Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (6-12 Temmuz 2020)

SDE Editör
14 Temmuz 2020 00:36

Haftanın Medya ve STK Değerlendirmesi (6-12 Temmuz 2020)

15 TEMMUZ ABD-CIA APARATI FETÖ DARBE GİRİŞİM’İNİN 4. YILI…

15 Temmuz Destanı 4‘üncü yılında Türkiye’de ve dünyada birçok programla yaşatılacak. Bakanlıklar, kamu kurumları, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda, Türkiye başta olmak üzere pek çok ülkede FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimine karşı milletin destansı mücadelesini anacak ve anlatacak faaliyetler düzenleyecek.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 15 Temmuz Programı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 15 Temmuz programı Cumhurbaşkanlığı Külliyesi önünde bulunan 15 Temmuz Anıtına çiçek bırakılması ile başlayacak. TBMM’de düzenlenecek 15 Temmuz Şehitlerini Anma Programına da katılacak olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha sonra şehit ailelerini Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde ağırlayacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 15 Temmuz’da saat 21:00’da Millete Sesleniş konuşmasını gerçekleştirecek.

Demokrasi Zaferini Anlatacak Programlar

Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) hain darbe girişimi karşısında aziz milletin ve kahraman güvenlik güçlerinin gösterdiği onurlu mücadelenin ve demokrasi zaferinin dördüncü yıl dönümünde düzenlenecek programlar dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından bakanlıklar, kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları ve üniversitelerle koordinasyon toplantıları gerçekleştirildi.

İletişim Başkanlığı tarafından program ve faaliyetlerin 15 Temmuz ruhuna uygun bir şekilde gerçekleştirilebilmesi adına “15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü Anma 2020 Yılı Etkinlikleri Strateji Belgesi” hazırlanarak tüm kurumlarla paylaşıldı.

Program ve faaliyetler, 15 Temmuz darbe girişiminin ve FETÖ’nün tüm yönleriyle etkin şekilde anlatılması, milletin direnişi, devletin mücadelesi ve demokrasi zaferine vurgu yapılması, şehitlerin ve gazilerin anılması, milli birlik duygusunun ve toplumsal hafızanın canlı tutulması ve yurtdışında 15 Temmuz ile ilgili farkındalık oluşturulması çerçevesinde planlandı. Etkinliklerin hazırlık, uygulama ve değerlendirme süreçlerinin takibi ve raporlanması için İletişim Başkanlığı bünyesinde “15 Temmuz Proje Takip Sistemi” kuruldu.

Program ve Faaliyet Sayısı 3 Bini Buldu

2019 yılında bakanlıklar, kamu kurumları, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları tarafından “15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü” kapsamında yurt içinde ve yurt dışında toplam 1.500 program ve faaliyet hayata geçirilmişti. Bu yıl 15 Temmuz kapsamında düzenlenecek toplam program ve faaliyet sayısı 3.000’e ulaştı. Bu yıl yurt içinde bakanlıklar ve kamu kurumları 1.609, üniversiteler 521, sivil toplum kuruluşları 108 adet olmak üzere toplam 2.238 program gerçekleştirecek. Yurt dışında ise 752 faaliyet icra edilecek.

İletişim Başkanlığının 15 Temmuz Projeleri

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, genel koordinasyon görevinin yanında, Başkanlık olarak da 15 Temmuz ile ilgili yurt içi ve yurt dışında bir dizi program ve projeyi hayata geçirecek.

15 Temmuz Kurumsal Kimlik Çalışması

Bütün program ve projelerde içeriğin yanı sıra görsel bir bütünlüğün de sağlanması amacıyla İletişim Başkanlığınca 15 Temmuz logosu başta olmak üzere hazırlanan kurumsal kimlik çalışması güncellendi. 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü anma etkinliklerinde kullanması için çeşitli görsel materyaller “15temmuz.gov.tr” adresinde erişime açıldı.

Hazırlanan videolar ve diğer görsellerin, 15 Temmuz haftası boyunca sosyal medya mecralarında, havalimanlarında, garlarda, THY’nin uçak içi ekranlarında yayımlanması sağlanacak.

15 Temmuz özel tasarımı Üsküdar Belediyesi Valide Sultan Gemisi’ne ve TCDD’ye ait Yüksek Hızlı Trenlere giydirilecek.

15 Temmuz temalı kısa videolar da tüm kamu kurumlarının internet sitelerinde 15 Temmuz haftası boyunca açılır pencere olarak yer alacak.

Kuleli Yerleşkesi Duvarlarında 15 Temmuz

15 Temmuz akşamı, darbe girişiminin önemli noktalarından Kuleli yerleşkesinin duvarlarında video haritalama (video mapping) teknolojisiyle FETÖ’nün ihaneti, milletin ortaya koyduğu mücadele ve şehitlerin kahramanlığı görsel bir sunumla anlatılacak.

Milletin Zaferi 200 Drone ile Gökyüzünde

Darbe girişiminin önemli noktalarından biri olan 15 Temmuz Şehitler Köprüsü üzerinde de 15 Temmuz akşamı Türkiye’de ilk kez 200 drone ile “15 Temmuz temalı ışık gösterisi” gerçekleştirilecek.

Dijital Gösterim Merkezleri

15 Temmuz’da yaşanan hain darbe girişimini ve bunun karşısında kazanılan demokrasi zaferini etkili bir biçimde anlatacak “15 Temmuz Zaferi Dijital Gösterim Merkezi” Bursa, Çanakkale, Samsun, Konya, Kayseri, Antalya ve Diyarbakır’da şehir meydanlarda 15 Temmuz haftasında vatandaşlarla buluşacak.

Fahir Atakoğlu’ndan “15 Temmuz Destanı Senfonisi”

Türkiye’nin önde gelen bestecilerinden Fahir Atakoğlu da 15 Temmuz şehitlerinin anısına ve demokrasi zaferinin onuruna “15 Temmuz Destanı Senfonisi” besteledi. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile koordineli gerçekleştirilecek konser televizyon kanallarından, 15 Temmuz portalından ve sosyal medya hesaplarından izlenebilecek.

“15 Temmuz 15 Panel”

FETÖ yapılanması ve 15 Temmuz darbe girişiminin uluslararası kamuoyuna anlatılacağı “15 Temmuz 15 Panel” başlıklı panel serisi ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Kazakistan, Çin, Katar, Arnavutluk, Güney Afrika, Bangladeş İspanya, Guatemala ve Etiyopya’da düzenlenecek. Paneller Kovid-19 pandemisi nedeniyle online webinar olarak gerçekleştirilecek.

Uluslararası Medyaya 15 Temmuz Kiti

İletişim Başkanlığı, dünyanın önde gelen medya kuruluşlarının genel yayın yönetmeleri ile medya mensuplarına 15 Temmuz ve terör örgütü FETÖ ile ilgili belgesel ve materyallerden oluşan bir kit gönderecek.

15 Temmuz Kareleri Dünya Başkentlerinde

ABD, İngiltere ve seçilecek diğer ülkelerin kalabalık meydanlarında dijital ekranlı araçlarla 15 Temmuz darbe girişimine dair görseller yayınlanacak.

Kısa Film ve Senaryo Yarışması

İletişim Başkanlığı tarafından FETÖ'nün 15 Temmuz darbe girişimi ve milletin onurlu direnişini sinema üzerinden anlatacak çalışmaların desteklenmesi ve öne çıkarılması amacıyla 2019 yılında başlatılan 15 Temmuz konulu kısa film ve senaryo yarışmasının ödül töreni de bu yıl içinde gerçekleştirilecek.

Geçen yıl ilki gerçekleştirilen Uluslararası Anti-Darbe Hekatonu, bu yıl da devam edecek. Hekoton ile demokratik işleyişe sekte vuran darbelerin sonuçlarının gözler önüne serilmesi ve askeri darbelere dair büyük verinin oluşturulması hedeflenecek.

İletişim Başkanlığı tarafından ayrıca 15 Temmuz temalı kamu spotu, koreografi etkinlikleri, artırılmış gerçeklik uygulaması, hat sergisi ve kum sanatı performansı gerçekleştirilecek. Başta 15 Temmuz olmak üzere tüm şehitlerimizin kahramanlığını ve milletimizin mücadelesini anlatan “Yiğitler Destanı” isimli türkünün yanı sıra 15 Temmuz temalı birçok kısa film, video ve ezgi ile sosyal medya mecralarında da milli birlik ve demokrasi zaferinin anılması sağlanacak.

15 Temmuz’un dördüncü yılında bakanlıklar, kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşları da kendi alanları ile ilgili birçok program, proje ve faaliyeti hayata geçirecek. Anma etkinliklerinden 15 Temmuz temalı resim, şiir, kısa film yarışmalarına, yurt içinde ve yurt dışında sergi ve panellerden konser ve film gösterimlerine kadar geniş bir yelpazede gerçekleştirilecek projelerle, 15 Temmuz darbe girişimine karşı milletimizin ortaya koyduğu destansı mücadele ve FETÖ’nün ihaneti anlatılacak.

15 TEMMUZ MEHTERİ

İletişim Başkanı Fahrettin Altun, 15 Temmuz şehitleri anısına hazırlanan videoda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Necip Fazıl Kısakürek'in "Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes/Ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es." dizelerini okuduğu "15 Temmuz Mehteri" isimli eseri paylaştı.

Altun, Twitter hesabından "Vatanını müdafaa etmek için bir an bile düşünmeden yardan ve serden geçen kahraman şehitlerimizin aziz ruhlarına saygı ve rahmetle..." notunu düşerek yaptığı paylaşımda, İletişim Başkanlığınca hazırlanan "15 Temmuz Mehteri" isimli esere yer verdi.

15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü öncesinde, 15 Temmuz şehitleri anısına hazırlanan eserin tanıtım videosunda Cumhurbaşkanı Erdoğan, şair Necip Fazıl Kısakürek'in "Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes/Ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es." dizelerini seslendirdi.

 “O gün bugündür diye kahramanlar can verdi

Gökte hazır melekler selamladı şehidi

15 Temmuz gecesi yeniden dirilişti”

Vatanını müdafaa etmek için bir an bile düşünmeden yardan ve serden geçen kahraman şehitlerimizin aziz ruhlarına saygı ve rahmetle... #15TemmuzMehteri pic.twitter.com/MgMClflrA8

Klibi Ayasofya Meydanı'nda çekildi

Eserin, Ayasofya Meydanı'nda çekilen klipte de Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) 15 Temmuz 2016'daki hain darbe girişiminde yaşanan gelişmelerin, darbe girişimini engelleyebilmek için sokaklara çıkan vatandaşların verdiği mücadelenin görüntüleri yer alıyor.

15 Temmuz Mehteri'nin sözleri ise şöyle:

"Karanlık bir geceydi,

Hedef son kaleydi

Memleket meydanları ihanetle çevrildi

Sinesi iman dolu canlar ona neferdi

15 Temmuz gecesi destan yazan milletti

Kahramanlar ölümüne namlulara direndi

Siper oldu yurduna 15 Temmuz gecesi

Serden geçti yine de vatanını vermedi

Meydanları kuşatıp bozdular ihaneti

Selalar minarelerden vatan için yükseldi

O gün bugündür diyen kahramanlar can verdi

Gökte hazır melekler selamladı şehidi

15 Temmuz gecesi yeniden dirilişti."

SRENRENİTSA SOYKIRIMI

Sürece nasıl gelindi, neler yaşandı?

Bosna Savaşı sırasında 8 binden fazla Boşnak sivilin Sırp askerler tarafından katledildiği Srebrenitsa Katliamı, üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen hala yakın tarihin utanç tablolarından biri olarak tazeliğini koruyor.

11 Temmuz 1995'te başlayan ve 8 binden 372 Boşnak sivilin Ratko Mladic emrindeki Sırp askerler tarafından hunharca öldürüldüğü Srebrenista Katliamı, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'da yaşanan en büyük insanlık trajedisi olarak nitelendiriliyor. Aradan çeyrek asır geçmesine rağmen halen bin kurbanının kayıp olduğu bu büyük trajedi sadece Bosna Hersek'in değil tüm insanlığın adalet arayışının sembolü haline geldi.

Soykırımda katledildikten sonra toplu mezarlara gömülen Bosnalıların DNA örneklerinden kimlik tespit çalışmaları ise devam ediyor. Katliamın 25'inci yılında 9 soykırım kurbanı daha Potoçari Anıt Mezarlığı'na defnediliyor.

Srebrenitsa sürecine nasıl gelindi?

25 Haziran 1991'de Hırvatistan ve Slovenya’nın resmi olarak bağımsızlıklarını ilan etmesi sonrasında patlak veren Yugoslavya İç Savaşı sonrası dağılmaya başlayan ülke, Sırbistan, Karadağ, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Slovenya ve Makedonya'dan oluşuyordu.

Bosna- Hersek de 29 Şubat-1 Mart 1992'de yapılan referandumla eski Yugoslavya'dan ayrılarak bağımsızlığını ilan etti. 1991'de bağımsızlığını kazanan Hırvatistan'da Hırvat güçleri ile Yugoslav askerleri arasında devam eden çatışmalar, Bosna Hersek'e de sıçradı. Sırpların kontrolündeki Yugoslav ordusu, o dönemde nüfusunun büyük çoğunluğunu Hırvatların oluşturduğu Boşnakların Ravno köyüne saldırdı. Böylece Bosna Hersek'teki savaş bu saldırı ile gayrı resmi olarak başlamış oldu.

Yugoslavya'nın parçalanmasını fırsat bilen Bosnalı Hırvat ve Sırplar da Bosna Hersek topraklarını kendi aralarında paylaşmak için Boşnakları da içine alan cumhuriyet kurduklarını açıkladı. Hırvatlar, 18 Kasım 1991'de Hersek-Bosna Hırvat Cumhuriyeti'ni, Sırplar ise 9 Ocak 1992'de Sırp Cumhuriyeti'ni ilan etti.

Bosna'yı ele geçirmek isteyen Sırp ve Hırvatların bağımsızlığını ilan etmesinin ardından, Sırpların kontrolündeki Yugoslav ordusunun ve istihbarat birimlerinin silahlandırdığı Bosnalı Sırplar, Müslüman Boşnaklara yönelik etnik temizlik başlattı. Boşnaklar ise liderleri Aliya İzzetbegoviç önderliğinde kuzeyde ve doğuda Sırplara, güneyde ve batıda da Hırvatlara karşı ülkenin bütünlüğünü korumak için savaştı.

Srebrenitsa’da neler yaşandı?

Çok sayıda sivilin öldürüldüğü haberleri üzerine Birleşmiş Milletler 1993 yılında Srebrenitsa'yı Boşnaklar için "güvenli bölge" ilan etti. Şehir, Sırpların bin 425 gün sürecek modern savaş tarihinin en uzun kuşatması sonrası Temmuz 1995'de Sırpların eline geçti.

Binlerce Boşnak erkek, kadın ve çocuk, Srebrenitsa'nın hemen dışındaki Potocari'de bulunan 400 Hollandalı askerlerin denetimindeki BM barış gücü karargahına sığındı.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'nın en büyük mülteci krizi de Bosna-Hersek savaşı sırasında yaşandı. Dört milyonluk nüfusun yarısı mülteci durumuna düştü. Hollandalı askerler, karargaha sığınan Boşnaklar'a burada güvende olacaklarını söyledi.

Ancak Ratko Mladic komutasındaki Sırp birliklerin 11 Temmuz 1995'te Hollandalı (BM) askerlerinin koruması altındaki "güvenli bölge" Srebrenitsa'ya girmesi sonucu binlerce Boşnak kaderine terk edildi.

Mladiç komutasında Srebrenitsa'ya giren Sırp ordusu en az 8 bin 372 Boşnak sivili ormanlık alanda, fabrikalarda ve depolarda katletti. Katledilen Boşnaklar, toplu mezarlara gömüldü.

Yugoslavya İç Savaşı sırasında Bosna Hersek'in Srebrenitsa kasabasında 13-18 Temmuz 1995 tarihleri arasında 8 bin genç ve yetişkin Müslüman erkek, Bosnalı Sırp güçler tarafından öldürüldü. Savaş sırasında Prijedor, Foça, Zvornik, Vişegrad gibi birçok şehirde yapılan etnik temizlik sonucu neredeyse hiç Boşnak bırakılmadı. Kimi göç etmek zorunda kaldı, kimi öldürüldü.

Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi, Bosnalı Sırpların eski lideri Radovan Karaciç'i Srebrenitsa'da yaşananlardan sorumlu tuttu ve 40 yıl hapis cezası verdi.

BM'nin yargı organı Uluslararası Adalet Divanı 2007'de, kasabada yaşananları "soykırım" olarak nitelendirmiş ancak sorumlusunun Sırbistan olmadığına hükmetmişti.

Mostar Köprüsü savaşın simgesi olmuştu

Osmanlı döneminden kalan en önemli eserlerden biri olan Mostar Köprüsü, Bosna-Hersek'te yaşanan iç savaşta 1993 yılında yıkılmış, aslına uygun olarak tekrar inşa edilerek 2004 yılında yeniden açılmıştı. 1566’da inşa edilen ve ülkenin simgesi olan Mostar Köprüsü’nün savaşın en şiddetli dönemlerinden birinde yıkılması, katliam döneminin de akıllardan çıkmayacak anlarından birisiydi.

NATO müdahalesi

11 Temmuz 1995 yılında BM'nin güvenli bölge ilan ettiği Srebrenitsa'da binlerce Boşnak erkeğin katledilmesi Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO)'ya yönelik tepkileri artırdı. 28 Ağustos'ta Saraybosna'nın merkezinde Markale'deki pazar yerine yapılan havan topu saldırısı sonucu 43 kişinin yaşamını yitirmesi sonrasında ise NATO uzun süren sessizliğini bozdu. 30 Ağustos 1995 tarihinde Bosna'daki Sırp hedeflere yönelik ''Kararlı Güç Harekatı'' (Operation Deliberate Force) başlatıldı. Operasyon, 21 Eylül 1995'te sona erdi. Yaklaşık 400 savaş uçağı ve 15 ülkeden 5 bin askerin katıldığı müdahalede çok sayıda Sırp hedefleri vuruldu. NATO'nun müdahalesinin ardından savaştaki denge bozuldu ve Sırplar barış masasına oturmaya ikna oldu.

Bosna Savaşı nasıl sonuçlandı?

Ülke genelinde kurulan yüzlerce toplama kampında esir tutulan Boşnaklar, işkencelere maruz kaldı, tecavüze uğradı ve katledildi.

Avrupa'nın ortasında, uluslararası toplumun duyarsızlığında, 3,5 yıl süren ve çok sayıda katliam, soykırım, insanlık suçlarının işlendiği bir savaş yaşandı. Savaş, 1995 yılında imzalanan Dayton Barış Antlaşması ile sona erdi.

Aliya İzzetbegoviç ile gelen bağımsızlık

Yugoslavya döneminde Müslümanların hakları için mücadele eden Aliya İzzetbegoviç, 1990 yılında Demokratik Eylem Partisi'ni kurdu. İlk çok partili seçimde Bosna-Hersek'in başkanı seçilen Begoviç, bağımsızlık referandumunun ardından ülkesine yapılan saldırılar karşısında (1992-1995) halkına önderlik etti. Dayton Barış Antlaşması sonrasında 'bağımsız' Bosna- Hersek'in ilk cumhurbaşkanı seçildi. Sağlık sorunları nedeniyle 19 Ekim 2003'te hayatını kaybetti.

Hollanda'nın Srebenista'daki rolü neydi?

Srebrenitsalı Boşnak sivillerin o dönem sığınabileceği tek güç olan Hollandalı BM askerlerinin rolü, aradan 25 yıl geçmesine rağmen hala tartışma konusu.

Şehrin Sırp güçlerince işgal edilmesinin ardından, BM şemsiyesi altındaki Hollandalı askerlerin komutanı Thom Karremans'ın 11 Temmuz 1995'te görüştüğü Mladic ile birlikte kadeh kaldırması tepki toplamıştı.

Kamuoyuna yansıyan görüntülere rağmen Karremans hiçbir zaman yargılanmadı.

Hollanda devleti ise Srebrenitsa'daki katliamdan "kısmen" suçlu bulundu. Mahkeme, "Hollandalı askerlerin, Sırplara teslim edilen 300 kişinin öldürüleceğini öngörmesi gerektiğini" ifade etti ve 300 erkeğin yakınlarına tazminat ödemesi gerektiğine karar verdi.

Kimlik tespiti yapılanlar her yıl 11 Temmuz'da anıt mezara defnediliyor

Savaşın ardından kayıpları bulmak için yapılan çalışmalarda, toplu mezarlarla cesetlerine ulaşılan kurbanlar, kimliklerinin tespit edilmesinin ardından her yıl 11 Temmuz'da Potoçari Anıt Mezarlığı'nda toprağa veriliyor.

Uluslararası Adalet Divanı "Soykırım" dedi

Hollanda'nın Lahey kentideki Uluslararası Adalet Divanı, 2007'deki kararında, Srebrenitsa ve civarında yaşananları "soykırım" olarak nitelendirdi.

Sırp komutan Ratko Mladic, Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi (ICTY)'de bir önceki kasım ayında sonuca bağlanan davada, aralarında Srebrenitsa Soykırımının da bulunduğu birçok suçtan müebbet hapse mahkum edildi.

Aynı mahkeme, 2016'da sonuca bağladığı davada, 'Bosna kasabı' olarak bilinen Bosnalı Sırpların eski lideri Radovan Karadzic'e Srebrenitsa soykırımı dahil 10 ayrı suçtan 40 yıl hapis cezası verdi.

Mahkeme ayrıca, Srebrenitsa soykırımındaki suçları nedeniyle eski Sırp general Radislav Krstic'i 35 yıl, Vidoje Blagojevic'i 15 yıl, Vujadin Popovic ve Ljubisa Beara'yı ömür boyu, Drago Nikolic'i 35 yıl, Ljubomir Borovcanin'i 17 yıl, Vinko Pandurevic'i 13 yıl, Radivoje Miletic'i 19 yıl, Milan Gvero'yu 5 yıl hapse mahkum etti. Bosna Hersek Mahkemesinde görülen davada ise 13 Temmuz 1995'te bine yakın Boşnak sivilin öldürülmesiyle suçlanan Milorad Trbic, 30 yıl hapse mahkum edildi.

Farklı mahkemelerde görülen Srebrenitsa davalarında bugüne kadar 45 Sırp, toplam 699 yıl hapis cezası aldı.

Eski Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Milosevic de Srebrenitsa'daki soykırımla suçlanmış ancak ICTY'deki yargılanması devam ederken tutuklu bulunduğu cezaevinde yaşamını yitirmişti.

Savaş suçlusu Bosnalı Hırvat Slobodan Praljak mahkemede intihar etti

Hollanda'nın Lahey kentindeki Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin 2017 Aralık ayında görülen temyiz duruşmasında Bosnalı Hırvatların altı askeri veya siyasi sorumlusunun 1992–1995 yıllarındaki savaşta işledikleri suçlardan 2013'te aldıkları cezalara yaptıkları itiraz karara bağlanıyordu.

Mahkeme, davanın sanıklarından 72 yaşındaki Bosnalı Hırvat Slobodan Praljak'ın 20 yıl hapis cezasını onadı. Bu kararın okunmasının ardından "Praljak suçlu değil!" diye bağıran eski komutan, elinde tuttuğu şişedeki potasyum siyanür zehrini içerek intihar etti.

Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi kapandı

1993'te BM kararı ile kurulan Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi, Praljak'ın intiharı sonrası faaliyetlerini fiilen sonlandırdı.

İç savaşta işlenen suçların cezalandırılması için kurulan mahkemede görülen 161 davada 4 bin 650 tanık dinlendi, 90 kişi mahkum edildi, 19 kişinin de beraatine karar verildi.

AYASOFYA DEVRİMİ

(Bercan Tutar. Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü)

Ayasofya’ya  86 yıl önce vurulan prangaların kırılması, Lozan parantezine alınan Türkiye'nin artık bir 'vesayet yurdu' olmadığının da ilanıdır aynı zamanda.

Türkiye'nin tarihi kimliğiylekucaklaşması anlamına gelen bujeo-kültürel hamle kim ne derse desin sadece ülkemiz için değil İslam dünyası adına da yeni bir çağın başlangıcıdır.

Unutmayalım ki Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu'nunyıkılmasıyla birlikte  Ortadoğu’da  Türk idaresinin yerini Avrupa emperyalizmi aldı.

Osmanlı o dönemde bile küresel dengeleri alt üst eden bir güce sahipti. Nitekim Osmanlı cephesi, Avrupa'nın Büyük Savaşı'nı Birinci DünyaSavaşı'na çevirmiş ve üç dört ayda biteceği varsayılan savaş dört yıl uzamıştı.

Sonunda İslam dünyasına egemen olan sömürgeciler, bütün ülkelere Fransa'nın eski Beyrut Başkonsolosu Charles François Georges-Picot ile İngiliz Lordu Kitchener'in Ortadoğu danışmanı Sir Mark Sykes'in belirledikleri keyfi sınırları ve yönetim sistemlerini dayattı. İşte bu nedenle sömürgecilerin bıraktığı kanlı miras, dünyanın diğer bütün bölgelerinden çok daha fazla hâlâ Ortadoğu'da hissediliyor.

***

Özellikle de Osmanlı'nın devamı olan Türkiye'yi her açıdan kuşatma altına alan emperyalistler yüzyıldır bize nefes dahi aldırmadılar. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Irak ile olan 354, İran ile olan 500 ve Suriye ile olan 911 kilometrelik sınırımıza döşenen tarihi ve kültürel mayınlar, bir anlamda Türkiye ile İslam dünyası arasına örülmüş birer Berlin Duvarı veya Çin Seddiişlevi gördü.

Kafkasya sınırlarımıza Demir Perde çekilmiş Balkanlar'daki 400 yıllık tarihimize ve oradaki Türklerle diğer Müslüman halklara ise sırtımızı çevirmiştik.

En acıklısı da Fethin sembolü olan Ayasofya'ya vurulan zincirlerdi. Ancak hamdolsun önce Batı güdümlü vesayetçiler yenilgiye uğratıldı. Ardından dasiyasi ve kültürel dünyamıza döşenen mayınlarla demir perdeleri birer birer yok etmeye başladık.

Ve nihayet Fethin sembolü olan Ayasofya'da İngilizlerin değil 'iki kıtanın ve iki denizin hükümdarı' olan Sultanü'l- Berreyn ve Hakanü'l-Bahreyn Fatih Sultan Mehmed Han'ın talebi hayata geçti.

***

Bu bağlamda Ayasofya'nın yeniden ibadete açılması kararı her şeyden önce 'vesayet dönemi'nin sona erdiğine işaret ediyor. İç ve dış politikamızda biziAtlantik bloğunun güç haritasına eklemlemeye çalışan 'stratejik körlük'çağı kapanıyor. Artık 'küresel iç politikamıza' dayalı daha realist bir değerler dizisi devreye girecek.

Bu yüzden de hem içimizdeki gönüllü kölelerin hem onları üstümüze salan efendilerin maruz kaldığı hezimet her geçen gün daha da büyüyecek.

Dolayısıyla küresel aktör olmaya endeksli 'başkanlık süreci' ile iç ve dış politikada bir bakıma bütün krizlerin teker teker aşıldığı yeni bir tarihi aşamaya geçiyoruz.

Bundan sonra tıpkı büyük devletlere özgü ve çıkarlarımıza dayalı 'milli bir politika parametresi' rotamızı belirleyecek.

Yani emperyalist güçler tarafından küçük devletlere empoze edilen iç ve dışpolitikada birbirinden ayrı stratejiler izleme dönemi kapanacak.

Sayın Erdoğan liderliğinde son 18 yıldır her açıdan Batı'yı büyü bozumuna uğratan Türkiye, tarihi Ayasofya kararı ile Sykes-Picot'ların tarihimize giydirdiği bir deli gömleğini daha parçalamıştır.

Hâsılı kelam...

Bütün bir yirminci yüzyılı kendini, tarihini ve kültürünü inkârla heba eden eskiTürkiye, trajik bir vazgeçişin öyküsüydü. 'Ayasofya devrimi'nin sembolize ettiği süreç ise Batı'ya katlanmaktan vazgeçen Yeni Türkiye'nin her açıdan destansı dirilişinin; evine, yurduna, insanına, tarih ve kültürüne yeniden dönüşünün öyküsüdür

VATİYYE’NİN PERDE ARKASI VE SONRASI…

(Nedret Ersanel. Yeni Şafak Gazetesi)

Üç gündür Vatiyye’nin faili aranıyor. Medya klişesiyle soru o; Vatiyye’yi kim vurdu?..

Cevap: Hepsi!

Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Fransa, Rusya ve yancıları...

Vermek istedikleri görüntü de bu...

Failler meçhul değilse de, yaklaşık iki ay önce Hafter’in elinden kurtarılan, Türkiye’nin üsleneceği söylenen, Libya’nın Güneybatısı’ndaki, ‘Vatiyye askeri hava üssü’ne düzenlenen saldırının analizine ihtiyaç var. Çünkü bu ‘sessizlik’ iyi değil ve askeri açıdan ‘zaman-mekân’ hesaplarının başladığı ortada.

Politik açıdan, bir şer koalisyonunun Libya ve Türkiye’yi ‘silah zoruyla barış masasına oturtmak’ istediği anlaşılıyor...

***

Huzursuzlukları vardı ama sancılanmaları, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın, Maliye Bakanı Albayrak ve MİT Başkanı Fidan’ın Libya çıkarmasıyladır... (17/06.)

Peşinden Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özbal’ın, Sitte Askeri Deniz Üssü’nde Libya Genelkurmay Başkanı Şerif ile bir araya gelmesi de dikkatle gözlendi. Bu andan sonra şer ittifakının sahaya yönelik daha çok düşünmeye başladığı hissediliyordu. (30/06.)

Belli ki, Milli Savunma Bakanı Akar ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Güler’in, Libya’da her iki ülkenin askerlerine hitap etmeleri, Başbakan Serrac ile buluşmalarının ardından da karar verildi. Koalisyonun tüylerini diken diken eden açıklama, “sonuna kadar buradayız” ifadesiydi. (04/07.)

Fonu da unutmayalım; Bakan Akar’ın Libya’da BBC’ye verdiği röportaj esnasında arkasında görünen, ele geçirilmiş Rus savaş helikopteri ve kullanılamaz duruma getirilmiş Mig-25 savaş uçağından da gerekli mesaj alınmış olmalı.

Kuşkusuz temaslar da not edildi. Bakan Akar ve Orgeneral Güler’in geceyi ‘Akdeniz’de geçirdikten sonra krizde Avrupa Birliği ayağının önemli aktörlerinden birine dönüşen Malta’yı ziyaretleri gibi. Örneğin, İtalya üst düzey yetkililerin Libya ve Türkiye başkentleri ile sıklaşan temasları gibi; İtalya ve Libya Başbakanları 27 Haziran’da Roma’da bir araya geldiler. Siz bu satırları okurken, İtalya Savunma Bakanı da Libya konulu resmi ziyaretini Türkiye’de gerçekleşmiş olacak. (07/07.)

Bunlar ve daha bir seri hamle, “herkes elinden ne geliyorsa, geldiği kadar Türkiye ve Libya’ya pislik yapacak” koalisyonunu, bir şeylerin hazırlanmakta olduğu, sahada askeri bir adıma girişileceği, bunun da sonlarını hazırlayabileceği korkusunu besledi...

***

Tafsilatlı izaha ihtiyaç yok... Vatiyye’ye atılan her kurşun aynı zamanda Türkiye’ye ve Ankara’nın Akdeniz politikalarınadır. Ve yine doğal olarak bu saldırı Libya’ya savaş ilanı anlamına gelir...

Egemen ve meşru bir hükümetin topraklarına yönelik saldırı bu demektir. Kaldı ki, kısa süre önce Mısır diktatörü darbeci Sisi’nin askeri birlikleri denetlerken, “sınırlarımızın dışında herhangi bir göreve hazır olun. Mısır’ın Libya’ya yapacağı bir doğrudan müdahale uluslararası meşruiyet kazanmıştır. Tarihe siz zor durumdayken ülkenize müdahale ettiğimizin yazılmasını istemiyoruz ama şimdi durum değişmiştir”... (20/06.)

Değişen durumu anlıyoruz; Kahire’nin ve onları Libya’ya itekleyen Arap ülkelerinin korkusu, Libya’daki menfaatleri kadar Trablus’ta kurulacak düzenin/barışın tahtlarını hızla tehlikeye sürükleyeceğidir...

Sisi’nin konuşmasına Libya’nın yanıtını da hatırlayalım; “Bu açıklamalar kabul edilemez. Bunlar düşmanca adımlardır. İçişlerine açık bir müdahale ve ‘savaş ilanı’ olarak görülür”!.. (21/06.)

***

Bundan sonrası için meseleyi nasıl ele alacağınıza bağlı olarak iki yol var...

Uluslararası Hukuk açısından, “eğer saldırı söylendiği/iddia edildiği gibi”, Mısır’dan kalkan BAE uçakları tarafından gerçekleştirildiyse, Libya yönetimi bunu iki ülkeye karşı savaş nedeni sayabilir. Mısır’ın pasif saldırgan olması durumu değiştirmez.

Paris ve Rusya’nın katkısı var mıdır bilinmiyor. İstihbarat yönlendirmesinin Rusya tarafından yapılmış olması kimseyi şaşırtmaz. “Kimliği belirsiz uçaklar” da yok. Bu dünyada kimliği belirlenemeyen bir şey mi kaldı? Bir düzine ülkenin en gelişmiş radar, hava savunma sistemleri, uydularının gözleri bölgenin üzerindeyken kimliği belirsiz uçak olur ama kimin olduğu belirsiz olmaz. Ancak başlarını çevirenler, gözlerini kapatanlar var...

Uluslararası Hukuk kadar saha gerçekleri de-hatta daha-önemli. Bunlara bakarak taraflar esneyebilir! Diplomatik yoldan, “özür veya tazmin” istenebilir. Karşılığı yoktur ama geçecek süre hazırlık için kullanılabilir. Libya’nın, “cevabı uygun zaman ve mekânda verilecektir” açıklaması o.

***

Gelelim bize...

Ankara, saldırıyı üzerine alınmayabilir. Ama bu durumu anlamadığı veya karşılık vermeyeceği anlamına gelmiyor. Uygun zamana ve mekâna Türkiye dahildir!..

Üste Türkiye’ye ait malzemelerin mevcudiyeti ve/veya vurulması, yine uluslararası hukuk açısından “mütekabiliyet” imkânı tanıyor. Tazmin ya da özür burada da geçerli ama yine karşılığı yok, yine iki yol kalıyor; misli ile karşılık vermek ve/veya diplomasi...

Saldırının Türkiye’ye söyledikleri sadeleştirildiğinde, “burada üs kurma, Sirte ve Cufra’dan uzak dur” sonuçlarına ulaşabiliriz. Ama asıl istedikleri uluslararası masaya oturulması. Türkiye buna karşı değil ama saha şartlarının olgunlaşmadığını düşünüyor.

Diplomasi ayağının önemli bir adımı, saldırının ardından Moskova’da yaşanmış olabilir; Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Bogdanov ile Rusya Büyükelçimiz Mehmet Samsar arasında gerçekleşen görüşmeden çıkan açıklama önemli. (06/07.) Çünkü, 20 Haziran’da Lavrov ve Çavuşoğlu iki ülkenin Libya adımlarını koordine etmesine vurgu yapmışlardı..

LİBYA BAŞBAKANI SERRAC, SİRTE SAVAŞ HAZIRLIKLARINI DENETLEDİ

Libya Başbakanlık basın ofisinden yapılan yazılı açıklamaya göre, Başbakan Fayiz es-Serrac, Batı Bölgesi Komutanı Tümgeneral Usame el-Cuveyli, Trablus Askeri Bölgesi Komutanı Tümgeneral Abdulbasit Mervan, Orta Bölge Komutanı Tümgeneral Muhammed el-Haddad ve Sirte-Cufra Ortak Operasyon Dairesi Komutanı Tuğgeneral İbrahim Ahmed Beytülmal ile bir araya geldi.

Görüşmede, genel olarak ülkedeki askeri durum, Sirte-Cufra bölgesine yönelik operasyonların seyri ve kurtarılan bölgelerde güvenliğin temin edilmesi konuları ele alındı.

Görüşmede ayrıca, dost ülkelerle ortaklık programları kapsamında Libya ordusunun savunma kapasitesinin geliştirilmesi masaya yatırıldı.

Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, 8 Temmuz'da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde Berlin Konferansı'nın katılımcılarıyla yapılan Libya oturumunda yaptığı konuşmada, Libya'da taraflara gecikmeksizin ve koşulsuz müzakerelere başlama çağrısı yaparak, ''Bunun için ilk önemli adım Sirte ve Cufra'nın askerden arındırılması olabilir." demişti.

Libya ordusu, Sirte, Cufra Askeri Hava Üssü ve çevresindeki bölgeleri ülkenin doğusundaki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Halife Hafter'e bağlı milislerden kurtarmak için 6 Haziran'da "Zafer Yolları" isimli yeni bir harekat başlattığını duyurmuştu.

TÜRKİYE’DE DİJİTAL MEDYANIN EKONOMİK BÜYÜKLÜĞÜ

(Bülent Erandaç.Takvım Gazetesş Yazarı)

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın "Sosyal medya mecralarının kontrol edilmesini istiyoruz" sözlerinin ardından sosyal medyanın denetlenmesi ile ilgili tartışmalar hız kazandı.

Türkiye'de dijital medya yatırımlarının büyüklüğü 2019 yılında 2,94 milyar TL'ye ulaştı. 2018'de 530 milyon dolar olan toplam internet reklamcılığı gelirlerinin 2023'de 711 milyon dolara yükseleceği tahmin ediliyor. Ölçülemese de influencer (sosyal medya fenomeni) pazarlama yatırımlarının Türkiye'de 100 milyon TL üzerine çıktığını tahmin ediliyor. Türkiye'deki medya yatırımlarının büyüklüğünün küresel hacmin içindeki payı ise yüzde 0,2.

Dijiital medyanın ekonomik bir güç olarak gün geçtikçe daha önemli bir yer edindiği biliniyor.YouTube, TikTok ve Instagram gibi sosyal medya kanallarına özel içerik üreten hesaplar çoğalırken şirketlerin reklam ve pazarlama faaliyetleri için dijital medyaya ayırdığı pay sürekli artıyor.

Türkiye’de dijital medya yatırımlarının büyüklüğü 2019 yılında 2,94 milyar TL’ye ulaştı.

Bu, toplam medya yatırımının üçte birine denk geliyor.Dijital medya yatırımlarının geçen yıl 2018’e göre yüzde 19 büyüdüğünü yine aynı raporda görmek mümkün.

Türkiye’de çok daha büyük olmasına rağmen tam olarak ölçümlenemediği aktarılan dijital medya yatırımları; gösterim veya tıklama bazlı banner, video ve ses reklamları, ücretli ‘native’ reklamlar (marka mesajını, farklı mecralarda tüketicinin okuma/izleme akışını bölmeden sunan tüm ücretli reklamlar), arama motoru reklamları ve ilanlar içeriyor.

Türkiye’de sosyal medya yatırımları ise 2019 yılında bir önceki yıla göre yüzde 46,7 yükselerek 603 milyon TL oldu.Dijital medya yatırımlarının beşte birini sosyal medya yatırımları oluşturuyor.Küresel olarak dijital medya yatırımları ise toplam medya yatırımlarının yarısına ulaşmış vaziyette.

DİJİTAL MEDYA TELEVİZYONU GEÇTİ

Geçtiğimiz yıl ikinci sırada olan dijital medya yatırımlarının bu yılın ilk yarısında televizyonu geride bıraktığı gözleniyor.

Mart 2020’den önce yüzde 6 ile 10 arasında değişen dijital teknoloji kullanımı 3 ayda yüzde 43’lere ulaştı.Online alışverişte ilk kez kullanılan kredi kartı sayısı 2,5-3 milyonu geçti. Dijitalden alışveriş yapanların oranı 2,5 kat büyüdü.

PwC’nin “Küresel Eğlence ve Medyaya Bakış 2017-2021 Raporu”na göre Türkiye’de internet erişiminden sağlanan toplam gelir 3,5 milyar dolar büyüklüğe ulaştı.

Türkiye’de eğlence ve medya sektörünün 2021’e kadar yıllık ortalama büyüme oranının ise yüzde 6,6 olması bekleniyor.

Türkiye’de 2018’de 530 milyon dolar olan toplam internet reklamcılığı gelirlerinin 2023’de 711 milyon dolara yükseleceği tahmin ediliyor.

OTT (Over-the-top – internet üzerinden video içerik sağlayıcılar) medya servisleri video gelirlerinin %12,8 bileşik yıllık büyüme oranı ile 2018’de 159 milyon dolardan 2023’de 291 milyon dolara yükselmesi öngörülüyor.

SOSYAL MEDYANIN ŞİRKETLER İÇİN ÖNEMİ

Türkiye’de nüfusun %65’i  sosyal medya kullanıcısı. Hem hizmet alımı hem de alınan hizmetin yayılımı acısından sosyal medya  etkin bir rol oynuyor.

Platformlarda tüketiciler belki de akıllarında hiç olmayan ürünleri/servisleri paylaşımlardan keşfediyor, faydasını görerek alma eğilimi göstermeye başlayabiliyor. Satın alma kararı verirken de sosyal çevresinin yanı sıra yine bu sosyal platformlar üzerinden konuşuyor ve satın alırken bu platformların sağladığı, iyi çalışan altyapı teknolojilerini kullanıyor

Sosyal medya ve dijital medya sayesinde şirketler  insanlarla çok hızlı iletişim kurabiliyor.

Diğer yandan dijital medyada pazarlamanın bugün en önemli ayaklarından birini “influencer” ismi verilen sosyal medya fenomenleri aracılığıyla gerçekleştirilen tanıtımlar oluşturmakta.

Başta Instagram olmak üzere sosyal medyada yüksek takipçi sayısına ulaşan hesaplar üzerinden gerçekleşen marka tanıtımları, şirketlerin pazarlama ve reklam bütçelerinde giderek daha çok yer ayırdıkları bir alan.

“Influencerlar, kullanıcıların her gün bu platformlar ile etkileşime geçmesini sağlayarak platformları yaşayan bir dünyaya çeviriyor, takipçilerini yaşam tarzları ile etkileyerek tüketim normlarında değişikliklere yol açıyor” diyen Reklamcılar Derneği Başkanı Volkan İkiler, tam olarak ölçülemese de influencer pazarlama yatırımlarının Türkiye’de 100 milyon TL üzerine çıktığını tahmin ettiklerini söylüyor.

3,5 KAT BÜYÜME POTANSİYELİ

Türkiye, medya yatırımları büyüklüğü açısından dünyanın 35. büyük pazarı.Türkiye’deki medya yatırımlarının büyüklüğünün küresel hacmin içindeki payı ise yüzde 0,2.

Yıllık medya yatırım büyüklüğü 1 milyar doların üzerinde olan 41 ülkede toplam yatırım hacmi ise 610 milyar dolar, bu rakam dünya genelindeki toplam yatırımların yaklaşık %95’ine işaret ediyor.

Türkiye’de medya yatırımlarının GSYH içindeki oranı, en büyük 41 pazar içindeki en düşük oran.Bu yüzden Türkiye’de medya yatırımlarının GSYH’ye oranının sahip olduğu değerin yaklaşık 3,5 katı büyüme potansiyelinin olduğu düşünülüyor.

ÇİN’İN DOĞU AKDENİZ’DEKİ GÜVENSİZ LİMANI

(Anadolu ajansı)

İsrail-Çin ilişkileri 1990’lı yıllardan günümüze sürekli pozitif yönde ivme kazanarak gelişti. İki ülke arasında yıllık 15 milyar dolar civarında seyreden ticaret hacmi ilişkilerin temel dinamiklerinin başında geliyor

. İsrail-Çin ticareti, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını öncesinde hem dünyadaki dış politika uygulayıcılarının söylemlerinde hem de uluslararası ilişkiler literatüründe sık sık görmeye alıştığımız Çin’in “Kuşak ve Yol Projesi” kapsamında da önem arz ediyor.

Bu bağlamda İsrail’in, Çin’in Akdeniz’e açılan kapısı konumunda bulunması ilişkilerin güncel seyrinin dinamizmi hususunda en somut örneği teşkil ediyor.

Çin yatırımlarının İsrail’in dış ticaretini canlandırdığı ve yüksek teknoloji ihtiyacına cevap verdiği açık. Böylelikle İsrail, Çin için ideal bir ortak görünümünde.

Fakat tarihsel referans ve uluslararası sistem içerisindeki bağımlılık açısından ABD-İsrail ilişkilerinin terazinin öbür kefesinde ağır bastığı da bir diğer gerçek. Öyle ki bu ağırlık İsrail iç siyasetinden kolayca ortak da bulabilmekte.

İki ülke arasındaki ilişkiyi İsrail’in çıkarları doğrultusunda örneklendirecek olursak; İsrail’in yüksek teknoloji firmaları Çin pazarında her geçen gün etkinlik kazanıyor. İsrailli eğitim kurumları Çin’de teknolojik işbirliği ve kampüs açma fırsatları elde ettiler.

İsrail’in altyapı, lojistik ve sulamayla ilgili projelerine Çinli firmalardan epey cömert teklifler yağıyor. Böylelikle son on yıl içinde tarım, çevre temizliği, altyapı, yüksek teknoloji, biyo-teknoloji, eğitim, yazılım vb. birçok alanda milyarlarca doları bulan işbirliği iki ülkenin birbirine olan bağımlılığını da arttırdı.

 Kısacası ekonomik temellere oturtulmuş ve verileri dikkate aldığımızda kazan-kazan prensibine dayalı bir etkileşim ortaya çıkıyor. Peki, iki ülkenin ilişkileri bu verilerle değerlendirilebilir mi? Toz pembe tablonun çok daha ötesine bakmak, İsrail-Çin ilişkilerinin geleceğinin aslında iki ülkeye de bağlı olmadığını gösterecektir.

Zira, İsrail-Çin ilişkisinin ekonomik temellere dayanan pozitif seyrine rağmen ilişkilerde, iki devletin de üstünü hemen kapatmak istedikleri, üçüncü tarafların etkisinde ve bölgesel siyaseti değiştirecek seviyede, yol kazalarının yaşandığı bir gerçek.

 İsrail-Çin ilişkileri çerçevesinde ABD tarafından gerçekleşmesi engellenen Phalcon askeri uyarı sistemi transferinden tutalım da İsrail’in Nahal Sorek bölgesinde inşa edilecek, bölgenin ikinci, dünyanın en büyük “su arıtma tesisinin” yine ABD baskısıyla Çinli firmalara verilmemesine kadar iki ülke ilişkilerini perde arkasında etkileyen gelişmeler silsilesi Çin-ABD rekabetinin Ortadoğu boyutunu anlamamız için titizlikle ele alınmalı.

Çin ile İsrail birlikteliğinin sınırları

Son iki yıl içinde dünyanın gündeminden düşmeyen Çin’in İsrail’deki yatırımları, Şanghay Liman işletmelerinin İsrail’in Hayfa limanını 2021 yılından itibaren 25 yıl boyunca işletecek olmasıyla başladı.

Fakat geride kalan 10 yıla baktığımızda devlet destekli Çinli firmaların İsrail’de yapmış olduğu onlarca proje görebiliriz. Tel Aviv-Kudüs hızlı treni, Tel Aviv şehri ve çevresinde hafif raylı sistem inşası, tren vagonu ve lokomotif ihracatı, Eliyat-Hayfa, Eliyat-Aşdot ticari demir yolu nakil hattı, Sorek 1 ve Ölü Deniz su arıtma/seviye artırma çalışmaları, otoyol inşaatları, Hayfa ve Aşdot limanları işletmeciliği ve inşası gibi konularda pek çok İsrail yatırımını yöneten devlet destekli Çinli firmalarının İsrail’e yapmış oldukları yatırım ve gelecek projeleri tasarlamaları da yeni gelişmeler değil.

Ayrıca, Çinli şirketlerin İsrail ve İsrail ekonomisi ile ilişkisi sadece sanayi ve inşaat sektörüyle de sınırlı değil. Çin’in İsrail ticaretinin tam kalbine yani yüksek teknoloji şirketlerine büyük bir ilgisi ve yatırımı bulunmakta. İsrail menşeli ekonomi analizi kuruluşu IVC’ye göre Çinli firmalar İsrail’deki yüksek teknoloji üreten şirketlere 2018 yılı itibarıyla 400 milyon dolar, 2019 yılında ise 243 milyon dolar yatırım yaptı.

Bu yatırım seyri incelendiğinde Çinli firmaların bir sonraki adımının İsrail’in 5G teknolojisine geçişi ve uyumu için altyapı yatırımı olacağı aşikâr. Öte yandan Çin’in bu kadar önemli yatırımlara sahipken bunları daha da ileriye boyuta çıkartabilecek şansa sahip olup olmadığının ise İsrail-Çin ilişkilerinin üçüncü tarafı olan ABD’nin bu denklemdeki yeri ve tutumuna göre değerlendirilmesi gerekiyor.

İki ülke arasında 30 yıldır sürekli gelişen ilişkilerin ciddi güven buhranı ile sarsılması ise ABD’nin hem küresel siyasetteki konumundan hem de İsrail ile olan müttefikliğinden bağımsız düşünülemez.

İsrail siyasetinin tüm kapıları ABD’ye mi çıkıyor?

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo Kovid-19 pandemi sürecinde, ülkeler arası dolaşımın risklerine rağmen, 13 Mayıs 2020 tarihinde tüm dünyanın da dikkatini çeken bir İsrail ziyareti gerçekleştirmişti.

Ziyaretin içeriğinin tamamen İsrail’in Batı Şeria’yı ilhak planının hızlandırılmasına yönelik ve Kasım 2020’de yapılacak ABD Başkanlık seçimleri öncesi Başkan Donald Trump ve ABD’deki Yahudi lobisi desteğine ilişkin olduğu düşünülürken görüşmeler sonrası yapılan açıklamalar ise akıllara Trump’ın eski Milli Güvenlik Danışmanı John Bolton’un bir buçuk sene önceki İsrail ziyaretini getirdi. Pompeo ile Netanyahu-Gantz hükümeti arasında gerçekleşen görüşmelerin bir diğer önemli başlığı ise İsrail-Çin ilişkilerinin seyri oldu.

Pompeo’nun İsrail’den ayrılmadan önce verdiği demeçlerde “Biz Çin Komünist Partisi’nin İsrail’in altyapı ve iletişim ağlarına erişmesini istemiyoruz. Bu tarz şeyler İsraillileri ve ABD’nin İsrail ile olan işbirliği kapasitesini tehlikeye atmaktadır” gibi keskin ve müdahaleci cümleler kurması ABD tarafından uzun süredir dile getirilen İsrail-Çin yakınlaşmasının bir an önce sonlandırılması isteğini yansıtıyordu.

Dahası, Pompeo’nun Çin karşıtı söylemleri sadece İsrail’de yapmış olduğu açıklamalarla da sınırlı kalmayarak Haziran ayında düzenlenen Amerikan Yahudi Komitesi toplantısında da devam etti. İsrail-Çin yakınlaşmasını eleştiren Pompeo, ABD’deki İsrail lobisinden de destek arayışında bulundu.

Mike Pompeo’nun İsrail’i İsrail’de tenkit etmesinden sonra Çin’in Tel Aviv Büyükelçisi Du Wei’nin 17 Mayıs 2020 günü konutunda ölü bulunması, Gündemdeki Sorek 2 projesine 1,5 milyar dolarlık teklif veren Hong Kong menşeli CK Hutchison firmasının ihalenin finalinde kaybetmesi gibi gelişmeler ise kafalarda hem soru işaretleri bıraktı hem de İsrail’in gelecekte Çin’e karşı alacağı tavır hakkında kamuoyunda ciddi fikir ayrılıkları oluşturdu.

Bu tartışma çerçevesinde ABD eksenli dış politika ve ABD eksenli teknoloji transferini savunan İsrail kamuoyunun ağırlığı da göz ardı edilmemeli. Devlet kurumlarındaki yöneticilerden büyük okur kitlelerine sahip gazetelere kadar Çin yatırımları son birkaç yılda yer yer eleştirilmekte.

 İsrail İç İstihbarat Servisi Şin-Bet (Şabak) Başkanı Nadav Argaman’ın Çin yatırımlarını kast eden eleştirileri sonrası Çinli firmaların Kudüs havaalanı projesinden men edilmesi çok da uzak bir geçmişte yaşanmadı. Dahası, İsrail basınında yer yer çıkan haberler Çin yatırımlarını örtülü istihbarat faaliyeti amacı taşımakla suçlamakta.

Nahal Sorek bölgesinde bir yenisi daha inşa edilecek olan su arıtma merkezi ihalesine CK Hutchison’ın katılmasını Haaretz gazetesi 2019 Nisan ayında ciddi bir biçimde eleştirmişti. İsrail’in uzun zamanlı arıtılmış deniz suyu ihtiyacını karşılamanın ötesinde proje sahasının Sorek Nükleer Araştırma Merkezi, nükleer silahların bulunduğu iddia edilen Tel Nof askeri hava üssü ve Palmachim askeri fırlatma üssüne olan yakınlığına ilaveten projede yer alacak 50 metrelik tesis bacasının Çinli firma tarafından gözetleme amacıyla kullanılacağı yine aynı gazete tarafından iddia edilmekte.

Çin yatırımlarının İsrail’in dış ticaretini canlandırdığı ve yüksek teknoloji ihtiyacına cevap verdiği açık. Böylelikle İsrail, Çin için ideal bir ortak görünümünde. Fakat tarihsel referans ve uluslararası sistem içerisindeki bağımlılık açısından ABD-İsrail ilişkilerinin terazinin öbür kefesinde ağır bastığı da bir diğer gerçek. Öyle ki bu ağırlık İsrail iç siyasetinden kolayca ortak da bulabilmekte.

ABD’nin İsrail-Çin ilişkilerinin gelişimine karşın kendi dışişleri bakanlığının her kademesini İsrail’i uyarmak için kullandığı aşikâr. Çin ile ilişkileri geliştiren bakanların hükümette pasif görevlere çekilmesi ise ABD etkisinin göz ardı edilemeyeceğinin bir göstergesi.

 Altyapı ve istihbarat bakanlığı döneminde pek çok Çinli firmanın İsrail’de büyük projelere imza atmasını sağlayan, geçici bir süre dışişleri bakanlığı yaptıktan sonra finans bakanı olarak pasifize edilen Yisrael Katz, ABD’nin Çin’le ilgili uyarılarını kulak ardı etmiştir.

 Fakat yeni hükümet ortağı olan Mavi-Beyaz Partisi tarafından idare edilen Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ve İletişim Bakanlığı gibi bakanlıklar genel çerçevede ABD eksenli politikaları terk etmeyecekleri izlenimini vermekteler. Binyamin Netanyahu’nun ve ona bağlı bakanların ABD’den istediklerini alabilmek için Çin merkezli yaklaşımlarla Trump yönetiminde kaygı oluşturmalarının aksine Gantz’ın kendi döneminde sınırsız bir ABD desteği almak için Trump yönetimi talimatları ekseninde hareket etmesi bekleniyor. Hatta Batı Şeria işgalini dahi bu minvalde kabullenen Gantz idaresi, Çin-İsrail ilişkilerinin ne şekilde seyredeceğine dair ipuçları içeriyor.

2000 yılında Çin’e satışı için anlaşılan fakat ABD baskısıyla iptal edilen Phalcon erken uyarı savunma sisteminde olduğu gibi Sorek 2 projesinin de Çin’e verilmemesiyle tekrar sorgulanan İsrail-Çin ilişkileri, geleceğe dair muğlak bir tablo ortaya koyuyor.

Çin’in Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’daki “ekonomik hacmini” ve “yumuşak güç kapasitesini” artırmak istemesinden ötürü tolere ettiği bu krizlerin her geçen sene tekrarlanmaya devam etmesi ise Çin’i orta vadede stratejik bir hamle değişikliğine yöneltmesi muhtemel.

50 YILLIK HAYAL GERÇEK OLDU. BOTAN ÇAYI KÖPRÜSÜ AÇILDI

Siirt'in Pervari ilçesine bağlı Beğendik Beldesinde yapımına 2014 yılında başlanan, Van-Tatvan-Bitlis ile Siirt-Mardin-Batman hattını birbirine bağlayan köprü tamamlandı.

450 metre uzunluğuna sahip köprü, 165 metre yüksekliği ile Türkiye'nin en yüksek köprüsü olarak dikkat çekiyor. Beğendik Köprüsü, Van ile Siirt-Pervari arasındaki seyahat süresi 5 saatten 2 saate indirecek.

NİL NEHRİNDE BİNLERCE YILLIK MISIR HÂKİMİYETİ SONA ERİYOR

Mısır, Sudan ve Etiyopya’yı sıcak çatışmanın eşiğine getiren ve Nil Nehri üzerinde hakimiyet mücadelesine yol açan Hedasi Barajı (Büyük Etiyopya Rönesans Barajı) projesi, önümüzdeki yıllarda Doğu Afrika’nın kaderini doğrudan etkileyecek; tıpkı geride kalan 10 yılda olduğu gibi.

 

Binlerce yıldır Nil’in bereketli sularından faydalanan ve Yunan tarihçi Heredot’un 2 bin 500 yıl önce “Nil’in bir armağanı” olarak isimlendirdiği Mısır, günümüzde askeri ve ekonomik bağımsızlığını kazanmaya çalışan Sahra Altı Afrika ülkelerinin kendi haklarını talep etmesi ve almaya başlaması karşısında şaşkın ve de çaresiz. Tarihi mirasının yanı sıra mevcut ekonomik zenginliğini de bu nehre borçlu olan Mısır halkı, bu zamana kadar vazgeçilemez görülen bu suyun “güneyden kuzeye” akan bir nehir olduğunu artık sık sık hatırlamak zorunda. Nil Nehri’nin yeni hâkimi, iki asır öncesine kadar Mısır pazarlarına köle olarak taşınan Etiyopyalılar olacak gibi görünüyor.

Mısır Etiyopya üzerinde baskı kuramıyor

Nil Nehri’ni besleyen kollardan Mavi Nil ve Beyaz Nil havzasındaki ülkelerin 2010’da imzaladığı anlaşmayı tanımayan Mısır, 1929 ve 1959’da sırasıyla İngiltere ve Sudan’la yaptığı anlaşmalardaki gibi, nehir suları üzerindeki avantajlı ülkenin kendisi olması için ısrarcı.

 Mısır’ın ağır tehditler savuracak kadar öfkeli olmasının sebebi ise barajın yapıldığı Mavi Nil Nehri’nin Nil Nehri sularının yüzde 85’ini besliyor olması. Eğer Mısır, nehirden her yıl ne kadar su salınacağına ilişkin değil de sadece baraja ilişkin bir mutabakat imzalarsa ya da hiçbir anlaşma olmadan Addis Ababa yönetimi barajı doldurmaya başlarsa bu, Mısır’ın Nil üzerindeki tüm hakimiyeti kaybettiği anlamına gelecek.

Yaşantının ve tarımın neredeyse tamamen nehir etrafında şekillendiği Mısır, böyle bir durumda, Etiyopya’nın nehir üzerinde ileriki yıllarda yapacağı sulama projelerine ya da başka bir baraja karşı da çok fazla bir şey yapamayacak.

Barajın inşasının başladığı 2011’den bu yana masada mutabakata varamayan taraflar, ABD’nin arabuluculuğunda da çözümü bulamayınca son olarak devreye Afrika Birliğini soktu.

Önümüzdeki iki hafta boyunca görüşmelerden sonuç alınmaması halinde Etiyopya, barajı doldurmaya başlayacağını açıkladı. Bu açıklamaların hemen ardından son 5 yıldır olduğu gibi, Etiyopya tekrar iç çekişme ve suikastlarla sarsılmaya başladı. Müzakerelerin sürdüğü sırada Oromo milliyetçisi şarkıcı Hashalu Hundisa’nın öldürülmesiyle ülke yeniden kaosa sürüklendi.

2015’ten bu yana önce Tigray azınlık yönetimine sonra da Oromo kökenli Başbakan Abiy Ahmed’e zor anlar yaşatan Oromo muhaliflerinin tepkileri, hükümet tarafından sık sık dış mihrakların oyunu olarak görüldü.

 Abiy Ahmed seçilene kadar çoğu terör örgütü olarak kabul edilen çok sayıda siyasi grubun yöneticisi ve üyeleri yeni yönetimle birlikte gelen aftan yararlanarak ülkeye geri dönse de sert mücadele tarzını terk etmedi. Sudan ve Eritre üzerinden yıllarca Etiyopya’nın elini kolunu bağlayan Mısır, Abiy Ahmed’in uzlaşmacı dış politikası yüzünden Doğu Afrika’da aradığını bulmakta zorlanıyor.

Güney Sudan Devlet Başkanı Salva Kiir Mayardit’e yıllardır her türlü desteği veren Mısır, Etiyopya’nın yeniden Eritre’yle barışması ve Sudan’la gerilimi artıracak hareketlerden kaçınması nedeniyle bu ülke üzerinde diplomatik baskı kuramıyor. Bu nedenle sık sık ABD’yi ve Birleşmiş Milletler’i (BM) devreye sokmaya çalışırken, aynı zamanda iç siyasete müdahil olma yoluna ve siber savaş gibi daha çok Etiyopya’ya vakit kaybettirecek yolları deniyor.

Sudan'ın tavrı

Hedasi Barajı’nın doldurulmasıyla kısa ve orta vadede Mısır ve Sudan’daki barajların enerji üretiminin olumsuz etkileneceği ve tabloya yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisinin eklenmesiyle durumun ekonomik olarak telafi edilmesinin zor olduğu birçok uzmanın ortak görüşü.

 Karşılıklı güvensizlik nedeniyle iki, hatta üç ülkenin ilerleyen yıllarda mücadeleyi doğrudan sıcak bir çatışmaya sürükleme ihtimalleri dahi var.

Etiyopya’da sanatçı Hundisa’nın öldürülmesinin ardından artan gerilim, barajla ilgili projelerin geleceğini etkileyecek mi, henüz bilinmiyor. Etnik çatışmaların en büyük sorun olduğu Etiyopya’da, Abiy Ahmed’in 2018’de iş başına gelmesiyle başlayan iç barış ve çatışmasızlık hamlesi seçimlerden aylar önce kaybolmuşa benziyor.

Ahmed’in başlattığı “komşularla iyi ilişkiler” politikası her ne kadar Mısır’ın elini zayıflatmış gibi görünse de uluslararası alanda yapılan baskılar Etiyopya’nın zor durumda kalmasına yol açabilir.

Barajın her halükârda üç ülkeyi uzun yıllar boyunca karşı karşıya getireceği açık. Sadece 2020 yılı içinde bölgede yaşanan gelişmeler gelecekte neler olabileceğine ilişkin önemli ipuçları taşıyor.

ABD’de geçen yıl sonunda başlayan müzakerelerin imza aşamasına geldiği bir sırada 26 Şubat’ta masadan kalkan Etiyopya, ABD Başkanı Donald Trump ve Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi’nin çağrılarını da yanıtsız bıraktı. Sudan 6 Mart’ta Arap Birliği’nin Etiyopya’ya karşı aldığı kararda karşı oy kullandı. Rejim değişikliği sonrası başbakan olması için lobisi Etiyopya’da yapılan Sudan Başbakanı Abdullah Hamduk ise aldığı bu karardan 3 gün sonra 9 Mart’ta Hartum’da suikast girişimine maruz kaldı. Sudan askerleriyle Etiyopyalı milisler arasında sınırda yaşanan çatışmalar bir ay sonra yeniden başladı ve Sudan, Mısır olmadan herhangi bir ikili anlaşmayı kabul etmeyeceğini duyurdu.

İLK TÜRK UÇAK GEMİSİ ANADOLU’DA SİHA’LAR DA KULLANILACAK

Türk Deniz Gücü'nün amiral gemisi olacak TCG Anadolu'nun gelecek yıl envantere girmesi beklenirken, F-35 projesinde yaşanan sorunlar nedeniyle gözler İHA ve SİHA'lara çevrildi.

Savunma Sanayi Başkanı İsmail Demir'in geçtiğimiz günlerde "TCG Anadoluya İHA yerleştirmeyi planlıyoruz" açıklamasını yaptı ve iki senaryo gündeme geldi.

İlk senaryoda TB-2 Bayraktar ve ANKA gibi platformlara göre daha hafif sınıfta İHA'ların üretilmesi ve kullanılması, ikinci senaryoda ise TCG Anadolu pistinde yapılacak değişikliklerle envanterdeki İHA ve SİHA'ların kalkış yapılabilmesini sağlamak vardı.

Konuyla ilgili değerlendirmelerde bulunan Savunma Sanayi Analisti Kadir Doğan, özellikle deniz sistemlerindeki asimetrik tehditler nedeniyle TCG Anadolu'da İHA ve SİHA kullanılmasının vazgeçilmez bir hale geldiğini söyledi.

TCG ANADOLU'YU BÜYÜK KABİLİYETLER SAĞLAYACAK

Operasyonel bölgelerde İHA ve SİHA varlığının TCG Anadolu'ya keşif, istihbarat ve hedef edinimi kabiliyeti sağlayacağını söyleyen Doğan, "Bunun yanı sıra lojistik faaliyetlerin desteklenmesi için tasarlanacak olan İHA'lar çok büyük önem arz ediyor" değerlendirmesinde bulundu.

Türkiye'de bugün pistlerde kullanılan İHA'ların TCG Anadolu'da kullanılmasının teknik olarak mümkün olmadığını söyleyen Doğan, şöyle devam etti:

 

"Bunun temel sebebi İHA’ların genel tasarım kriterleridir aslında. İnsansız araçlar “optimum” parametrelerde tasarlanırlar. Bunun temel sebebi bu ürünler çok yüksek havada kalış süresi gibi çeşitli ileri isterler ile geliştirilmesidir. Sistemde belirli konularda istenen yeterlilikler farklı kabiliyetlerin kısılmasına neden olabilir. Konvansiyonel pistler için optimum standartlarda tasarlanan sistemlerin daha zorlu bir alan olan TCG Anadolu’da kullanılması çeşitli teknik sıkıntılar barındırıyor.

Normal şartlarda TCG Anadolu’dan Bayraktar TB2 veya ANKA gibi İHA’ları faydalı yükleri çıkarılmış 'boş gövde' halinde kalkış gerçekleştirebilmek teknik açıdan mümkün olabilir. Ancak bu İHA’ların bu platformda kullanımı bir kenara iniş gerçekleştirmesi dahi zoraki bir senaryo.

TCG ANADOLU PİSTLERİNDE DEĞİŞİMLERLE MÜMKÜN

TCG Anadolu’da itki-ağırlık oranı ve hacimsel tasarımı bu platforma özgün olarak tasarlanmış platformların kullanılması daha olası bir senaryo. Bu durumun bir diğer alternatifi ise TCG Anadolu pistinde yapılacak değişiklikler ile bu araçların kalkış yapabilmelerinin mümkün olabilmesi. Örneğin bu gibi platformlarda CATOBAR ve iniş kancası gibi mekanizmaların kullanılması ile de bu gibi araçların kullanılması mümkün olabilir."

DAHA HAFİF İHA PLATFORMLARI ALTERNATİF OLABİLİR

"Peki TCG Anadolu için olası bir ürün geliştirilmesinde ne tipte araçlar kullanılabilir?" sorusuna yanıt veren Doğan, mevcut sistemlerin alternatiflerine vurgu yaptı:

"Özellikle dünyada bu gibi platformlar için kullanılan farklı tasarımlar mevcut. Dünyada TCG Anadolu gibi platformlara sahip sayıca çok az ülke var. Bu ülkelerin, TCG Anadolu gibi platformlarda kullandıkları hava araçları genellikle Harrier ve F-35B gibi dikey iniş kalkış yapabilen savaş uçakları ve V-22 Osprey gibi tiltrotorlu araçları gösterebiliriz.

İnsansız araçlar kısmına gelirsek, özellikle ABD deniz kuvvetlerinin bu alanda ciddi bir çeşitliliğe sahip olduğunu görmekteyiz. ABD Deniz Kuvvetlerinin bu alanda kullandığı en önemli araçlardan bir tanesi Boeing-Insitu tarafından üretilen Scaneagle. Scaneagle, BİHA (Bulut Altı Sınıftaki İnsansız Hava Aracı) dediğimiz sınıftaki bir ürün. Bir çok farklı varyantı olan bu araç, TB2 ve Anka gibi platformlara göre çok daha hafif, yaklaşık 20-65 kg aralığında, ve kanat açıklığı 3-5 metre kanat açıklığına sahip ürünler. Bu ürünler genellikle mancınık ile fırlatılabilen ve bir kanca yardımı ile kolayca iniş yapabilen araçlar. Bu boyutlara sahip olmasına rağmen, bu sistemler taktik/stratejik sınıftaki birçok aracın sahip olduğu özelliklere de sahip. TCG Anadolu özelinde bakarsak, bu gibi ürünlerin TCG Anadolu’da kullanılması çok olası bir senaryo olabilir ve TCG Anadolu’ya çok ciddi bir kabiliyet sağlayabilir."

DENİZ KUVVETLERİNE BÜYÜK FAYDA SAĞLAYACAK

Türkiye'nin üreteceği sistemlerin Deniz Kuvvetlerine çok büyük avantajlar sağlayacağını da vurgulayan Doğan, sözlerini şöyle tamamladı:

"Türk Deniz Kuvvetleri Strateji Belgesini hatırladığımızda bize önemli ipuçları veriyor. Türk Deniz Kuvvetleri bu belgede açıkça orta ölçekli bölgesel güç aktarım kabiliyetini orta ölçekli küresel güç kabiliyetine dönüştürme hedefini açıkça belirtiliyor. Bu bilgiler ışığında farklı operasyonel bölgelerde keşif, istihbarat ve hedef edinimi kabiliyetleri ve bunun yanı sıra lojistik faaliyetlerin desteklenmesi için tasarlanacak olan İHA’lar çok büyük önem arz ediyor.

Bu platformların kuvvete sağlayacağı fayda kuvvetin vizyonu ve kullanım konsepti ile doğrudan alakalıdır. Türk Deniz Kuvvetlerinin geniş vizyonu göz önüne alındığında bu sistemlerden maksimum fayda sağlanacağı aşikardır."