Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

2019 Biterken Yerel ve Küresel Beklentiler

Abuzer PINAR
25 Aralık 2019 12:58
A-
A+

Ülkemiz ekonomisi için 2018 yılı zor bir yıl olmuştu. Yıl ortasında gelen kur şoku ile enflasyon patlamış ve özellikle maliyetlerdeki yükselişle beraber üretim ciddi zarar görmüştü. Maliyetlerdeki artış üretime zarar verirken istihdama yansıması tedrici olarak ortaya çıktı. Böyle dönemlerde kamu kaynaklarının devreye girmesi kaçınılmazdır ve öyle de oldu. Bütçe açıkları arttı. Ancak bu artışlar boşa da gitmedi.

Geçen yıl sonu ekonomide ciddi bir kasvet hakim iken an itibariyle beklentiler daha olumlu. Enflasyon geçen yılsonunu %20’nin üzerinde kapatırken bu yıl %12’in altında kapatacak gibi görünüyor. Talepten kaynaklı bir enflasyonun bir yıllık bir süre içerisinde bu kadar düşürülmesi pek mümkün değil. Ancak geçen sene yükselişe geçen enflasyon maliyetlerden kaynaklandığı için bunu becerebildik.

Enflasyonu düşürürken faizlerin de düşürülebilmesi tam da bu nedenle mümkün olabiliyor. Normal şartlarda faizler düşerken kredi talebi ve dolayısıyla harcamalar artacağından enflasyonun düşürülmesi mümkün olmaz. Ancak bu tür daralma dönemlerinde doğru araçlar ve doğru hedeflere yönelmek kaydıyla devletin eli daha rahattır. Talepte daralma olduğundan faizlerin düşürülmesi enflasyonu olumsuz yönde etkilemezken, devletin bütçeyi gevşetmesine de imkân doğmuş oldu.

Faiz düşüşü ve bütçe açığının en önemli katkısı büyümenin beklenenden daha az düşmesi oldu elbette. Tahminler %3’ün üzerinde bir küçülme iken, bu yıl büyümenin düşük düzeyde de olsa pozitif çıkması bekleniyor. Bu zarardan kar, şüphesiz faiz düşüşü ve kamu kaynaklarının daha fazla kullanılması ile mümkün oldu. Ayrıca yüksek kur dolayısıyla ihracatın artması ve ithalatın azalması, cari dengeyi olumlu yönde etkiledi ve döviz kurunun gevşek kalmasını sağladı.

Bütün bunlar olurken, istihdam kaçınılmaz olarak olumsuz etkilendi. İşsizlik %14’e yaklaştı. Ekonomimizin mevcut istihdam yaratma kapasitesi dikkate alındığında işsizlikte olması gerekenin 5 puan kadar üzerindeyiz. Konuya ilişkin iki mesele var. Bunlardan birisi konjonktürden kaynaklı işsizlik ve önümüzdeki yıl ekonominin canlanması ile beraber bunun da tedrici olarak ortadan kalkması. 2020 yılı sonuna doğru bu oran %10’a doğru inmeye başlayacaktır. Diğer konu ise işsizliğin yapısal boyutudur ki bu da özellikle üniversite mezunu ve genç işsizliği ile ilgilidir. Bu konuda halen dişe dokunur politikalar geliştirebilmiş değiliz.

Yapısal işsizlik konusunda önümüzde tek seçenek var gibi görünüyor. Cari açık konusunu da içerecek şekilde üretim ve istihdamı arttıracak yapısal dönüşüm. Bu da yerli içeriği yüksek üretimin arttırılması ve bu sürece katkıda bulunacak donanımlı işgücü ile mümkün. Mesleki eğitim ve üniversite eğitimini rasyonel bir şekilde gözden geçirmek zorundayız. Kısa dönemli politikalardan uzak, yapısal dönüşümler üzerinde ciddi bir şekilde düşünmek zorundayız. Her genç üniversiteli olmak ister elbette. Bu yönlü adımlarımız da oldu. Ancak dört yıllık üniversite saadetinin ardından işsizlik tecrübesi çok da mesut eden bir hal değil.

Katma değeri yüksek alanlarda büyüme için eğitim gerekli olmakla beraber yeterli değil. Araştırma-geliştirme (ar-ge) alanlarına yatırım yapılması tartışmasız bir öneme sahiptir. Devlet teşvik verecekse özellikle bu alanda vermelidir. Gelir desteği elbette insanların refah düzeyini bir ölçüde korumak için gerekli olabilir. Lakin uzun dönemde güçlü bir ekonomiye sahip olmanın yolu ar-ge’den geçer. Bu anlamda yabancı doğrudan yatırımlar için olumlu yönde adımlar atmamız gerekir.

Tam da bu noktada küresel düzeyde kısıtlar var. Kötüyü atlattık ama iyiye ne kadar yakınız? Bu soruya vereceğimiz cevap küresel şartların baskısı altında maalesef. Ticaret savaşları, jeopolitik riskler ve dünyanın büyüklerinin kafasındaki karışıklık küresel ekonomik gidişatı zorluyor. Küresel ekonominin merkezi kayıyor. Artık Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’nın tek başına kontrol edebileceği bir yapıdan söz edilmiyor. Asya ekonomileri ciddi çıkışlar yapıyorlar. Sadece ulusal ekonomileri değil, büyüdükçe bir etki alanı da oluşturuyorlar doğal olarak. Bu da kurulu düzenin aktörlerini rahatsız ediyor ve çatışma çıkıyor kaçınılmaz olarak.

Küresel ekonomik düzenden bağımsız olarak bir ülkenin ekonomik atılımlar yapması mümkün değil artık. Bütün mesele ülkelerin küresel sistemin neresinde ve nasıl duracağıdır. Açıktır ki Çin Halk Cumhuriyeti artık önemli bir aktör. Rusya yeniden güçlü bir aktör olarak sistemdeki yerini aldı. Yani soğuk savaş döneminin aktörleri yine sahnede. Lakin dünya eski dünya değil artık.

Yeni bir küresel sisteme doğru adım adım ilerliyoruz. Fark şu. Artık tek ya da iki kutup üzerinden dünyayı yönetmek mümkün görünmüyor. Büyüklerin sayısı arttı ve eski küçükler artık küçük değiller. Böyle bir yapıda ya daha adil ve uzlaşmacı bir yapı ortaya çıkacak. Ya da maalesef bu konsolidasyon sağlanana kadar çatışmalı bir ortamdan geçeceğiz. Dileriz birincisi olur ve insanlık daha fazla tahribat yaşamaz.