Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Avrupa Birliği’nin Maastricht ile İmtihanı

Abuzer PINAR
24 Ekim 2019 15:36

Avrupa Birliği hakkında çok şey söylendi ve söylenecek. Birlik olmak kolay değil elbette. Hele de vatandaş ile devleti karşı karşıya getiren sorunlar varsa. Sarı yeleklilerin protestolarından sonra bakalım Macron nasıl harcamaları azaltıp vergileri arttıracak? İtalya’da siyaset ciddi çalkalanırken, bakalım iktidar borç yükünü nasıl azaltacak veya muhalefet borç yükünü azaltma vaadi verebilecek mi? 

Hafta başında Avrupa Komisyonu, üye ülkelerin bazılarına 2020 bütçe taslaklarını yeniden gözden geçirmeleri için uyarıda bulundu. Bu ülkeler arasında Fransa, İtalya, İspanya ve Belçika da var. Maastricht kriterleri ile bütçe açığının milli gelire oranı ve toplam kamu borçlarının milli gelire oranı için üst sınır sırasıyla %3 ve %60 olarak belirlenmiş. Maastricht denilince akla ilk gelen bu mali kriterler olmakla beraber, aslında Maastricht Antlaşması Avrupa Topluluğu’ndan Avrupa Birliği’ne geçişi düzenleyen antlaşma. 1992 yılında imzalanan antlaşmanın üç temel ayağı var. Ekonomik ve parasal birlik bunlardan sadece birisi. Diğer ikisi de “Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası” ile “Adalet ve İçişlerinde İşbirliği”. 

Ortak paraya geçişle beraber, ekonomik ve parasal birliğin yürüyebilmesi için ülkelerin dört alanda istikrarı temin etmeleri gerekiyordu: Enflasyon, borç yükü, faiz oranı ve döviz kuru. İlk bakışta bu alanlarda istikrarı temin edecek ulusal politikalar talep edilmesi gayet makul görülebilir. Çok da zor olmaz diye düşünülmüş olabilir. Lakin bu alanlarda birlik halinde hareket etmek o kadar da kolay olmuyor. Her ulusal ekonominin yapısı, verimliliği ve geçimini sağladığı vatandaş profili farklı çünkü.

Küresel krizde Yunanistan ciddi zorlandı. Hatta Birlik’ten ayrılması bile kamuoyunda tartışıldı. Neyse ki ölçek itibariyle başa çıkmak, dev Avrupa ekonomisi için fazla zor olmadı. Birleşik Krallık zaten baştan ihtiyatlı durmuştu. Örneğin ortak paraya geçmedi. Bugünlerde Birlik’ten çıkış (brexit) tartışmaları AB’yi biraz sarsıyor olmakla beraber başa çıkılamayacak bir sorun değil. Değil ama her sarsıntı Birlik’e olan inancı biraz daha zayıflatıyor.

Gelelim bugünlerde gündemde olan ülkelerin bütçe disiplinine. AB’nin temel sözleşmelerinden birisi mali disipline ilişkindir. Borç yükünün %60’ı geçmemesi bunlardan birisi mesela. Tartışma konusu olan bütçe açığı değil aslında. Çünkü en dertli olan İtalya bile bütçe açıklarının milli gelire oranını %3’ün altında belirledi. Ancak borç yükü %100’ün üzerinde olduğu için, sadece yıllık açığın makul olması değil, aynı zamanda borcu azaltacak adımlar atılması isteniyor. Bizim 2001 krizi sonrasında yaptığımız gibi. Faiz dışı fazla vererek borç yükümüzü azaltmaya çalışmıştık. Becermiştik de. Halen de borç yükümüz AB ülkelerinin çoğundan daha makul düzeylerde.   

Malum, güz döneminde sonraki yılın bütçe tasarıları hazırlanır. Hafta başında Avrupa Komisyonu bazı ülkelerin tasarılarını yeniden gözden geçirmelerini talep etti. Çünkü bu ülkelerde borç yükü çok yüksek ve 2020 yılı için öngörülen herhangi bir tedbir yer almıyor taslaklarda. Peki, bu mümkün mü? Pek mümkün görünmüyor. Fransa’da aylardır sarı yelekliler sokaklarda ve taleplerinin önemli bir bölümü refah düzeyleri ile ilgili. İtalya’da siyaset bir türlü istikrar kazanamıyor. En önemli boyutu ekonominin yönetimi. İspanya ayrılıkçı kesimlerle sorun yaşıyor olsa da mesele yine refahtan pay almaya geliyor.

Kalitesi elbette tartışılabilir ama devletin daha az harcama yapması ve daha fazla vergi toplaması vatandaşın refahını düşürür. İtalya için durum farklı değil. Diğer ülkeler de buna benzer durumdalar. Avrupa’nın devleri olan Almanya ve Fransa’da bile daralma sinyalleri varken bütçeyi daraltabilme becerisi ne bu ülke yönetimlerinde ne de tarihte mümkün oldu. Mümkün olabilir ama bunun siyasal bir maliyeti olacaktır. Bu maliyeti her şeye rağmen yüklenecek siyasal parti veya partiler bulmak çok da kolay değildir.

Dünya ekonomisi daralma sinyalleri veriyor ve daralan önemli bir havza da Avrupa Bölgesi. Daralma varken, ekonominin kendi dinamikleri zaten kamu harcamalarını arttırır ve vergi gelirlerini azaltır. Hal böyle iken tekneyi rüzgarın tersine yürütmek ve siyaseten zarar görmemek ihtimal dışı. Bu yüzden de yüksek tansiyonlu tartışmalara konu olsa da ulusal devletlerin bütçeyi daha fazla kısabilme imkanları yok gibi görünüyor. Olsa olsa “ikna edici” bazı açıklamalar yapıp projeksiyonlar üzerinde çalışırlar.

İşin daha ilginç yanı şu tabi. AB tartışmalarında genellikle ekonomik olarak birliğin daha kolay sağlanabileceği, ancak savunma ve güvenlik alanlarının daha çetin olduğu kanaati. Bolluk dönemlerinde bu doğru belki de. Lakin bu daralma döneminde bakalım sorun nasıl çözülecek. Elbette bir şekilde ara yol bulunacaktır. Mesele vatandaşın refah düzeyini doğrudan ilgilendiren konularda keskin kurallar konulup konulmayacağı ile ilgilidir.

Merkez Bankalarının bağımsızlığı çokça tartışıldı. Buna benzer bir bağımsızlık hazine ve bütçe için de düşünülebilir mi derken merkez bankalarının bağımsızlığına bile kuşkuyla bakılır oldu. Devlet ekonominin organik bir parçasıdır. Bütçe de bunun parasal karşılığıdır. AB’deki bu tartışma konuya ilişkin gözardı edilemeyecek bir tartışmayı barındırıyor. İzleyip göreceğiz…