Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (20-26 Temmuz 2020)

SDE Editör
27 Temmuz 2020 23:26

AYASOFYA DÜNYA BASININDA

Japonya ve Katar basını, Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi'nde 86 yıl sonra kılınan ilk cuma namazına geniş yer verdi.

Japon basınındaki haberlerde Ayasofya-i Kebir Camii'nin 86 yıl sonra müzeden camiye döndürülmesi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve siyasi liderlerin ilk cuma namazına katılması ve cami dönüşümündeki iç reforma değinildi.

Asahi Shimbun, "Camiye çevrilmesinin ardından Ayasofya'da ilk cuma namazı edası" başlığını kullandığı haberde, ibadet saatinden 2 saat önce namaz kılacakların tüm yolları doldurduğunu belirtti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Kur'an-ı Kerim okuduğu fotoğrafın kullanıldığı haberde, "Namazda örtülecek Hristiyanlık motifleri daha sonra açılacak ve tüm ziyaretçiler Ayasofya'yı ücretsiz gezebilecek." bilgisi yer aldı.

Yomiuri Shimbun, "Dünya mirası Ayasofya 'camileştirilerek' ibadete açıldı" başlığını kullandığı haberinde, Bizans İmparatorluğundan itibaren Ayasofya'nın tarihine ve İstanbul'un fethiyle Osmanlı Devleti'nin kontrolüne geçmesine değinildi.

Cami ve meydanında ilk cuma namazı için buluşanların yer aldığı fotoğrafın kullanıldığı haberde, cami içine serilen mavi halılara ve minarelerden 5 vakit okunacak ezana ilişkin de bilgi verildi.

Tokyo Shimbun, "Ayasofya'da ilk cuma namazı" başlıklı haberinde, Istanbul'daki dünya mirasının 86 yıl sonra Erdoğan'ın kararıyla yeniden camiye dönüştürüldüğünü kaydetti.

Dönüşüme yönelik Avrupalı devletlerin tepkilerine de yer verilen haberde, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve siyasi liderlerin ilk safta yer aldığını gösteren fotoğraf karesi kullanıldı.

Nihon Keizai Shimbun, Jiji Tsuushinsha, Okinawa Times, Nikkan Sports gazeteleri internet sitelerinde açılışa yer verirken, kamu yayıncısı NHK, Kyodo haber ajansı, Nippon News Network (NNN), Tokyo Broadcasting System (TBS) kanallarında açılışa dair fotoğraf ve görüntüler servis edildi.

"Tarihi gün"

Katar'daki gazeteler bugünkü nüshalarında Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi'nde kılınan ilk cuma namazını "Tarihi gün" olarak niteledi.

Al-sharq gazetesi başlıklarından birini Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "(Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi) Tüm insanlığın bir kültür mirası olarak her dinden insanların gelip gezebileceği bir yer." açıklamasına ayırdı.

Raya gazetesi de ilk sayfasında "Ayasofya tarihi bir cuma gününde namaz kılanlarla mamur" başlığını kullandı. Cuma hutbesinde verilen mesajları aktaran gazete, "Ayasofya kubbesinin altından tüm beşeriyete adalet, barış ve merhamet çağrıları yapıldı. Evrensel değerlerin ve ahlaki ilkelerin korunmasına teşvik edildi" ifadelerini sayfalarına taşıdı.

Vatan gazetesi de ilk sayfasında, "Erdoğan, Ayasofya'daki ilk cuma namazında Kur'an-ı Kerim tilavet etti" başlığına yer verdi.

Gazetenin görüş sütununda "Tarihi gün" başlığıyla yapılan değerlendirmede, 86 yıl sonra Ayasofya'nın ibadete açılmasıyla dün Türkiye ve İslam dünyası için tarihi bir gün yaşandığı, eşsiz mimari eserin yeniden İslam ümmetine geçmesiyle bu yüce ümmetin yeniden tam ihtişamını kazanmasının ümit edildiği vurgulandı.

Cuma namazına 350 bin kişinin katıldığı bilgisi aktarılan gazetede, "Kardeş Türk halkının ve İslam ümmetinin sınırları aşan bir sevince sahip olduğu" kaydedildi.Gazete haberini "Allah'a hamdolsun" sözleriyle sonlandırdı.

Ayasofya'da 86 yıl sonra ilk namaz dünya basınında

Müzeden camiye dönüştürülen Ayasofya'da 86 yıl sonra cuma namazı kılınacak olması dünya basınına yansıdı. Washington Post gazetesinin haberinde, İslamcı ve milliyetçi kesimin 'zafer kazandığı' ifade edildi.

‘MİLLİYETÇİ KESİMİN ZAFERİ’

Haberde, Hıristiyan liderlerin kararın ‘bölücü olabileceği’ konusunda uyarıda bulunduğu ifade edildi. Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesiyle beraber, İslamcı ve milliyetçi kesimin ‘zafer kazandığı’ ifadeleri kullanıldı.

‘ESKİ İSTANBUL MÜZESİ’

BBC’nin Ayasofya’yı ‘eski İstanbul müzesi’ olarak nitelendirdiği haberinde, UNESCO’nun dünya mirası saydığı Ayasofya’nın camiye dönüştürülme kararının ‘herkesi mutlu etmediği’ aktarıldı. Haberde, “İstanbul’un seküler muhalefet partisi, bu kararın dini değil siyası olduğunu savunuyor” ifadelerine yer verildi.  Cuma namazı için hazırlıkların sürdüğünün belirtildiği haberde, mozaiklerin büyük ölçüde panellerle kapatıldığına dikkat çekildi.CNN International’ın haberinde, Ayasofya’nın müze statüsünün kaldırılmasının dünya genelinde tepKi çektiği ancak ‘Türkiye içinde geniş muhalefete yol açmadığı’ belirtildi. Türkiye’de hükümetin, Ayasofya’da yer alan tarihi eserlere zarar gelebileceği konusundaki şüpheleri güvence altına aldığı, cuma namazı sırasında mozaikleri gizlemek için bir sistem geliştirildiği aktarıldı.

AYASOFYA’DAN SONRAKİ  HAMLE

(Sabah  Gazetesi Dış Haberler Müdürü Bercan Tutar)

Ayasofya 567 yıl önce olduğu gibi bir kez daha eski bir çağı kapatıp yenisini açan bir sembole dönüştü. İstanbul'un alınmasıyla birlikte 1453'te kiliseden camiye çevrilen Ayasofya, fethin sembolü olarak Avrupa'da Ortaçağ'ı kapatıp Yeniçağ'ı başlatmıştı.

1453'ten bu yana cami olarak kalan bu sembol mabet, Türkiye'nin Lozan parantezine alınmasından sonra 1934'te müzeye çevrildi. Ayasofya'nın müzeden kurtarılıp tekrar camiye dönüşmesi, 1453'te olduğu gibi ikinci kez yeni bir çağın başlangıcına işaret ediyor.

Hezeyanlar içindeki Yunanistan gibi ülkelerle Ortodoks dünyasının histerik tepkileri bir şeyi değiştirmeyecek.

Başkan Erdoğan'ın dün de ifade ettiği gibi "Gürültü çıkaran bu ülkelerin hedefi Ayasofya değil. Asıl dertleri Türkiye ve bu coğrafyadaki varlığımız..."

Meseleye bu farklı pencerelerden bakan kimi Batılı analizciler, Ayasofya'nın camiye çevrilmesi kararını tarihi bir jeo-kültürel devrim olarak itiraf ediyor.

Türkiye'nin Atlantik dünyasının darboğazını çok iyi değerlendirdiğini dile getiren Gareth Smyth, Ayasofya hamlesinin küresel ve bölgesel dengelerde yol açtığı jeo-politik depremi, "Sonsuz savaşlara son vermek isteyen imparatorluğun uluslararası siyasete dönüşü" diye niteliyor. İmparatorluktan kastı ise Osmanlı'nın varisi konumundaki Yeni Türkiye.

***

Asia Times'ta yazan Pepe Escobar ise saplantılı bakışına rağmen şu değerlendirmede bulunmuş... "Medeniyetler savaşı yeniden 'ziyarete açıldı'.

Erdoğan'ın Ayasofya'yı camiye çevirme kararı onun küresel İslam liderliğini hedefleyen büyük planının bir parçası sadece..." Eğer Escobar, Sisi ve Esadların gözlüğünü çıkarsaydı İslam dünyasının Sayın Erdoğan'ı zaten doğal liderleri olarak ayakta selamladığını da görürdü. Escobar da biliyor ki Ayasofya'da 86 yıl sonra kılınan ilk namaz İslam coğrafyasında adeta 'yeniden dirilişe' yol açtı.

Müslümanlar bu kararın ümmetin uyanışına vesile olmasını dilerken Türkiye'nin emperyal ezberleri bozarak tarihi yeniden yazmasından nasıl gurur duyduklarını yazılı, görsel ve dijital medya üzerinden coşkuyla dile getirdiler.

***

Son olarak Fransız Le Monde'un eski genel yayın yönetmeni Sylvie Kauffmann'ın NYT'de iki gün önce çıkan yazısına değinmek lazım.

"Bir sonraki küresel parlama noktası: Doğu Akdeniz" başlığını taşıyan yazı aslında Türkiye'nin yükselişi karşısında Batı'nın içine düştüğü çaresizliğin manifestosu niteliğinde.

Apolojik ve sinik bir dille yazan Kauffmann, "Doğu Akdeniz'de Batı geri çekildi. Bu da Türkiye ve Rusya'ya boşluğu doldurma fırsatı veriyor" diyerek ABD'ye 'meydanı boş bırakmaması' çağrısında bulunuyor.

Öyle anlaşılıyor ki Ayasofya Devrimi'nin yol açtığı sarsıntılar önümüzdeki süreçte daha da artacak. Zira 1945'ten beri dünyanın jandarmalığı konusunda anlaşan ABD, İngiltere, Rusya ve Çin gibi ülkeler, Türkiye'nin küresel yükselişinin ne anlama geldiğinin çok iyi farkındalar.

'İmparatorluğun uluslararası siyasete dönüşü' dünya düzenini revizyona zorluyor. ABD ve İngiltere ile Çin ve Rusya'dan oluşan iki kamp da rakiplerine karşı avantaj sağlamak için Türkiye'yi yanlarına çekme yarışında. Zira Türkiye'yi karşısına alan kaybedecek. Bu nedenle küresel siyasette Türkiye'nin de içinde yer aldığı müthiş bir satranç oynanıyor.

Ayasofya kararı, bu satrancın daha ilk hamlelerinden biriydi. Bakalım diğer hamle hangisi olacak?

 

ERMENİSTAN’I STRATEJİK TOVUZ BÖLGESİ’NE KİM SALDIRTTI?

(Takvim Gazetesi Yazarı Bülent Erandaç)

Ermenistan’ı AĞABABALARI aniden, Azerbaycan’ın stratejik bölgesi TOVUZ iline saldırttı. Kim leb bunlar? Rusya’mı? Fransa mı?

Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan’a ait KARABAĞ ihtilafı sürerken,12 Temmuz’da Stratejik TOVUZ bölgesine manidar bir saldırı oldu. Azerbaycan’ın Tokuz ilini bombalayan Ermeniler,20 Azerbaycan askerini şehit etti.

Azerbaycan’ın Tokuz bölgesinin önemi nedir? Azerbaycan’ın Tokuz ili, iki ülke arasındaki Karabağ cephe hattının yaklaşık 200 km kuzeyinde yer alıyor. Bölgenin stratejik önemi Azerbaycan’ın Gürcistan üzerinden Türkiye ve Avrupa’ya bağlantı noktası olması.

Bu bölgeden Kars-Tiflis-Bakü demiryolu ve karayolunun yanı sıra Türkiye’ye doğalgaz sağlayan TANAP boru hattıyla Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı geçiyor. Bölge Azerbaycan’ın can damarı…

Tovuz bölgesi, Azerbaycan-Ermenistan-Gürcistan sınırlarının kesişme noktasındadır. Tovuz şehri, bölgenin kadim yerleşim bölgelerinden biridir. Bölgenin en büyük gelir kaynağı askeri üslerdir.

Zira Azerbaycan son iki yıldan bu yana bölgede önemli askeri hamleler gerçekleştirmiştir.

Bugüne kadar Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki sınır çatışmaları Dağlık Karabağ bölgesinde meydana geliyordu.

Tovuz’a böyle bir saldırının yapılması.

Öncelikle bu bölge Türkiye’ye gelen enerji hatlarının olduğu bölgedir. Ayrıca Gürcistan-Kars-Azerbaycan tren yolu hattı da bu bölgeden geçmektedir. Türkiye açısından da oldukça stratejik bir bölge olması nedini ile Tovuz üzerinden yapılan bu saldırı, aslında dolaylı olarak Türkiye’ye bir “mesaj” niteliğindedir.

TÜRİYE EBEDİYEN AZERBAYCAN’IN YANINDA

Azerbaycan – Ermenistan arasındaki çatışmalarda Türkiye’nin konumu.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Türk Devlet Aklı’nın KAFKAS’TA İLGİSİNDE AZERBAYCAN HER ZAMAN ÖNCELİKLİ OLMUŞTUR. Azerbaycan’ın içinde bulunduğu her türlü sorunla, Türkiye çok yakından ilgilenmektedir. Türkiye en üst seviyede meydana gelen olaylarda Azerbaycan’ın yanında yer alıyor ve Azerbaycan’ın alacağı her kararı destekliyor.

Geçmişten bu yana devam eden silah, teçhizat ve askeri yardımlar daha da artarak devam edecektir. Türkiye’nin sürece aktif müdahil olması, işgalci Ermenistan ve bu ülkeyi askerî açıdan destekleyen, çözümsüzlükten çıkar uman ülkeler için risk kaynağı olacaktır.

ŞÜPHELİ MACRON…

Azerbaycan – Ermenistan anlaşmazlığında dış faktörlerin büyük etkisi bulunmaktadır.

Azerbaycan ile sürekli “huzursuzluk” hali, Rusya’nın Ermenistan’ı elinde tutabilmesi için her zaman iyi bir fırsat doğurmaktadır. Bölgedeki etkisi çok büyük olan Rusya’nın iki ülke arasındaki çatışmanın sona ermesini gerçekten istediğini düşünmek mümkün değildir.

Azerbaycan, ABD ile de AB üyesi ülkeler ile de Rusya ile de iyi ilişkilere sahip. ABD bu nedenle kolaylıkla çözülebilecek Dağlık Karabağ sorununda ne Azerbaycan’ın ne de Ermenistan’ın yanında yer almıyor. Aslında bu iki ülkenin sürekli sürtüşme halinde olması bir bakıma ABD ile Rusya’nın işine geliyor.

Ermenistan nüfus olarak siyasi, iktisadi ve askeri olarak çok zayıf. Yani Ermenistan’ın bu durumda bir savaşı kaldıracak ne gücü ne de bir potansiyeli var. Dolayısıyla Azerbaycan’ın can damarı olan ve Türkiye’nin Türk Cumhuriyetleri bağlantısıyla birebir hassas bir bölgeye saldırtılması Ermenistan’a tarih boyunca büyük destekler veren Rusya ve Fransa’ya odaklanmanın daha doğru olacağını gösteriyor.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın yakın coğrafya da tavrı ve müdahaleleri ile iç politikada yapmış olduğu hamleler uluslararası arenada ses getirmeye devam ederken, Ermenistan dost ve kardeşimiz Azerbaycan’a saldırtılmıştır. Özelikle Fransız Cumhurbaşkanı Macron’un, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Suriye, Doğu Akdeniz ve Libya’daki denklem değiştiren, oyunbozan hamlelerinden çıldırdığını biliyoruz.

Ermenistan’ın Azerbaycan ordusuna yönelik, ateşkesi ihlal ederek kışkırtıcı saldırısını, Macron’un Türkiye’ye mesaj vermek üzere yaptırdığını ağırlık kazanmaktadır. DAĞLIK KARABAĞ’DA ERMENİSTAN İŞGALİ MUHAKKAK SONA ERDİRİLECEKTİR. YAŞASIN TÜRKİYE-AZERBAYCAN EBEDİ İTTİFAKI…

EAST MED PROJESİ TÜRKİYE’NİN DOĞU AKDENİZ’DEKİ SINIRLARINI NASIL ETKİLER?

(Rus Haber Ajansı Sputnik analiz)

İsrail yönetiminin yıllardır tartışılan 900 kilometre uzunluğundaki EastMed boru hattı projesine dönük hamlesi ne anlama geliyor? Proje hayata geçtiği takdirde, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki varlık ve kazanımları nasıl etkilenir? Enerji uzmanı Volkan Aslanoğlu, Sputnik’e anlattı.

İsrail yönetiminin yıllardır tartışılan bu 900 kilometre uzunluğundaki boru hattı projesine dönük hamlesi, zamanlaması itibarıyla neyi anlatıyor? Proje hayata geçtiği takdirde, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki varlık ve kazanımları nasıl etkilenir? Sputnik’in bu sorularını, enerji uzmanı Volkan Aslanoğlu yanıtladı.

‘Doğalgaz boru hatları, hem yapımı uzun süren hem de uzun vadeli siyasi işbirliği isteyen projeler’

Aslanoğlu “Genelde dikkatlerden kaçıyor olsa da kaya petrolü/gazı devriminden doğalgaz piyasası da en az petrol piyasası kadar etkilendi. LNG (Sıvılaştırılmış doğal gaz) ifadesini de artık çok sık duymamızın temel sebebi bu. Alışkın olduğumuz üzere artık doğalgazın boru hattı ile değil LNG halinde tankerler vasıtasıyla ticareti daha çok yapılıyor.

Fakat çevremizde halen doğalgaz boru hattı projelerine dair oldukça haber okuyoruz. Bunun temel sebebi ise boru hatlarının enerji ile alakalı oldukları kadar politik alt yapıları da olmaları. LNG basit bir al-sat marketi iken, doğalgaz boru hattı gerek yüksek ilk yatırım maliyeti, gerekse uzun süren yapım aşaması ve daha da uzun süreli alıcı-satıcı anlaşması ile siyasi bir kooperasyon da istemektedir” dedi.

İsrail, EastMed’in önünü açarak aslında neyi onaylamış oldu?

İsrail’in EastMed onayının Türkiye’nin 1974’te gerçekleştirdiği Kıbrıs Harekatı’nın yıldönümünü takip etmesinin, Ankara’ya dönük bir siyasi mesaj içerdiğine işaret eden Aslanoğlu “İsrail’in aslında neyi onayladığını doğru analiz etmek gerekir. Öncelikle bu onayın Kıbrıs Harekatı’nın yıldönümünün hemen akabinde olması manidar, bunu siyasi bir mesaj olarak algılamak lazım.

 Zira EastMed’in diğer iki taraf ülkesi Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan bu proje için 2 Ocak’ta imza atmıştı. Öte yandan İsrail, sadece bu proje için doğalgaz sağlayabileceğinin güvencesini veren bir konuda imza atmıştı. Doğalgaz piyasasının alıcının hakim olduğu piyasa (buyer’s market) olduğu şu dönem herhangi bir doğalgaz satıcısının böyle bir anlaşmaya atlamaması zaten saçma olurdu. Üstelik Türkiye’yi dışarıda bıraktığımızda Doğu Akdeniz blokunda doğalgaz ticareti açısından en rahat durumda olan ülke İsrail. Zira gazını hem Mısır’a hem de Ürdün’e satmakta. Bu iki ülke de bu durumdan hoşnut olmadığı aşikar olsa da, bölgesel politikalardaki çıkarları için birtakım şeylerden ödün vermek zorundalar” diye anlattı.

‘Proje gerçekçi veya mantıklı değil’

Aslanoğlu, projenin gerçekçi veya mantıklı bir proje olmadığının altını çizerek “Öncelikleproje doğalgaz marketindeki global trendleri ve ekonomik kaygıları göz önünde bulundurulduğunda gerçekçi veya mantıklı bir proje değil. Ancak AB, enerji güvenliğini ve tedariğini genişletmek adına maliyetteki artışı göz önünde bulundurur ve bu bölgeye stratejik rezerv muamelesi yaparsa ancak o zaman gerçekleşebilir bir proje olarak ifade edilebilir.

 Bu durumda bile Doğu Akdeniz’de çok ama çok kararlı bir politika sergilemesi gerekiyor, zira Türkiye’nin bu noktadaki kararlı politikası ülkenin son beş yıldaki sondajların neredeyse tamamını yapmasını ve sismik olarak bölgenin tamamına yakınını taramasına katkı sağladı. Böyle bir kararlılığı gösterebilmek ise AB adına değerli bir sınav olacaktır” diye devam etti.

Yunanistan

Doğu Akdeniz’deki çekişmedeYunanıstan’ın  durumunu  değerlendiren Aslanoğlu “Gelelim Yunanistan’ın sesinin neden bu kadar yüksek çıktığına. Bu da tamamen yepyeni bir potansiyel gaz sahası olan ve Girit Adası’nın hemen güneydoğusunda bulunan Heredot Havzası kaynaklı.

Heredot, Leviathan sahasının bir zamanlar olduğu gibi büyük potansiyel sergiliyor.

Bölgede henüz bir aktivite yapılmadı fakat Libya ile yapılan anlaşma ile Türkiye Petrolleri bu bloklarda arama yapabilecek hale geldi. Sismik araştırmalar çok önemli olmasa da sondaj vurulduğu an yine tüm dinamikler değişecektir.

 Zira Türkiye’nin Kıbrıs’ın güneyine inmesi ile ENI GKRY’nin ruhsat verdiği alanlarda güvenliğini sağlayamadığı gerekçesiyle sondaj planını revize edip, bu ruhsat alanındaki aktivitelerini önümüzdeki senelere ertelemişti” ifadelerini kullandı.

‘Özellikle Kovid-19 sonrası Doğu Akdeniz’de büyük ve garantili sahalara yönelindi’

Aslanoğlu “Son bir gelişme daha oldu gözlerden kaçan. Bu da Chevron’un İsrail, Mısır ve GKRY’nin İsrail sınırındaki doğalgaz yataklarının sahibi olan Noble Energy’i satın alması oldu.

Bu konuda yapılabilecek okuma şu, bölge için çok büyük önem teşkil etse de, üretim yapılan yerler hariç Doğu Akdeniz’deki bu gaz sahaları Chevron gibi firmalar için öncelik açısından çok gerilerde.

Dolayısıyla Kovid-19 kaynaklı ekonomik daralma yaşanan ve dolaylı olarak petrol fiyatlarının düşmesi de çok büyük etken olduğu şu günlerde, bu tarz büyük firmaların bu tarz ufak sahalardansa Permian gibi daha büyük ve garanti sahalara yatırım yaptığı da aşikar. Dolayısıyla Chevron’un da bu bölgeye dair beklentileri gelecek açısından bize fikir verecektir” diye ekledi.

ÇIKMAZ SOKAKTA FRANSA VE YUNANİSTAN NEREYE KADAR?

(Anadolu Ajansı Analiz)

Bundan birkaç gün önce Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı Seyir Hidrografi ve Oşinografi Dairesi Başkanlığı, denizcilere ilanlar sayfasında araştırma gemimiz (A/G) Oruç Reis’in Doğu Akdeniz’de sismik araştırma yapacağını ilan etti. Yunanistan’dan feryat koptu: “Türkler kıta sahanlığımızı ihlal ediyor!”

A/G Oruç Reis’in ilan edilen araştırma sahası Meis Adası’nın güneyinde yer alıyor. Yunanistan bu deniz alanlarında Meis’e dayanarak hak iddia ediyor. Bu ölçüyü kaçırmış haksız taleplerin hedefi, Türkiye’yi Antalya Körfezi açıklarında dar bir deniz alanına hapsetmek ya da Yunanistan ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni (GKRY) kıta sahanlığı bağlamında birleştirmek mi? Yunanistan’ı bu anlamsız yaklaşımlara teşvik edenler onu çıkmaz bir yola soktular.

Kıta sahanlığı sınırlandırmasına ilişkin uluslararası hukukta üç ayrı grup kural var: 1958 Cenevre Kıta sahanlığı Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler (BM) 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi ve örf ve adet hukuku kuralları. Bu üç grup kural da kıta sahanlığı sınırlandırmasının hakkaniyete uygun olarak yapılmasını öngörür. Prensip olarak uluslararası andlaşmalar tarafları, örf ve adet hukuku kuralları ise herkesi bağlar. Türkiye 1958 ve 1982 sözleşmelerine taraf değil. Dolayısıyla, Türk kıta sahanlığına ilişkin bir sınırlandırmada teknik olarak örf ve adet hukuku kuralları uygulanacaktır.

Yunanistan'ın hukuksuz iddiaları

Hakkaniyete uygun sınırlandırma, sınırlandırmaya esas alınan kıyıların uzunluğuyla ilgili kıyıların sahip olacakları kıta sahanlığı alanları arasında bir oran arar. Bu kıta sahanlığı sınırlandırmasında coğrafyanın üstünlüğü ilkesinin olağan bir sonucudur. Yunanistan Meis Adası’nın kısa kıyılarıyla, aynı sınırlandırma alanına bakan Türkiye’nin en az on kat daha uzun kıyılarının Akdeniz açık deniz alanlarına erişiminin önünü kesmeye çalışıyor.

Bunun için kullandığı eleştiriye açık birkaç argüman var. İlk olarak 1982 Sözleşmesi madde 121’den hareketle, adaların da ana karalar gibi kıta sahanlığına sahip olacağını savunuyor. Buna karşılık, kıta sahanlığı sınırlandırmasında ilgili devletlerin anakaralarına bakarak çizilen ortay hattın ters tarafında kalan adalara daha az ya da hiç kıta sahanlığı vermeyen uluslararası mahkemelerin yerleşik içtihadını görmezden geliyor. Çünkü ilgili Yunan adaları Türk ve Yunan anakaralarına bakılarak çizilen ortay hattın ters tarafında Türk kıta sahanlığı üzerinde bulunuyor. Bu coğrafi konumlarına bakarak Yunan adaları, kıta sahanlığına sahip olamayacaklardır. İkinci olarak sınırlandırmada ortay hatlar metodunu esas alıyor. Buna dayanarak Türk-Yunan kıta sahanlığı sınırın Anadolu kıyıları ile ona en yakın Yunan adaları arasındaki ortay hattı takip edeceğini söylüyor.

Oysa, ortay hatlar sınırlandırma metodunun kendi başına bir değeri yok. Bu metot hakkaniyete hizmet ediyorsa uygulanabilir. Yani, kısa kıyılara küçük uzun kıyılara büyük kıta sahanlığı alanları veriyorsa uygulanabilir. Ortay hatlar hakkaniyete hizmet etmiyorsa başka sınırlandırma metotları uygulanır. Bunlardan biri de çevreleme (enclave) metodudur.

Türk-Yunan kıta sahanlığı sınırlandırmasında ortay hatlar hakkaniyete hizmet etmiyor. Adaların kısa kıyılarına geniş kıta sahanlığı alanları verirken uzun Anadolu kıyılarının kıta sahanlığına sahip olmasını neredeyse engelliyor. Bu hakkaniyete uygun bir sınırlandırma değil. Uluslararası hukuka göre yapılması gereken, Türk kıta sahanlığı üzerindeki Yunan adalarını karasuları ile çevrelemektir.

Türkiye 27 Kasım 2019’da Libya’yla imzaladığı deniz yetki alanları sınırlandırması sözleşmesiyle Yunanistan’ın hukuksuz iddialarını tanımadığını ve tanımayacağını net bir şekilde ortaya koydu. Yunanistan, Türkiye-Libya sınırını ortadan kaldırmak için Mısır’la bir kıta sahanlığı sınırlandırma andlaşması yapmak isteyecektir. Böyle bir sınırlandırma andlaşması pek mümkün görünmüyor. Yunanistan’ın Türkiye karşısında ileriye sürdüğü Meis’i esas alan ortay hatlara dayalı sınır talebi, Mısır’a karşı ileri sürüldüğünde de hukuka aykırı olacak. Hem Türkiye’nin hem de Mısır’ın ilgili kıyıları, Meis’in kıyılarından çok daha uzun. Oysa Yunanistan, bu talebini haksız olduğunu bile bile Mısır’a karşı da ileri sürmek zorunda.

 Doğal olarak Mısır, Yunanistan’ın bu haksız talebini reddedecek, sınırın iki ülkenin ilgili kıyılarıyla orantılı olarak kuzeye doğru kaydırılmasını isteyecektir. Aksi hâlde Mısır, uluslararası hukuktan doğan kıta sahanlığı alanları üzerindeki haklarından bir kısmını Yunanistan lehine terk edecektir. Yunanistan Mısır’ın bu haklı talebini kabul edemez. Kabul ettiği takdirde,

Türkiye’ye karşı ileri sürdüğü kendi kıta sahanlığı iddialarını kendisi çürütmüş olur. Meis’in güneyinde Mısır kıyıları daha uzun diyerek ortay hatlardan vazgeçen Yunanistan, aynı Meis’in kuzeyinde en az Mısır kadar uzun kıyılara sahip Türkiye karşısında ortay hatlara dayalı sınırlandırmayı savunamaz.

Öte yandan Yunanistan’ın A/G Oruç Reis’in araştırma sahası nedeniyle kopardığı feryat Paris’ten destek buldu. Bu destek, Yunanistan’ın iddialarının haklı olmasından kaynaklanmıyor. Fransa’nın Yunan yaygarasına destek vermesinin sebebi Libya’da yatıyor.

Fransa'nın Libya'da boşa çıkan hesapları

Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, başlangıçta Arap otokratları destekliyordu. Temmuz 2007’de Trablus’u resmen ziyaret etmiş, Kaddafi ile ilişkilerini düzeltmişti. Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam, bu ziyaretten birkaç gün sonra Le Figaro gazetesine verdiği bir demeçte 3 milyar avroluk Airbus, nükleer enerji santralı ve askeri ekipman alacaklarını, Rafale uçakları için görüştüklerini,

 Fransız şirketlerinin Trablus’a yeni bir liman inşası gibi imkanlar elde ettiğini, Veolia ve Suez şirketlerinin önemli sözleşmeler yaptığını, Thales ve Sagem ile görüşmelerin sürdüğünü, 100 milyon avroluk Milan anti-tank füzeleri alacaklarını söylüyordu. İşler planlandığı gibi gitmedi.

Rafale ve nükleer santral görüşmeleri ilerlemedi. Eski Devlet Bakanı, Dışişleri ve Avrupa İşleri Bakanlığı görevinde de bulunan Michele Alliot-Marie, Arap Baharı’nın patladığı Tunus’ta Zeynel Abidin bin Ali rejimine protestoları bastırmak için yardım teklif etti. Fransa başta Arap ülkeleri olmak üzere dışarıdan ciddi tepkiler aldı. İçeride 600 bin civarında Tunuslu göçmen muhalefete geçti. Michele Alliot-Marie istifa etmek zorunda kaldı. Diktatörleri desteklemek, getirisi olmayan maliyeti yüksek bir tercih haline gelmişti. Sarkozy kıvrak bir hamleyle Libya’da muhalifleri desteklemeye başladı. Fransa, Libya müdahalesinde başı çekti.

ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın danışmanlarından Sidney Blumenthal, Fransız istihbarat görevlileriyle yaptığı bir görüşmeyi açıklayarak Sarkozy’nin Libya’ya müdahale etme hevesinin gerçek sebeplerini ortaya koydu: Libya petrol üretiminden daha fazla pay almak;

Kuzey Afrika'da Fransız nüfuzunu artırmak; Fransa iç siyasetinde durumunu iyileştirmek; Fransız ordusuna dünyadaki konumunu yeniden gösterme fırsatı vermek; danışmanlarının, Kaddafi’nin Frankofon Afrika’nın egemen gücü olan Fransa’nın ayağını kaydırmak için uzun dönem planlarına ilişkin endişeleri. [1]

Görüldüğü gibi bu beş sebepten üçüncüsü Sarkozy’nin şahsi çıkarlarıyla yakından ilişkili. Geri kalan dört tanesi ise Fransa’nın milli çıkarlarını temsil ediyor. [2] Bu kapsamda bugün de geçerli olduklarını düşünmek yanlış olmayacaktır.

Uluslararası toplumun resmen tanıdığı Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni (UMH) ve Başbakan Fayiz es-Serrac’ı desteklediğini söyleyen Fransa, bu hedeflerine ulaşmak için pratikte Trablus’un kapısına dayanan Halife Hafter’i destekledi. İkili oynayarak kazananın yanında çıkarlarını temin etmek güzeldi ama Ruslar da menfaatlerini Hafter üzerinden takip etmeye başlayınca işler karışacaktı.

Hafter sahadaki üstünlüğünün verdiği cesaretle 4 Nisan 2019’da Trablus’u ele geçirmek için bir harekât başlattı. Ateşkes girişimlerini reddetti ama işler düşündüğü gibi gitmedi. Türkiye’nin desteklediği UMH’ye bağlı güçler, Vatiyye Askeri Hava Üssü’nü ve Terhune kentini ele geçirdi.

Sirte ve petrol bölgesi Cufra’ya yöneldi. Cufra Libya’nın en kıymetli hidrokarbon bölgelerinden biri. Sirte ise bu kıymetli havzanın uluslararası pazarlara çıkış kapısı. Sirte’yi kontrol eden hidrokarbon bölgelerinden gelen petrol ve doğal gaz boru hatlarının denize ulaştığı Sidre, Ras Lanuf, Marsa El-Brega ve Zuveytine’ye limanları kontrol eder. Fransa’yı ziyadesiyle rahatsız eden işte buydu. Libya’daki milli çıkarları zora girmişti.

Fransa şimdi, Türkiye’nin Libya’da varlık nedenlerinden biri olan Türkiye-Libya Deniz yetki alanları sınırlandırma andlaşmasının içini boşaltmaya çalışıyor.

Fransa telaşlanıyor ve hata yapıyor

Fransa Türkiye’nin rekabetini ortadan kaldırmak için NATO’dan yararlanmaya çalıştı ama olmadı. Serrac’ın başarısıyla Libya’da her şey bitmemişti. Ruslar, 2018’den beri Libya’da olan Wagner grubunun paralı askerlerini Beni Velid ve Sirte’ye çektiler. Rus jetleri Cufra Hava Üssü’ne indi (Kremlin bu konuda bir açıklama yapmadı). Rusların stratejik hedeflere işaret eden Libya’daki jetleri, ABD ve NATO’nun tehdit algısını artırıyor.

Fransa Libya’da Ruslarla aynı safta. Bu durum ABD ve NATO yanında Türkiye’nin elini kuvvetlendiriyor. Fransa’nın Courbet adlı firkateyninin 10 Haziran 2020’de Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bağlısı Gökçeada, Gökova ve Oruç Reis firkateynleri tarafından taciz edildiği iddiaları NATO nezdinde itibar görmedi. NATO Bakanlar Toplantısında 30 müttefikten sadece 8’i Fransa’yı destekledi. Destekçiler içinde ABD ve İngiltere yoktu. Fransa NATO içinde yalnız kaldı ve Deniz Muhafızı Harekâtından (Operation Sea Guardian-OSG) çekildi.

Fransa şimdi, Türkiye’nin Libya’da varlık nedenlerinden biri olan Türkiye-Libya Deniz yetki alanları sınırlandırma andlaşmasının içini boşaltmaya çalışıyor. A/G Oruç Reis’in araştırma sahası nedeniyle tekrar ortaya çıkan ters taraftaki Meis’e dayalı hukuksuz Yunan kıta sahanlığı iddialarını bu maksatla destekliyor. Bu da çıkmaz sokak. Fransa telaşlanıyor ve hata yapıyor.

Fransa ile İngiltere arasındaki Kanal Kıta Sahanlığı uyuşmazlığı Hakem Mahkemesi’nin Fransız kıyıları önünde ters taraftaki İngiliz adalarını çevreleyen kararıyla çözüldü. Türkiye de uluslararası hukuka göre kendi kıyıları önünde bulunan ters taraftaki adaların çevrelenmesi gerektiğini söylüyor.

Fransa, A/G Oruç Reis’in araştırma sahası sebebiyle Yunanistan’ın yanında yer alırken Kanal Kıta Sahanlığı uyuşmazlığında İngiltere karşısındaki kendi tutumuna ters düşüyor. Fransa, İngiltere karşısında kendi kıyıları önünde bulunan ters taraftaki İngiliz adalarını çevreliyor; Türkiye karşısında Türkiye kıyıları önünde bulunan ters taraftaki Yunan adalarına tam etki tanınmasını ve ortay hatlar esasında sınırlandırma yapılmasını destekliyor.

Tam bir çifte standart. Fransa uluslararası hukuka uygun olanı biliyor ve kendi çıkarları için gerekeni yapıyor ama Türkiye karşısında haksız olan Yunanistan’ı destekliyor. Çünkü kimin haklı olduğu umurunda değil; Türkiye-Libya arasında imzalanan deniz yetki alanları andlaşmasını, dolayısıyla milli çıkarlarına aykırı gördüğü Türkiye’nin Libya’daki varlığını sona erdirmek istiyor.

GALLUP ANKETİ: DÜNYANIN EN TAKDİR EDİLEN ÜLKESİ KİM?

Küresel ölçekte yapılan Gallup anketine göre Almanya, üçüncü defa üst üste açık ara farkla dünyanın "en çok takdir edilen ülkesi" oldu.

Anketin sonuçları, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun cuma günü yaptığı, "Özgür dünyaya liderlik etmek için çok iyi bir noktadayız" açıklamalarıyla çelişti. Ankete göre ABD, Çin ve Rusya'nın sadece bir kaç puan önünde yer alarak ikinci sırayı elde etti.

Anket sonuçlarına göre dünyanın yüzde 33'ü ABD'yi "takdir ettiğini" ifade ediyor. ABD'nin bir puan gerisinde Çin, üç puan gerisinde de Rusya bulunuyor. Almanya, yüzde 44 ile takipçileriyle arasındaki uçurumu büyütmüş bulunuyor.

Gallup'un Koronavirüs pandemisinden önce 2019 yılında 135 ülkeden binlerce kişinin katılımıyla yapılan anketinde ülkelerin salgını yönetme biçimi nedeniyle değişiklik olmuş olabileceği düşünülüyor.

ABD Başkanı Donald Trump, sıklıkla "ABD'ye tekrar saygı gösterilmesini sağladığını" iddia etse de anketler aksini söylüyor. ABD, Barack Obama'nın başkanlık yaptığı 8 senenin 7'sinde Gallup anketinde birinci olmayı başardı. Trump'ın görevi Obama'dan devraldığı 2017 yılında ABD ankette 18 puan kaybetti.

ABD'de Joe Biden'ın başkan yardımcısı adayı kim olacak?

Kaynaklar, senatör Kamala Harris'in adının öne çıktığını belirtiyor.

ABD'de Demokrat Parti'nin başkan adayı olmasına kesin gözüyle bakılan Joe Biden'ın kısa süre içinde başkan yardımcısı adayını açıklaması beklenirken, çoğu yerde senatör Kamala Harris'in adı öne çıkıyor.

Harris, Biden'ın kendisini aday göstermesi ve beraber 3 Kasım'daki seçimleri kazanmaları durumunda ABD'nin ilk siyah başkan yardımcısı olacak.

ABD'de başkan adaylarının yardımcıları genelde geçen seçimlerde rakiplerinin kazandığı bir eyaletten seçerek, o eyaletten oy kazanmaya çalıştığı biliniyor. Zaten Demokratların kalesi kabul edilen California'yı Kongre'de temsil eden Harris, Biden'a böyle bir avantaj sağlamayacak.

The Hill'e konuşan Biden'a yakın bir kaynak, "Kamala onun için en mantıklı seçim. Siyasi görüşleri çok yakın" dedi.

Ancak kaynaklar, Harris seçiminin kesin olmadığını ve hâlâ senatör Elizabeth Warren ile Barack Obama'nın Ulusal Güvenlik Danışmanı Susan Rice'ın da adaylar arasında bulunduğunu belirtti.

Warren, Demokrat Parti ön seçimleri için yürüttüğü kampanya ile partinin ilerici kanadının yıldızlarından biri haline geldi. Rice'ın ise Obama'nın Başkan Yardımcılığı'nı yapan Biden ile uzun süre beraber çalışma tecrübesi bulunuyor.Biden, kadın bir başkan yardımcısı adayı seçeceğine söz vermişti.

ABD BAŞKANLIK SEÇİMLERİNDE BIDEN ÖNDE OLMASINA KARŞIN DEMOKRATLAR NEDEN KORKUYOR?

(BBC ANALİZ)

ABD'de Başkanlık ve Kongre ara seçimlerine yaklaşık 3,5 ay kala, Başkan Donald Trump kamuoyu yoklamalarında Demokrat rakibi Joe Biden'in 8 ila 15 puan gerisinde.

Normal olarak böyle bir farkın kapanması çok zor. Ancak, ABD siyasi kültürel iklimi "normalden" çok uzak. Bu nedenle de Demokrat Parti yönetimi Trump'ın, 2016'da olduğu gibi, kamuoyu yoklamalarını yalancı çıkararak, ikinci kez kazanmasından korkuyor. Parti yetkilileri, Biden'ın da dile getirdiği gibi, "Trump'ın seçimleri dolaylı olarak çalmasından" ve o sırada yaşanacak siyasi krizin yaratacağı tehlikelerden de çekiniyor.

Trump yönetimi ne Covid-19 salgını krizini ne de bununla yakından ilişkili ekonomik krizi yönetmeyi başarabildi. Ekonomiye öncelik vermeye kalkınca Covid-19 salgını daha da ağırlaşıyor. Covid-19 salgını ağırlaşınca ekonomi yeniden kötüleşmeye başlıyor.

Covid-19 salgını tüm şiddetiyle sürüyor, 24 Temmuz'da vaka sayısı 4 milyonu ölü sayısı 147 bini geçti. Nisan-Haziran döneminde vaka sayısının 1 milyondan 2 milyona çıkması 45 gün almıştı. 3 milyondan 4 milyona çıkması yalnızca 27 gün aldı. Günlük ölüm sayısı da Haziran'dan bu yana ilk kez, 21 Temmuz'da 1000'i geçti. Kısacası veriler Covid-19 salgınının denetim altına alınamadığını gösteriyor. Trump da uzun süre sessiz kaldıktan sonra 23 Temmuz'da yeniden bir basın toplantısı düzenleyerek Covid-19'da söz etmeye başladığında artık hem maske takıyor hem de "Ne yazık ki durum iyileşmeye başlamadan önce daha da kötüleşecek" diyordu.

ABD ekonomisinde Mart-Nisan aylarında 100'den 30'lar düzeyine adeta çöken ekonomik etkinlikler indeksi, Trump yönetiminin eyaletleri, Covid-19'la mücadele önlemlerini hafifleterek ekonomiyi yeniden açmaya zorladığı Mayıs-Haziran dönemine kıyasla toparlanmaya başlamıştı. Ancak, Mayıs-Haziran döneminde yavaşta olsa başlayan toparlanma indeksi 60'in biraz altına kadar ulaştıktan sonra, Covid krizi derinleşince durakladı ve 24 Temmuz'a geldiğimizde hala 60'ın üzerine çıkamamıştı.

 Bu verileri aktaran bir Financial Times çalışması, tüketici güven indeksindeki gerilemeye, işsizlik ödeneği için başvuru sayılarındaki azalmanın duraklamasına bakarak toparlanmanın bittiğine hükmediyordu. Bloomberg'de 23 Haziran'da yayımlanan bir çalışmaya göre de toparlanma durdu, ekonomik durum kötüleşiyor, "iki dipli" (W) bir resesyon olasılığı güçleniyor.

METROPOL ANKETİ: HALKIN YÜZDE 64 ‘Ü İSTANBUL SÖZLEŞMESİNDEN ÇEKİLİNMESİNİ ONAYLAMIYOR

MetroPOLL Araştırma Merkezi hükümetin İstanbul Sözleşmesinden çekilmesine yönelik halkın görüşünü yansıtan son verileri açıkladı. Merkezin yaptığı anket sonuçlarına göre Türkiye genelinde halkın çoğunluğu hükümetin İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmesini onaylamıyor.

MetroPOLL Araştırma Merkezi kurucusu Dr. Özer Sencar tarafından Twitter hesabından paylaşılan sonuçlara göre hükümetin kadınlara yönelik şiddeti engellemek amacıyla Türkiye'nin öncülüğünde imzalanan İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmesini onaylamayan kesim Türkiye genelinde yüzde 64'lük çoğunluğu oluşturuyor.

Ankete göre yalnızca yüzde 17'lik bir kesimin hükümetin sözleşmeden çekilmesini onayladığı görülüyor. Araştırmaya katılanların yüzde 20'ye yakın bir kısmı ise soruyu "Fikrim yok/Cevap Yok" şeklinde yanıtladığı anlaşılıyor.

Araştırma sonuçları 24 Haziran 2018 milletvekili seçiminde oy verilen partilere göre dağılımı incelendiğinde AK Parti seçmeninin yalnızca yüzde 25'inin hükümete bu konuda onay verdiğini, neredeyse yarısının ise hükümetin sözleşmeden çekilme kararını onaylamadığını gösteriyor.

Yaklaşık yüzde 25'lik bir kesimin ise konu hakkında fikir yürütmediği görülüyor.

CHP ve İYİ Parti seçmenine göre hükümet istanbul Sözleşmesi'nden çekilmemeli

CHP ve İyi Parti seçmeninin yüzde 80'den fazlasının hükümetin bu yöndeki bir kararını onaylamadığı görülüyor. Araştırmaya göre CHP seçmeni açısından bu oran yüzde 83,2, İyi parti seçmeni açısından ise yüzde 85,2 düzeyinde.

Öte yandan araştırmaya katılan Saadet Partisi seçmeninin yüzde 46,7'si sözleşmeden çekilmeyi onaylamadığını belirtirken, onaylayan katılımcının bulunmaması, ancak fikrim yok beyanında bulunanların yüzde 50'nin üzerinde olması dikkat çekiyor.

MHP seçmeni açısından bakıldığında yüzde 27'lik bir kesim hükümetin kararını onaylarken, yüzde 40'a yakın bir kesim onaylamadığı, yüzde 33'lük bir kesimin ise fikrim yok dediği görülüyor.

Araştırma sonuçlarına göre HDP seçmeninin ise yaklaşık yüzde 17'si "onaylıyorum", yüzde yüzde 67'si "onaylamıyorum" ve yüzde 14'ü ise fikrim yok yanıtını veriyor.

KATOLİK POLONYA İSTANBUL SÖZLEŞMESİNDEN NEDEN ÇEKİLDİ?

(Euronews analiz)

Polonya, kadına şiddeti önlemeye yönelik hazırlanan İstanbul Sözleşmesi'nden çekileceğini duyurdu. İktidardaki sağcı hükümetin Adalet Bakanı Zbigniew Ziobro, düzenlediği basın toplantısında, sözleşmenin "ebeveyn haklarını ihlal ettiğini" öne sürdü. Ziobra, çocuklara cinsiyet eğitimini zorunlu kılan maddelerin tepki çektiğini ifade etti.

Polonya Çalışma ve Aile Bakanlığı'nın sözleşmeden çekilmek için gerekli prosedürü önümüzdeki hafta başlatması bekleniyor.

Sözleşmeyle ilgili "zararlı olduğunu düşündüğümüz ideolojik unsurlar içeriyor" şeklinde konuşan Polonyalı Bakan hükümetin çekilme kararını savundu. Kadına yönelik şiddetle mücadele hükümlerini kabul ettiklerini belirten Adalet Bakanı Ziobra, sözleşmede biyolojik cinsiyete karşı sosyo-kültürel cinsiyetin dayatıldığını öne sürdü. Ziobra, "Polonyalı gençleri, cinsiyetin insanların istedikleri gibi seçebilecekleri bir şey olduğuna dair eğitmemiz isteniyor ve bunu kabul edemeyiz" ifadelerini kullandı. Adalat Bakanı ayrıca, LGBT topluluğunun kendi cinsiyet anlatışlarını İstanbul Sözleşmesi üzerinden bütün halka kabul ettirmeye çalıştığını savundu.

Katolik Kilisesi'ne yakınlığıyla bilinen iktidardaki muhafazakar Hukuk ve Adalet Partisi'nden (PiS) Cumhurbaşkanı seçilen Andrej Duda, seçim kampanyasında eşcinsel haklarına yönelik sert tutumuyla dikkat çekmişti.

Geçtiğimiz cuma günü Varşova'da düzenlenen gösteride, hükümetin sözleşmeden çekilme teklifi protesto edilmişti. Protestoların organizatörlerinden Magdalena Lempart'a göre hükümetin amacı "aile içi şiddeti yasallaştırmak".

TÜRKİYE-RUSYA İLİŞKİLERİ

(Alman Deutche Welle Analiz)

Dünya başkentlerinin gözü Ankara-Moskova diplomasi hattında. Türk-Rus işbirliğinin, askeri müdahalelerle sertleşen rekabete ne kadar dayanabileceği konuşuluyor. Uzmanlar, merak edilen soruları DW Türkçe’ye yanıtladı:

Ermenistan ile Azerbaycan neden savaşın eşiğine geldi? Gelişmeler Türkiye-Rusya ilişkilerini nasıl etkiler? Bunun Suriye ve Libya’daki yansımaları neler olabilir?

Tüm dünyanın dikkatlerini Kafkaslar’a çeviren son çatışmaların ardından, dünya başkentlerinde bu sorulara yanıt aranıyor.

Ankara-Moskova hattında yaşanabilecek gelişmelerin, yalnızca iki ülke için değil, Kafkaslar’dan Karadeniz’e, Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya çok geniş bir coğrafyada etkilerinin olması bekleniyor.

Türk Dışişleri Bakanlığı’nda kritik görevlerde bulunmuş olan, emekli büyükelçi Uluç Özülker, Ermenistan üzerinde Rusya’nın büyük etkisinin sürdüğü, son çatışmaların da Moskova’nın teşvik etmesiyle yaşandığı görüşünde.

DW Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Özülker, çatışmaların Dağlık Karabağ’da değil de kuzeyde, Azerbaycan ile Türkiye’nin ortak enerji ve ulaştırma hatlarının geçmekte olduğu Tovuz bölgesinde yaşanmasının dikkat çekici olduğunu vurgularken, "Türkiye’nin Rusya tarafından bu şekilde ikaz edilmek istendiğini düşünüyorum" dedi.

Güney Kafkasya’daki gerilimlerin Suriye ve özellikle son aylarda Libya’da devam eden güç mücadelesinden bağımsız değerlendirilemeyeceğini söyleyen Özülker, Ankara ile Moskova’nın menfaatlerinin birçok yerde çatıştığını, bazı yerlerde ise çakıştığını ancak tarafların bugüne kadardiyaloğu sürdürebildiğini söyledi.

Gergin ancak yakın diyalog

Suriye ve Libya başta olmak üzere, pek çok ihtilafta karşı cephelerde yer alan Türkiye ve Rusya, diplomatik, siyasi ve askeri hamleleriyle, sık sık birbirlerini zorlu sınamalarla karşı karşıya bırakıyor.

Suriye’de Türk ve Rus askerlerini karşı karşıya getiren gerilimlere rağmen, tarafların diplomasi masasını devirmemeleri, diyaloğu koparmamaları ise dikkat çekiyor.

Emekli büyükelçi Özülker, ABD hegemonyasının gerilemesinin, dünya düzeninin çok kutuplu bir rekabet sürecine evrilmesinin, Türkiye ve Rusya ilişkilerini de yeniden şekillendirdiği, iki ülkenin bölgedeki etkilerini artırmalarını da beraberinde getirdiği görüşünde.

ABD ve AB ülkeleriyle ilişkilerinde sorunlar yaşayan Türkiye’nin yeni ilişki modellerine yönelmek zorunda kaldığını anlatan Özülker, "Türkiye'nin çevresinde kan gövdeyi götürüyor, Ortadoğu yeniden şekillendiriliyor, bir paylaşım mücadelesi yürütülüyor. Putin ile Erdoğan yakın ilişki içerisinde ve Türkiye, Batılı müttefiklerden bulamadığı desteği belirli konularda Rusya’dan görüyor" görüşünü dile getirdi.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, Türkiye’nin Batılı müttefikleriyle yaşadığı sorunları fırsat olarak gördüğünü dile getiren Özülker, "Batı ile büyük sorunlar yaşarken, Putin gelip ‘Sen merak etme, ben senin yanındayım’ diyerek kapıları açınca, ‘Yok, ben o kapıdan girmiyorum’ deme imkanı da kalmıyor" şeklinde konuştu.

Kriz ipleri koparır mı?

Erdoğan ile Putin arasında özellikle son dört yıldır gözlenen yakın ilişkiler, son haftalarda Azerbaycan ile Ermenistan’ın savaşın eşiğine gelmesi, ayrıca Libya’daki güç mücadelesi nedeniyle yeni sınamalarla karşı karşıya bulunuyor.

Uzmanlar Ankara-Moskova hattında gerilim tırmansa da, tarafların ipleri koparmayacağını, masada uzlaşma aramaya devam etmeye çalışacağını düşünüyor.

Dr. Daria Isachenko

Almanya’nın saygın düşünce kuruluşlarından Alman Politika ve Bilim Vakfı (SWP) bünyesindeki Uygulamalı Türkiye Araştırmaları Merkezi (CATS) uzmanlarından Dr. Daria Isachenko, Ankara ile Moskova arasındaki işbirliğinin sürmesini bekliyor.

Rusya ile Türkiye'nin "pragmatik ilişkilere"sahip olduğunu vurgulayan Isachenko, "Birbirlerine güvendikleri, sevdikleri ya da dost oldukları için değil… Gerçekten birbirlerinin ihtiyaçlarını anladıkları için pek çok ihtilafa rağmen işbirliği yapıyorlar" görüşünü dile getirdi.

Türkiye-Rusya ilişkileri uzmanı olan Isachenko, iki ülke arasında yaşanan gerilimlerin, ihtilaf bölgelerinde askeri bir çatışmaya yol açabileceği endişelerini gerçekçi görmüyor.

 Isachenko’ya göre, gerek Ankara gerekse Moskova için büyük önem taşıyan Suriye’deki gelişmeler, iki ülkenin işbirliğini adeta zorunlu hale getiriyor.

CATS uzmanı Isachenko, "Suriye ihtilafı, iki ülkeyi bir arada tutan en önemli etken… Ankara ile Moskova, farklı tarafları tutuyor ama nihai hedefte ayrışmıyorlar. Rusya için rejimin güvenliği büyük önem taşırken, Kürt meselesi kaynaklı endişeler de Türkiye için en fazla önem atfettiği konuyu oluşturuyor. Türkiye’nin Rusya’ya, Rusya’nın Türkiye’ye ihtiyacı var. İşte bu nedenle Suriye, taraflar arasında işbirliğinin en önemli dinamiğini oluşturuyor" kanısını dile getirdi.

"Riske atmak istemeyecekler"

Suriye konusunun iki ülke için büyük önem taşıdığını, ayrıca bu sürecin enerji gibi diğer alanlarda da ilişkilerin gelişmesine katkı sağladığını söyleyen Isachenko, Ankara ile Moskova’nın, Libya ya da Kafkaslar’da gerilimler yaşansa bile, ipleri koparmak istemeyeceklerini kaydetti.

CATS uzmanı, "Kanımca, Suriye bağlamında yakaladıkları işbirliğini ne Ermenistan-Azerbaycan ihtilafı ne de Libya nedeniyle riske atmayacaklar" görüşünü ifade etti.

Bazı uzmanların dile getirdiği, Türkiye’nin son yıllarda Batı ile ilişkilerinin kötüleşmesi nedeniyle Rusya ile ilişkilerini geliştirdiği yorumlarına katılmadığını vurgulayan Isachenko, Ankara ile Moskova arasındaki diyaloğun daha uzun bir geçmişi olduğuna dikkat çekti.

Isachenko, "Türkiye ile Rusya arasındaki işbirliğinin tohumlarının 1990’lı yıllarda atıldığını söyleyebilirim. Türkiye’nin PKK sorunu, Rusya’nın ise Çeçen sorunu vardı.

Mavi Akım geliştirilince de taraflar işbirliğinin daha çok menfaat getirdiğini gördüler" değerlendirmesini aktardı.

ABD baskısı, Ankara’nın çizgisini etkiler mi?

Türkiye ile Rusya’nın özellikle enerji ve savunma sanayi alanında attığı işbirliği adımları ABD’de büyük rahatsızlığa yol açarken, Amerikan yaptırımları Washington ile Ankara arasındaki ilişkileri daha da olumsuz etkiliyor.

Türkiye’nin Avrupalı müttefikleri de, Ankara’nın dış politikasındaki değişime tepki gösteriyor, Doğu Akdeniz ve Libya’daki adımlarına karşı, yeni yaptırımları gündeme getiriyor.

Bu gelişmelerin, aslında Türkiye’nin Rusya ile daha da yakın çalışmasına yol açtığına dikkat çeken CATS uzmanı Isachenko, şu değerlendirmeyi aktardı:

"Türkiye’nin, Rusya ile işbirliği yapmayı tercih etmesinin nedenlerinden biri, bu işbirliğinin önkoşullara bağlanmıyor oluşu. Oysa Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde önkoşullar prensibi var.

 AB’nin işbirliği için öne sürdüğü bu koşullar da, değerlerle, daha somuta indirgemek gerekirse Türkiye’deki iç siyasi gelişmelerle ilintili. Bu nedenle, Türkiye ve AB’nin ortak çıkarına olsa dahi, işbirliğine gitmekte zorlanılıyor. Oysa Türkiye ve Rusya işbirliğinin tek şartı, birbirlerinin egemenliğini, toprak bütünlüğünü hedef almamak. İşbirliği pazarlıklara, tek bir defalığına mahsus olmayan, farklı alanlara ve konulara yayılan, al-ver sürecine dayanıyor."

"Türkiye’nin tercih yapması gerekiyor"

Türkiye, Rusya ile çeşitli alanlarda geliştirdiği işbirliğinin Batı’yla ilişkilerine alternatif olmadığını sık sık vurguluyor. Ancak ABD ve AB ile ilişkilerdeki normalleşme adımlarında başarı sağlanamıyor.

Türkiye’nin dış politika hedeflerine ulaşabilmek için artan oranda askeri gücünü öne çıkarmaya başlaması, özellikle AB ile ilişkilerde yeni gerilimleri beraberinde getiriyor.

Uzmanlar, Türkiye'nin eşzamanlı olarak, Doğu Akdeniz, Ege, Libya, Suriye ve Irak gibi çok geniş bir alana yayılan yüksek maliyetli askeri ihtilaflar içerisinde yer almasının ekonomik açıdan sürdürülebilir olmadığına da dikkat çekiyor.

"Dünyada ciddi bir ekonomik bunalım var ve Türkiye bunun istisnası değil, ekonomisi çok zorda" diyen emekli büyükelçi Uluç Özülker, hem Türkiye’nin hem de Batılı müttefiklerinin artık bazı tercihler yapmak zorunda kalabileceklerini vurguladı.

ABD ve AB’nin Türkiye’nin ulusal güvenliği ile ilgili hassasiyetlerine kulak vermesi, çözüm odaklı yapıcı bir tutum takınması gerektiğine işaret eden Özülker, aynı zamanda Türkiye’nin de dış politikasını gözden geçirmek durumunda olduğunu kaydetti.