Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (23-30 Haziran 2019)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
02 Temmuz 2019 10:04

HAYDUT GENERAL HAFTER

Dışişleri Bakanlığı: Libya’da Türklerin alıkonulmasına tepki: ‘Haydutluk, Serbest bırakılmazlarsa Hafter güçleri meşru hedef haline gelir’

Libya'da Trablus hükümetine karşı mücadele eden Ulusal Ordu'nun başındaki General Hafter'e bağlı güçlerin altı Türk vatandaşını alıkoymasına Türkiye Dışişleri Bakanlığı'ndan tepki geldi.

Açıklamada "Libya'da Hafter'e bağlı illegal milis güçler tarafından altı vatandaşımızın alıkonulması haydutluk ve korsanlık niteliğinde bir eylemdir. Vatandaşlarımızın derhal serbest bırakılmalarını bekliyoruz. Aksi takdirde Hafter unsurları meşru hedef haline gelecektir." dendi.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da General Halife Hafter'in sözcüsünün Türkiye'yi 'düşman hedef görmekle' tehdit etmesine yönelik sözlerine tepki gösterip "Bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına katkıda bulunmaya devam ederken hasmane tutum ve saldırıların bedeli çok ağır olacak, en etkili ve şiddetli şekilde mukabele edilecektir" diye konuşmuştu.

G20 zirvesinin düzenlendiği Japonya'da Anadolu Ajansı muhabirinin sorusunu yanıtlayan Akar, "Tarafımıza yöneltilebilecek her türlü tehdit ve düşmanca hareketlere karşı tedbirimizi aldığımız bilinmelidir" diye konuştu.

Hafter'in sözcüsü Ahmed Buzeyd el-Mismari Cuma günü yaptığı açıklamada, uluslararası toplumun tanıdığı Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti'ne "verdiği destekten ötürü" Türk hedeflerinin düşman hedefler olarak tanımlandığını, Libya hava sahasının Türk uçaklarına kapatıldığını ve Libya karasularındaki Türk gemilerinin vurulacağını iddia etmişti.

Mismari ayrıca Türkiye'ye ait bir insansız hava aracığının düşürüldüğünü öne sürmüştü. Hafter, "Türkiye ve Katar, militanların lehine müdahale ediyor. Türkiye, Trablus savaşına denizden, havadan ve karadan müdahale ediyor" dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, uluslararası toplumun tanıdığı Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti'ne desteğini 20 Haziran'da da dile getirmiş ve 'yapılan askeri iş birliği anlaşması' kapsamında hükümete 'silah temin edildiğini' söylemişti. Erdoğan, Türkiye'nin desteğinin Trablus hükümetinin, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır tarafından desteklenen Hafter'e karşı mücadelesinde sahada 'denge oluşturduğunu' ifade etmişti.

Hafter güçleri Libya'da Trablus'a gerçekleştirilen saldırıda başkentin güneyindeki Giryan kentinin kontrolünü kaybetti. Hafter'e bağlı güçler Başbakan Fayez el-Sarraj liderliğindeki Ulusal Mutabakat Hükümeti'ne karşı saldırılarını Nisan ayında başlatmıştı.

TRT HABER ANALİZ

Libya'da neler oluyor?

Libya’da, yeni bir iç savaşın ayak sesleri duyuluyor. Ülkenin doğusunu elinde tutan General Hafter’in hedefi başkent Trablus. Kuzey Afrika ülkesi Libya, 2011’de Muammer Kaddafi’nin devrilmesinden bu yana istikrara kavuşamadı.

Ülke önce terör örgütü DEAŞ’a karşı mücadele verdi. DEAŞ ortadan kaldırıldıktan sonra ise, iki taraflı hükümet sorunu ortaya çıktı. Bir tarafta General Halife Hafter’e bağlı Ordu var, diğer tarafta başkenti Trablus olan Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH).

Kim, kimin yanında? Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin merkezi Trablus. Türkiye başta olmak üzere Birleşmiş Milletler (BM),ve birçok üye ülke tarafından destekleniyor.

Temsilciler Meclisi ise, Libya Ulusal Ordusu ile birlikte, General Hafter’in darbesiyle kuruldu. Arkasında Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Fransa var.

Hedef Trablus

Tarihler 4 Nisan’ı gösterdiğinde, Hafter’e bağlı Libya Ulusal Ordusu, Trablus’a operasyon başlattıklarını duyurdu. 2014’ten bu yana hava trafiğine kapalı tutulan Uluslararası Trablus Havalimanı’nın çevresini vurdular. Bazıları merkeze çok yakın olan şehirleri de kuşattılar.

Kısa sürede, yaklaşık 1 buçuk milyon kişinin yaşadığı Trablus’ta, aralarında sivil ve askerlerin olduğu yüzlerce insan hayatını kaybetti.

Karşı saldırı başlatan UMH’ye bağlı İçişleri Bakanlığı, olağanüstü hal (OHAL) ilan etti. Misrata, Zintan ile Trablus’taki silahlı gruplar Hafter’e karşı mücadele ediyor.

Hafter neyi hedefliyor?

Uluslararası camianın kabul ettiği meşru yönetim ve destekçisi Misrata kentini ortadan kaldırmayı hedefliyor.

General Hafter’in, başkent Trablus’un güneyindeki Gıryan kenti, batısındaki Sabrata ve bir ihtimal doğusundaki Sirte kenti üzerinden ilerlemesi senaryoları üzerinde duruluyor. Trablus operasyonunun öncesinde dikkat çeken bir gelişme de, Hafter’in Suudi Arabistan ziyareti oldu. Hafter, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’la bir araya geldi.

Önce Kaddafi devrildi. Libya’da 2011 yılındaki halk ayaklanmasıyla Muammer Kaddafi rejimiyle muhalifler arasında çatışmalar başlamıştı. Bu süreç Kaddafi’nin ölümü ve rejimin çöküşüyle tamamlandı. 2014’te ise, Halife Hafter ile Hafter muhaliflerinin kurduğu "Libya Şafağı" koalisyonu arasında iç savaş çıktı.

1943 Ecdebiye doğumlu General Halife Hafter, petrol zengini Libya’da son 5 yıldır yaşanan krizin önemli aktörlerinden biri. Sovyetler Birliği'nde askeri eğitim görüp Kaddafi'nin liderliğindeki orduya katılmıştı. Kaddafi başa geçince Genelkurmay Başkanlığı yaptı. 1986 yılında, Fransa’nın desteklediği Çad güçleriyle çatışan birliklerin başına getirildi, Libya yenildi,

1987’de Hafter esir düştü. Hafter, ABD’ye sürgüne gönderildi. ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatına (CIA) çalışmakla suçlandı.

2011’de geri döndü. Hafter güçleri, 2014'ten beri ülkenin doğusunda Tobruk ve önemli petrol limanlarının da olduğu büyük bir alanı kontrolü altında tutuyor.

Hafter’in son hamlesine dünyadan da tepki yağdı. Türk Dışişleri Bakanlığı, bölgede tırmanan gerginlikten duyulan endişeye işaret ederek, söz konusu "teşebbüslerin sivil halka zarar vermekten ve ülkeyi istikrarsızlığa sürüklemekten başka bir sonuca hizmet etmeyeceği" uyarısını yaptı.

EURONEWS (AVRUPA HABER AJANSI) ANALİZ

Trump-Erdoğan zirvesinden çıkan sonuç ne?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, Japonya'nın Osaka kentinde düzenlenen G20 Liderler Zirvesi kapsamında bir araya geldi.

Erdoğan, Trump ile ikili görüşmesinde, S-400'lerin Türkiye'ye gelmesi durumunda yaptırım iddiaları hakkında konuştuklarını söyledi.

Erdoğan, S-400-F-35 gerginliği nedeniyle gündeme gelen ABD'den Türkiye'ye yönelik yaptırım iddialarına ilişkin, "Sayın Trump bugün bu konuya açıklık getirdi. Böyle bir şeyin olmayacağını da kendisinden özellikle dinlemiş olduk." şeklinde konuştu.

Erdoğan ayrıca, Trump'la stratejik ortaklığa zarar verebilecek çabalarla ilgili endişelerini paylaştığını belirtti. Uzmanlar iki lider arasında yapılan zirveyi ve çıkan sonucu değerlendirdi.

"ABD, Türkiye’yi gözden çıkaramayacağını görmüş durumda"

ANKASAM Başkanı Mehmet Seyfettin Erol, S-400 konusunda ABD Başkanı Trump'ın gerginliği azaltmaya yönelik bir tavır takındığını söyledi. Euronews'e görüşmeyi ve iki liderin açıklamalarını değerlendiren Erol, tarafların uzlaşıyı esas alan bir politika izlediğini ve ABD'nin de S-400’lü bir Türkiye noktasında orta yol bulma arayışında olduğunu vurguladı. Erol Türkiye'de merakla beklenen görüşmeyi şöyle değerlendirdi:

"ABD, Türkiye’yi gözden çıkaramayacağını görmüş durumda. Türkiye’nin kararlılığının da farkında. Ne kadar meseleyi Obama üzerine atsa da ABD yanlış bir politika izledi. Türkiye gelinen aşama itibariyle Türk-Rus ilişkilerinin geleceği anlamında farklı bir tavra giremez. Ama buradaki önemli bir husus da konjonktürdeki belirsizlikler: Türkiye-ABD, Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Suriye merkezli gelişmelere bakıldığında Türkiye’nin güvenlik sorunları var, dolayısıyla caydırıcılık gücünü ortaya koyması gerekiyor. Türkiye’nin ABD’nin NATO’ya duyduğu bir güven eksiğinin yansıması ve bekasını koruması konusunda kararlılığını ortaya koyan bir tavır. Mevcut krizler devam ederken S-400’lerden vazgeçmesi mümkün değil, Trump sadece S-400 üzerinden krizin daha da derinleşmesini, farklı bir seyire girmesini engellemeye çalışıyor. Trump, Türkiye’de ABD ile ilişkileri devam ettirme eğilimini görüyor, ama ABD’yi de bir tehdit olarak gören, mevcut politikalarını tasvip etmeyen bir politika da söz konusu. ABD, Türkiye’yi beklemediği bir tercihe itmek istemez. Türkiye’ye yönelik yaptırımlar aşamalı bir şekilde harekete geçirilmeye başlanırsa, İran politikası başta olmak üzere bölgedeki birçok politikasını etkiler. ABD’yi tekrar Türkiye’yi kazanmaya doğru itiyor. Kaygan bir zemin söz konusu ve ABD bunu görüp değerlendirerek akıllıca davranıyor."

Trump’ın yumuşamasının ardında İdlib merkezli gelişmelerin de etkili olduğunu öne süren Erol, "Burada 10 numaralı güvenlik noktasına yapılan saldırı, İdlib merkezli Türkiye-Rusya ilişkilerindeki sorunlar ABD’ye ümit vermiş durumda. İdlib merkezli Suriye’de yaşanan Türk-Rus ve İran’ın müdahil olduğu gelişmeler, ABD’ye Türkiye ile olan gerilimi yumuşatma ve burada mevcut kriz üzerinden Türkiye’yi yeniden kazanmaya yönelik bir adım olarak görülebilir." dedi.

"Trump, Türkiye'yi en az etkileyecek yaptırımları seçecek"

Washington merkezli Alman Marshall Fonu Ankara Direktörü Özgür Ünlühisarcıklı, Başkan Trump'ın Türkiye'yi F-35 programında tutmasının zor olduğunu belirtti. Trump'ın yardımcı olmak istediğini ancak yapabileceklerinin sınırlı olduğunu anlatan Ünlühisarcıklı son gelişmeleri Euronews'e şöyle değerlendirdi:

"ABD’deki savunma çevreleri ve bütün kurumlar, F-35 ile S-400’lerin bir araya gelmemesi gerektiği konusunda hemfikir. Trump istese bile Türkiye'yi F-35 programından çıkarmayı durdurması çok zor. CAATSA yaptırımları konusunda her ne kadar ABD Kongresi’nde bir görüş birliği olsa da ve istisna konusu çok sınırlı durumlarda uygulanabilse de, Trump eğer bu siyasi bedeli ödemeyi ve bütün kurumları karşısına almayı göze alırsa Türkiye’ye istisna uygulayabilir. Öte yandan bunun siyasi maliyeti çok yüksek olacağı için 12 yaptırımdan en az etkileyecek ve kurumlardan ziyade kişileri hedef alacak yaptırım paketi hazırlayacaktır. Obama’yı suçlaması ise, ilk defa olmuyor. İran ile yapılan anlaşmada olduğu gibi kendisini Obama’nın tersi olarak göstermeye çalışıyor."

"Türkiye, S-400 alımı konusunda ve sürecinde tamamen haklıdır"

Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden Prof. Dr. S. Enis Tulça, Erdoğan-Trump görüşmesi hakkında "Bu sabahki açıklamalar Türkiye’nin S-400 füzelerini Rusya’dan satın alma kararı geçmiş süreci ile ilgili doğruları teslim etmektedir. Böyle bir açıklamanın sahibi eğer ABD Başkanı Sayın Trump ise bu çok daha önemlidir." değerlendirmesi yaptı.

Prof. Dr. Enis Tulça, Trump ve açıklamalarının önemi hususunda değerlendirmesine şu şekilde devam etti: "Türkiye, S-400 alımı konusunda ve sürecinde tamamen haklıdır. Son dönemde bu alanda yerli sanayide önemli atılımlar gerçekleşmekte olsa da şu veya bu sebepten Türkiye’nin ihmal edilen hava savunma silahlanması, bazı önemli uyuşmazlıklar yaşadığımız komşularımızın mütekabil silahlanmaları ve coğrafyamızın, çevremizin gerçekleri karşısında geç kalınmış bir zaruretin şu sırada telafi edilme gayreti ve zorunluluğudur.

Müttefikimiz ABD’den geçen dönemde temin edilemeyen ve hatta Hollanda’dan ihtiyaç aşamasında NATO çerçevesinde Türkiye’ye konuşlandırılıp sonradan geri alınan Patriot'lar konusunda ABD ile bir ilerleme sağlanamadığını ortaya açıkça koymuştur.

S-400 alımı Türkiye için bu boşluk ve açığını yakın geleceğinde bölgede oluşabilecek riskler karşısında en süratli, etkin ve belki de pahalı bir şekilde telafi etme zaruretidir. Bu çerçevede kısmen gündeme getirilen Türkiye’nin NATO’dan çıkması konusu ise son derece yanlıştır ve Cumhuriyet tarihimiz için önemli ve büyük bir hata olur."

DEUTCHE WELLE (ALMAN HABER AJANSI) ERDOĞAN-TRUMP GÖRÜŞMESİ ANALİZİ

Erdoğan ve Trump S-400 gerilimini düşürdü

Erdoğan-Trump görüşmesini DW Türkçe için değerlendiren Murat Yetkin, Trump S-400 krizini Obama'nın üzerine yıkınca, Erdoğan’ın “başka çözümler” üzerine çalışmayı kabul ettiği görüşünde.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasında yapılan görüşmenin bir süredir tırmanan S-400/F-35 krizindeki gerilimi düşüreceğinden pek kimsenin umudu yoktu.

Çünkü ABD’den gelen uyarı ve tehditlerde, Rus yapımı S-400 alması durumunda Türkiye’nin ortak üretici olsa da F-35 uçakları programından çıkarılacağı ve Kongre’nin ekonomik yaptırım ilan edeceği söyleniyordu. Özellikle 6 Haziran tarihli Pentagon mektubunda ABD Başkanının, Erdoğan’ın olmasını istediği gibi Kongre üzerinde sınırsız yetkiye sahip olmadığı da vurgulanıyor, adeta, “Trump ile el sıkışıp her şeyi çözemezsiniz” deniyordu.

Osaka’da sadece 35 dakika süren görüşme ile S-400 krizi bitmiş olmadı ama Trump’ın Erdoğan ile ortak basın toplantısında söyledikleri karamsar beklentilerin aksine hem gerilimi düşürdü, hem de yeni çözüm ihtimalleri ortaya çıkardı. Muhabirlerin S-400 krizinin nasıl çözüleceği sorularına Trump’ın “başka çözümler” üzerinde çalışıldığını söylemesi bunu gösteriyor.

İşin bu noktaya gelmesinde Erdoğan’ın ABD’den gelen tehditlere rağmen Rusya Devlet başkanı Vladimir Putin ile imzaladığı S-400 anlaşmasından geri dönmeyeceğindeki ısrarının payı büyük; nitekim ilk parti füzelerin Temmuz içinde teslim edileceği bizzat Erdoğan tarafından açıklandı.

Trump ilk kez ABD’nin sorumluluğunu kabul etti

Erdoğan’ın ısrarla Türkiye’nin hava savunma ihtiyaçları için ilk önce Amerikan yapımı Patriot füzeleri almak istediği, reddedilince Ruslarla anlaşmak zorunda kaldığı söylemini sonunda Beyaz Saray’ın duymasını sağladığı anlaşılıyor. Bu sonuca -tercüme süresi düşüldüğünde- 10-15 dakikaya düşen bir görüşmede varıldığını düşünmek saflık olur.

Bu çerçevede, Osaka’nın hemen öncesinde Savunma Bakanı Akar’ın, yeni Amerikalı muhatabı Mark Esper ile 26-27 Haziran’da Brüksel’deki NATO toplantıları çerçevesindeki görüşmesini son dönemeçte önemli bir temas saymak lazım. Yine Akar’ın Brüksel’de ABD Dışişlerinin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey ile buluştuğu PKK/PYD ve IŞİD konularını görüştükleri biliniyor. Yani Savunma Bakanı Akar ABD ve Rusya kriz yönetiminde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’dan geri kalmadı.

İşin ekonomik diplomasi boyutu da var. Bazı ülkeler son kazalardan sonra Amerikan havacılık devi Boeing ile sözleşmelerini gözden geçirmeye başlamışken, Türk Hava Yolları 7 milyar dolar karşılığında 30 adet 787-Dreamliner yolcu uçağı alımı için imzaladığı anlaşmayı sürdürdü. Bu uçaklardan ilki üç gün önce, 26 Haziran’da İstanbul’a indi. Trump’ın iç politikada en önem verdiği konu, Obama döneminde artan işsizliğin geriletilmesi.

Trump, Erdoğan’ın “önce Patriot almak istedik, reddettiniz” söylemini Amerikan iç siyasetine tercüme ederek, NATO müttefiki Türkiye’yle ilişkilerin kendisinden önceki Demokrat Başkan Barack Obama tarafından bozulduğu suçlamasında bulundu. Böylece, ABD medyası ve Kongresindeki havanın aksine, ilk defa krizde ABD’nin de sorumluluğu bulunduğu, bizzat ABD Başkanı tarafından kabul edilmiş oldu.

Rusya’nın tepkisi, Türkiye’nin seçenekleri

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump’ın sözlerinden ekonomik yaptırımların artık söz konusu olmadığı sonucu çıkarttığını daha sonraki basın toplantısında söyledi. Oysa Trump ortak basın toplantısında “yaptırım konusu karmaşık” demişti ki bu da hâlâ Kongre engelini aşamadığını, ancak “başka çözümler” ile aşmayı planladığını gösteriyor. Belki bu seçenekler arasında Erdoğan’ın S-400’leri kullanıma almaması da olabilir.

Türk Amerikan İş Konseyi (TAİK) Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ, iş dünyasının Trump’ın açıklamalarından memnun olduğunu söylediği basın açıklamasında, aynı tutumun Kongre’ye de yansımasını ümit ettiklerini vurguladı. Tabii bu, Erdoğan hükümetinin Kongre’deki Türkiye karşıtı havayı kırmak için daha çok çalışması gereğini gösteriyor.

Bir diğer sorun da Rusya lideri Putin’in bu gelişmelere nasıl tepki vereceği. Türkiye, Suriye’de Rusya ile İdlib ateşkes anlaşması dâhil işbirliği içinde. Türkiye’nin Suriye’deki askeri operasyonları ve varlığının Rusya’nın onay ve desteği dışında mümkün olmayacağı görüşü genel kabul görüyor. Rusya’nın Türk ekonomisine darbe vurma kapasitesi, 2015’teki uçak düşürme hadisesi sonrasında görülmüştü.

Bu nedenle Erdoğan bir yandan Türkiye’nin NATO içindeki rolünü koruyup ABD ile ilişkileri yeni bir raya oturturken, diğer yandan Putin ile işbirliğini bozmamak zorunda; bu da çok hassas bir diplomatik dengede yürümeyi gerektiriyor. Yine de Erdoğan-Trump görüşmesinden, çözüm olmasa da gerilimin azalması sonucunun çıkması, hem NATO ittifakı, hem Türkiye ekonomisi bakımından önemli bir gelişme sayılmalı

ABD'nin Ankara Büyükelçisi olarak atadığı David Satterfield kimdir?

ABD'nin bir önceki Ankara Büyükelçisi John Bass'in görev süresi Ekim 2017'de dolmuş; Bass'in Türkiye'den ayrılmasından sonra yaklaşık 1,5 sene Ankara'ya yeni büyükelçi ataması yapılmamıştı.

Amerika Birleşik Devletleri Senatosu, Ankara Büyükelçiliğine atanan David Michael Satterfield'ın görevini onayladı. Satterfield'in kısa süre içinde Ankara'ya gelerek göreve başlaması bekleniyor.

Komite'deki ifadesinde Satterfield, "Türkiye S-400 alarak F-35 programındaki rolünü tehlikeye attı. Büyükelçiliğim onaylanırsa Türkiye'nin doğru tercihi yapması için çalışacağım" demişti.

Arapça, İbranice, Fransızca, İtalyanca bilen Satterfield, Cidde, Tunus, Cezayir, Şam ve Bağdat'ta çeşitli görevler üstlendi. ABD'nin başkenti Washington DC'de üstelendiği görevler arasında ise İsrail ve İsrail-Arap ilişkileri ofisinin direktörlüğünden Yakın Doğu ilişkileri ile ilişkili pozisyonlar yer alıyor. Maryland Üniversitesi mezunu

Eski Libya Büyükelçisi

Satterfield, Eylül 2017'den bu yana ABD'nin Yakın Doğu İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Vekili olarak görev yapıyordu. Bu görevi kapsamında Haziran ayında İsrail ve Lübnan'ın deniz sınırı sorunun müzakere edilmesi amacıyla bölgeye çok sayıda seyahat gerçekleştirdi.

Satterfield bunun öncesinde 2014 ile 2017 yılları ile 2009 ile 2013 yılları arasında Roma'da Çokuluslu Güç ve Gözlemciler Genel Müdürlüğü pozisyonunu üstlendi. Bu organizasyon, Mısır ve İsrail arasında imzalanan bir anlaşma kapsamında Sina Yarımadası'nda barışı koruma misyonu üstlenmiş bir kurum.

2014'te ABD Dışişleri Bakanı'nın Libya özel danışmanlığını yapan Satterfield, bu görevi üstlenmesine giden süreç içinde Kahire Büyükelçiliği maslahatgüzarlığı yaptı.

2005-2006 yılları arasında Bağdat'ta başmüsteşar olan Satterfield, 2006 ve 2009 yılları arasında ise dışişleri bakanının kıdemli danışmanı ve Irak koordinatörü olarak çalıştı.

1998-2001 arasında ABD'nin Libya büyükelçisiydi. Satterfield, 2001 ile 2005 arasında ABD'nin Suriye ve Suudi Arabistan Büyükelçilikleri'nde çalıştı ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Muavinliği, Birinci Müsteşar Yardımcısı Muavinliği ve Yakın Doğu İşleri'nden sorumlu Müsteşar Yardımcısı Vekilliği gibi üst kademe görevlerde bulundu.1996-1998 yılları arasında ise ABD Dışişleri Bakanlığı İsrail-Arap İlişkileri Dairesi Başkanlığı yaptı.

Satterfield aynı zamanda yaptığı görevler nedeniyle ABD Başkanlığı Seçkin Üst Düzey Yönetici Ödülü, ABD Dışişleri Bakanlığı Üstün Hizmet Ödülü ile ABD Ordusu Üstün Sivil Hizmet Ödülü gibi ödüller edindi.

Doğu Akdeniz'de yapılmak istenen ne?

Doğu Akdeniz'deki enerji kaynakları ile ilgili çok kaynak araştırdım. Daha hala araştırma aşamasındayım ama karşıma çok dramatik rakamlar çıkmadı. Benim gördüğüm kadarıyla Doğu Akdeniz'deki 'enerji gerginliğinin yarattığı enerji' uluslararası konjonktürde daha stratejik olarak kullanılıyor.

Çünkü yerine bakarsanız Doğu Akdeniz, İsrail'e bakıyor, Kuzey Afrika'yı tutuyor, Süveyş'i tutuyor...

Birçok noktada ABD'nin hareketli üslerini daha da hareketli hale getiriyor. Ve İngilizlerin Kıbrıs'taki iki askeri üssünü de düşündüğümüzde burası o kadar enteresan bir yer ki burayı tuttuğunuz zaman dünyanın önümüzdeki 20-30 yılını tutabiliyorsunuz anlamına geliyor.

Yani ben onların 'doğal gaz bahane, stratejik açılar şahane' mantığıyla geldiğini düşünüyorum.

Bölgede 200'den fazla savaş gemisi görünüyor. Ve buraya gelmeleri Fransa'nın üs için gelmesi, İngilizlerin yeni nesil savaş uçaklarını bu üslere kaydırması, ABD'nin ve Fransa'nın Rumlarla özel anlaşmalar yapması...

Tüm bunların altında ciddi hesaplar olduğunu düşünüyorum. Bir süreden beri de bu giderek tırmanıyor.(Superhaber yazarı Metehan Demir)

CUMHURBAŞKANI TAYYİP ERDOĞAN ÇİN’DE

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Japonya'da G20 Zirvesi ve diğer programlarının ardından, 2 Temmuz'da Çin Halk Cumhuriyeti'ne geçti. Çin Halk Cumhuriyeti ziyareti sırasında bölgesel ve uluslararası gündemdeki konular ile ikili ilişkilerin daha ileri taşınmasına imkân verecek görüşmeler gerçekleşecek.

Hatırlayalım. Çin’in yeni Ankara Büyükelçisi Li Deng Dünya dengelerini çok etkilemeye aday Türkiye-Çin hattının daha ileri tahkimatını gerçekleştirecek hamlelerine hızlı başlamış. Türkiye’ye geldikten sonra ilk değerlendirme toplantısını Stratejik Düşünce Enstitüsü’nde gerçekleştirmişti. Büyükelçis Li Deng, SDE’de çok dikkati çeken açıklamalar yaptıktan sonra, bir Türk Gazetesinde (Milliyet) ilk makalesini kaleme almıştı.

Büyükelçi Li Deng’in ‘Bir Kuşak Bir Yol Girişimi’ Çin ve Türkiye halklarına yararlar getiriyor’ başlıklı makalesi geleceğin işaretlerini veriyordu:

“2013 yılında Çin Devlet Başkanı Sayın Xi Jinping uluslararası toplum tarafından takdir edilecek Bir Kuşak Bir Yol Girişimi’ni ortaya çıkararak dünyanın farklı ülkelerini İpek Yolu Ekonomik Kuşağı ve 21. Yüzyılda Deniz İpek Yolu’nu ortaklaşa inşa etmeye davet etmiştir.

Türkiye, eski İpek Yolu’nun muhteşem geçmişinin önemli bir parçası ve Bir Kuşak Bir Yol Girişimi’ne destek vereceğini açıklayan ilk ülkelerden birisidir. Çin ve Türkiye, 2015 yılında Bir Kuşak Bir Yol ve Orta Koridor Girişimi’nin uyumlaştırılmasına ilişkin Mutabakat Zaptı’nı imzalamıştır. İki tarafın birkaç yıldır süren denemeleri ve çabaları sayesinde Bir Kuşak Bir Yol’un Türkiye’de kök salmasına tanık oluyoruz.

İki ülke arasında mega projeler üzerindeki işbirlikleri meyve vermeye başladı. Çinli şirketler, Tuz Gölü Doğalgaz Yer Altı Depolama Tesisi, Emba Hunutlu Termik Santrali, Ankara ve İstanbul’un metro araçları, Kumport Limanı gibi birçok mega projenin inşaatına katılarak Türkiye toplumu ve şirketlerinin işletme maliyetlerinin azaltılmasına ve Türkiye ekonomisinin daha kaliteli ve sürdürülebilir bir şekilde gelişmesine katkıda bulunuyor.

İhracatta hızlı artış

Türkiye’nin Çin’e ihracatında hızlı bir artış bekleniyor. Sadece geçen kasım ayında yapılan ilk Çin Uluslararası İthalat Fuarı sırasında Çinli Suning Holding, Türk tarafı ile 500 milyon euro’luk mal alımına dair sözleşme yaptı. Çin’de orta gelir grubuna ait vatandaşların sayısı 450 milyona ulaştı, çeşitli konulardaki talepler tamamen değişti. Özellikle Türkiye’nin kiraz, Antep fıstığı ve zeytinyağı gibi kaliteli tarım ürünleri Çin piyasasındaki payını artırmaya devam ediyor. Türk ihracatçıları piyasada ciddi fırsatlar bekliyor.

İki tarafın bilim, teknoloji ve internet alanındaki iş birliğinde olumlu gelişmeler sağlandı. Huawei, İstanbul’da yurt dışındaki en büyük ikinci araştırma-geliştirme merkezini kurdu. ZTE, Netaş’ın yüzde 48’lik hissesini satın aldı. Alibaba, Türk e-ticaret platformu Trendyol’un çoğunluk hissesini satın aldı.

Çin ve Türkiye’nin finans alanındaki işbirliği yeni bir parlak nokta haline geldi. İki ülkenin merkez bankaları arasında para takası anlaşması imzalandı. ICBC, 2015 yılında Tekstilbank’ı satın aldıktan sonra Türkiye’de birçok proje için 10 milyar dolara yakın finansman ve kredi sağlayarak iki ülkenin ticaret ve yatırım işlerini kolaylaştırmak için güçlü bir garanti sağladı. 2017 yılında Bank of China Türkiye’de şubesini resmen açarak iki tarafın ekonomik ve ticari iş birliği için yeni bir finans kaynağı oluşturdu.

10 bin kişiye istihdam

Çin ve Türkiye’nin gerçekleştirdiği somut işbirlikleri her geçen gün daha fazla Türk vatandaşlarına somut yarar sağlıyor. Huawei’nin Türkiye’de 3000’den fazla ücra veya dağlık bölgelerde bulunan köy için sunduğu haberleşme ve veri hizmetlerinden 500 bini aşkın köylü yararlanıyor. NUCTECH’in güvenlik kontrolü konusunda sağladığı çözümler ve ekipmanlar, İstanbul’un yeni havalimanının güvenli bir şekilde işlemesini sağlam bir güvence altına aldı. Bazı istatistiklere göre Çinli şirketler, Türkiye’de 10 bine yakın yerel personel istihdam etmektedir.

İki ülke arasındaki mesafe giderek azalıyor

Türk Hava Yolları’nın İstanbul’dan Beijing, Shanghai, Guangzhou ve Hong Kong’a her hafta düzenlediği 27 seferin dışında Sichuan Airlines ve China Southern Airlines, nisan ve mayıs aylarında Chengdu ve Wuhan’dan İstanbul’a aktarmasız seferlere başladılar. Türkiye’ye gelen Çinli turistin sayısında büyük bir artış öngörülüyor, mevcut büyüme hızı devam ederse bu rakamın 2023 yılında 1 milyona ulaşması bekleniyor.

Çin ve Türkiye, Bir Kuşak Bir Yol’un ortak inşası sürecinde kapsamlı ve etkin bir biçimde politika, altyapı, ticaret, sermaye ve beşeri ilişkiler gibi konularda birbirine bağlanmayı sürdürüyor. Gelecekte Türkiye halkı, hem Çin-Türkiye iş birliğinden hem de Avrasya’da Bir Kuşak Bir Yol’un inşasından faydalanacaktır.

Uluslararası iş birliği

Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan bir ülke olarak, Türkiye’nin önemli coğrafi avantajları daha iyi bir şekilde değerlendirilecektir. Aynı zamanda, Çin ve Türkiye’nin Bir Kuşak Bir Yol konusundaki işbirliği için istikrarlı ikili ilişkiler, iyi bir ticaret ortamı ve dostane bir yaşama ortamı olmazsa olmaz unsurlardır. Umarım ikili siyasi ilişkilerimiz ve ticari işbirliğimiz olumlu bir etkileşim içine girebilir, böylelikle çeşitli alanlardaki iş birliğimizin hızla gelişmesini sağlayabilirler.

Halihazırda uluslararası düzen ve koşulların derin ve ciddi bir değişim sürecinde bulunduğu herkesin malumudur. Bir Kuşak Bir Yol Girişimi, çok taraflılığı koruyor, uluslararası ekonomik işbirliğine odaklanıyor, açıklık, kapsayıcılık, karşılıklı yarar ve kazan-kazan’ı savunuyor, güzergâhtaki ülkelerin ekonomilerini geliştirmeyi ve yerel halklarının yaşam seviyesini yükseltmeyi nihai amaç olarak görüyor. Günümüz dünyasının konjonktürü, Bir Kuşak Bir Yol’un inşasına daha büyük ve özel bir anlam yüklüyor.

Bir Kuşak Bir Yol Girişimi Çin’den kaynaklandığı hâlde Çin’e özgü bir “solo performans” değil, tüm ilgili tarafların beraber katıldığı bir “orkestra performansı”dır, onun sunduğu fırsatlar ve kazandırdığı sonuçlar tüm dünyaya aittir.

Bir jeoekonomik fırsat

Bir Kuşak Bir Yol, Çin’in “jeopolitik aracı” değil, ülkeler arasındaki nakliye süreci gibi ticaret maliyetlerini belirgin bir biçimde azaltacak olan bir jeoekonomik fırsattır. Bir Kuşak Bir Yol, bir “borç tuzağı” değil, halklara yarar getiren bir “turta”dır, üzerinde gerçekleşen işbirlikleri gözle görülür, elle tutulur pozitif sermayeler üretmektedir’

AK PARTİ TBMM GRUBU BAŞKANI BOSTANCI “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi rehabilite edilecek”

24 Haziran 2018’deki seçimlerden sonra uygulanmaya başlanan cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin yarattığı bazı sıkıntılar tartışılıyor.

AK Parti TBMM Grubu Başkanı Naci Bostancı, cumhurbaşkanlığı sisteminin rehabilite edilerek yola devam edilmesi gerektiğine işaret ederken düzeltilmesi gereken konularla ilgili şu ipuçlarını verdi:

“Başlangıçta her şeyi öngöremezsiniz. Pratikte kimi problemler, aksamalar yaşanır. Bunları iyileştirerek yola devam etmek durumunda olursunuz. Bir dönem bakanlık sayısı 40’tı, şimdi 16’ya indi. 1 yıllık uygulama çerçevesinde buna bakmak lazım, bakanlıkların işleyişini değerlendirmek lazım, bürokrasinin performansını değerlendirmek lazım. Sahada bir etkinlik olduğunu görüyoruz. Bürokrasinin kendi iç işleyişi bakımından problemleri var mı? Görülmesi gereken hususlardan biri budur. Bir diğeri yasalar yapılırken, yürütmenin etki analizleri ile yasamanın milletin aklına ve beklentisine dayalı parametrelerini birleştirme işi çok önemli. Yasaları Meclis yapıyor. Yasama yaparken yürütmenin tecrübesinden, beklentilerinden faydalanmak durumundayız. Yasama ile yürütme selamsız, sabahsız iki güce dönüşmüş durumda değil.”

Geçen bir yıllık uygulama sürecinin ardından sistemle ilgili sorunların çözümü noktasında çalışmaların yapıldığını belirterek şöyle devam etti: “Bir yıllık tecrübeyi masaya yatırıp değerlendirerek, nerede problemler görüyoruz, gerçek bir analiz ile nerelerde rehabilite edilmeli, nerelerde mukayeseli bir üstünlüğü var, bunları görüp yola devam edeceğiz. Birtakım tartışma ve müzakereler var. Bunların anlamını görebilmek için daha derinlemesine konuşmak lazım. Esasen öyle bir çalışma da yapılıyor. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine ilişkin bir çalışma yapılıyor. O bize daha nesnel bir fikir verecektir. Biz bunu bir siyasi mesele olarak görmeyiz. Sistemi rehabilite etmek, aklın gereğidir. Rehabilite konusunda çalışmalar sürüyor. Neticeye baktıktan sonra neler yapılacak daha net ortaya çıkacak.” 

Erdoğan ve Bahçeli arasında kritik görüşme

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile ilgili Devlet Denetleme Kurulu’na (DDK), “Bakanlıklarda yeni sistemin işleyişi nasıl? Sistemde ne tür aksaklıklar oluştu? Dışarıdan kabineye bakan atamak yasama ile yürütme arasında ne tür zorluklar oluşturdu, araştırın” talimatı verdiği öğrenildi.

Erdoğan’ın, G-20 zirvesi dönüşünde de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile sistemle ilgili DDK’nin raporu ve “yeni sistemin aksaklıkları, düzeltilmesi gereken yanlarını birlikte ele almak üzere görüşmek istediği” kaydedildi. Her iki parti liderinin de “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin devamından yana olduğunun” altı çizilirken, amacın sistemin güçlendirilmesi, yasama ve yürütmeyi güçlü kılabilmek için başta Meclis İçtüzüğü olmak üzere uyum yasalarıyla ilgili de görüş alışverişinde bulunacağı ifade edildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Meclis’teki grup toplantısında “Bahçeli ile telefonla görüştüm. G20 sonrası yüz yüze de görüşebilirim” ifadelerini kullanması, kulislerde yankı bulmuştu. İki liderin yinelenen İstanbul seçiminin sonuçları üzerine bir araya geleceği ifade edilmişti.

Erdoğan’ın Bahçeli ile “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi üzerine görüşmek istediği” belirtiliyor. Erdoğan’ın G-20 zirvesine katılmadan önce DDK’ye, “yeni sistemde aksayan yönlerle ilgili araştırma yapılması talimatı verdiği” ifade edilirken, Erdoğan’ın öncelikle DDK’den, “bakanlıklar ile yasama faaliyetlerinde görülen aksamalarla ilgili araştırma yapılmasını istediği” kaydedildi. 

Her iki liderin ve her iki siyasi partinin “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin devamı yönünde görüş birliğinin bulunduğuna” dikkat çekilirken, yinelenen İstanbul seçiminin ardından muhalefet cephesinden gelen “parlamenter sisteme dönüş ve anayasa değişikliği çağrılarının yapılmasının” da masaya yatırılacağı kaydediliyor.

MHP kanadında “31 Mart seçimleri öncesinde Bahçeli’nin ‘Bu sadece bir yerel seçim olarak düşünülemez. Yerel yönetimlerle merkezi yönetim arasında birlik olmalı. Aksi halde yeniden parlamenter sistem tartışmaları başlar” dediği anımsatılıyor

Yinelenen İstanbul seçimlerinin ardından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu partisinin ilk grup toplantısında anayasa değişikliğini gündeme getirmişti.

‘Bakanlıklar bölünecek, bazı bakanlar değişecek’

Ankara kulislerinde, bir süredir yeni sistemin daha işler hale getirilmesi için ne yapılması gerektiği konuşuluyor. Özellikle birleştirilince çok genişleyen, karar alma mekanizmalarında sıkıntı yaşandığı söylenen bazı bakanlıkların yeniden bölüneceği konuşuluyor. Maliye ve Ekonomi Bakanlığı, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Ticaret ve Gümrük Bakanlığı, Tarım-Orman Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na gözler çevrildi.

Bakanlık sayısının 16’dan 19’a çıkarılabileceğini, bazı bakanların değiştirileceği, bunun da önümüzdeki günler/ay olabileceği dile getiriyorlar

Bu gelişmelere bağlı olarak, Binali Yıldırım’ın da Başkan Yardımcısı olacağı öne sürülüyor.

İNGİLİZ FİNANCIAL TIMES FATİH’E GİDİP 23 HAZİRAN SEÇİM ANALİZİ YAPTI

İngilizlerin gözü AK Parti’nin kalesi Fatih'te... 23 Haziran seçimleri sonrasında geçen hafta BBC kapsamlı bir haber yaparak Fatih'teki seçmenle konuşmuştu... Bu sefer İngiltere’nin çok okunan gazetelerinden Financial Times, 23 Haziran İstanbul seçimi sonrasında kapsamlı bir analiz hazırladı.

Gazete, “Fatih, Fatih Camisi’nin gölgesi altında on yıllardır Recep Tayyip Erdoğan ve siyasetinin kalesi konumundaydı Konstantinopolis’i fetheden Osmanlı hükümdarının adını alan tarihi bölge İstanbul seçimlerinde laik muhalefetin oldu. Fatih, İmamoğlu’nun partisi CHP’nin yıllardır zorlandığı bir yer. Mahallenin arka sokaklarında dini kurumlar var ve duvarlarda geçen ay yaşamını yitiren Müslüman Kardeşler’in eski lideri Muhammed Mursi’nin grafitisi var. Burası CHP’nin doğal alanı değildi fakat Pazar günü bölge CHP’ye destek vererek 300 oy gibi bir farkla İmamoğlu’nu seçti” ifadesini kullanıyor.

Gazeteye konuşan ve geçmişte AK Parti’ye oy verdiğini söyleyen 44 yaşındaki Hatice isimli bir kadın, “İnsanlar haklı olanın yanında yer aldı” ifadesini kullanırken, Metin Göktaş isimli bir kafe işletmecisi, “Hiçbir şey seçimlerin tekrarlanmasında yapılan adaletsizlik duygusu kadar önemli değildi. Bence Recep Tayyip Erdoğan, seçmenden uzaklaştı. Her zaman terörizmden konuşuyor ve diğer konuları anlatıyor” yorumunu yaptı.

Yerel seçimlerde ilk olarak AKP’nin adayı Binali Yıldırım’a oy verdiğini fakat 23 Haziran’da sandığa gitmediğini söyleyen Emrah Süer, ekonomik gidişattan memnun olmadığını söyledi. Gazeteye konuşan Süer, Ekonomi Bakanı Berat Albayrak’ın performansından memnun olmadığını dile getirirken, “Beni o pozisyona getirseler daha iyi iş çıkarırdım” dedi. Financial Times, “Artan enflasyon ve özellikle Suriyeli mültecilerden dolayı artan yüksek işsizlik sosyal bir ayrım yaratıyor. Ekonomik düşüş AKP için kritik bir zayıflık yaratıyor. Fakat uzmanlar partinin İstanbul’un kontrolünü yitirmediğini ve Fatih gibi yerlerin değişmeyeceğini söylüyor” yorumunu yaptı.

MUHAFAZAKÂR AİLELERİN CHP İMAJI

Gazete, “İmamoğlu sadece CHP seçmeninden değil, Kürt azınlık ve sağcı milliyetçilerden de oy aldı” ifadesini kullandı. Gazeteye konuşan 34 yaşındaki bir mağaza çalışanı Zeynep Yavuz, İmamoğlu’nun toplumun her kesimini kapsayan bir kampanya yaptığını ve yerel sorunlara odaklanmasının oy vermesinde etkili olduğunu söylüyor. Fatih’te doğup büyüyen Yavuz, bu yaklaşımın bölgede yaşayan muhafazakar ailelerde CHP’nin imajını değiştirdiğini söyledi. Yavuz, “O bizim arkamızda. İmamoğlu’na oy verdim ve bundan pişmanlık duymuyorum” dedi.

Gazete, belediye başkanlarının yetkilerinin sınırlandırılmasını öngören değişikliğin de Fatih’te ters teptiğini okuyucularına aktardı. Fatih’te yaşayan bazı insanların bu durumdan memnun olmadığını yazan gazete, “Hatta AKP seçmenleri bir İmamoğlu’nun başarılı olmasını istiyor” yorumunu yapıyor. Gazeteye konuşan 45 yaşındaki dükkân sahibi İbrahim Baran, “Birlikte çalışmalıyız. Umarım başarılı olur, eğer o kadar oy aldıysa bu görevi hak etmiştir” dedi.

FUAT BOL MİLLİYET’TEN HÜRRİYET’E GEÇTİ

Milliyet Gazetesi’nin önemli yazarlarından Fuat Bol, Hürriyet’e transfer olduğunu duyurdu.  

Demirören Grubu’nun Aydın Doğan’a ait gazete ve televizyonları satın almasının ardından Vatan Gazatesi’ni kapatması o dönem Milliyet’in de kaleminin kırıldığı yönünde iddialar ortaya atılmasına neden olmuştu. Türkiye’nin en köklü gazetelerinden biri olan Milliyet’ten yazar geçişlerinin başlaması ise bir kez daha o iddiaları gündeme getirdi.

Milliyet Gazetesi yazarı Fuat Bol, son yazısını bugün yazarak Hürriyet’e geçtiğini duyurdu. Bir dönem Türkiye Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü görevinde de bulunan Bol’un Hürriyet’e transferi ayrıca Demirören Medya’daki İhlas ve Işık Cemaati yapılanması tartışmalarını yeniden başlattı.

İhlas kökenli bir isim olan Mehmet Soysal’ın satış sonrası Demirören Medya İmparatorluğu’nda en büyük güçlerden biri olması ve kritik pozisyonlara hep TGRT, Türkiye Gazetesi ve İhlas kökenli isimleri getirmesi dikkat çekmişti.

FUAT BOL KİMDİR?

Fuat Bol, 1 Ocak 1955'te Rize İkizdere'de doğdu. Babasının adı Kasım, annesinin adı Fatma'dır. Gazeteci-Yazar; İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ve Tekirdağ Meslek Yüksek Okulu'nu bitirdi.

TZDK İstanbul bölge Müdürlüğü'nde Personel ve Sosyal İşler Şefi olarak çalıştı. Özel sektörü seçerek, Türkiye gazetesi ve TGRT televizyonunda üst düzey yöneticilik, köşe yazarlığı ve program sunuculuğu görevlerinde bulundu.

Türkiye gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü görevini üstlendi. Gazeteciler Cemiyeti üyesi oldu. Basın şeref kartı sahibi olup, iki kitabı yayınlandı. Orta düzeyde Fransızca, İngilizce ve Arapça bilen Bol, evli ve 2 çocuk babasıdır.

22 Temmuz 2007 Genel seçimlerinde AKP'den İstanbul milletvekili seçilmiştir.

Independent Türkçe'de deprem

Dünya çapında 100 milyondan fazla okuyucuya sahip İngiltere merkezli saygın medya kuruluşlarından The Independent gazetesinin Türkçe dilinde yayın yapan www.independentturkish.com haber sitesinde işten çıkarmalar yaşandı.

Nevzat Çiçek’in genel yayın yönetmenliğini yaptığı Independent Türkçe 15 Nisan’da yayın hayatına başlamıştı. Independent Türkçe’de çekirdek kadrodaki 5 kişinin görevlerine son verildi.

Görevlerine son verilen isimler Haber Müdürü İnan Demirel, Şef Editör Bengü Şap, Editör Pınar Hortoğlu ve muhabirler Saime Toktaş ile Ali Dağlar. Karara gerekçe olarak ekonomik küçülme gösterildi.

Dünya Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliğine atama

Gazetenin yeni Genel Yayın Yönetmeni Ömer Türkdönmez oldu. Türkdönmez daha önce Sorumlu Yazı İşleri Müdürü olarak görev yapıyordu.

Türkiye'nin ilk ve tek ekonomi gazetesi olan Dünya Gazetesi'nde Hakan Güldağ'ın 11 yıl yürüttüğü Genel Yayın Yönetmenliği görevinden geçtiğimiz aylarda aldığı ayrılık kararı sonrası koltuğu boş kalmıştı. Türkdönmez'den boşalan Sorumlu Yazı İşleri Müdürlüğü görevine Ece Ceyhun getirilirken gazetenin bir süredir boş olan İstihbarat Şefliği görevine ise Aysel Yücel atandı.