Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (29 Haziran-5 Temmuz 2020)

SDE Editör
09 Temmuz 2020 14:11

Türk Ordusu Libya Vatiyye Üssü’nde

Ulusal Mutabakat Hükümeti ordusunun 18 Mayıs’ta Halife Hafter güçlerinden kurtardığı Vatiyye Üssü’nün aktif hale getirilmesi için çalışmalar başlatılırken, TSK ın  buraya orta menzilli hava savunma sistemi Hawk (Şahin) konuşlandırdığı kaydedildi

Hawk bataryasında görevli Türk askerleri için de özel bir arma (peç-patch) hazırlandı.

Libya’da Türkiye’nin desteklediği Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Ordusu, 18 Mayıs’ta Trablus’un güneybatısında yer alan stratejik önemdeki Vatiyye Hava Üssü’nü Halife Hafter güçlerinden kurtarmıştı.

O tarihten itibaren de üssü aktif hale getirmek için teknik altyapı çalışmalarına başlandı. Vatiyye’nin TSK’nın kullanımına açılması amacıyla temas ve hazırlıklar sürerken, TSK tarafından üsse orta menzilli hava savunma sistemi Hawk (Şahin) bataryası konuşlandırıldığı kaydedildi.

Özel arama hazırlandı

Hawk bataryasında görevli Türk askerleri için de özel bir patch hazırlandığı belirtiliyor.TSK’ya daha önce yüzlerce patch tasarlayan Ömer Erkmen’in hazırladığı armada, Hawk bataryaları ve Şahin resmedildi. Erkmen, hazırlanan armanın Libya’daki birliğe ulaştığını instagram hesabından duyurdu.

Bu arada TSK’nın, Vatiyye’nin yanı sıra Misrata’da da bir askeri deniz üssü açması planlanıyor.

Vatiyye’nin önemi

Miliga   Havalimanı’ndan sonra bölgede en önemli hava üssü olarak kabul edilen Vatiyye, Hafter milislerince 6 yıldır, “Batı operasyonları komuta merkezi” olarak kullanılıyordu.

Libya’nın tüm batı bölgelerini kontrol altında tutabilen üs, buradan kalkan savaş uçaklarının gerektiğinde Tunus ve Cezayir’de de yakıt ikmali olmadan operasyon yapabilmelerine imkan sağlıyor. Vatiyye’nin ele geçirilmesiyle Libya ordusu Trabus’a yönelik saldırıları bu kanattan engellemiş oldu. Üste, uzun süre yetecek malzeme de saklanabiliyor.

Alman Basını

Süddeutsche Zeitung: Erdoğan bölgesel güç olmakla yetinmek istemiyor

Alman basınında Türkiye'nin Libya'daki askeri varlığı, korona krizi nedeniyle yaşanan ekonomik daralma ve emniyet teşkilatında ırkçılık tartışmaları öne çıkan yorum konularını oluşturuyor.

Süddeutsche Zeitung, Türkiye'nin Libya'daki iç savaşa müdahalesi ve bu ülkedeki askeri varlığını konu aldığı yorumunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın orta ölçekte bir güç olmakla yetinmek istemediği görüşünü savunuyor:

"Bu Cumhurbaşkanı, iki kıtanın eklemlendiği bölgede orta ölçekli bir güç rolüyle yetinmek istemiyor. Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte Avrupa, Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya arasında oluşan arabulucu rolü ona yetmiyor.

Erdoğan'ın Türkiye'yi İslam ülkeleri arasında eski Osmanlı Devleti gibi öncü bir kuvvet olarak gördüğü söyleniyor. Bu, (Donald Trump'ın sloganı 'Make America great again'e atıfla) 'Türkiye'yi tekrar mükemmel yap' gibi geliyor kulağa.

Ankara'nın kendisinden uzak mesafede, iç savaşın yaşandığı Libya'da varlık göstermesi, buradaki  hükümetle askeri birlik konuşlandırma anlaşması yaparak, onların savaşını sürdürmek istemesi bu tutumuyla uyuşuyor. Ancak uzak ülkelerde savaşmak sadece bir cüretkarlık ve irade değil, aynı zamanda bir altyapı, askeri birlikler ve her şeyden önce Akdeniz boyunca işleyen bir tedarik hattı meselesidir. "

Hulusi Akar Libya’da BBC’YE Konuştu

‘’Bazı ülkeler NATO'yu Türkiye'ye karşı araç olarak kullanmaya çalışıyor

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Libya'nın Misrata Hava Üssü'nde BBC'NİN  sorularını yanıtladı.

Fransa'nın Libya'da Halife Hafter'i desteklemesinin müttefikliğe uymadığını söyleyen Akar, Fransa'nın siyasi hatalarını telafi etmek için Türkiye ile gerilim yaratmaya çalıştığını belirtti.

Libya açıklarında bir Fransız gemisinin Türk donanması tarafından taciz edildiği iddiasıyla ilgili de konuşan Akar "Biz Fransız gemisinin taciz etmediğimiz gibi, Fransız gemisi bizim üç gemimizin ilerlediği konvoya 20 deniz mili süratle araya girmek suretiyle çok tehlikeli bir manevra yaptı" dedi ve gerçeklerin NATO tarafından önümüzdeki günlerde ortaya çıkarılacağını söyledi.

Türkiye'nin Libya'daki geleceğiyle ilgili bir soruya yanıt veren Akar, iki halkın 500 yıllık ortak geçmişi, değerleri ve tarihi olduğunu aktardı, "Bu zor günlerinde yanlarında olmaya devam edeceğiz" dedi.Akar, bazı ülkelerin Türkiye'nin hamlelerini kendi çıkarlarına aykırı bulduğunda NATO'yu araç olarak kullanmaya çalıştığını savundu:

Türkiye’den Libya’da Ekonomik Hamle

Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Libya Temsilcisi Murtaza Karanfil, Türkiye'nin Libya ekonomisindeki payının şu an yüzde 13 seviyelerinde olduğunu belirterek, "Libya'da istikrarın artırılmasıyla bu rakam yüzde 30 seviyelerine çok rahat çıkartılabilecek." ifadelerini kullandı.

Karanfil, yaptığı yazılı açıklamada, Türkiye ile Libya arasındaki siyasi ve ekonomik ilişkiler, Libya'nın geleceği ve Türkiye'nin bölge üzerinde oynadığı aktif rol konusunda değerlendirmelerde bulundu.

Karanfil, Türkiye'nin Libya'ya 2018'de 1,5 milyar dolar ihracat gerçekleştirdiğini, geçen yıl itibarıyla bu rakamın yüzde 29 artışla 2 milyar dolarlık seviyeye çıktığını bildirdi.

Türkiye'nin 2000'li yılların başında Libya'ya yönelik 96 milyon dolarlık ihracat hacmine sahip olduğunu belirten Karanfil, Kaddafi rejiminin yıkıldığı 2011 ila 2014 yılları arasında Libya'da büyük bir istikrarın yakalandığını kaydetti.

2013 yılında Libya ile 2,7 milyar dolarlık ihracat yakalama başarısı gösterildiğini aktaran Karanfil, "Ancak darbeci Hafter'in Libya'ya gelmesiyle bu rakam, istikrarın da bozulmasına paralel olarak azalmaya başladı. Hafter'in özellikle Sirte'den Bingazi'ye kadar olan ve 'petrol hilali' olarak bilinen bölgede hakimiyetini artırması, kartopu etkisi oluşturarak kurun yükselmesine ve ekonominin çökmesine neden oldu." ifadelerini kullandı.

Libya'nın 6 milyonluk nüfusa sahip bir ülke olmasına karşın 2010 öncesinde yaklaşık 90 milyar dolarlık petrol gelirine ulaştığını bildiren Karanfil, "Rusya ve Norveç'in ardından Avrupa'ya en çok enerji tedarik eden 3. ülke konumundaydı. 2016-2019 yılları arasında kendilerine 'Petrol Tesisi Muhafızları' adı veren bir grup tarafından yaklaşık 100 milyar dolar zarara uğratıldı." değerlendirmesinde bulundu.

Karanfil, Türkiye'nin Libya ekonomisindeki payının şu an yüzde 13 seviyelerinde olduğunu, Libya'da istikrarın artırılmasıyla bu rakamın yüzde 30 seviyelerine çok rahat çıkartılabileceğini belirtti.

2011 öncesi Türk müteahhit firmalarının Libya'da yaklaşık 29 milyar dolarlık anlaşmaya imza attığını aktaran Karanfil, "Devrim patlak vermeden önce 10 milyar dolarlık proje tamamlanmıştı. Ancak devrim ateşinin yanmasıyla 19 milyar dolarlık proje, rafa kaldırılmak zorunda bırakıldı." ifadelerini kullandı.

"Türkiye, Son Yıllarda Afrika'ya Dönük Önemli Bir Açılım Yaptı"

Murtaza Karanfil, Türk firmaların Libya'daki iç karışıklıktan dolayı inşaat sektörünün haricinde de zarara uğradığına işaret ederek, "Buna ilave olarak, tamamlanmış kısımlardan doğan hak ediş alacakları 1 milyar dolar, teminat tutarı 1,7 milyar dolar, makine, ekipman gibi envanter ile diğer zararlar toplamı ise yaklaşık 1,3 milyar dolar. Firmalar halen teminat mektupları için yılda 50 milyon dolar komisyon ödemeye devam ediyor. Bu önemli bir sorun ve yeniden inşa sürecinde hükümet nezdinde yapılacak görüşmelerle bunun çözülmesi gerektiğine inanıyoruz." değerlendirmesinde bulundu.

Sorunların çözümü noktasında Ticaret Bakanlığı öncülüğünde çalışmaların halen daha devam ettiğini aktaran Karanfil, şunları kaydetti:

"Bildiğiniz üzere, 2019'un başında Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ve Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında mutabakat zaptı (MOU) konulu bir toplantı düzenlendi. Ticaret Bakanlığı öncülüğünde yürütülen bu süreci, bizler de yakından takip ediyoruz, destekliyoruz, düşünce ve önerilerimizi ifade ediyoruz.

Libya, Afrika'ya açılan kapı. Türkiye, son yıllarda Afrika'ya dönük önemli bir açılım yaptı. Libya, bu bağlamda kilit öneme sahip. Libya ile sadece 3 günlük deniz yolu mesafesi uzaklığımız var. Bu, Libya'ya ulaşan ürünlerin, Libya'da istikrarın tesisi halinde, kara yoluyla 3-4 gün içinde Orta Afrika'ya ulaşması anlamına geliyor.

Bu da Orta Afrika'nın, hatta Afrika'nın tamamında, Libya üzerinden tedarikçi ülke konumuna girebilmemize olanak sağlayacak. Yani Libya'yla 3 günlük bir deniz mesafesi sonunda, bir hafta içinde Afrika'da istediğimiz yere kolay bir şekilde ürün yetiştirebiliriz. Bu da ihracatta müthiş bir potansiyel demektir. Pandemi sürecinin ticaret üzerinde çok büyük etkisi oldu. Önümüzdeki 2 yılın bu şekilde istikrarsız geçeceğini tahmin ediyoruz. Bu nedenle tüketici ülkelerin kendilerine yakın olan ülkeleri seçeceğini düşünüyoruz."

Libya'da 'Türkiye Bizi Kurtardı' Duygusu

MÜSİAD Libya Temsilcisi Karanfil, Türkiye'nin Libya'da devrimin başladığı ilk günlerden itibaren demokrasiden ve insan haklarından yana tavır aldığını belirtti.

Karanfil, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Devletimiz, darbeci Hafter'e karşılık Birleşmiş Milletler'in tanıdığı ulusal mutabakat hükümetinin yanında yer aldı. Bu konuda küresel güçlerin, ulusal mutabakat hükümetine desteği sadece kağıt üzerinde kaldı. Türkiye'nin siyasi ve askeri desteği ile Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti, Hafter güçleri karşısında büyük bir ilerleme kaydetti.

Şu an Libya'da 'Türkiye bizi kurtardı' algısı oluşmuş durumda. Libya halkı, Türkiye hakkında gerçekten büyük bir minnet içinde. Libya müftüsünün 20 gün önce yayınladığı bir fetva var; Libya’da bütün devlet yetkililerine ve tüccarlara ithal edeceğiniz ürünler Türkiye'de mevcutsa yurt dışına göndereceğiniz her kuruşun mümkünse Türkiye'ye gönderilmesi, Türkiye'de ticaret yapılmasına dair... Bu teveccühün, Türkiye lehine çevrilerek ticari anlamda adımlar atılması gerektiğini düşünüyoruz.

Nitekim bu konuda, geçtiğimiz günlerde Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanlık Konseyi Başkanı Fayez Al Sarraj da Cumhurbaşkanımızla bir araya gelerek görüşmelerde bulundu. Pandemi ortamını da göz önüne aldığımızda, önümüzdeki 2 yıl petrol gelirlerinin düşeceğini ve bazı ülkelerin vergisel gelirlere yönelebileceğini ifade edebiliriz.

Onun için bizim Libya ile güvenlik anlamında, deniz yetki sahası anlamında iş birliği yaptığımız gibi ürünlerin serbest dolaşımı konusunda da iş birliği yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Belki ortak sanayi tesisleri kurarak ortak üretimler yapabiliriz. Özellikle lojistiği, üretim maliyetleri enerji olan kalemleri Libya'da ortak projelerle 'kazan-kazan' anlayışıyla gerçekleştirebiliriz."

Kabine Değişikliği İçin Tarih Konuşuluyor

Siyaset kulislerinde Meclis Başkanlığı seçiminden sonra gözlerin kabineye çevrileceği, kabine değişikliği için iki tarih konuşuluyor.

10 Temmuz’da Cumhurbaşkanlığı hükümetinin 2. yılı dolacağı için bir değişikliğin 10-15 Temmuz arasında gerçekleşmesi bekleniyor. Bakanlar, milletvekillerinin tabi olduğu özlük haklarına sahip oldukları için 10 Temmuz’da iki yıllarını doldurup emeklilik haklarına sahip olmaları isteniyor. Sonbahara kalır değerlendirmesi de yapılıyor. Eylül-ekim ayı işaret ediliyor

"Kabine değişikliğini gerçekleştirecek tek kişi var, o da Cumhurbaşkanı Erdoğan. Ancak Erdoğan’ın ne düşündüğü bilinmiyor…

Şimdiye kadar yakın çevresiyle böyle bir paylaşımda bulunmadı. Fakat kulislerde kabine değişikliğine dönük beklentiler arttı. Parlamenter sistem olmadığı ve AK Parti’nin milletvekili sayısı sınırlı olduğu için bakanlar yine Meclis dışından seçilecek."

'Yeni Bakanlıkların Kurulması Gündemde'

Kabine değişikliği için birbiriyle ilişkili bir modelden söz ediliyor.

Bazı bakanlıklarda değişiklik yapılırsa, buralar için bazı 'bakan yardımcıları'nın ismi gündeme geliyor.

Bazı bakanlıkların ayrılıp yeni bakanlıkların kurulması gündemde. Aile ve Ağrlıklı olarak,Çalışma Bakanlığı, Kültür ve Turizm ile Tarım ve Orman Bakanlığı için değerlendirmeler yapılıyor.

Cumhurbaşkanı yardımcılarının sayısının artacağı söyleniyor.

Avrupa Ordusu

Türkiye ile Fransa arasındaki siyasi gerilim, Suriye'den sonra Libya'da yeni bir boyut kazandı. Özellikle Fransız savaş gemilerinin Doğu Akdeniz'de Türk gemilerine karşı gerçekleştirdiği provokasyon sonrası, gerilim NATO ittifakını içine alacak şekilde yapılmaya başlandı.

Peki Fransa'nın tansiyonu bu kadar yükseltmesinin arka planında ne var? Macron'un NATO ittifakından bağımsız bir Avrupa savunma projesinin olduğuna dikkat çeken  diplomatlar   "Fransa hükümeti, Avrupa ülkelerine güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak için artık ABD ve NATO'ya güvenemeyeceğini deklare ediyor. Macron'un Türkiye'ye yönelik eleştirileri, bu siyasi projesinin bir parçası" değerlendirmesinde bulundular.

Dünyada Sosyal Medya Yasakları

Sosyal medya günümüz dünyasında son derece güçlü bir iletişim aracı. Tek bir tıkla bilgi ve fikirlerin binlerce hatta milyonlarca kişiye ulaşması kısa bir süre öncesine kadar neredeyse imkansızdı. Sosyal medya insanlar arası etkileşimi artık geri dönülemeyecek şekilde değiştirdi.

Özellikle Z kuşağı olarak adlandırılan 2000 sonrası doğan gençler arasında sosyal medya X kuşağında olduğu gibi ilkokul arkadaşlarını tekrar bulmanın ya da Y kuşağı gibi mesajını daha geniş kitlelere ulaştırmanın çok ötesine geçmiş durumda. Sosyal medya Z kuşağı için yaşı daha ileri olan insanlar gibi sonradan öğrenilen bir dil değil neredeyse anadili konumunda.

Bu kuşak beğenisini, öfkesini, kaygılarını, ümitlerini, korkularını kısacası her türlü fikir ve duygularını sosyal medya üzerinden göstermeye ve bunlara kitlesellik kazandırmaya çok yatkın.

Sosyal medyanın bireylere, şirketlere, devletlere ve sivil toplum kuruluşlarına açtığı kapıların sınırı yok fakat bu açılan kapılar bazı riskleri de beraberinde getiriyor. Sosyal medya üzerinde paylaşılan bilgi ve fikirlerin kontrolü çok zor olduğu için bazı yönetimler çareyi toptan yasaklamada buluyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "yalanın, iftiranın, kişilik haklarına saldırının, itibar suikastlerinin alıp başını gittiği bu mecraların bir düzene sokulması şarttır. Bu millete, bu ülkeye bu tür mecralar yakışmıyor. Onun için de bir an önce biz bunları parlamentomuza getirip, parlamentomuzdan bu tür sosyal medya mecralarının tamamen kaldırılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz" sözleri yeni bir tartışmanın fitilini ateşlerken sosyal medyayı yasaklayan diğer ülkeler hangileri sorusunu da akıllara getirdi.

Dünya genelinde sosyal medya üzerinde yasaklar uygulayan ülkelerin büyük çoğunluğunda otoriter yönetimler olması dikkat çekiyor. İşte sosyal medyaya yasaklar getiren ülkelerden öne çıkanlar:

Kuzey Kore

Kuzey Kore sosyal medyayı yasaklayan ülkelerin tartışmasız ilk sırasında yer alıyor. Dahası yasaklar sadece sosyal medya ile sınırlı değil. Ülkede ziyaret edilebilen internet sitesi sayısı 30'un altında.

Kuzey Kore'de Facebook, YouTube ve Twitter 2016 yılından beri yasaklı. Ülkedeki internet kullanımı ağırlıklı olarak hükümet görevliler ve askeri personele sunulmuş durumda. Halktan da çok sınırlı sayıda kişinin internet erişimi var ve onlar da devlet tarafından izin verilen yerel ağ üzerinden izinli sitelere girebiliyor.

Eritre

Eritre Afrika'nın dış dünyaya en kapalı ülkesi olma ünvanını taşıyor. 1993 yılında bağımsızlığını kazanmasından bu yana devlet başkanı olan Isaias Awferki sık sık hem Birleşmiş Milletler hem de Uluslararası Af gibi sivil toplum kuruluşları tarafından insan hakları ihlaliyle suçlanıyor. Ülkede mobil internet erişimi tamamen yasak ve sadece "dial-up" olarak adlandırılan telefon hatları üzerinden çok yavaş internet erişimine müsade ediliyor.

Çin

Çin'deki sosyal medya kısıtlamaları dünyadaki en kapsamlı yasaklardan biri konumunda. Çin bu yasakları çok sayıda ve farklı isim altında yürürlüğe soktuğu hukuki ve idari kararlarla yapması da Pekin yönetimini ayrı bir kategoriye yerleştiriyor.

 Ülkede internet altyapısının gelişmiş ve kullanımının oldukça yaygın olmasına rağmen IP'lerin bloklanması, arama sonuçlarının filtrelenmesi, içeriklerin silinmesi hatta Çin karşıtı sorgulamaların yönlendirilmesi gibi uygulamalar yoğun olarak kullanılıyor. Bu nedenle 'Siber Çin Seddi' ifadesi yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Ülkede Google, Facebook, Twitter, Instagram'ın yanı sıra New York Times, Wikipedia gibi binlerce yurtdışı kaynaklı site yasaklı durumda.

Suudi Arabistan

Suudi Arabistan'da binlerce internet sitesi İslam inancına aykırı olduğu gerekçesiyle yasaklı durumda. Bunun yanısıra kraliyet ailesini eleştiren içerikleri barındıran sitelere erişim de sık sık engelleniyor. Suudi Arabistan'daki tüm veri transferi İçişleri Bakanlığı tarafından kontrol edilen bir yönlendirici üzerinden geçiyor.

Hükümet yasaklı sitelerin tercüme edilerek filtrelerden geçmesini sağlayan Google Translate ve Wikipedia gibi sitelere erişimi engelledi. YouTube ülkede yasaklı değil ama yerel şirketlerin bu platform üzerinde yayınladıkları içerikler sıkı denetim altında.

İran

İran'da içeriklerin şifrelendiği sosyal medya uygulamalarının neredeyse tamamı yasaklandı. 2013 yılı itibariyle dünyada en fazla ziyaret edilen 500 sitenin yaklaşık yarısına İran'dan erişim engellenmiş durumdaydı. Ayrıca Tahran yönetimi hükümet karşıtı gösteriler sırasında sık sık bölgesel ve geçici engellemelere başvuruyor.

Hindistan

Hindistan geçtiğimiz yıl sonunda Cammu Keşmir'de uyguladığı bölgesel internet kesintisini saymazsak genel olarak sosyal medya üzerinde kontrol uygulayan bir ülke olarak görülmüyor. Fakat geçtiğimiz günlerde Çin ile yaşanan sınır geriliminin ardından aralarında ülkede çok popüler olan TikTok'un da bulunduğu 59 Çin menşeli uygulamaya yasak getirdi

Asıl Düşmanımız ‘’Müttefiklerimiz ‘’

(Bercan Tutar. Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü)

Türkiye’nin  Suriye ve Libya üzerinden Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da egemen bir aktöre dönüşmesi Atlantik dünyasının adeta uykularını kaçırıyor.

Siz, Fransa'nın öne çıkıp ABD'nin ortalıkta pek görünmediğine aldanmayın.İtalya hariç AB ve ABD ile İsrail, BAE ve Mısır gibi ülkeler, Türkiye'nin kazanımlarına karşı düşmanca bir strateji yürütüyor.

Burada Suriye ve Libya başta olmak üzere Türkiye'nin Rusya ile olan rekabetini Atlantik'in kirli yaklaşımlarından daha farklı bir konumda değerlendirmek gerekir.

Dış politikada pek çok rekabet noktamız bulunan Rusya ile stratejik otonomiiçinde hareket ederken Doğu Akdeniz'deki gaz ve petrol çetesi mafyatik ülkelerin liderliğini yapan 'müttefikimiz' ABD ile neredeyse üzerinde anlaştığımız tek bir dış ve iç politika konusu bile yok.

Bu bağlamda ABD ve Fransa ile eşgüdümlü hareket eden Avrupa Birliği'nin(AB) Türkiye'ye seyahatin önünü neden açmadığını sorgulamak artık abestir.

Düşünün 1 Temmuz'dan itibaren 13 ülkeye seyahat yasağını kaldıran ve korona virüsün ilk tespit edildiği Çin vatandaşlarının bile Schengen Bölgesi'negirişini kolaylaştıran AB'nin seyahat listesinde Türkiye yok.

DSÖ'nün defalarca övdüğü ve objektif verilere göre listede yer alması gereken Türkiye'ye karşı gerekçeleri ise komik... "Vakalar il bazında açıklanmadığı için Avrupalılar kriter belirleyemiyormuş."

Bakalım son bir haftadır il bazında da korona salgını ile ilgili bilgiler verenTürkiye'ye karşı bu sefer hangi bahaneyi ileri sürecekler?

***

Oysa Atlantik'in gerçek hedefi başka. Türkiye'ye karşı verdikleri vekâlet savaşını kaybedenler şimdi ekonomik krize endeksli ticaret silahına başvuruyor.

Çünkü önümüzdeki süreçte dış politikadaki en büyük tehdit artık sınır ötesi terörden çok AB ve ABD destekli 'küresel finans ve ekonomik kriz' saldırıları olacak.

Fransa'nın AB'yi 13 Temmuz'da Türkiye'ye yeni yaptırımlar uygulanması için toplanmaya çağırmasının asıl amacı da bu!

Eskiden insan hakları, demokrasi ve ifade özgürlüğü gibi bahanelerle bize saldırırlardı. Şimdi bölgesel ve küresel güç merkezi olan Türkiye'nin Suriye, Libya, Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika ve Ortadoğu'daki yükselişi Batı'yı rahatsız ediyor.

Arap Baharı ezildikten sonra Türkiye'nin İslam dünyasının gerçek lideri olduğu hakikatini de hazmedemiyorlar.

Lafta Türkiye'yi egemen ülke gören Batı'nın bağımsız iç ve dış politikamızı reddetmesi sömürgeci reflekslerinden kaynaklanıyor. Ancak korona salgını ve ekonomik kriz pençesindeki Atlantik'in Türkiye'ye karşı eli o kadar da güçlü değil.

Üstelik Batı'dan gelen saldırılara karşı Asya, Kuzey Afrika, Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Doğu Akdeniz açılımlarını sürdüren bir Türkiye var.

Böylece içimizdeki etki ajanlarının stratejilerini boşa çıkararak Atlantik'e karşı daha güçlü hale geliyoruz. Ayrıca Batı'nın Libya bahanesiyle Türkiye ile Rusya'yı karşı karşıya getirme çabalarına da fırsat verilmiyor.

Şunu unutmayalım ki Libya'daki krizin asıl sorumlusu Fransa ve ABD'dir. Ama hinlik yapıp bütün suçu Rusya'ya yıkmaya çalışıyorlar.

Libya krizi bize şunu bir kez daha gösterdi ki eskiden olduğu gibi şimdi de asıl düşmanımız 'müttefik' Atlantik'tir. Bu tehdidi Büyük Asya açılımı ile dengelemek zorundayız. Yoksa 'vesayet altındaki Türkiye tarihi' yeniden tekrar edebilir

Bir Derin Amerika Operasyonu

(Bülent Erandaç. Takvim Gazetesi Yazarı)

CIA, 60 yıl önce İran'da düzenlenen ve dönemin Milliyetçi başbakanı Muhammed Musaddık'ın devrilmesi ile sonuçlanan darbedeki sorumluluğunu aradan 60 yıl geçtikten sonra resmen kabul etti. (15 Ağustos 2013) Gizliliği kaldırılan belgeler, "İran'da Musaddık ve liderliğini yaptığı Ulusal Cephe Partisi hükümetinin devrilmesine yol açan askeri darbenin, ABD dış politikası çerçevesinde CIA emriyle düzenlendiğini" resmen ortaya koyuyor.

Belgede "İran'ı Sovyet saldırısına açık bırakmanın ABD'yi TPAJAX'ı planlamak ve uygulamak zorunda bıraktı" ifadesi yer alıyor.

CIA, hemen her aşamasında yerel işbirlikçilerin rol aldığı hükümeti devirme komplosu için TPAJAX kod adını kullanıyordu.

Komplo, Musaddık'ı devirmek için propaganda yapmak, Şah Rıza Pehlevi'yi işbirliği yapmaya ikna etmek, milletvekillerine rüşvet vermek, güvenlik güçlerini organize etmek ve gösteriler düzenlemek gibi çeşitli aşamalardan oluşuyordu.  

YIL 1977

İstanbul Taksim'de kurgulanan 1 Mayıs 1977 gerçeğini biliyoruz.

Taksim 1 MAYIS olaylarının, 12 EYLÜL'E GİDEN SÜREÇTE DERİN ABD'NİN TÜRKİYE'Yİ İSTİKRARSIZLAŞTIRMA amacıyla BİR CIA OPERASYONU'NUN BAŞLANGICIDIR. ABD İstihbarat Örgütü, 5 Haziran 1977 genel seçimleri öncesinde bir darbe hazırlığı içindeydi. Darbenin zemini hazırlamak için bir dizi tertip ve katliam gerçekleştiriyordu. 12 EYLÜL'ÜN TAŞLARI DÖŞENİYORDU. 12 Eylül darbesini 1970'li yıllarda CIA'nin Türkiye Şefi olan Paul Henze, ABD Başkanı Jimmy Carter'a "bizim çocuklar başardı" diye haber vermişti.

38 yıl geçtikten sonra, "bizim çocuklar başardı"nın belgeleri şimdi yayınlanıyor.

Zaten darbeyi yapan bütün cuntacılar, darbe bildirilerinde "NATO dahil bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız" diye kendilerine destek veren dış güçlere bağlılık sözünü en baştan verdikleri için, darbelerin ardındaki Batı desteğini anlamak için başkaca kanıta da gerek yok.

Yeni ortaya çıkan belgede dönemin ABD'nin Ankara Büyükelçisi olan James Spain "Ordunun (yönetime) el koymasının ardından ABD-Türkiye ilişkileri" başlıklı yazışmasında, "darbecilerin bağlılık beyanının" kabul gördüğü şu şekilde ifade ediliyor:

"Mevcut askeri liderlerin tamamını iyi tanıyoruz ve özellikle de NATO üyeliği başta olmak üzere Türkiye'nin güvenlik ya da dış politikasında değişim yaşanacağı yönünde bir endişe taşımamıza da gerek yok." Esas cuntacıların darbe öncesi faaliyetleri ile ilgili gelecekte ortaya çıkacak belgeler önemli.

27 Mayıs 1960'tan 15 Temmuz darbesine kadar bütün darbelerin "mümkünlük şartları"nın oluşturulabilmesi için içeride karışıklıkların nasıl çıkarıldığının belgeleri de bir gün ortaya çıkacak..

TARİH: 15 TEMMUZ 2016

Türkiye, 15 Temmuz’la birlikte ABD’nin kendisini yıllardır kıskaca aldığı gerçeğiyle yüzleşti ve artık ABD’nin isteklerini değil kendi çıkarların ön plana alan bir Türkiye var. 

Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) eliyle gerçekleştirilmeye çalışılan darbe girişiminin üzerinden 4 yıl geçti.

15 Temmuz 2016 tarihi, yalnızca 251 kişinin hayatını kaybetmesine yol açan bir darbe girişiminin değil, aynı zamanda Türkiye-ABD ilişkilerinin hızla bozulmasının da miladı Zira darbe girişimi esnasında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun "Darbenin arkasında Amerika Birleşik Devletleri var" ifadeleri de halen hafızalarda.

FETÖ LİDERİNİ İADE ETMEYEN VE YPG’Yİ SİLAHLANDIRAN ABD Elbette, Washington, kalkışmanın üzerinden  4  yıl geçmiş olmasına rağmen FETÖ Lideri Gülen’i Türkiye’ye iade etme konusunda bir arpa boyu yol almış değil.

Ayrıca Türk-Amerikan ilişkilerinin kötüye gittiği bir dönemde, ABD, Türkiye’nin “terör örgütü” olduğunu aktardığı ve PKK ile bağlantılı olduğuna işaret ettiği YPG’ye yönelik silah desteğinde de hız kesmedi.

Bugün gelinen noktada ise ABD, Türkiye’nin güvenlik endişelerini dikkate almak bir yana, ülkenin güvenliği için satın ve teslim aldığı S-400 hava savunma sisteminden dolayı Türkiye’yi yaptırımlarla hedef almaya hazırlanıyor.

‘ABD TERÖRE VERDİĞİ DESTEĞİ KESMEDEN İLİŞKİLER DÜZELİR Mİ?’ Gerçekler  göz önünde bulundurulduğunda, “Türk-Amerikan ilişkileri, ABD Türkiye’nin “terör örgütü” olarak tanıdığı örgütlere yardımı kesmeden düzelir mi?” sorusunu gündeme getiriyor.

 ‘15 TEMMUZ’LA BİRLİKTE TÜRKİYE, ABD’NİN ÜLKENİN BAĞIMSIZLIĞINI ON YILLAR BOYUNCA HEDEF ALDIĞI GERÇEĞİYLE YÜZLEŞTİ’

 “Aslında Türkiye-ABD ilişkileri 15 Temmuz’da düğüm olmamış, tam tersine Türkiye 1990’lı yıllardan, hatta daha geriye götürürsek Atatürk’ün ölümünden kilit olan ABD ve 1952 sonrası NATO ilişkilerimizdeki aleyhimize olan düğümü çözmüştür.

Çünkü Türkiye ile ABD ilişkilerinin düğüm olması süreci o dönemlerde başlamıştır. Birileri bize düğüm atmış ve bağımsız manevra yapma kabiliyetimizi sınırlamıştır. Soğuk Savaş bittikten sonra da bu düğümü başta PKK olmak üzere terör örgütleri üzerinden sıkmaya çalışmışlardır. Türkiye sözünü ettiğim dönemlerde ne zaman kafayı kaldırmaya kalksa darbeler, terör saldırıları, kumpaslar, ekonomik operasyonlar vs. ile sürekli hizaya sokulmuştur.

Direndiği dönemler olmuştur. O direnişlerin bedeli de sert olmuştur. Çünkü bu süreçte kılcal damarlarımıza kadar sızdırdıkları unsurları eliyle içeriden vurmuşlardır. 15 Temmuz bizim bu gerçekle en çarpıcı yüzleştiğimiz dönemlerden biridir. Yani düğüm çözülmüş, Türkiye gerçeklerle yüzleşmiştir. 15 Temmuz sayesinde FETÖ dahil gladyo unsurlarıyla, terör örgütleriyle sert mücadele etmeye başlamış, bölge merkezli bir dış politikaya yönelmiştir. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Pençe harekatlarını yapmış, Astana birlikteliğini oluşturmuş, S-400 kararı vermiş, Mustafa Kemal’in tabiriyle dahili bedhahlarla da mücadeleyi yoğunlaştırmıştır.”

ABD’nin PKK uzantısı YPG ye silah vermesi ve muhatap alması ve bu tutumunu devam ettirmesi tabii ki ilişkileri geriyor ve Türkiye tarafından haklı olarak ABD’nin müttefikliği sorgulanıyor. Ve ABD bu yanlış tutumunu değiştirmediği sürece de bu çok ciddi sıkıntı olmaya devam edecek. Ancak burada esas dikkat edilmesi gereken nokta şudur, Türkiye, Cumhuriyet tarihinde uzun zamandır iki şeyi başarmaya başladı.

Birincisi, Türkiye, ABD’nin her dediğini yapan bir dış politikadan çok kendi çıkarlarını ön plana koymaya başladı.

İkincisiyse, ABD başta olmak üzere dış politikasında ciddi anlaşmazlıklar yaşadığı ülkelerle bile iletişim kanallarını açık tutmayı ve anlaştığı konularda çalışmaya başladı.”

Nil Üzerinde Baraj Mücadelesi

Hedasi Barajı Kavgası

Etiyopya'daki Hedasi Barajı ile ilgili Afrika Birliğinin girişimiyle yeniden başlatılan müzakerelerinin ikinci gününde de sonuç elde edilemedi.

Sudan Su Kaynakları Bakanlığından yapılan açıklamaya göre, müzakerelerin ikinci gününde Etiyopya, Mısır ve Sudan, yasal ve teknik açıdan tartışmalı konulardaki görüşlerini sundu.

İhtilafların sınırlı olduğu ve bu konularda anlaşmaya varmanın mümkün olduğu belirtilen açıklamada, "Anlaşma yapılması, daha fazla çaba ve siyasi irade gerektiriyor" sözlerine yer verildi.

Görüşmelere devam edilecek

Mısır Sulama Bakanlığından yapılan açıklamada ise müzakerelerde yasal ve teknik seviyelerde şu ana kadar 3 ülke arasında herhangi bir fikir birliğine varılmadığı belirtildi. Görüşmelere yarın devam edilecek.

Etiyopya tarafından konuya dair henüz bir açıklama yapılmadı.

Taraflar arasında defalarca başarısızlıkla neticelenen müzakereler, son olarak Afrika Birliği dönem başkanı Güney Afrika’nın girişimiyle cuma günü yeniden başlamıştı.

Toplantılara ABD, Avrupa Birliği, Afrika Birliği ve Güney Afrika'dan da gözlemciler katılıyor.

HEDASİ BARAJI:

Hedasi Barajı'nın inşasına başlanmasıyla bölgedeki ülkeler arasında nehir sularının kullanımı konusunda çıkan anlaşmazlık birçok uluslararası aktörün devreye girmesine rağmen çözüme kavuşturulamadı.


Etiyopya'nın Nil Nehri'nin ana kollarından Mavil Nil üzerine inşa ettiği Hedasi Barajı ile ilgili son olarak geçen ay Sudan arabuluculuğunda başlatılan ve bir hafta süren müzakereler, Mısır ile Etiyopya taraflarının uzlaşmasız ve birbirlerini suçlayan tavrı nedeniyle 18 Haziran'da sona ermiş, Kahire yönetimi, ertesi gün Birlemiş Milletler Güvenlik Konseyinden "soruna adil çözüm bulunması" için müdahalede bulunmasını istemişti.


Etiyopya Su ve Enerji Bakanı Seleshi Bekele, 29 Haziran'da yaptığı açıklamada, Mavi Nil Nehri üzerine inşa ettikleri Hedasi Barajı'nda Sudan ve Mısır'la ortak anlaşma imzalanmasa dahi su tutmaya başlanacağını duyurmuştu.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) ise aynı gün, Etiyopya, Mısır ve Sudan'ın baraj krizini diyalog ve müzakereler ile Afrika Birliği'nin yardımıyla çözmesi çağrısı yapmıştı.

Elektrik ihtiyacının yaklaşık yüzde 90'ını hidroelektrik santrallerinden sağlayan Etiyopya, Afrika'nın en büyüğü olacak Hedasi Barajı ile yetersiz enerji üretimini gidermeyi amaçlıyor.

SİSİ DARBESİ’NİN 7. YILDÖNÜMÜNDE MISIR NEREYE SAVRULUYOR?

(Anadolu Ajansı Analiz)

Mısır sahip olduğu coğrafi sınırlar, tarihi birikim ve insan kaynağıyla jeopolitik açıdan önemli ülkelerden biri. Asya ve Afrika kıtaları arasında bir kara köprüsü konumunda olmasının yanı sıra, Mısır Asya ile Afrika’yı ve Avrupa ile Asya’yı bağlayan iki ana su yolu üzerinde, yani Akdeniz ve Hint okyanusu arasında eşsiz bir stratejik konumda bulunuyor.

Bu nedenle de ulusal egemenliğinden taviz vermeden varlığını koruma ve dış güçlerin tehditlerini bertaraf etme hususunda çevresine söz geçirecek kadar güçlü olma gerekliliğini hafızasında tutan bir tarihi tecrübeye sahip.

1980’lere kadar Türkiye ekonomisinden daha iyi bir performansa sahip olan Mısır, gelişmekte olan bir ülke olarak, uluslararası güç oyununda etkili bir aktördü. Ne oldu da bu konumundan uzaklaştı?

Hangi politikaların sonucunda emperyalist politikaların bir aracı haline dönüştü?

Etiyopya’nın üzerinde baraj yaptığı Nil, Mısır’ın can damarı

Mısır’ın ekonomisi ve güvenliği büyük ölçüde Nil’e bağlıdır. Bu nedenle Nil havzasındaki ülkelerle ilişkileri hayati önem arz eder. Bu bakımdan Sudan, Güney Sudan, Uganda, Etiyopya ve Cibuti gibi devletlerle ilişkileri, sıradan bir komşu devlet ilişkisi şeklinde değerlendirilmez.

Tarihe baktığımızda Akabe körfezinden Somali’ye kadar uzanan Kızıldeniz sahillerinde Kahire hep egemen olmuştur. Asya’ya uzanan kara köprüsü durumundaki Sina yarımadası iddialı fatihlerin aşmak zorunda oldukları çetin bir güzergâhtır; ama Mısır’da otoriteyi ele geçiren Doğu Roma İmparatorluğu, Emeviler, Abbasiler, Eyyubiler, Memlukler ve Osmanlı Devleti güçlerini Suriye’den Mısır’a uzattılar veya istisnai olarak Fatımiler’in yaptığı gibi, Mısır’dan Suriye’ye uzanan Doğu Akdeniz sahilleri boyunca egemen oldular. Mısır’da kurulan idareler -Doğu Roma ve Fatımiler hariç- güçlerini Kızıldeniz ve Arabistan’a yaydılar.

Stratejik üstünlüklerini insan kaynağı ve ekonomik imkanlarla güçlendirdikten sonra Mısır çoğu zaman Anadolu ve Bağdat merkezli güçlerle rekabete girişmiştir. Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve ardından gelen Hıdiv İsmail Paşa Nil’in kaynağı olan bölgeleri Kahire’nin otoritesi altında tutmak için askerî seferler düzenlemişlerdir.

Ayrıca Hıdiv İsmail Paşa 1869 yılında açılan Süveyş Kanalı’nın sağladığı stratejik önemin farkında olarak, kısa bir süreliğine de olsa Kızıldeniz sahillerini Sevakin, Massava ve Somali’deki Zeyla limanı dahil olmak üzere, Kahire’nin kontrolü altına almış ve karadan da güney sınırlarını Uganda’ya kadar genişletmişti.

Ancak 1882 yılında Mısır’ın İngiliz işgaline uğraması, Fransa ve İtalya’nın sömürgeci güç olarak Kızıldeniz sahillerindeki stratejik noktalara yerleşmesine yol açmıştı. II. Dünya Savaşı sonrasında ise bağımsızlıklarını kazanan ülkeler üzerindeki emperyalist politikalar tamamen yok edilememiştir.

Sisi’nin öncelikli sorumluluğu Etiyopya’da yapılan ve su tutmaya başlayan Rönesans barajının Nil sularına vereceği zararı önleyici tedbirler almaktır. Fakat çözüm için geç kalındığı görülüyor. Nil havzasındaki ülkelerin bölünüp parçalanmasını elini kolunu bağlayarak seyretmek acizlik göstergesi değil midir?

Libya’daki toplu infazların sorumlusu ve acımasız bir katil olan Hafter’e destek vererek Libya’nın bölünmesine yol açacak, ileride bir ucu Mısır’a da dokunacak riskli politikalar yerine, komşu ülkelerin birlik ve bütünlüğü yönünde politikalar uygulamak Kahire’nin de çıkarınadır. Doğu Akdeniz’de İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni (GKRY) sevindirmek yerine kendi çıkarlarını korumak Mısır halkının beklentisidir.

Arapların miğfer ülkesi Mısır ulusal ve küresel iddialarından uzaklaşıyor

1948’de İsrail’in kurulmasını kendi güvenliği için bir tehdit olarak algılayan Mısır’ın askerî kadroları “Hür Subaylar” adı altında örgütlenerek 1952 yılında gerçekleştirdikleri askerî darbeyle, 1805 yılından beri Mısır’ı yöneten Kavalalı ailesinin elinden iktidarı aldılar.

Ardından 1956 yılında darbecilere darbe yapan Cemal Abdünnasır tek otorite oldu. Nasır dile getirdiği iddialarının hiçbirinde başarılı olamadı ama hâlâ Mısır’ın ulusal kahramanı olarak görülür. Nasır’a göre Mısır üç medeniyet havzasının merkezinde idi: Afrika, Arap ve İslam.

Nasır Pan-Afrikanizm politikasının öncülüğünü yaparak sömürgeciliğe karşı siyasal, ekonomik ve kültürel bağımsızlık savaşı yürüten Afrika halklarının destekçisi oldu. Kahire sadece Mısır’ın başkenti değil, neredeyse bütün bir Afrika kıtasının başkenti rolündeydi. Afrika’nın hemen her ülkesinden öğrenciler, sendikacılar, aydınlar, sanatçılar, politikacılar Kahire’de merkezi olan, kıtaya yönelik bir kurumun faaliyetlerine katılıyorlardı.

Mısır üniversitelerinde öğrenim gören Afrikalı öğrenciler Mısır’ın gönüllü elçileriydi. Nasır’ın Pan-Arabizm politikası ise sayısı bugün 22 olan irili ufaklı tüm Arap ülkelerinin halklarını heyecanlandırıyordu. Filistinli Arap’ın toprakları üzerinde kurulan İsrail’in yayılmacı politikalarından ancak Mısır’ın askerî açıdan karşı koymasıyla kurtulacaklarını düşünen Arap gençleri ona umutla bağlanmışlardı.

Pan-İslamizm politikası ise Nasır’ın Mısır’ın tarihi bağlarına sahip çıktığını gösteren, hem kendi ülkesinde hem de Arap dünyasında kendisine meşruiyet alanı açan bir politikaydı. Nasır kendisini, daha geniş kitleler nezdinde bir kurtarıcı lider olarak algılanmasına imkan veren Bağlantısızlar hareketinin lideri olarak da görmeye başladı.

 “Üçüncü Dünya” ülkeleri adıyla da bilinen bu geniş alan mazlum Afrika, Arap ve İslam ülkelerini de kapsamaktaydı ve Nasır liderliğindeki Mısır’a uluslararası arenada önemli roller yüklüyordu.

Nasır’ın dünya çapında bu denli etkili liderlerden biri olması Mısır’ı ekonomik ve askerî potansiyel bakımından büyük güçlerin ilgi alanına taşıdı. Mısır bundan faydalanarak ekonomik, siyasi ve askerî destekler aldı.

Nasır’ın askerî darbesi ve modernleşme politikaları başlangıçta Batı’dan destek gördü. Fakat Mısır karşısında ABD’nin İsrail’i destekleyen politikaları, Nasır’ı SSCB tarafına itti.

1960’lı yıllar Mısır’ın SSCB desteğiyle geçirdiği yıllar oldu. 1970’li yılların sonu ve 1980’lerden bugüne ise Enver Sedat’ın başlattığı ve Hüsnü Mübarek’in devam ettirdiği politikalarla, bu iki ismin iktidar dönemleri, ABD yanlısı politikaların uygulandığı devirler oldu.

İktidarı darbeyle ele geçiren General Abdülfettah Sisi döneminde ise (Nasır ve Sedat devirlerindeki iddialı politikalar bir yana) Mübarek döneminde kısmen de olsa izlenebilmiş dengeli politikalar tamamen bir yana bırakılmış ve yerini dış güçlerin güdümünde sürdürülen politikalara bırakmıştır.

Bugün Sisi ve ekibi Mısır’ın tarihi iddialarının takipçileri olmadıkları gibi, ulusal çıkarlarını koruma konusunda da duyarsız bir siyaset izlemekteler. Mısır Nasır’dan Sisi’ye, yani 1952’den 2012 yılına kadar yaklaşık 60 yıl boyunca dört asker kökenli ve darbeci lider eliyle yönetilmiştir. 3 Temmuz 2013 tarihinden itibaren bir başka darbeci iktidarı ele geçirmiştir. Temmuz 2012 ile 3 Temmuz 2013 arasında kalan bir yıl hariç tutulursa, Mısır 70 yıldır darbeci generaller tarafından yönetilmektedir.

1956 yılında Sudan Mısır’dan ayrıldığında, Mısırlı gençler Nil kaynağı elden gittiği için, meydanlarda “Sudan-Mısır bir bütündür bölünemez” diye slogan atıyorlardı. Oysa aynı günlerde Nasır, Süveyş kanalının güvenliğini sağlayan İngiliz askerlerinin ABD ve SSCB’nin uzlaşısıyla bölgeden çekilmelerini diplomatik ve askerî bir zafer olarak kutlayarak Mısır’ın bölünmesinin yol açtığı sendromu aşmasını bildi.

Sedat yenemediği İsrail’den topraklarını barış karşılığında kurtarmasını yine bir zafer gibi sundu. Fakat haklı ve kazançlı bir barış yaptığını halkına anlatmayı başaramadığı için bir suikasta kurban gitti.

Yerine geçen Mübarek Arap-İsrail çatışması bağlamında ülkesinin stratejik önemini ön planda tutarak Batılı ülkelerden askerî ve ekonomik destek almayı bildi. Ayrıca yükselen İslamcı akımların kontrol altında tutulmasının bölgedeki Arap krallıklarının da çıkarına olduğuna dair söylemlerle Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkelerden de finansal yatırımlar ve yardımlar almayı başardı.

Fakat alınan yardımlarla askerî bürokrasiyi ve yönetici eliti memnun etmeye öncelik verdi. Ülkenin kronikleşen sorunlarına kalıcı çözümler bulamadı. Bu yüzden, 1948’den beri sık sık İsrail’i protesto etmek için meydanlara inen gençler, kendi kaderlerini demokratik yollarla tayin etmek için sokaklara ve meydanlara döküldüler.

Türkiye’nin Libya ile imzaladığı “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Anlaşması” Akdeniz’de oldubitti şeklinde yapılan anlaşmaları sarstı.

Bu bağlamda, Sisi Akdeniz’deki deniz yetki alanından 7 bin kilometrekareyi Yunanistan’a niçin terk ettiğini açıklayamadı.

Diğer yandan Sisi, Libya’da Birleşmiş Milletler (BM) tarafından tanınan meşru hükümet kuvvetlerinin ülke topraklarında darbeci ve bölücü karakterdeki Hafter milislerine karşı başarı kazanmasını içine sindiremiyor. Ekonomik ve sosyal olarak can çekişen Mısır, dış politika bakımından da karanlık yollara sürükleniyor.

Sisi’nin darbesiyle devrim Mısır halkının elinden alındı

Tahrir meydanında toplanan milyonlar yoksulluk, yolsuzluk ve siyasal baskılara tepki gösterdikleri kadar, Mısır’ın tarihi rollerinden sapmasına da karşı olduklarına dair sloganlar attılar.

Mısır halkı genciyle, yaşlısıyla, öğrencisiyle, aydınıyla, işçisi ve işsiziyle ele ele vererek 11 Şubat 2011’de Hüsnü Mübarek’in istifa etmesine yol açan bir başarıya imza attılar ve gerçekten bir halk devrimi yaptılar.

Fakat Mısır’da kökleri Nasır’a dayanan askerî bürokrasi, Mısır’ın cumhurbaşkanlığı makamına içlerinden bir generali getirmek istiyordu. Askerî elit 1 Temmuz 2012’de Mursi’nin iktidara gelmesine engel olamasa da 3 Temmuz 2013’de sivil cumhurbaşkanını darbeyle indirdi ve içlerinden bir generali devlet başkanı yaptı.

Trump’ın “benim favori diktatörüm” diye seslendiği General Abdülfettah Sisi ülkesindeki yolsuzluk ve yoksulluğa çare bulamadığı gibi, bütün dünyayı etkileyen Kovid-19 salgınında yaşanan sağlık ve yoksulluk sorunları Mısır halkının belini iyice büktü.

Ekonomisi gittikçe bozulan Mısır’ın dış politikası da çöküyor

Sisi salgınla mücadele planını uygulamaya koyarken ilginç bir yönteme başvurdu. Ekonomik sıkıntıları artan çalışanların maaşını enflasyon karşısında artırmak yerine azaltma yoluna gitti.

Halkın dikkatini iç politikadan dış politikaya çevirmek için, Libya hakkında Hafter yanlısı açıklama ve girişimlerini artırarak halkın gündeminden uzakta kaldığını bir kere daha gösterdi.

Son olarak, daha önce yaptığı “Sirte Mısır’ın kırmızı çizgisidir” açıklamasına ilaveten, denetlediği pilot grubuna “Libya’da dış göreve hazır olun” talimatı verdi. Bu epey talihsiz bir beyandır.

1962 yılında Yemen iç savaşına dış güçlerin tahrik etmesiyle müdahale eden Mısır, en seçkin birliklerinin başarısız kalmasıyla 1965 yılında çekilmek zorunda kaldı. Nasır büyük iddiaların sahibi olarak giriştiği bu müdahalenin ardından, 1967’de İsrail ile yapılan savaşta, modern Mısır tarihinin en büyük yenilgisini hem Mısır hem de Arap halklarına yaşattı.

Tarih ders almasını bilenler için en acımasız öğretmendir. Sisi Libya’ya müdahalenin taşıdığı riskleri hesaplamak için yakın tarihe ve Nasır devrine daha yakından bakabilir.

Libya’da yanında yer aldığı kişi, kendi halkına karşı acımasız katliamlar yaparak onları toplu mezarlara layık gören, darbeciliği meşruiyete tercih eden ve her geçen gün geri çekilen ve son tahlilde kaybetmesi beklenen biri. Hafter Sisi’ye, iç politika malzemesi olarak ihtiyaç duyduğu bir zafer yerine yeni bir hezimet yaşatacaktır.

Bugün Sisi ve ekibi Mısır’ın tarihi iddialarının takipçileri olmadıkları gibi, ulusal çıkarlarını koruma konusunda da duyarsız bir siyaset izlemekteler.

Mısır Nasır’dan Sisi’ye, yani 1952’den 2012 yılına kadar yaklaşık 60 yıl boyunca dört asker kökenli ve darbeci lider eliyle yönetilmiştir.

3 Temmuz 2013 tarihinden itibaren bir başka darbeci iktidarı ele geçirmiştir. Temmuz 2012 ile 3 Temmuz 2013 arasında kalan bir yıl hariç tutulursa, Mısır 70 yıldır darbeci generaller tarafından yönetilmektedir.

Mısır halkının asıl gündemi: Yoksulluk

Sisi’nin asıl mücadele etmesi gereken konu ekonomi ve yolsuzluklarla mücadeledir. Mısır ekonomisi başlıca dört gelir kaynağına sahip:

Turizm, Süveyş Kanalı’ndan geçen gemilerden alınan geçiş ücretleri, Arap ülkelerinde çalışan işçilerin döviz transferleri ve yükseköğretim için çoğunlukla Afrika, Endonezya, Malezya ve çevredeki Arap ülkelerinden Mısır’a gelen on binlerce öğrenciden sağlanan gelir. Kovid-19 sürecinde yukarıda belirtilen temel gelirlerde büyük düşüşler oldu.

Büyük bir kısmı iş kaybına uğradıkları için, bir kısmı da petrol fiyatlarındaki düşüşün maaşlarına yansımasından dolayı, Körfez ülkelerinde çalışan işçilerin Mısır’a transfer edecek kazançları epey düşük meblağlarda kaldı.

2019 yılında Mısır’ın turizm geliri 12,6 milyar ABD dolarıydı. 2020 yılında bu rakamın tamamına yakın kısmı kayda geçemeyecektir. Süveyş Kanalı gelirleri son yıllarda yaklaşık 6 milyar dolar olarak gerçekleşiyordu. Ancak 2020 yılında bu gelir de önemli bir düşüş gösterecektir.

Dördüncü olarak, yaşadığı politik gerilimler sebebiyle Mısır zaten büyük ölçüde uluslararası öğrenci kaybına uğramıştı; fakat salgınla birlikte bu kayıp daha da büyüdü.

Mısır liderliği ülkesinin kırmızı çizgilerini ilan ederken, Gazze üzerindeki ambargoları sürdürerek 2 milyon Filistinli Arap’ı açık bir hapishanede tutan ve Batı Şeria’daki Filistin topraklarının yüzde 30 kadarını ilhak kararı alan İsrail’e karşı kırmızı çizgileri olan bir dış siyasete sahip değil.

 Ayrıca Kızıldeniz’in kuzeyi, Akabe körfezi, Tiran boğazı ve Sina yarımadasının savunulmasında vazgeçilmez öneme sahip olan Senafir ve Tiran adalarını Suudi Arabistan’a terk kararı alan Sisi, bu anlamda Mısır’ın milli menfaatlerini çiğneyip kırmızı çizgiyi aşmıştı. Ancak halkın tepkisiyle Mısır Yüksek İdare Mahkemesi bu egemenlik devrine “dur” demişti.

Türkiye’nin Libya ile imzaladığı “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Anlaşması” Akdeniz’de oldubitti şeklinde yapılan anlaşmaları sarstı. Bu bağlamda, Sisi Akdeniz’deki deniz yetki alanından 7 bin kilometrekareyi Yunanistan’a niçin terk ettiğini açıklayamadı.

Diğer yandan Sisi, Libya’da Birleşmiş Milletler (BM) tarafından tanınan meşru hükümet kuvvetlerinin ülke topraklarında darbeci ve bölücü karakterdeki Hafter milislerine karşı başarı kazanmasını içine sindiremiyor. Ekonomik ve sosyal olarak can çekişen Mısır, dış politika bakımından da karanlık yollara sürükleniyor.

Mısır’ın dış politikası, Nasır’dan itibaren anti-emperyalist karaktere sahipti. Arap ülkeleri başta olmak üzere Asya ve Afrika’da fakir ve güçsüz ülkeleri destekleyen, ilkeleri olan bir geleneği vardı. Mısır halkının dış güçlerin emperyalist yayılmacılığına karşı duruşu,

19. yüzyıldan beri Mısırlı kimliğinin önemli bir parçasıdır. Buna ilaveten Nasır döneminde uygulanan milliyetçi politikalar Mısırlılar için güçlü bir ulusal gurur sermayesi üretmiştir.

Mısır’ın ulusal ideali hem Doğu’dan hem de Batı’dan bağımsız olmak, güçlü bir müreffeh devlet olmak, İsrail’e karşı durmak ve Arap dünyasına olduğu kadar Afrika ve İslam ülkelerine liderlik etmekti.

Ne var ki Sisi idaresinin başarısız ve basiretsiz yönetimiyle Mısır, 100 milyonu aşan nüfusuyla, gerçek sorunlarıyla yüzleşmek istemediği bir noktaya gelmiş bulunuyor. Mısır tarihi rollerinden uzaklaştığı gibi, ülkenin kaderi gittikçe büyüyen bağımlılık ağları tarafından tayin ediliyor.

Tarihe baktığımızda Akabe körfezinden Somali’ye kadar uzanan Kızıldeniz sahillerinde Kahire hep egemen olmuştur. Asya’ya uzanan kara köprüsü durumundaki Sina yarımadası iddialı fatihlerin aşmak zorunda oldukları çetin bir güzergahtır; ama Mısır’da otoriteyi ele geçiren Doğu Roma İmparatorluğu, Emeviler, Abbasiler, Eyyubiler, Memlukler ve Osmanlı Devleti güçlerini Suriye’den Mısır’a uzattılar veya istisnai olarak Fatımiler’in yaptığı gibi, Mısır’dan Suriye’ye uzanan Doğu Akdeniz sahilleri boyunca egemen oldular. Mısır’da kurulan idareler -Doğu Roma ve Fatımiler hariç- güçlerini Kızıldeniz ve Arabistan’a yaydılar.

Mısır-Türkiye ilişkilerinde karşıtlık yerine dostluk mümkün mü?

1980’lere kadar Türkiye ekonomisinden daha iyi bir performansa sahip olan Mısır, gelişmekte olan bir ülke olarak, uluslararası güç oyununda etkili bir aktördü. Ne oldu da bu konumundan uzaklaştı? Hangi politikaların sonucunda emperyalist politikaların bir aracı haline dönüştü?

Nasır gücünün çok ötesinde iddialara girişerek ülke kaynaklarını ve ulusal enerjisini harcaması nedeniyle Mısır’ın mali sorunlarını ağırlaştırdı. Mısır çaresiz bir şekilde büyük güçlerden ekonomik ve askerî yardım temin etmek durumunda kaldı. Bu bağımlılık, elbette ulusal bağımsızlığa ağır maliyetler ve tehditler getirdi. ABD’nin İsrail yanlısı politikası Nasır’ı SSCB’nin yanına itti.

Fakat Enver Sedat iktidara gelince, 1970’lerin sonunda ABD’ye yaklaşarak Haziran 1967 savaşında kaybedilen toprakları geri almak ve ekonomik sorunlarını Washington’ın yardım programlarıyla çözmek istedi. Böylece Mısır ABD’den ve müttefiklerinden sağlanan askerî ve ekonomik yardımlara bağımlı bir ülke konumuna düştü. Böylece Mısır tarihsel iddialarından koparak güçlü ve bağımsız dış politika izlemekten uzaklaştı.

Mısır’ın dış politikasının temel açmazı, dış yardıma bağımlılıktan kurtulamadığından, tarihsel rolüne aykırı, pasif ve tavizkar kararlara imza atmaktır. Mısır’ın bu durumu can çekişen bir hastaya benziyor. Zor da olsa mümkün olan kurtuluşu ve ülkenin kendine gelmesi, ancak gerçek sorunlarıyla yüzleşebildiği zaman olacaktır.

Sisi’nin öncelikli sorumluluğu Etiyopya’da yapılan ve su tutmaya başlayan Rönesans barajının Nil sularına vereceği zararı önleyici tedbirler almaktır. Fakat çözüm için geç kalındığı görülüyor. Nil havzasındaki ülkelerin bölünüp parçalanmasını elini kolunu bağlayarak seyretmek acizlik göstergesi değil midir?

Libya’daki toplu infazların sorumlusu ve acımasız bir katil olan Hafter’e destek vererek Libya’nın bölünmesine yol açacak, ileride bir ucu Mısır’a da dokunacak riskli politikalar yerine, komşu ülkelerin birlik ve bütünlüğü yönünde politikalar uygulamak Kahire’nin de çıkarınadır. Doğu Akdeniz’de İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni (GKRY) sevindirmek yerine kendi çıkarlarını korumak Mısır halkının beklentisidir.

Sonuç olarak, Mısır’ı bu duruma düşüren, büyük güçlere karşı izlediği teslimiyetçi politikalar olmuştur.BAE ve Suudi Arabistan’dan sağlanan maddi destekler karşılığında tüm Arap ve İslam dünyasının aleyhine, fakat sömürgeci zihniyetten kurtulamayan güçlerin lehine politikalar izlemek, Mısır’ın kronikleşen ekonomik ve siyasal sorunlarına çare olmaktan uzaktır.

İç ve dış politikadaki savrulmalar yanında, gereksiz Türkiye düşmanlığı yapmak, Mısır’ın yapısal sorunlarına kalıcı çareler geliştirilmesi doğrultusunda en küçük bir iyimserliğe imkân vermiyor. Orta Doğu’da barış ve huzuru arzulayan Türkiye, bugün ilişkileri gergin de olsa, son tahlilde Mısırsız bir planın sonuç getirmeyeceğinin farkında. Aynı farkındalığı Mısır tarafının aklıselim unsurlarında da tespit etmek mümkün.

Koronayı Konu Alan İlk Türk Filmi

19 Haziran’da çekimlerine başlanan “Kehanet” pandemi sonrasında sete çıkan ve koronavirüs salgınını da konu alan ilk film oldu.

Koronavirüs salgını nedeniyle başlayan pandemi sonrası her sektörde olduğu gibi sinema sektörü de durmuş, film çekimleri iptal edilmiş, vizyon tarihleri ertelenmiş, sinema salonları kapanmıştı. Haziran ayından itibaren tüm dünyayla birlikte ülkemiz de yavaş yavaş normale dönerken, sete çıkan ilk film Pera Yapım’ın yapımcılığını üstlendiği “Kehanet” oldu.

Fatih Hasanoğlu’nun yönettiği; gizem, gerilim, macera türlerini harmanlayan konusuyla sinemamızda bir ilk olan Kehanet’in başrollerinde, Mustafa Ak, Muhammed Bahçecik, Fatih Hasanoğlu  ve Halil Kumova var. Filmin bir başka özelliği de koronavirüs’ü de senaryoya dahil etmesi…   Çekimleri tamamlanan “Kehanet” bu yıl, eylül ayında CGV Mars Dağıtım aracılığıyla tüm Türkiye’de vizyona girecek.