Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve STK Değerlendirmesi (22-28 Haziran 2020)

SDE Editör
01 Temmuz 2020 17:24

Bu Hafta Ayasofya Haftası

Ayasofya’nın statüsü için tarihi gün, 2 Temmuz Perşembe.. Danıştay, 1934'te Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye dönüştürülen caminin yeniden ibadete açılması için açılan davada kararını yarın açıklıyor. Kararı heyecanla bekleyen vatandaşlar, “Ayasofya’dan ezan duymak ve saf tutup namaz kılmak istiyoruz” dedi.

Bartelemos Dilini Uzattı

Patrik’ten Ayasofya açıklaması: Camiye dönüştürülmesi, dünyada milyonlarca Hristiyan’ı İslam’a karşı çevirecektir

İstanbul Fener Rum Patriği Bartholomeos, dün Feriköy’deki 12 Havariler Kilisesi’ndeki ayinden sonra konuşmasında Ayasofya’ya değindi. Yazılı bir metni önce Yunanca sonra da İngilizce okuyan Bartholomeos, ibadete açılması tartışılan Ayasofya’nın çekişme nedeni olmaması gerektiğini belirtti.

İstanbul Fener Rum Patriği Bartholomeos “Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, dünyada milyonlarca Hristiyan’ı, İslam’a karşı çevirecektir. Oysa istenen şey birliktir” dedi.

Hürriyet'ten Yorgo Kirbaki'nin haberine göre, Ayasofya’nın tüm insanlığa ait olduğunu söyleyen Bartholomeos “Türk halkı, bu anıtın evrenselliğini vurgulama sorumluluğuna sahiptir” diye konuştu.

Ayasofya’nın müze olarak, halklar ve medeniyetler arasında diyalog ve barış içinde birlikte var olmanın, Hıristiyanlık ile İslam arasında da karşılıklı hoşgörü ve dayanışma sembolü olduğunu belirten Bartholomeos, 2016’da dönemin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’e gönderdiği mektupta endişelerini izah ettiğini kaydetti

Hamas, 1 Temmuz Filistin Ulusal Günü Olacak

Hamas Hareketi, 1 Temmuz'un, İsrail'in ilhak planına karşı "Filistin Ulusal Günü" olacağını duyurdu.

Hamas'ın Yurt Dışı Basın Ofisi Başkanı Rafet Murra'nın açıklaması, Hamas'ın internet sitesinde yayımlandı. Murra, açıklamasında, "1 Temmuz, Filistinlilerin İsrail'in ilhak planına karşı çıkışlarını güçlü bir şekilde duyuracakları ulusal bir gün olacak" sözünü kullandı.

Ulusal günün, Batı Şeria'nın kimliğinin, aidiyetinin ve ulusal proje içindeki yerinin teyit edileceği bir gün olacağını anlatan Murra, yurt dışında ve içindeki tüm Filistinliler nezdinde ilhak planı karşıtı geniş kapsamlı bir konsensüs olduğunu belirtti.

Murra, direniş ve mücadele temelinde sağlanacak ulusal birliğin, Siyonist planlarını başarısızlığa uğratacak en önemli yol olduğunu vurguladı.

Yürüyüş düzenlenmesi bekleniyor

Gazze'de bugün ilhak planına tepki amacıyla Filistinli grupların çağrısıyla bir yürüyüş düzenlenmesi bekleniyor.

 

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu dün Dışişleri Bakanlığında katıldığı bir programda yaptığı açıklamada, 1 Temmuz'dan itibaren uygulamayı hedeflediği "ilhak" planında gecikme yaşanacağının sinyalini vermişti.

Netanyahu, 1 Temmuz'dan itibaren "ilhak" planını devreye sokmak isterken, ABD'nin planın uygulanmasında aceleci davranılmamasını istediği belirtiliyor.

Netanyahu ile Benny Gantz'ın imzaladığı koalisyon anlaşmasına göre, ABD yönetiminin onayını alması halinde İsrail Başbakanı 1 Temmuz'dan itibaren Batı Şeria'daki yasa dışı Yahudi yerleşim birimleri ve Ürdün Vadisi'nin "ilhakını" kabine veya Meclisin onayına sunabilecek

Kalecik, İHA Merkezi Olacak

KALECIK Belediyesi, TRTEST ve Teknopark Ankara iş birliğinde, insansız hava araçları (İHA) ve drone test uçuşları için Kalecik'te Sürekli Tahsisli Hava Sahası hizmete açılıyor. Alandaki çalışmaları 15-20 gün içinde tamamlamayı hedeflediklerini belirten Kalecik Belediye Başkanı Duhan Kalkan proje hakkında şu bilgileri verdi:

Savunma ve havacılık sektörünün test konusundaki ihtiyaçlarını gidermeyi amaçladık. Cumhurbaşkanlığı onayladı. İnsansız hava araçları bu bölgede bürokratik prosüdürler daha az noktaya çekilerek rahatlıkla uçacak.

Kalecik'ten Çankırı'ya kadar yaklaşık 50 km'lik bir alanı kapsayan bir hava sahası bu proje için tahsis edildi.

Türkiye de ilk, tabi hava sahası noktasında ciddi bir ilerleme sağlandı.

2 aşamalı bir süreç. Birinci etapta 2.5 dönüm alan üzerinde bir tesis yapılacak bu tesiste kullanıcılar rahatlıkla hava sahasını kullanabilecekler.

Teknoloji firmaları, devletimizin kamu kuruluşları ya da bireysel vatandaşlarımız buradan faydalanabilecekler. İnsansız hava araçlarını kullanım izne Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü'nden alınacak.

FATİH Sondaj Gemisi Karadeniz Sularında

5-6 yıl önce 'Barbaros Hayreddin Paşa Sismik Gemisi' ile başladık. Daha sonra filomuza MTA'nın 'Oruç Reis Sismik Araştırma Gemisi' katıldı. 'Fatih', 'Yavuz' ve bu yıl da 'Kanuni' ismini verdiğimiz üçüncü derin deniz sondaj gemimizle filomuzu genişlettik. 2 sismik araştırma gemimiz, 3 de derin sondaj gemimizle teknik kapasitemizi artırdık. Bugüne kadar hem Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin bize vermiş olduğu alanlarda hem de kendi alanlarımızda keşif amaçlı 6 sondaj yaptık. 7.'si de şu anda adanın batısında devam ediyor.

Sismik araştırma dönemi bitti. Keşif amaçlı sondaj sürecindeyiz. Ekonomik bir keşif yakaladığımızda o sahada üretim amaçlı başka kuyular da açacağız. Sonrasında platformun yapılması ve boru hattıyla en yakın karaya nakli gerekiyor. Bunlar uzun zaman gerektiren işler. Biraz sabırlı olmayı gerektiriyor. Bizim öteden beri söylediğimiz şey 'Varsa, mutlaka bulacağız.'

Türkiye Petrolleri'nin kendi sondajıyla Akçakoca'da bir doğal gaz keşfi oldu. Rezerv yakaladılar. Üretim de yapılıyor.

 

Batı Karadeniz tarafında böyle bir keşfimiz ve üretimimiz var. Karadeniz'den o açıdan biraz daha ümitliyiz. Karadeniz'e ilk defa kendi milli sondaj gemimizle bu operasyonu yapacağız. Zonguldak açıklarında planlıyoruz. 'Tuna-1' adını verdiğimiz lokasyonda. 'Fatih'in şu anda Trabzon Limanı'nda kule dikim işlemleri tamamlandı. Temmuz ayının ilk yarısında oradaki ilk operasyona başlamış olacağız. ,

Türkiye Petrolleri'ndeki uzmanlar sahadan elde edilen sismik verilerin umut var olduğunu söylüyorlar. Karadeniz'de Romanya'da mesela bazı keşifler oldu bize yakın sahalarda. Bulgaristan'da bu tip sismik araştırmalar devam ediyor. Ukrayna tarafında bazı çalışmalar var.

Yeni keşiflerimiz de oluyor. Bu sene Türkiye Petrolleri günlük yurt içi üretimde 53 bin varil seviyesine ulaştı. Yurt dışındaki ortaklıklarla birlikte Türkiye Petrolleri'nin günlük üretimi 150 bin varile ulaşmış oldu. Özel sektörün 10-12 bin varillik üretimiyle birlikte toplam 65 bin varillik yurt içi üretim ortalamamız mevcut. Türkiye ihtiyacının yüzde 5-6'sına denk geliyor.

Türkiye'nin Libya'da petrol keşfi

Son yıllarda 'Kayaçların içerisine sıkışmış gaz veya petrolü nasıl çıkartırız?'ın teknolojik araştırmaları içindeyiz. Güneydoğu'da petrol var ama ağır ve sıkışmış bir petrolden bahsediyoruz. Diyarbakır, Adıyaman, Batman. Buralar yıllardır keşif yaptığımız, üretim yaptığımız sahalar. Körfez ülkeleriyle karşılaştırıldığında, sahalarımızda görece maliyeti daha yüksek operasyonlardan bahsediyoruz.

Petrol üretiminde yeni teknolojileri kullanıyoruz. Yeni teknolojilerden birisi de çatlatma yöntemi. Konvansiyonel yöntemden farkı düşey sondaj yaptıktan sonra ayrıca yatay sondaj yapıyorsunuz yerin binlerce metre altında. Yüksek basınçlı suyla yerin altında sıkışmış petrol ya da gazı çatlatmak suretiyle gevşetiyorsunuz ve daha rahat üretimini sağlıyorsunuz. Oradan elde edilen üretimi böylece arttırmış oluyorsunuz.

En son Diyarbakır'da bu yöntemi denedik ve başarı elde ettik. Bu yöntemle üretim de başladı. Diğer klasik kuyulara göre burada üretim 5-10 kat daha fazla olabiliyor. Trakya'da da deniyoruz. Oradaki gaz sahalarında da bunu deneyeceğiz. Böylece üretim artışını arttırmayı amaçlıyoruz.

AMERİKA İLE YENİ BALAYI

(Bercan Tutar. Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü)

Ekonomik krizi tetikleyen korona salgını yanında sosyal ve siyasal ırkçılık pandemisi ile de boğuşan ABD yönetimi zor günler geçiriyor.

Ancak ülkeyi sarsan ırkçılık karşıtı gösterilere, 45 milyon işsize ve çöken sağlık sistemine rağmen ulusalcı ABD Başkanı Donald Trump'ın 3 Kasım'daki seçimlerde ikinci kez ipi göğüsleme şansı küreselci Demokrat rakibi Joe Biden'a göre yine de daha yüksek.

Radikal sol ile fantastik liberallerin anarşist tutumları özellikle de köleci beyazların tarihini temsil eden sembol heykellere saldırılar, 'şovenist ama makbul Amerikalıları yeniden Trump'a yöneltiyor. Siyasi kutuplaşmadan en büyük faydayı sağlayan Trump ise daha şimdiden seçim sonrası 'Önce Amerika' stratejisini tahkim etmekle meşgul.

Askeri, siyasi ve ekonomik olarak Çin'i kuşatıp geriletmeye odaklı bu planınbaşarısı için Amerikan yönetimi Türkiye ile ilişkileri yeniden normal düzeye taşımanın hesabı içinde.

Çin'e karşı oyun kurmak için Ortadoğu, Avrupa ve Akdeniz'deki güçleriniHint-Pasifik ile Doğu Asya'ya kaydıran ABD'nin boşalttığı yerleri Suriye ve Libya örneklerinden de görüldüğü üzere Türkiye ve Rusya dolduruyor.

ABD için asıl acil konu küresel tedarik zincirinin merkezi konumundaki Çin'e bir alternatif bulunması.

Ticaret savaşlarının bir parçası olarak görülen tedarik zinciri hamlesinin hedefi ise ABD ve dünyanın kritik sayılan tıbbi, askeri ve diğer teknolojik ürünlerde Çin'e olan bağımlılığını azaltmak.

Tam da burada hem korona salgınında hem Libya'daki güç mücadelesindedevleşen Türkiye öne çıkıyor. Bir bakıma Türkiye'ye muhtaç bir ABD var karşımızda.

Zira Libya'da Türkiye'nin desteklediği meşru hükümetin askeri zaferleri, ABD ve Rusya'nın Hafter üzerinden bütün ülkeye hâkim olma projesini çökertti. Darbeci Hafter kazansaydı Rusya Suriye'den sonra Kuzey Afrika'da da daimi üsler elde edecekti.

Ne var ki Türkiye, Libya atağı ile üç kıtayı birleştiren Akdeniz üzerindenAsya, Avrupa ve Afrika'ya nüfuz etme imkânına yüz yıl sonra yeniden kavuştu.

Böylece Doğu Akdeniz'de hegemonik bir güce dönüşen Yeni Türkiye,Ortadoğu ve Körfez ülkelerinin de Avrupa'ya açılan kapısı haline geldi.

***

İşte bu yüzden Çin'in ambargo uyguladığı tarım ürünleri ile petrol ve gaz stoklarına pazar arayan ABD için hayati önem arz eden Afrika, Avrupa ve Asya'ya ulaşmanın en rasyonel yolu Türkiye'den geçiyor.

ABD Başkanı Trump, bu nedenle Pentagon ve Kongre'ye rağmen Türkiye ile ilişkilerini ilerletmekten yana. Nitekim 8 Haziran'da mevkidaşı Trump ile görüşen Sayın Erdoğan'ın "Libya'da ABD ile yeni bir dönem başlayabilir"açıklaması sadece Batılı başkentler de değil Moskova ve Pekinde de hayli yankı uyandırdı.

Bu açıklamadan 10 gün sonra Türkiye- ABD İş Konseyi'nin (TAİK)düzenlediği "Müttefiklerin müttefik olma zamanı: Türk-Amerikan küresel tedarik zinciri" başlıklı organizasyon ise adeta yeni dönemin yol haritası gibiydi.

Fakat 'Made in China' yerine ABD tarafından desteklenen 'Made in Türkiye'hamlesinin siyasi ve askeri tuzaklarının farkında olmak lazım. Çünkü ABD,Pasifik'e Çin ile savaşmaya giderken Çin de Ortadoğu'ya geliyor.

ABD ile ilişkilerin normalleşmesi elbette önemli. Hatta bu açılım Avrupa, Çin ve Rusya'ya karşı elimizi daha da güçlendirir.

Ancak tedarik zinciri hamlesinin yeni bir vesayet zincirine dönüşmemesi vesürpriz bir darbeyle devrilmemek için ABD'ye bir yumruk mesafesinden daha fazla yaklaşmamakta hayati faydalar var.

TÜRK PENÇELERİ

(Bülent Erandaç. Takvim Gazetesi Yazarı)

Türk pençeleri

PENÇE-KARTAL VE PENÇE KAPLAN harekatlarının ardındaki iradeye dikkat ediniz. Başkan Recep Tayyip Erdoğan-Türk Devlet aklı, tarihi stratejik hamleler yapıyor. Türkiye'nin önemli gündem maddelerinden ilki Libya, diğeri ise Kuzey Irak'ta başlatılan, 'Pençe-Kartal' ve 'Pençe Kaplan' harekatlarıdır. Erdoğan'ın ileri emriyle harekata geçen 30'a yakın uçakla, binlerce komandoyla İHA ve SİHA'ların desteği ile istihbarat birimlerinin sağladığı net hedef koordinatlarıyla gerçekleştirilen harekatla TÜRK PENÇESİ, Derin ABD-Avrupa'nın kuklası PKK'yı haşat etmektedir.

Daha geniş manada, Kandil'den Kuzey Irak-Suriye-Akdeniz- Libya'ya kadar uzanan BEKA HATTI'NIN TAHKİMATIDIR.

Türkiye böylelikle güneyden gelen tehdidi Irak'ta ve Suriye'de yaklaşık 30 km aşağıya iterek kendisine yönelik tehdidi devamlı minimize etme kararındadır. Bu harekatlarla, Türkiye Irak'taki terör risk alanlarını önemli ölçüde minimize ederek, Suriye ve Libya eksenine daha yoğun biçimde ağırlık koyacaktır. Bu harekatla ikinci Kandil olarak adlandırılan Suriye sınırındaki Sincar bölgesi de izole edilecek. Sincar bölgesine de daha önce olduğu gibi hava harekatları devam edecek. Böylece Suriye'de terör yapıları PYD-YPG ile bağı kesilecek.

SONUÇ:

Türkiye'nin IRAK STRATEJİSİ, işte bugünkü güney sınırlarımızın 21. yüzyılda da devam etmemesi üzerine, Irak'ta ve Suriye'de GÜVENLİK KONSEPTİ DOĞRULTUSUNDA, yeni bir şekle dönüştürülüyor.

 Irak ve Suriye sınırlarımızın 30 kilometre derinliğinde, güvenlik hatları kuruyor.

Türkiye'nin geleceğini karartacak, ABD-İngiliz-Fransız-İsrail DERİN PLANLARINI PAÇAVRAYA ÇEVİRİYOR. 21. yüzyılın Büyük Türkiye'si için, ÇOK İYİ PLANLANMIŞ STRATEJİLER UYGULANIYOR. HER ŞEY YARININ HUZURLU TÜRKİYESİ İÇİN. BİLİYORUZ Kİ, SU UYUR DÜŞMAN UYUMAZ....

MACRON’UN LİBYA HEZİMETİ

(Prof.Dr. Seyfettin Erol. Anadolu ajansı analiz)

Libya’daki iç savaş, Türkiye-Fransa arasındaki krizin yeni adresi olarak karşımıza çıkıyor.Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un “Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Türkiye’nin hâlihazırda Libya’da tehlikeli bir oyun oynadığını ve Berlin Konferansı’nda üzerine aldığı taahhütleri ihlal ettiğini çok net bir şekilde bildirme imkânına sahip oldum. Türkiye’nin Libya’da üstlendiği role müsaade etmeyiz” şeklindeki ifadesi, iki ülke arasındaki bunalımı daha da arttırmış vaziyette.

Nitekim Macron’un bu açıklamasına Ankara vakit geçirmeden şu cevabı verdi: “Macron’un ülkemizin ilgili Birleşmiş Milletler (BM) kararları çerçevesinde ve talebi doğrultusunda Libya’nın meşru hükümetine verdiği desteği ‘tehlikeli bir oyun’ olarak tanımlaması ancak akıl tutulmasıyla izah edilebilir”.

Libya’da Türkiye ve Mısır arasında olası bir savaş, bu açıdan Fransa’nın en büyük arzusunu oluşturuyor. Böylesi bir savaşın yol açacağı istikrarsızlık dalgası, Avrupa’yı Fransa’ya askeri-güvenlik boyutuyla daha bağımlı kılacak. Fransa bundan ötürü ABD, Almanya ve Rusya ile farklı ilişkiler kurmak suretiyle manevra alanını genişletmeye çalışıyor. Türkiye’yi bu ülkeler nezdinde de bir tehdit olarak lanse etmeye çalışması bu açıdan anlamlı.

Buradaki “akıl tutulması” vurgusu, öyle anlaşılıyor ki, gelişigüzel kullanılmış bir ifade değil.

Zira Macron’un söz konusu ortak basın toplantısında sözü NATO’ya getirmesi ve “Türk-Fransız deniz kuvvetleri arasında gerçekleşen hadise, NATO’nun ‘beyin ölümünün’ kanıtıdır” şeklinde bir ifade kullanması, akıllara Suriye merkezli bir önceki krizi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın verdiği cevabı getiriyor. Hatırlanacağı üzere, Türkiye’nin Suriye sınırında gerçekleştirdiği Barış Pınarı harekâtına “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” şeklinde tepki gösteren Macron’a, Cumhurbaşkanı Erdoğan “Önce sen kendi beyin ölümünü bir kontrol ettir” demişti.

Dolayısıyla “beyin-akıl” bağlamında Ankara, Paris’in izlediği politikanın çok da akıllıca olmadığına, bu şekilde Türkiye üzerinde baskı kurma girişimlerinden bir sonuç alamayacağına dikkatleri çekerek Macron’u uyarma gereği duyuyor.

Macron’un Türkiye’yi başta NATO ve BM olmak üzere, uluslararası örgütler/platformlar nezdinde “sorunlu bir aktör”, Avrupa açısından bir “tehdit” konumuna sokma çabalarının yersiz, hukuksuz ve hadsiz bir girişim olduğu sadece Ankara tarafından değil, başka başkentler ve yabancı medya tarafından da dile getiriliyor.

 Daha da ötesi, Macron’un bu çıkışının altında yatan temel sebep olarak, bölgede Libya merkezli inşa etmeye çalıştığı oyunun çöküşü ve onun altında kalışı gösteriliyor.

Bu bağlamda, İngiltere merkezli The Independent gazetesindeki “Fransa Hafter’i o kadar uzun zamandır destekliyor ki şimdi nasıl geri adım atacağını bilmiyor. Hatalarını görmek yerine, tüm sorunlardan dolayı Türkiye’yi suçlamak daha kolay geliyor” şeklindeki tespit, aslında meseleyi büyük ölçüde özetliyor.

Peki, Macron son dönemde niçin Türkiye’yi hedef alıyor? Hedef gerçekten Türkiye mi? Yoksa Türkiye ve Libya üzerinden başka hedefleri mi gerçekleştirmek istiyor? Bu hedefler neler olabilir ve bunları gerçekleştirebilmesi mümkün mü? Fransa bunun için ne tür tezgâhlar peşinde? Macron’un bu politikasına, başta Avrupa Birliği (AB) olmak üzere, diğer aktörler nasıl bakıyor?

Macron Türkiye’yi niçin hedef alıyor?

Öncelikle şu hususun altını çizmek lazım: Fransa Türkiye’yi Macron öncesinde de hedef alıyordu ve bunun temelleri 19. yüzyıla kadar götürülebilir. Mehmet Ali Paşa isyanı akabinde Mısır üzerinden hem Osmanlı’yı hem de İngiltere’yi kendisine hedef olarak belirleyen Fransa’nın temel hedefi, hiç kuşkusuz “Kuzey Afrika Hattı” üzerinden Avrupa-Orta Doğu’da bir güç merkezi olmak ve Avrupa/Batı’nın da liderliğini üstlenmiş büyük bir imparatorluk kurmak idi.

 Bu hedef, Cebelitarık’tan başlayıp, Süveyş Kanalı üzerinden Aden körfezine kadar uzanan bölgeyi kontrol etmekle eşdeğerdi ve bu aynı zamanda “Akdeniz Havzasını” kontrol etmek anlamına da geliyordu. Fransa’nın bu hedefi hiç kuşkusuz dönemin iki gücünü ciddi anlamda rahatsız etmekteydi: Büyük Britanya İmparatorluğu ve Çarlık Rusyası. Osmanlı-Rus ilişkilerindeki Hünkâr İskelesi (1833) ile sonrasında Osmanlı-İngiltere arasında imzalanan Balta Limanı (1838) antlaşmalarında bir yönüyle bu Fransız etkisi kendisini göstermekteydi.

Başta İngiltere ile olmak üzere, Avrupalı sömürge imparatorluklarıyla girdiği güç mücadelesinde Akdeniz gücü olmak için Mağrip ülkelerini sömürgeleştirmeye çalışan Fransa’nın, bu bağlamda Fas-Tunus-Cezayir hattını kontrol etmesi önemli bir aşama olmuştur. Fakat Libya ve Mısır bağlamında hedefine ulaşamaması, süreç içerisinde Fransa’yı neredeyse sıradan bir Avrupa devleti haline getirecektir ve bugün olan da budur.

Fransa bu “sıradan bir güç” (amiyane tabirle “etkisiz eleman”) pozisyonundan kurtulup, tekrar “ben de varım” demek istiyor. Bunun için de konjonktürün beraberinde getirdiği fırsattan istifade etmek suretiyle, daha önce yerleşemediği Libya’da köprübaşı edinmeyi ve Mısır’a bir adım daha yakınlaşarak Akdeniz’deki güç mücadelesinde “belirleyici aktör” konumuna yükselmeyi hedeflemekte.

 Fakat bu o kadar kolay görünmüyor. Zira Akdeniz, değişen jeopolitiği ile başka güçlerin de ilgi alanı içinde ve bu haliyle de yoğun bir güç mücadelesine sahne oluyor.

Akdeniz, yukarıda da ifade edildiği üzere, Orta Doğu-Afrika’nın kontrol edilmesi, dolayısıyla da suyolları-enerji güzergâhları güvenliği, enerji güvenliği (özellikle Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz yatakları) ve Çin’in geliştirdiği “Kuşak-Yol Girişimi” başta olmak üzere, yeni uluslararası sistemi büyük ölçüde şekillendirecek bir bölge olarak karşımıza çıkıyor. Bir diğer ifadeyle “Akdeniz havzası”, “coğrafi keşifler” sonrası kaybettiği bölgesel/küresel güç(leri) belirleyici potansiyeline/rolüne bir kez daha kavuşmuş durumda. Bu bölgeyi kontrol eden, Doğu-Batı arasındaki güç oluşumlarını ve dengeyi de büyük ölçüde belirleyecek ve yeni dünya düzeninin adını, şeklini, çerçevesini büyük ölçüde belirleyecektir.

Dolayısıyla Fransa’nın Libya politikasını “Afrika-Orta Doğu-Akdeniz” üçlüsünü içeren politikasından bağımsız düşünmemek gerekiyor. Libya burada sadece Afrika’ya bir giriş kapısı değil, aynı zamanda Orta Doğu’dan dışlanmaya başlayan ve Akdeniz’deki projelerine bir türlü destek bulamayan Paris açısından yeni uluslararası sistemin inşası sürecinde Akdeniz merkezli “Güçlü Fransa”nın dönüşüyle eşdeğer kabul ediliyor.

Fransa’nın Libya politikasının önündeki en büyük engel olarak da Türkiye görülüyor. Türkiye burada bir kez daha “oyun bozucu” ve “oyun kurucu” boyutuyla kritik bir aktör olarak ön plana çıkıyor. Fransa Türkiye’yi burada bir hasım/rakip olarak gördüğü kadar, onu oyununu kolaylaştırıcı, halkanın en zayıf aktörü olarak değerlendiriyor ve bir tehdit/sorun olarak göstermek suretiyle adeta bir taşla birkaç kuş vurmak istiyor. Bunun için de Türkiye’yi “ötekileştirme” çabalarına hız verdiği anlaşılıyor.

 Bir “öteki” inşa etmek suretiyle Fransa’nın stratejik yalnızlıktan kurtulma; öncelikli olarak Batı-AB nezdinde kaybettiği itibarı, “büyük güç” statüsünü tekrar kazanma; müdahalelerine ve varlığına bir meşruiyet zemini kazandırma; Afrika’da “istenmeyen adam” pozisyonundan “kurtarıcı” rolüne yükselme; Orta Doğu-Akdeniz-Afrika’da çıkarlarına engel gördüğü Türkiye’nin ilerleyişini engelleme ve son olarak başarısızlıklarına bir “günah keçisi” bulma peşinde olduğu görülüyor.

İlk fiyasko: “Akdeniz Birliği” projesi

Türkiye-Fransa ilişkilerine son dönemde Suriye-Libya merkezli krizler damga vursa da aslında Akdeniz merkezli süreç biraz daha eskiye uzanıyor. Burada üç temel hadise söz konusu: Fransa’nın “Akdeniz Birliği” projesi, Arap Baharı, Türkiye’nin Afrika’ya dönüşü ve “Fransız Batı Afrikasına” yönelik ziyaretleri.

Fransa’nın emperyal hırslarının ve bu bağlamda “emperyal refleksinin” dönüşü olarak da kabul edilebilecek “Akdeniz Birliği” projesinin temel hedefleri şu şekilde sıralanabilir: AB içindeki pozisyonunu kuvvetlendirmek, Afrika-Orta Doğu ağırlıklı İslam dünyasıyla yeni bir başlangıç yapmak ve bunun liderliğine oynamak, böylece “Büyük/Güçlü Fransa’yı” inşa etmek. Bilindiği üzere, Fransa bu hedefine ulaşamayacak ve “Akdeniz Birliği” “Akdeniz İçin Birlik” projesine dönüşerek, adeta sulandırılacaktır.

 Bu proje her ne kadar Almanya’nın destek vermemesi üzerine başarısız olmuş gibi görünse de, aslında burada şu faktörler de önemliydi: AB’ye alternatif bir proje olarak “Akdeniz Birliği”nin Fransa’nın gizli bir ajandası olduğuna yönelik güçlü işaretler taşıması; Türkiye’yi hedef alması ve bu kapsamda Ankara’nın başta AB nezdinde olmak üzere yürüttüğü etkin diplomasi; Büyük Ortadoğu Projesi’ne (BOP) aykırı düşmesi; AB(D)/Batı dışında, bölge ülkelerinden de destek bulmaması.

Türkiye’nin “Fransız Batı Afrikası”na ilgisi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde eski Fransız sömürgesi olan üç Afrika ülkesine 6-11 Ocak 2013’te gerçekleştirdiği ziyaret, Türkiye-Fransa ilişkilerinde de önemli yansımalara sahne oldu. O tarihe kadar ilgisini ağırlıklı olarak “Arap Afrikası” (Kuzey Afrika) ile sınırlayan Türkiye, Erdoğan’ın Gabon, Nijer ve Senegal’e gerçekleştirdiği ziyaretlerle ufkunu bundan sonraki süreçte Sahra Altı Afrikası’na da yönelteceğinin güçlü işaretlerini verince Paris teyakkuz durumuna geçti.

Bu bağlamda Türkiye’nin Afrika ile dış ticaret hacmini 2015 için 15 milyardan 50 milyara çıkartma hedefi, Nijer’i kuzeyden güneye bağlayan 450 kilometrelik yolun inşasını üstlenmesi, başta su, petrol, doğalgaz ve uranyum olmak üzere yer altı ve yer üstü zenginliklerinin bölge ülkeleriyle birlikte işletilmesi yaklaşımı, yani bölge zenginliğinin bölgeyi ihya etmekte kullanılacağı yönündeki mesajları, Mali’deki iç savaş olasılığı karşısında Türkiye’nin sorunun bölge ülkeleriyle çözümü konusunda daha etkin bir işbirliği çağrısı yapması ve Afrika Birliği’ndeki gözlemci statüsü, hiç kuşkusuz daha anlamlı ve dikkat çekici bir hale gelmiş durumda.

Nitekim bu gezinin ardından Fransa, terörü gerekçe gösterip bu ülkelere yönelik askeri operasyonlarına hız vererek bölgedeki varlığını arttırdı. Türkiye’nin Afrika’ya dönüşü, Fransa açısından bir tehdit olarak algılandı ve bu tarihten itibaren Paris Ankara’ya yönelik politikasını daha da sertleştirme yoluna gitti.

Macron’un Suriye’deki kuyruk acısı

Burada hiç kuşkusuz Fransa’nın Suriye’de uğradığı yenilgi de oldukça önemli bir yere sahip. Macron adeta rövanş peşinde ve bundan ötürü de Rusya’ya yanaşmaya çalışıyor. Her ne kadar Macron son olarak 30 Haziran’da Rusya’yı bir kez daha Wagner üzerinden eleştirse de, diğer taraftan 27 Haziran’da Putin ile gerçekleştirdiği görüşmede başta Libya olmak üzere birçok konuda ortak çalışmaya hazır olduklarını açıklamıştı.

Kırım-Doğu Ukrayna gelişmelerinin ardından Rus tehdidinin dönüşünü ensesinde hisseden AB’nin bir üyesi olan Fransa’nın bu pragmatik tavrı aslında hiç de sürpriz değil.

Soğuk Savaş yıllarında da aynı Fransa SSCB’ye fazlasıyla sempatik bir yaklaşım sergiliyor, müttefiklerine “canımı sıkarsanız kuş uçar” mesajını veriyordu. Dolayısıyla Fransa’ya, başta ABD ve Almanya olmak üzere, Batılı devletlerin çok da güvenmediğinin burada altını çizmek gerekiyor. Fransa bu yönüyle AB’nin sırtında taşımak zorunda olduğu kambur görüntüsü arz ediyor.

Macron’un Rusya üzerinden kurmaya çalıştığı oyunun Türkiye boyutu çok net: Türkiye ve Rusya’yı Libya’da karşı karşıya getirmek suretiyle önce Libya’da, akabinde ise Suriye üzerinden Orta Doğu’da ve Akdeniz’de tekrar etkili bir aktör olmak. Bunun için de Türkiye ve Rusya’yı Libya üzerinden derin bir çıkar çatışmasına çekebilmesi çok önemli.

Ama bu o kadar kolay değil. Zira Fransa’nın bu politikasından başta AB-İngiltere ikilisi olmak üzere, müttefikleri ve diğerleri oldukça rahatsız. The Independent gazetesinde yayımlanan son değerlendirme bu açıdan bir tesadüf değil.

Söz konusu yazıda “Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) güvenerek Hafter’e yatırım yapan Fransa, Hafter’in yenilgisinin ardından şimdi tek başına kaldı ve yaptığı siyasi ve diplomatik yatırımın faydasını da görmedi” tespiti kadar, “Fransız yetkililer, Libya politikalarını savunmak için Türkiye’yi suçlayarak komik duruma düşüyorlar” ifadesi de epey anlam yüklü.

Macron’un Suriye-Libya merkezli dış politikası iflas etmiştir!

Macron çırpındıkça daha da batıyor ve yalnızlaşıyor. Bu yalnızlaşma sadece müttefikleri bağlamında değil, Fransa iç siyaseti, bürokrasisi ve medyası boyutuyla da kendisini gösteriyor. Fransa’da birçok çevre Macron üzerinden ülkenin dış politikasını sorguluyor ve bunun daha fazla sürdürülemez olduğunun altını çiziyor. Örneğin Fransız kamu radyosu Radio France’ın uluslararası yayın yöneticisi Jean-Marc Four “Fransa’nın Libya politikası bir zafer değil! Libya’da artık ipler Türkiye ve Rusya’nın elinde” demek suretiyle hem bir gerçeğe vurgu yapıyor hem de ülkesinin neden son dönemde Moskova’ya yakınlaşmaya çalıştığının altını çiziyor. Macron’un Halife Hafter konusunda İtalya ile de ters düştüğünü hatırlatan Jean-Marc Four, ülkesinin AB’den de istediği desteği alamadığının altını çiziyor.

Fransız gazetecinin tespitleri bunlarla sınırlı değil. Macron’un Türkiye’ye atfetmeye çalıştığı birçok iddianın, suçun bizzat kendisi tarafından işlendiğinin altını çizen Jean-Marc Four tespitlerini şu şekilde sıralıyor:

  1. Fransa Hafter’i destekleyerek siyaseten yanlış ata oynadı ve sahada kaybetti.
  2. Fransa’nın Hafter’i desteklemesi hukuki olarak hatalıdır, sorgulanmalıdır.
  3. Müttefikleri Sisi Mısır’ı, BAE ve Wagner-Rusya olan Hafter’i Macron’un desteklemesi, Fransa’nın itibarını ve demokrasi söylemini zedelemiştir.
  4. Ankara uluslararası hukuka Paris’ten daha çok uyuyor.
  5. Aslında Libya’da tehlikeli bir oyun oynayan Fransa’dır. 6. Uluslararası hukuk ve siyasi açıdan Fransa Türkiye’ye “ders verecek” konumda değildir.

Macron’un bir son dakika gelişmesi olarak, bizzat kendi izlediği politikayı, “Hafter’e hiçbir şekilde destek vermedik ve Hafter’in Trablus’a saldırması kabul edilemez” açıklamasıyla reddetmesinin nedeni sanırım şimdi daha net bir şekilde anlaşılmıştır.

Macron’un yoldaki tezgâhları

Macron’un hemen pes etmesi elbette beklenemez. Şu an birtakım politik manevralarla içte ve dışta kendisine yönelik baskıları azaltmaya çalışıyor. Bunun için yeni hamleler yapmaktan çekinmeyecektir,

 özellikle de Türkiye’yi sahada ve diplomasi masasında yıpratmak, zayıflatmak için. Bu kapsamda Fransa Libya’daki krizi daha da derinleştirmek, hatta bu ülkeyi “ikinci Suriye” yapmak suretiyle, ortaya çıkacak bölgesel terör, istikrarsızlık ve yeni sığınmacı kriziyle başta İtalya ve Almanya’nın direncini kırarak “AB’nin jandarması/polisi” rolünü üstlenmeyi hedefliyor. Bu husus Suriye ile test edilmişti ve başta Almanya olmak üzere AB ülkelerinin çaresizliği görülmüştü. Macron’un “Avrupa Ordusu”nu gündeme getirmesi bu açıdan bir tesadüf değil. Macron AB’nin silahlı gücü haline gelmek suretiyle, ülkesini AB/Batı içinde siyaseten güçlü bir aktör konumuna taşıma ve iktisadi krizini de aşma peşinde.

Libya’da Türkiye ve Mısır arasında olası bir savaş, bu açıdan Fransa’nın en büyük arzusunu oluşturuyor. Böylesi bir savaşın yol açacağı istikrarsızlık dalgası, Avrupa’yı Fransa’ya askeri-güvenlik boyutuyla daha bağımlı kılacak. Fransa bundan ötürü ABD, Almanya ve Rusya ile farklı ilişkiler kurmak suretiyle manevra alanını genişletmeye çalışıyor. Türkiye’yi bu ülkeler nezdinde de bir tehdit olarak lanse etmeye çalışması bu açıdan anlamlı.

Fransa böylesi bir savaşa/müdahaleye hazır olduğu mesajını 2011’de Libya operasyonuyla göstermişti. Fransa’nın ABD’nin Afrika Ordusu’ndan (AFRICOM) on yıl önce 1997’de kurduğu “Afrika Ordusu” (RECAMP), bu hazırlık sürecinin evveliyatını göstermesi açısından epey dikkat çekici.

Fransa bölgeye, klasik sömürgeci yöntemlere başvurmak suretiyle, “kaba güç” ile gireceği mesajını aslında çok önceden vermişti. Diğer taraftan Suriye sonrası Libya’da yaşanan gelişmeler Fransa’nın “siyaset-strateji-araçlar” bağlamında yaşadığı ahenksizliği; politikalarının sahada (Afrika-Akdeniz-Orta Doğu) karşılıksız kalışını; başta Almanya, İtalya ve İngiltere olmak üzere Avrupa nezdinde destek bulamadığını; bölgesel savaşları teşvik edici tehlikeli oyunlar peşinde olduğunu; Fransız ordusunun İkinci Dünya Savaşı’nda yaşadığı bozgunu ve sendromu üzerinden halen atamadığını, dolayısıyla da güçlü bir ordu olma vasfını kaybettiğini göstermesi açısından önemli.

 Buna karşılık Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve diğer güvenlik unsurlarının operasyonel kabiliyeti ve sahadaki karşılığı, Fransa’nın Türkiye’ye yönelik tepkisini daha anlaşılır kılmakta. Macron bunun hazımsızlığını yaşamaktadır.

Almanya’da Hristiyanların Oranı Yüzde 55’e Geriledi

Almanya'da Katolik ve Protestan kiliselerini terk edenlerin sayısı rekor düzeye ulaştı. 2019 yılında 543 bin kişi kiliselerden kaydını sildirirken ülkede Hristiyanların oranı yüzde 55'e geriledi.

Almanya'da kiliseden ayrılanların sayısı rekor düzeye ulaştı. 2019 yılında Katolik Kilisesinden ayrılanların sayısı yüzde 26,2 oranında artarak 272 bin 771'ye yükseldi. Protestan Kilisesinden ayrılanların oranı da yüzde 22,3'lük artışla 270 bine ulaştı.

Alman Piskoposlar Konferansı'nın Cuma günü açıkladığı son verilere göre Almanya'da Katolik Kilisesine kayıtlı olanların sayısı 22 milyon 600 bine, nüfusa oranları ise yüzde 27,2'ye gerilemiş oldu. Protestan Kilisesine bağlı 20 cemaate kayıtlı olanların sayısı ise 20 milyon 700 bine, nüfusa oranları da yüzde 24,9'a düştü.

Kiliseden ayrılmaların yanı sıra ölümler de hesaplandığında Katolik ve Protestan kiliseleri bir yılda yaklaşık 400'er bin üye kaybetmiş oldu.

Müslümanların oranı yüzde 5,6

Böylece 83 milyon 100 bin nüfuslu Almanya'da iki büyük kilisenin yanı sıra Ortodoks ve diğer mezheplere bağlı Hristiyanlar da eklendiğinde Hristiyanların toplam nüfusa oranı yüzde 55'e geriledi. Nüfusun geri kalanında en büyük bölümü yüzde 45 ile hiçbir dine mensup olmayanlar oluşturuyor. Müslümanların oranı yüzde 5,6 olarak tahmin edilirken Yahudilerin sayısı 100 bin ile nüfusun yüzde 0,1'ine denk geliyor.

İbadet için kiliseye gidenlerin sayısında da azalma kaydedildi. Katolikler arasında Pazar ayinlerine katılanların oranı yüzde 9,1'e gerilerken kilise nikahı yaptıranların sayısı 2018'deki 42 bin 800'den 2019'da 38 bin 537'ye düştü.

Şimdiye kadar kiliselerden ayrılmalarda rekor, çocuklara yönelik taciz skandalının patlak verdiği 2014 yılında kaydedilmişti. O dönem bir yıl içinde 218 bin kişi kiliseden kaydını sildirmişti. 2018 yılı Eylül ayında piskoposlukların açıkladığı araştırma sonuçları, 1946-2014 yılları arasında Almanya çapında 3 bin 677 kişinin cinsel tacize maruz kaldığını ortaya koymuştu.

"Kilise kaybedilen güveni geri kazanmak zorunda"

Alman Piskoposlar Konferansı Başkanı Georg Bätzing, gelişmeden dolayı duyduğu endişeyi dile getirerek bugün açıklanan rakamların olumlu gösterilecek bir yanı bulunmadığını söyledi. Bätzing, "Kiliselerden ayrılanların sayısı, kilise üyeleriyle kilise topluluğunun inanç dünyası arasındaki yabancılaşmanın daha da güçlendiğini gösteriyor" dedi.

Georg Bätzing, "Kilise günümüz insanına ulaşmak için doğru dili kullanıp kullanmadığını kendine sormalıdır. Kilise, inanılırlığına yönelik büyük güven kaybını, şeffaflık ve dürüstlük yoluyla geri kazanmak zorundadır" diye konuştu.

Dünyada yüzde 6'lık büyüme

Vatikan'ın Mart ayında açıklanan son resmi verilerine göre Katolik Kilisesi dünya çapında ise büyümeyi sürdürüyor. Buna göre 2013-2018 yılları arasında dünyadaki Katoliklerin sayısı yüzde 6'lık artışla 1 milyar 329 milyona yükseldi.

Katoliklerin nüfusa oranı Amerika kıtasında yüzde 63,7, Avrupa'da yüzde 39,7, Afrika'da yüzde 19,4 ve Asya'da yüzde 3,3 olarak kaydedildi.

BBC :Çin, ABD sistemi GPS'e bağımlı olmayacak: BeiDou-3'ün son uydusu da yörüngede

Çin, ABD'nin sahibi olduğu GPS'e (Küresel Konumlama Sistemi) bağımlılığını sona erdirecek kendi navigasyon sistemi BeiDou-3'ün son uydusunu başarılı bir şekilde yörüngeye yerleştirdi.

Bir uzay gücü olarak Çin'in konumunu daha da güçlendirecek 10 milyar dolarlık proje, toplam 35 uydudan oluşuyor ve tüm dünyaya navigasyon hizmeti verme kapasitesine sahip.

Çin'in bu adımı, ABD ile arasında koronavirüs salgını, ticaret ve Hong Kong nedeniyle gerilimin arttığı bir dönemde geldi.

Uydunun geçen hafta fırlatılması planlanmıştı. Ancak ön fırlatma testlerinde rokette tespit edilen sorunlar nedeniyle fırlatma ertelenmişti.

BeiDou Navigasyon Uydu Sistemi, ABD'nin GPS sisteminin yanı sıra, Rusya'nın GLONASS ve Avrupa'nın Galileo sistemlerine alternatif olarak geliştirildi.

Çin'in uzay programı son 20 yılda hızla gelişti.

Pekin yönetimi, ülkenin kendi yüksek teknoloji sistemlerine büyük miktarda kaynak aktardı.

Çin 2003'te uzaya insan gönderen üçüncü ülke oldu. Bu tarihten sonra deneysel bir uzay istasyonu kurdu ve Ay'a iki uzay aracı gönderdi.

Tüm bu adımlar, Çin'in daimi bir uzay istasyonu kurma, Ay'a insan ve Mars'a uzay aracı gönderme hazırlıklarının bir parçası olarak değerlendiriliyor.

Uzmanlar, Çin'in uzay keşfinde ABD'ye ciddi bir rakip olabileceğini belirtiyor.

Huawei: Pentagon'dan 'Çin ordusu teknoloji şirketini destekliyor' iddiası

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), Çin ordusunun teknoloji şirketi Huawei'nin de aralarında olduğu 20 Çin firmasına ya sahip olduğu ya da bu firmaları desteklediğini düşünüyor.

Amerikan medyasına göre Pentagon'un hazırladığı listede güvenlik kamerası sistemi firması Hikvision, telekomünikasyon şirketleri China Telecoms ve China Mobile ile Çin Havacılık Sanayii Kurumu (AVIC) da yer alıyor.

Listenin ABD'nin firmalara karşı yeni mali yaptırımlarına zemin hazırlayabileceği belirtiliyor.

Pekin yönetimi uzun zamandır firmalarının Çin ve Komünist Parti tarafından kullanıldıkları iddiasını reddediyor.

Listenin, Çin ordusunun hassas teknolojik bilgileri ele geçirmesini engellemek için ABD Kongresi'ndeki komiteler, ticari kuruluşlar, yatırımcılar ve Çinli firmalar ile muhtemel ortaklık kuracak firmaları bilgilendirmek için hazırlandığı anlaşılıyor. Listedeki firma sayısının artabileceği anlaşılıyor.

ABD yasalarına göre Amerikan Savunma Bakanlığı, ülkede faaliyet gösteren ve Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun "sahip olduğu veya kontrol ettiği" firmaları izlemek zorunda.

Senatörlerden güncelleme çağrısı

Hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi kongre üyeleri son aylarda Pentagon, Çin hükümetinin ya da ordusunun kontrol ettiği şirketlerin listesini yayımlamaları ve güncellemeleri konusunda baskı altındaydı.

Kasım ayında, Amerikalı senatörler Tom Cotton ve Chuck Schumer, Ticaret Bakanı Wilbur Ross'a, 2018 İhracat Kontrol Reformu Yasası ve 2019 Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası tarafından zorunlu tutulan ABD politikasını güncellemelerinin istendiği bir mektup gönderdi.

Senatörler mektupta, Çin ile bağları olan teknoloji şirketlerine ABD'ye özgü hassas bilgilerin iletileceği endişesini dile getirmişti.

Mektupta ABD Ticaret Bakanlığı'nın neden iki yasa tarafından zorunlu kılınan ihracat kontrol incelemelerini tamamlamak için "yavaş olduğu" da sorgulandı.

Senatörler, Çin Komünist Partisi'nin ABD teknolojisini askeri uygulamalarla çalıp çalmadığını ve Çinli şirketlerin gelişmekte olan sivil teknolojileri askeri amaçlar için kullanıp kullanmadığını değerlendirmek için incelemelerin yapılması gerektiğini vurguladılar.

Senatörler Cotton ve Schumer, "Bu inceleme ve sonuçlarının uygulanması hangi durumda? Bu inceleme, Çin'in casusluk ve zorla teknoloji transferi çabaları için hedeflediği ABD ekonomisindeki sektörleri belirleyecek mi? Çin'deki nihai askeri kullanım ve nihai kullanım için kontrollerin kapsamını değiştirecek misiniz? Bu incelemenin sonuçlarını kamuya açıklayacak mısınız?" sorularını yöneltti.

Mektup, incelemelerin "olabildiğince hızlı ve eksiksiz bir şekilde" yapılması çağrısıyla son bulmuştu.

ABD Başkanı Donald Trump, Huawei'nin de aralarında olduğu "ulusal güvenlik riski" oluşturduğuna inanılan yabancı telekomünikasyon şirketlerine Amerikalı firmaların teknolojilerinin satılmasını yasaklamıştı. Washington yönetimi, Çin ile olan ticaret savaşının ABD'nin ticari sırlarının çalınmasına bir yanıt olduğunu söylemişti.

Washington, müttefiklerine, Huawei'in 5G teknolojisini kullanmamaları konusunda da baskı yapmıştı. Ancak Trump'ın yaptırım kararları Avrupa ülkelerinden destek görmemişti.

Etiyopya, Sudan Ve Mısır Nil Sularını Paylaşamıyor

(Anadolu Ajansı Analiz)

Etiyopya'nın Nil Nehri'ni besleyen Mavi Nil'in yatağını değiştirerek inşa ettiği Hedasi Barajı'nın (Büyük Rönesans Barajı) nehir havzasındaki Mısır, Sudan ve Etiyopya arasında başlattığı diplomatik kriz tüm girişimlere rağmen çözülemedi.

Mısır'ın itiraz ve tehditlerine rağmen 2011'de barajın inşasına başlayan ve halihazırda yüzde 73'ünü tamamlayan Etiyopya, ortak anlaşma olmasa da temmuz ayında barajda su tutmaya başlayacağını açıkladı.

Etiyopya'nın, kendi haklarını garanti etmeden hidroelektrik santralini aktif hale getirmesini istemeyen Mısır, ABD ve Dünya Bankası öncülüğünde başlatılan ara buluculuk çabalarından sonuç alamayınca çareyi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine (BMGK) mektup yazmakta buldu.

Mısır, mektupta Etiyopya'ya tek taraflı hareket etmemesi için baskı yapılmasını isterken, Etiyopya komşusu Sudan'a Mısır'ı dışarıda bırakarak ikili bir anlaşma yapmayı teklif etti.

Sudan ikili anlaşmayı reddetti

Sudan Başbakanı Abdullah Hamduk, "kapsamlı bir anlaşmaya varmanın yolunun müzakerelere bir an önce yeniden başlamak" olduğunu söyleyerek teklifi reddettiğini duyurdu.

Sudan İçişleri Bakanı Et-Turayfi İdris de Başbakan Hamduk'un ardından Savunma ve Güvenlik Konseyi toplantısı sonrası yaptığı açıklamada, konseyin, Başbakan Abdullah Hamduk’un Mısır ve Etiyopya’nın görüşlerinin yakınlaştırılmasına yönelik çaba ve girişimlerini desteklediğini, Hedasi Barajı konusunda tüm tarafların çıkarlarını ve bölgesel güvenliği koruyacak bir anlaşmadan yana olduklarını ifade etti.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres de Etiyopya ve Mısır arasında krize yol açan Hedasi Barajı konusunda anlaşmaya varılması için barışçıl çabanın sürdürülmesi çağrısı yaptı.

Hartum hükümeti, Etiyopya'dan yana olduğu iddialarını yalanladı

Sudan Devlet Bakanı Ömer Kameruddin, geçen ay yaptığı açıklamada, Mısır yönetiminin, baraj konusunda Etiyopya’ya destek verdiği iddiasıyla Sudan’a tepki gösterdiğini ancak ülkesinin kuzey komşusu Mısır’ın çıkarlarına zarar vermeden kendi hukukunu aradığını söyledi.

Uzmanların baraja ilişkin raporunda kazançlarının daha büyük olduğunun ortaya çıktığını dile getiren Kameruddin, "Krizin taraflarının kutuplaştırma çabalarını reddediyoruz. Barajın yönetiminde bile ortağız. Bu konumumuzdan dolayı Mısır’ın payını garanti etmek görevimiz.” ifadelerini kullandı.

Krizin başından bu yana Etiyopya'yla uzlaşı sağlamış gibi ve görece Addis Ababa hükümetine yakın bir portre çizen Sudan'ın, son aylarda Mısır'la yoğun ikili görüşmeleri sürdürmesi bölgedeki diplomatik satrancın son hamlelerinden biri oldu.

Barajın kaç yıl içerisinde doldurulacağı ve nehre yıllık ne kadar su bırakılacağı tüm tartışmaların zeminindeki ana meseleleri oluşturuyor.

Temmuzda 4,9 milyar metreküp doldurulacak

ABD'nin geçen yıl sonunda başlattığı müzakerelerde sonuca varılması beklenirken, bu yılın şubat ayında son anda masadan kalkan ve o dönem 31 milyar metreküp su salmak isteyen Etiyopya'nın, şu anda bu miktarı 35 milyar metreküpe kadar çıkarmayı kabul ettiği aktarılıyor.

Mısır ise yıllık yaklaşık 49 milyar metreküp suyun aktığı nehirden 40 milyar metreküp su salınmasında ısrar ediyor.

Yaklaşık 5 milyar dolarlık maliyetle Sudan-Etiyopya sınırına yakın bir bölgede yapılan barajın temmuz ayında 4,9 milyar metreküp su tutarak iki enerji türbininin test edilmesi planlanıyor.

Toplam su tutma kapasitesi 74 milyar metreküp olan baraja, ikinci aşamada da 13 milyar metreküplük su doldurulacak.

Etiyopya nehrin yüzde 85'inin kaynağı

Beyaz Nil ve Mavi Nil'in birleşmesinden oluşan Nil Nehri'nin su kaynağının yüzde 85'i Etiyopya'daki Mavi Nil Nehri'nden geliyor.

Halkının yüzde 60'ından fazlasının elektriğe erişiminin olmadığına vurgu yapan Etiyopya, kalkınmak isteyen ve sınırlı kaynaklarına sahip bir Afrika ülkesi için projenin hayati öneme sahip olduğunu tekrarlıyor.

İlk başta 750 megavat elektrik üretecek tesis bittiğinde 6 bin 450 megavat enerji üretecek ve Afrika'nın en büyük hidroelektrik santrali olacak.

Etiyopya, barajı 3 yıl içinde doldurmak isterken, Mısır en az 7 yılda barajın doldurulması konusunda baskı yapıyor. Addis Ababa hükümeti, Mısır'ın çıkarlarının olumsuz etkilenmeyeceğini de her fırsatta dile getiriyor.

Afrika Birliği krize müdahale etmiyor

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed'in yaşanan anlaşmazlıkta ara bulucu olmasını istediği Afrika Birliği ise henüz adım atmış değil.

Krizin tüm muhataplarının üye olması nedeniyle Afrika Birliğinin krize müdahale etmesi beklenmesine rağmen birlik sadece sorunun çözümü için üç ülkenin ortak bir anlaşmaya varması çağrısı yaptı.

Afrika'daki siyasi ve güvenlik krizlerine "Afrika sorunlarına Afrika çözümü" sloganıyla müdahil olan Birliğin, bu krizden uzak durmaya çalışması ise cevapsız bir soru olarak bekliyor.

Sudan'ın tarafları yeniden ortak masada buluşturma çabası sonuç verecek mi?

Başbakan Hamduk ile Mısırlı mevkidaşı Mustafa Medbuli'nin yanı sıra iki ülkenin dışişleri ve su işleri bakanları ile istihbarat başkanlarının katılımıyla birkaç gün önce video konferans yöntemiyle bir toplantı gerçekleştirildi.

Sudan’ın, Mısır ve Etiyopya’nın barajın doldurulması ve işletilmesiyle ilgili meselelerin görüşülmesine devam etmeleri konusundaki girişimi kapsamında gerçekleştirilen toplantıda taraflar, ABD ara buluculuğunda anlaşılan esaslar üzerinde 3 ülkenin de çıkarlarının korunduğu üçlü bir anlaşmaya varılmasının gerekliliğini vurguladı.

Başbakan Hamduk, Mısır heyetinin ardından dün de mevkidaşı Abiy Ahmed'in başkanlığındaki Etiyopya heyeti ile toplantı yaptı.

Videokonferans yöntemiyle düzenlenen toplantıda taraflar, barajın dolumu ve işletilmesiyle ilgili kalan küçük meselelerin tamamlanması için 3 ülkenin de müzakere masasına dönmesinin önemini vurguladı.

Nil Nehri'ndeki su paylaşım krizinin tarafları olan Etiyopya, Mısır ve Sudan, 3 ay önce duran Hedasi Barajı ile ilgili ortak müzakerelerin en kısa sürede yeniden başlamasıyla ilgili çalışmaları yürütmeleri için su işleri bakanlarının görevlendirilmesi konusunda anlaştı.

Başbakan Hamduk, ülkesinin tüm taraflar arasında tam bir uzlaşıyı garanti eden bir anlaşmaya varılması için Mısır ve Etiyopya arasında sürekli iletişim kurmaya hazır olduğunu ifade etti.

Etiyopya Başbakanı Ahmed de ülkesinin, 3 devletin de çıkarlarını dikkate alan ve bölge halkları arasındaki iş birliğini destekleyen nihai bir anlaşmaya varmak için Mısır ve Sudan ile iş birliğine hazır olduğunu kaydetti.

Barajı yapımı 2011’de başladı

Etiyopya, Mısır’da 30 yıl iktidarda kalan Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in 2011’de devrilmesinden doğan iktidar boşluğundan yararlanarak Hedasi Barajı'nın yapımına başladı.

İngiliz sömürgesi döneminde yapılmış olan uluslararası anlaşmalarda, Mısır’ın Nil Nehri’ndeki yıllık su hissesi 55 milyar metreküp, Sudan’ın ise 18,5 milyar metreküp olarak belirlenmişti.

Sudan, Mısır ve Etiyopya arasında 2015'te imzalanan "İlkeler Deklarasyonu" sonrasında defalarca bir araya gelen ülkeler, şimdiye kadar hiçbir nihai anlaşmaya varamadı.

Deklarasyonda, Mısır ve Sudan'a barajın ürettiği elektrik ihracatında öncelik verilmesi, barajın dolumu sırasında aşağı kıyı ülkelerin çıkarlarının korunması, zararların tazmini ve uzlaşmazlıkların çözümü için ortak bir yapı kurulması amaçlandığı belirtilmişti.