde Rusya’daki devrim, liberal-kapitalist sisteme karşı Marksist-merkezi planlamacı bir odağı doğurdu ve doğu-batı arasında kıyasıya bir rekabet ortaya çıktı. Soğuk savaş diye adlandırılan bu dönemde iki kutuplu dünya ve ABD hegemonyası 1900’lerin sonlarına kadar sürdü. Bu dönem, “demir perde” diye adlandırılan SSCB’nin liderliğini yaptığı doğu bloku ve ABD’nin liderliğini yaptığı batı dünyası mücadelesi ile geçti.

Batının liberal değerler ve piyasa ekonomisi karşısında dayanamayan doğu bloku dağıldı. Ancak bu dağılma ironik bir şekilde ABD’nin de güç kaybetmesine neden oldu ve tek kutuplu dünyanın zayıflığından yararlanan ÇHC yeni iktisadi güç olarak belirlemeye başladı.

2008 krizi ile daha da belirginleşen ABD’nin güç kaybetmeye başlaması sonrasında Başkan Trump’ın öncülüğünü yaptığı korumacı adımlarla uluslararası sistem farklı bir yöne savrulmaya başladı. Merkezi planlamacı yapıda bireylerin motivasyon eksikliği sistemin gelişmesi önünde bir engel oluştururken, devletin müdahil olmadığı iktisadi faaliyetler de bir yere kadar sorunsuz işledi. En liberal kabul edilen ABD ve İngiltere başta olmak üzere piyasa ekonomilerinde bir sıkışma meydana geldiği zaman hemen her ülkede devlet, kamulaştırma dâhil, ekonomiye müdahale etmek zorunda kaldı. En son 2008 krizinde en büyük ve “başarılı” kabul edilen bankalara el konulduğu (kurtarıldığı) gibi.

Buna pragmatizm de diyebiliriz. Lakin ABD hegemonyası hep demokrasi, piyasa ve girişim özgürlüğü üzerinden tanımlandığı için bu korumacılık eğilimlerinde bir gariplik görmemiz doğaldır. Kanaatim odur ki, uluslararası iktisadi sistem hızla dönüşürken yeni dönemde iktisadi milliyetçilik öne çıkacak. Yeni işbirliklerinin ortaya çıkması da bu eğilimi engelleyemeyecek. Belki de zaten hep böyle olan uluslararası düzen bugüne kadar farklı anlatıldığı için güncel gelişmeleri anlatmak kolay olmuyor.

Değilse, ABD ve AB korumacılığa yönelirken ÇHC’nin daha küreselci tavır takınmasını nasıl anlayabiliriz?