Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (3-9 Şubat 2020)

SDE Editör
11 Şubat 2020 17:12

KKTC CUMHURBAŞKANI MUSTAFA AKINCI KİMLERE HİZMET EDİYOR?

Dışişleri Bakanı, Mevlüt Çavuşoğlu, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya tepki gösterdi, "Ben böylesine dürüst olmayan bir siyasetçiyle hiç çalışmadım" dedi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı'nın tepki çeken açıklamalarını değerlendirdi. Çavuşoğlu, Akıncı'ya tepki göstererek "Böylesine dürüst olmayan bir siyasetçiyle çalışmadım" dedi.

Çavuşoğlu, Slovenya Dışişleri Bakanı Cerar ile ortak basın toplantısı düzenledi. Açıklamalarında KKTC lideri Akıncı'nın geçen hafta The Guardian'a verdiği röportajda söylediği cümlelere tepki gösteren Çavuşoğlu,  "Seçim zamanında Sayın Akıncı Türkiye'yi malzeme yapmaya çalıştı. Böylesine dürüst olmayan bir siyasetçiyle ne Kıbrıs'ta ne hiçbir yerde çalıştım. Kıbrıs Türk halkına böyle bir siyasetçi yakışmıyor." ifadelerini kullandı.

AKINCI KİMDEN CÜRET ALIYOR?

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, 6 Şubat'ta The Guardian gazetesine verdiği röportajda, Ada'da federal bir çözüme tez zamanda varılmadığı takdirde bölünmüşlüğün kalıcı hale geleceğini ifade etmişti. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Ankara ile Lefkoşa arasındaki ilişkiyi "ana vatan-yavru vatan" olarak tanımlamasına katılmadığını belirten Akıncı, Türkiye ile "bağımsız ve kardeşçe" ilişkiler istediğini vurgulamıştı.

Akıncı, KKTC'nin, Türkiye'ye ekonomik bağımlılığını azaltması için daha fazla şey yapması gerektiğini, bunun için de Güney Kıbrıs'ın desteğine ihtiyacı olduğunu savunmuştu. Ada'nın kuzeyinin "Kırım tarzı ilhak ihtimali" sorusunu "korkunç" ifadesiyle cevaplayan Akıncı, bunun Türkiye'nin çıkarlarına da aykırı olduğunu söylemişti.

KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı'nın sinsi planı ortaya çıktı! İşte skandal sözlerin nedeni

Akademisyenler, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı'nın İngiliz The Guardian gazetesine verdiği demeci AA muhabirine değerlendirdi. Prof. Dr. Atun, Akıncı'nın planlı ve 3 boyutlu bir açıklama yaptığını belirterek Akıncı, AB ile ABD'den destek almayı hedefliyor dedi.

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı'nın "Türkiye'nin KKTC'yi vilayeti yapacağı" yönündeki iddialarını değerlendiren uzmanlar, Akıncı'nın açıklamalarının Kıbrıs Türk tarihini görmezden gelen ve Rum tezleriyle örtüşen bir duruş olduğunu, Kıbrıslı Türklerin, Akıncı'ya en güzel cevabı nisan ayında yapılacak seçimlerde vereceğini söyledi.

 AKINCI'NIN DERDİ NE?

Prof. Dr. Ata Atun, Prof. Dr. Uğur Özgöker ve Dr. Öğretim Üyesi Emete Gözügüzelli, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı'nın İngiliz The Guardian gazetesine verdiği demeçte, "Kuzey Kıbrıs'ın Türkiye bağlanmasının korkunç olacağı" şeklindeki açıklamalarını AA muhabirine değerlendirdi.

Kıbrıs İlim Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ata Atun, Akıncı'nın bazı kesimlere hoş görünmek için planlı ve 3 boyutu olan bir açıklama yaptığını kaydetti.

 Prof. Dr. Atun, "Mağduriyet Kıbrıs'ta prim alan bir durumdur. Türkiye'den gelen tepkiler sonucu buradan ve AB ile ABD'den destek almayı hedefleyen çok planlı bir hareket yaptı Akıncı. 'Bakın Türkiye ensemizde, siz yardım edin, Türkiye'yi Kıbrıs'tan uzaklaştıralım' mesajıdır. 'Sizin (AB, ABD) isteklerinizi ancak ben yerine getirebilirim' mesajıdır. Şunu da eklemek isterim ki; bizler Kıbrıs Türkleri olarak asla Akıncı gibi düşünmemekteyiz. Akıncı bizi temsil etmemektedir. Benim Türkiye'deki soydaşlarıma tavsiyem Akıncı'nın bu provokatif ve tribünlere oynayan sözlerini ciddiye almayarak murat ettiği oyununu bozmalarıdır. Kıbrıs Türk halkı kendisine gereken cevabı sandıkta verecektir." ifadelerini kullandı.

Akıncı'nın, planlı bir oyun oynadığını belirten Prof. Dr. Atun, şunları söyledi:

"Akıncı, Türkiye'yi kötüleyerek sosyal medyadan destek bulmaya çalışıyor ve bir miktar buldu da. Cumhurbaşkanı Akıncı'nın ve sözcüsünün yaptığı açıklamalar tamamen dış odaklardan mali, istihbari, altıncı kol, medya ve siyasi destek almak amaçlı. Açıklamalar uluslararası terbiyeye, dostluğa ve Türkiye ile KKTC arasındaki gönül bağına aykırıdır.

"Akıncı Batı'ya Uyarıda Bulunuyor"

PROF.DR. ATA ATUN

Türk-Kuzey Kıbrıs Türk Ticaret Odası Derneği (TKKTTOD) Başkanı ve Uluslararası Diplomatlar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Uğur Özgöker ise Akıncı'nın nisan ayında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminde "sol" oyları alabilmek için tribünlere oynadığını söyledi.

"Türkler, Sandıkta Akıncı'yı Seçmeyerek Cezalandıracak"

PROF. DR. UĞUR ÖZGÖKER

Akıncı'nın son dönemde yaptığı açıklamalara değinen Prof. Dr. Özgöker,"Akıncı, seçilmemesi durumunda milliyetçi görüşleri olan Tahsin Ertuğruloğlu, Ersin Tatar veya Zorlu Töre gibi isimlerden birinin cumhurbaşkanı makamına oturacağı ve KKTC'nin 83. eyalet olarak Türkiye'ye bağlanacağı söylemiyle Batı'ya uyarıda bulunuyor." dedi.

Prof. Dr. Özgüker, Akıncı'nın 'Kıbrıs'ı Hatay gibi Türkiye'ye bağlayan adam olmayacağım' sözünü değerlendirerek, şöyle konuştu:

"1939'da Hatay Cumhuriyeti Meclisi aldığı kararla Hatay, Türkiye Cumhuriyetine katılmıştır. KKTC ise Hatay'a benzemez çünkü Hatay Fransız mandası altındaydı ve Fransa Suriye’den çekilirken Hatay’ın da Suriye’ye bırakılma riski vardı. Türkiye’nin Fransa üzerindeki ısrarlı baskıları, 2. Dünya Savaşı'nın başlamasına çok az zaman kalması, Fransa’nın Almanya’nın kendisinden Versay Antlaşması'nın intikamını almaya hazırlanmasına karşılık Türkiye’nin desteğine ihtiyaç duyması sonucu geçici çözüm olarak Hatay'a bağımsızlık verilmiştir. 1 yıl geçmeden de Hitler'in Dışişleri Bakanı Ribentrof ile Stalin’in Dışişleri Bakanı Molotof'un Saldırmazlık Paktı imzalamalarının ertesi günü Fransa Hatay’ın ana vatan Türkiye’ye katılmasına onay vermiştir. Zaten tam 6 gün sonra da 2.Dünya Savaşı çıkmış ve Almanya Fransa’yı işgal etmiştir. Kıbrıs'ta ise böyle bir durum söz konusu değildir."

Kıbrıs Türk halkının 70 yıl önce İngiliz sömürge yönetiminden sonra Rumlara karşı var olma mücadelesi verdiğini hatırlatan Prof. Dr. Özgüker, şunları kaydetti:

"Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türklere soykırım uygulayıp adadan tamamen temizledikten sonra Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlama yani ENOSİS emelleri vardı. Ancak Kıbrıslı Türkler bu plana ana vatan Türkiye’nin de büyük desteği ile canlarını vererek, her türlü eziyet ve işkencelere katlanarak karşı koydu. Kıbrıs Türkleri, önce Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi'ni sonra Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi'ni, 1974 Barış Harekatından sonra da Kıbrıs Türk Federe Devleti'ni ve 1983'te de KKTC'yi kurmuşlardır.

Dolayısıyla Akıncı’nın ifadesi tamamen iç siyasete yönelik çok talihsiz bir beyandır. Kıbrıs Türkleri canları pahasına 70 yıllık mücadelenin sonunda kurdukları bağımsız ve egemen devletleri olan KKTC'yi sonsuza kadar yaşatmaya kararlıdırlar. KKTC'nin egemenliği cumhurbaşkanlığı seçimi için malzeme yapılamayacak kadar hayati bir konudur. Akıncı'nın bu talihsiz beyanatını yanlış bir seçim stratejisi olarak değerlendiriyorum. Nisan ayında Kıbrıslı Türkler bunun cevabını sandıkta verip Akıncı'yı seçmeyerek cezalandıracaklardır."

"Bu Tavır Özünü İnkar Etme Tavrıdır"

EMETE GÖZÜGÜZELLİ

Akdeniz Üniversitesi ve Kıbrıs Sosyal Bilimler Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Emete Gözügüzelli, Mustafa Akıncı'nın İngiliz The Guardian'a verdiği demecin Türkiye'yi KKTC'yi ilhak etmesi muhtemel gibi gösterme çaba ve arayışının bir yansıması olduğunu kaydederek, Akıncı'nın açıklamalarının Kıbrıs Türk tarihini görmezden gelen ve Rum tezleriyle örtüşen bir duruş olduğunu söyledi.

Akıncı'nın 1975 yılında ABD'nin adada "ortak vatan, Türkiyesiz bir gelecek" çalışmaları kapsamında kurduğu ve yabancı istihbarat güçlerinin kontrol ettiği, sivil toplum kuruluşu görünümlü iki toplumlu eğitim komisyonunda eğitim gördüğünü ve görev aldığını aktaran Dr. Gözügüzelli, şöyle konuştu:

"Akıncı'nın mevcut tutumunun daha farklı olması beklenemez. Akıncı 'Son noktaya geldik, beni seçmezseniz bölünmüşlük olacak' diye halka ve dünya kamuoyuna bir beyanatta bulunuyor. Sanki Rum yönetimi, siyasi eşitlik ve KKTC'nin haklarını kabul etmiş gibi davranıyor. Bunlar üzerinde düşünülmesi gereken davranış bozukluklarıdır. Çünkü siyasi eşitliğimiz bugüne kadar kabul edilmedi. Tabii burada Akıncı'ya Türk halkı olarak şu soruları sormamız gerekiyor: Acaba Akıncı bugüne kadar Kıbrıs Türklerinin hangi hakkını Rumlara karşı savunmuştur?

Hâlbuki Rum yönetimi halen 100 bin Rum'un Türk tarafına yerleşmesini istiyor, AB'nin Birleşik Kıbrıs görüşünü kabul etmiyor, Türkiye'nin garantörlüğünü ve Türk askerinin KKTC'de bulunmasını kabul etmiyor, Akdeniz'deki doğal kaynakların adil paylaşımına yanaşmıyor, yani Kıbrıs Türklerinin ekonomik bütün haklarını yok sayıyor. Şimdi yaşananlara baktığımızda meseleyi sanki Akıncı ile Rum lideri anlaştı da 'tek sorun Türkiye'dir' noktasına getirmeye çalışmaktadırlar. Bu kabul edilemez bir durumdur. Bu tavır tarih bilincinin yoksunluğu ötesinde özünü inkâr etme tavrıdır."

"Akıncı Haddini Aşmıştır"

Dr. Gözügüzelli, ana vatan Türkiye'nin Akıncı'nın bu açıklamalarına gösterdiği tepkinin çok yerinde olduğunu, çünkü KKTC'nin Doğu Akdeniz'deki gelişmeler ve uluslararası haklarının korunmasında büyük çaba sarf ettiğini dile getirdi.

1974 Barış Harekatı olmasaydı, garantörlük anlaşmaları gerçekleşmemiş olsaydı bugün Kıbrıs Türk'ünün olmayacağını ifade eden Gözügüzelli, "Bütün bu tarihi gerçeklikleri yok sayarak Doğu Akdeniz ve Kıbrıs adası üzerindeki haklarımızı görmezden gelen, sanki bütün sorunların özü Türkiye gibi yansıtan Akıncı'ya ana vatandan tepki gösterilmesi çok yerindedir. Çünkü bu yerini bilmemezliktir. Haddini aşmaktır. Kendisine tevdi edilen görevi kötüye kullanmaktır. Dolayısıyla ana vatandaki Türk hükümetinin Kıbrıs davasında bugüne kadar sergilediği kararlı duruşu, Kıbrıs Türkü'nün ulaştırma, eğitim, sağlık hatta maaşların ödenmesine kadar her alanda verdiği desteği, KKTC'nin Türkiye'nin yardımlarıyla ayakta durduğu gerçeğini görmezden gelmek kabul edilemeyecek bir durumdur. Yapılan gayri ahlakidir. " değerlendirmesinde bulundu.

TÜRKİYE’NİN YENİ SİSMİK GEMİSİ

Türkiye'nin Doğu Akdeniz’deki sondaj çalışmalarına katılacak yeni gemisi Sertao, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı tarafından 37.5 milyon dolara satın alındı.

Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), Doğu Akdeniz’de sondaj yapacak sıfırı 600 milyon dolar olan Sertao isimli gemiyi, İngiltere’de yapılan bir açık arttırmayla satın aldı.

2012 yılında inşa edilen ve 2015 yılına kadar Brezilyalı menşeli bir şirketin kullandığı Marshall Adaları bayraklı gemi, İngiltere’nin Port Talbot Limanı'nda iki yıldır beklemedeydi.

11 bin 400 metre derinlikte 3 bin metre sondaj açabilen gemi, düzenlenen açık artırma sonucu 37.5 milyon dolara TPAO'nun oldu.

Samsung tarafından Güney Kore’de 2012 yılında inşa edilen ve 2015 yılına kadar Brezilyalı bir firma tarafından tarafından kullanılan sondaj gemisi çok yüksek basınç ve sıcaklık altında dahi görevini yerine getirebiliyor.11 B

11 bin 400 metre derinliğe ulaşıp 3 bin metre sondaj yapabilen 61 bin DWT’lik Marshall Adaları bayraklı Sertao’nun uzunluğu 227, genişliği 42, draftı (suyun altında kalan kısım) ise 12 metre.

Dünyada Türkiye’nin Fatih ve Yavuz adını verdiği derin deniz sondaj gemilerinin özelliklerini taşıyan 16 gemi bulunuyor. Bunlardan ikisi Türkiye’nin. Bu gemilerin 12 bin 200 metreye kadar sondaj yapabilme kabiliyeti var

KALLEŞ İDLİB SALDIRILARININ BÖLGESEL-KÜRESEL JEPOPOLİTİK SONUÇLARI

(Prof.Dr.Seyfettin Erol’un Anadolu Ajansı analizi)

İdlib bir kez daha gündemde. Çatışmaların önlenmesi maksadıyla bölgeye takviye olarak gönderilen Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) unsurlarına yönelik Esed rejimi saldırısı sonucunda 8 şehit ve bir o kadar da yaralı var. Söz konusu saldırıyla birlikte bölgede tansiyon yükselmiş durumda. Türkiye’nin buna verdiği ve önümüzdeki süreçte vermeye devam edeceği cevap hiç kuşkusuz sadece Suriye ile sınırlı kalmayacak.

 Zira Türkiye’ye İdlib üzerinden verilmek istenen mesaj da sadece Suriye ile sınırlı değil. Dolayısıyla İdlib saldırısı, beraberinde başta Türk dış politikası olmak üzere, bölgesel-küresel bazda ciddi jeopolitik kırılmalara yol açacak bir süreci tetikledi.

Bu noktada öncelikle ifade edilmesi gereken husus şudur: Esed rejimi aslında bu eylemiyle sadece TSK’yı hedef almamıştır. TSK üzerinden Türkiye-Rusya-İran işbirliğini esas alan Astana ve Soçi süreçlerini de bombalamıştır. İdlib saldırısı, bu bağlamda Türkiye’nin birtakım endişelerinin ve uyarılarının yersiz olmadığını da göstermiştir.

Dolayısıyla bu saldırının öncelikle Türk-Rus ilişkilerini, biraz daha genişletilmiş formatıyla da Türkiye-Rusya-İran işbirliği sürecini etkileyeceği çok açık bir şekilde görülüyor.

Zira Esed’in arkasındaki iki önemli güç Rusya ve İran’dır; Esed rejiminin bu ikili içerisinde özellikle de Rusya’dan habersiz/onaysız bir adım atması mümkün görünmüyor. Aksi bir görüş sadece tebessümle karşılanabilir.

Türkiye’ye İdlib üzerinden verilmek istenen mesaj sadece Suriye ile sınırlı değil. Türkiye’nin buna verdiği ve önümüzdeki süreçte vermeye devam edeceği cevap da hiç kuşkusuz sadece Suriye ile sınırlı kalmayacak.

Saldırının zamanlaması, hiç kuşkusuz hedefleri konusunda da önemli ipuçları veriyor. Nitekim söz konusu saldırıdan önce yaşanan gelişmelere baktığımızda şu hususların ön plana çıktığını görüyoruz:

  1. Suriye krizinde Türkiye’nin hedeflerine önemli ölçüde ulaşması ve bu bağlamda sınır güvenliğini korumak için kapasitesini arttırması;
  2. Suriye krizinde ABD-Rusya ikilisi arasında sahada-masada bir denge sağlayabilmesi ve süreci ABD ile derin bir krize girmeden başarılı bir şekilde yürütmesi (ve bunun bazı kesimlerde yol açtığı birtakım “hayal kırıklıkları”);
  3. Türkiye’nin Suriye’deki enerjisini daha başka kriz alanlarına çevirmeye başlaması, bu bağlamda Türkiye’nin Doğu Akdeniz-Kuzey Afrika’da artan etkinliği ve bunun Türk-Rus ilişkilerine özellikle Libya bağlamındaki yansımaları;
  4. “Yüzyılın Anlaşması’na” Türkiye’nin verdiği sert tepki ve bunun sahaya yansıması;
  5. Türkiye-Ukrayna ilişkilerinde yaşanan gelişmeler;
  6. Türkiye’nin “oyun bozucu” - “oyun kurucu” rolü, bu kapsamda artan kapasitesi ve bunun yol açtığı rahatsızlıklar;
  7. Türkiye’nin bölgesel-küresel bazda artan etkisi ve kontrol edilemeyen bir aktöre dönüşmesi.

Dolayısıyla bu saldırı bir sürpriz değil. Sürpriz, bundan sonraki olası gelişmelerde, özellikle de Türkiye’nin vereceği tepkide saklı. Peki, İdlib’deki rejim saldırısı ne anlama geliyor? Saldırı niçin şimdi gerçekleşti? Ne tür mesajlar içeriyor? Nasıl bir süreci tetiklemiş olabilir? Türkiye buna nasıl cevap verebilir? Bu bağlamda Ankara’nın elinde ne tür seçenekler söz konusu?

Türkiye-Rusya-İran üçlüsü yol ayrımında mı?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 8 Eylül 2018 tarihinde resmi Twitter hesabından yaptığı açıklamada “Rejimin çıkarları uğruna on binlerce masum insanın öldürülmesine göz yumulması durumunda, biz böyle bir oyunun ortağı da seyircisi de olamayız” demekteydi. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu açıklamayı, gergin geçen Tahran Zirvesi dönüşünün hemen akabinde Türkçe, Arapça, İngilizce, Rusça ve Farsça olarak yapmıştı. Açıklamanın Rusça ve Farsça yapılması kuşkusuz derin anlamlar taşıyordu.

Bu saldırının öncelikle Türk-Rus ilişkilerini, biraz daha genişletilmiş formatıyla da Türkiye-Rusya-İran işbirliği sürecini etkileyeceği çok açık bir şekilde görülüyor.

Astana sürecinin Tahran sacayağında yaşanan gelişmeler, Türkiye açısından Astana’yı o tarihten itibaren “topal ördek” konumuna taşımıştı. Krizin adı “İdlib” idi. Özellikle İran’ın Rusya üzerinden İdlib noktasındaki ısrarı tek kelimeyle bir “kırılma”ya işaret ediyordu ve bu kırılmanın önüne 17 Eylül 2018 tarihinde Soçi’de gerçekleştirilen Erdoğan-Putin zirvesiyle geçilmişti.

İki liderin görüşmesinin ardından, taraflar arasında imzalanan “Soçi Mutabakatı” ile kriz dondurulmuştu. En azından kritik Suriye iç savaşı sürecinde Türkiye-Rusya işbirliği muhafaza edilmiş ve taraflar 16 Kasım 2001’de imzalanan ve 27 Haziran 2016’da yeniden hayata geçirilen, çok kutuplu bir dünyayı hedefleyen genişletilmiş Avrasya merkezli işbirliğine “devam” demişlerdi.

Fakat Suriye iç savaşında İdlib merkezli yaşanan gelişmeler, Türkiye-Rusya arasındaki derin krizin dondurulmuş olduğunu, daha da ötesi sadece buzdağının görünen yüzünü oluşturduğunu somut bir şekilde ortaya koymaya başladı.

Doğu Akdeniz-Karadeniz hattında Libya ve Ukrayna merkezli yaşanan son gelişmelerin bu kriz alanına yansıması ve burada Rusya’nın oynadığı ikircikli rol, önümüzdeki süreçte ikili ilişkiler açısından zorlu bir geleceğe işaret ediyor.

Bunların dışında İran faktörü de Suriye’de en az rejim kadar Türkiye-Rusya ilişkilerini etkiliyor. Zira Ankara’da, özellikle Tahran Zirvesi sonrasında oluşmaya başlayan kanaat, Rusya-İran ikilisinin Esed üzerinden bölgede yeni bir oyun kurmaya çalıştığı yönünde.

Bu oyunda İdlib’e yüklenen rol, onun üzerindeki ısrarı da ortaya koyması açısından önemli. Nitekim rejim kuvvetleri ve onunla hareket eden Rusya-İran destekli güçler Suriye’nin toprak bütünlüğünü, egemenliğini tehdit eden PYD-YPG/PKK’ya karşı mücadele edeceğine, Türkiye ve onun desteklediği güçlere savaş açmış durumda.

Burada dikkatlerden kaçan bir husus, Türkiye-Rusya işbirliğinden sadece ABD’nin rahatsız olmadığı gerçeği. Nitekim süreç içinde yaşanan gelişmeler, özellikle sahada Esed rejimi güçleriyle birlikte TSK’yı da hedef alan bu aktörü daha belirgin bir hale getirmiş durumda.

Tahran zirvesinde İdlib çıkışıyla Türkiye’ye karşı tutumunu net bir şekilde ortaya koyan İran’ın politikaları ve buna Rusya’nın vereceği cevap, hiç kuşkusuz Türk-Rus ilişkilerinin geleceği açısından büyük bir önem arz ediyor. Rusya’nın Halep’ten başlamak üzere tarafları idare etmede artık yolun sonuna geldiği, zira bu idare etme politikasının Türkiye aleyhine sonuçlar doğurmaya başladığı çok net bir şekilde görülüyor.

Rusya’nın bu yaşanan gelişmelerde TSK’ya yönelik yaklaşımı da elbette dikkatlerden kaçmıyor.

Türkiye’nin bölgeye takviye amaçlı gönderdiği birlikler hususunda “Rusya’ya bilgi verilmediği” ve “halihazırda Türkiye’nin İdlib’de bölgeden hava destekli operasyonu olmadığı” iddiasında bulunan Rusya Savunma Bakanlığı’nın “Türk birlikleri 2 Şubat’ı 3 Şubat’a bağlandığı akşam saatlerinde Rusya tarafına bilgi vermeden İdlib’deki gerilimi azaltma bölgesinde hareket etti ve Suriye hükümet güçlerinin Serakib yerleşim biriminin batısındaki teröristlere yönelik saldırısının hedefi oldu” şeklindeki açıklaması, fazlasıyla düşündürücü.

İdlib Türkiye’nin Kırmızı Çizgisidir!

Rusya-İran ikilisinin Türkiye’nin kırmızı çizgisini oluşturan yeni göç hareketlerine yol açan eylem ve tutumları da, açıkçası, Ankara açısından kendi çıkarlarına ve güvenliğine yönelik bir tehdit olarak görülüyor ve Astana sürecinin iki bileşeninin samimiyeti sorgulanıyor.

Zira İdlib’de yaşanacak büyük çaplı bir çatışmanın sivil katliamlara ve beraberinde milyonlarla ifade edilebilecek yeni bir göç dalgasına yol açacağını, terör gruplarının sızmasını kolaylaştıracağını bu iki ülke de çok iyi biliyor.

Bildikleri bir diğer husus da İdlib’in Türkiye açısından önemli bir tampon bölge oluşturması. Bu bölge kaybedildiğinde Türkiye’nin Suriye merkezli yakın çevre politikası ciddi bir darbe alacak.

En azından Ankara, Esed ve bu bağlamda rejim güçlerinin, bölgede Türkiye’ye karşı yürütülen vekâlet savaşının bir unsuruna dönüştüğünün çok net bir şekilde farkında. Dolayısıyla Suriye iç savaşında önemli bir merhalenin yaşandığı bir dönemde, Türkiye’nin hassasiyetlerini, endişelerini ve çıkarlarını göz ardı eden bir oldubittiye Ankara’nın bu şartlar altında “evet” demesi beklenemez.

Bu bağlamda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın birkaç gün önce, 31 Ocak’ta Ankara’da yaptığı bir konuşmada “Ülkemizin yeni bir göç dalgasına tahammülü yoktur. Aynı zamanda yeni tehditlerin sınırlarımıza dayanmasına da seyirci kalamayız.

Hiçbir ülkenin siyasi ve ekonomik çıkarı, Türkiye’nin güvenlik ve istikbal önceliklerinden daha önemli olamaz. Bu bakımdan Suriye’nin ne diğer bölgelerindeki ne de İdlib’deki duruma seyirci kalmayacağız. 2016’dan beri gerçekleştirdiğimiz Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtları, hassasiyetlere riayet edilmemesi halinde sahadaki durumu fiilen kontrol altına alma iradesinin en somut örnekleridir.

Topraklarımıza tehdit oluşturan kim varsa, gereğini yapacağız” demesi ve özellikle son cümlesi çok önemli. Zira bu ifade, Ankara tarafından birkaç yıl önce ortaya konulan “Türkiye’nin güneyinde oluşturulmaya çalışılan terör koridorunu her ne pahasına olursa olsun yok edeceğiz” cümlesini muhataplar boyutunda tamamlayıcı nitelikte. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Topraklarımıza tehdit oluşturan kim varsa, gereğini yapacağız” cümlesi ise terör koridorunu sadece örgütlerle sınırlı tutmuyor.

Dolayısıyla, her ne kadar 22 Ekim 2019’da “Türkiye’nin güneyinde terör koridoru oluşturma çabası boşa çıkmıştır” denilse de, aslında bu terör koridoru inşa sürecinin halen devam ettiği görülüyor.

Rejim ve arkasındaki güçlerin “Yeni Suriye”nin inşasıyla birlikte Türkiye’nin Ortadoğu’ya açılımını engellemeyi hedefledikleri ve kendi varlıkları ile projelerini (örneğin “Akdeniz Koridoru Projesi” gibi) güvence altına almak istedikleri anlaşılıyor. Türkiye “işbirliği” adı altında bölgeden tasfiye edilmeye çalışılıyor. Bu da Soğuk Savaş sonrası uluslararası ortamdaki kaygan zemin ve kaypak ilişkiler tespitini bir kez daha teyit ediyor.

Bu husus, haliyle Türkiye’nin dış politikasında niçin denge unsurunu ısrarla ön plana çıkardığını ve bu bağlamda neden temkinli hareket etmesi gerektiğini büyük ölçüde açıklıyor.

 Zira yukarıda da izah edildiği üzere, zemin fazlasıyla kaygan ve Türkiye “siyaset-strateji-araçlar” bağlamındaki realitesine bağlı olarak manevra kabiliyetini artırıcı, kendisine zaman kazandırıcı rasyonel bir dış politika izlemek zorunda. Bunun yolu da haliyle elindeki seçenekleri artırmaktan geçiyor.

Türk-Rus ilişkilerinde yol ayrımı mı?

İdlib, Rusya’nın “söylem-eylem” bazındaki tutarsızlıklarını gösteren bir kriz olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla Rusya’ya karşı oluşan güven sorununun bir güvenlik meselesine dönüşebileceği görülüyor.

İdlib saldırısı, açıkçası düne kadar iddia niteliğinde, zayıf bir olasılık olarak karşımıza çıkan “çıkar çatışmalarını” ve bu bağlamda olası bir yol ayrımını daha da kuvvetlendirici bir son dakika gelişmesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda Türk-Rus ilişkilerinde saha-masa dengesi ya da uyumu sağlanamadığı takdirde, Suriye’yi de içine alan farklı yol haritaları gündeme gelebilir.

Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Senegal ziyareti sonrası verdiği mesaj da aslında tam olarak buna işaret ediyor. Rusya’nın Astana ve Soçi’de varılan anlaşmalara sadık kalmadığını belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İdlib’de bu bombalamaları vesaire durdurdunuz durdurdunuz, durdurmadığınız takdirde bizim artık sabrımız tükeniyor. Bundan sonra ne gerekiyorsa biz de bunu yapacağız” ve “Kendi göbeğimizi kendimiz keseriz” ifadeleri bu açıdan dikkate alınmalı. “Kendi göbeğimizi kendimiz keseriz” ifadesiyle “Böyle bir oyunun ortağı da seyircisi de olamayız” uyarısı yan yana konulduğunda, kuşkusuz tablo daha bir netlik kazanıyor.

İdlib bu bağlamda Rusya’nın “söylem-eylem” bazındaki tutarsızlıklarını gösteren bir kriz olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla Rusya’ya karşı oluşan güven sorununun bir güvenlik meselesine dönüşebileceği görülüyor. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı böylesi bir açıklamaya iten nedenin temelinde de bu güven sorunu yatıyor. “Rusya muhatap değil” açıklaması bu yüzden önemli.

Diğer taraftan, Türkiye’nin karşı karşıya kalacağı güvenlik sorunlarının sadece Türk yakın çevresiyle sınırlı kalacağını düşünmek, en büyük yanılgılardan biri olur. Türkiye’nin istikrarsızlaşması en başta Türkiye’ye komşu yakın coğrafyayı da bir kaos ortamına sürükleyecektir.

Bu da Orta Doğu-Akdeniz dışında, Balkanlardan başlamak üzere, Karadeniz-Kafkasya hattını da esas alan birtakım gelişmelere ve oradaki mevcut krizlerin daha da derinleşmesine ve olası kriz fay hatlarının tekrar harekete geçmesine eşdeğer olacaktır.

TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDEKİ SEÇENEKLER

İdlib saldırısı, Türk-Rus ilişkilerinin geleceği açısından düne göre çok daha büyük önem taşıyan bir test alanıdır. Zira havada fazlasıyla provokasyon kokusu var ve süreç yeni gelişmelere gebe görünüyor.

İdlib saldırısıyla birlikte Astana ve Soçi süreçleri anlamını büyük ölçüde yitirmiştir. Aynı şekilde, mevcut şartlar altında varlığı tartışmalı olan “Adana Mutabakatı” da “muhatap” boyutuyla bir sonuç getirecek gibi görünmüyor. Dolayısıyla Türkiye ve Rusya’nın yeni bir format çerçevesinde, “Yeni Suriye” gerçeğine uygun işbirliği konusunda bir süreci başlatması kaçınılmaz görünüyor.

Türkiye ve Rusya’nın başlı başına belirleyici olması, burada oldukça büyük bir önem arz etmektedir. Zira üçüncü bir aktörün oyun bozuculuğu, şu ana kadar yaşanan gelişmelerle tescil edilmiş durumda. Rusya buna ya “evet” der ya da üçüncü aktörle yoluna devam eder. Zira Türkiye’nin sabrı tükenmiş durumda!

Rusya’nın fazlasıyla pragmatik politikaları, bölgesel-küresel bağlamda sahip olduğu potansiyeliyle orantısız bir şekilde artan gücü, başta ABD olmak üzere, diğer aktörlerin ekmeğine adeta yağ sürmekte. Rusya mevcut pozisyonunu devam ettirdiği takdirde, Türkiye de politikalarını yeniden gözden geçirmek durumunda kalabilir. Bu politikaların sadece Suriye ile sınırlı kalacağını düşünmek ise elbette büyük bir saflık olur.

Bu noktada, Türkiye’nin NATO üyeliğinin “NATOME” ile birlikte daha da güçlenmesi bir olasılık olmaktan çıkabilir ve Rusya’nın güneye doğru politikası farklı bir sürece zorlanabilir.

Doğu Akdeniz’de etkinlik arayışında olan Rusya’nın gündemine Karadeniz daha yoğun bir şekilde girebilir. Rusya’nın bu noktada Türkiye’nin sahip olduğu jeopolitik-stratejik öneme bağlı olarak mevcut pozisyonunu ve tavrını tekrar gözden geçirmesi, hiç kuşkusuz 16 Kasım 2001 ruhunun devamlılığı açısından büyük bir önem arz ediyor.

İdlib bu bağlamda Türk-Rus ilişkilerinin geleceği açısından düne göre çok daha büyük önem taşıyan bir test alanıdır. Zira havada fazlasıyla provokasyon kokusu var ve süreç yeni gelişmelere gebe görünüyor.

ESED VE HAFTER YOLCU

(Takvim Gazetesi Yazarı Bülent Erandaç’ın yazısı)

KALLEŞ Esad'ın militanları İdlib'te askerlerimizi şehit etti.

Kalleşlere, saldırının ardından misliyle cevap verildi. Gariban Suriye halkını korumak için görev yapan askerlerimizi hedef alarak kirli yüzünü bir kez daha gösterdi Kalleş Esad rejimine çiçek gönderenlere yazıklar olsun, onu bir lider gibi gösterip muhatap almamızı isteyenler tarihe kara leke olarak geçti.

İdlib'te var olacağız.

Ne Rusya ne ABD ne de Moskova'nın kuklası Esad bunu engelleyebilir. Yeni bir harekat olup olmayacağına yönelik bir soru üzerine Cumhurbaşkanımız Erdoğan, "Noktayı koymak yok" dedi. Esad'a da bu ayın sonuna kadar süre verdi.

Ortadoğu'da bizi piyon gibi kullandıkları yıllar artık çok geride kaldı. Kim ne oyun planı yaparsa yapsın, Ankara'nın aklı galip gelecek.

Kimin dost kimin düşman olduğunu gayet iyi biliyoruz.

RUSYA ÇEKİL ARADAN

Cumhurbaşkanı Erdoğan, özellikle Rus yetkili makamlarına da 'Burada muhatabımız siz değilsiniz, tamamıyla rejimdir, bizim önümüzü kesme gibi bir durum da söz konusu olmasın" sözü de kararlılığımızın ilanıydı.

Dünyanın her yerinde kaos var. Çin'de yaşananları bir virüsle geçiştiremeyiz.

Çin'in merkeze alındığı çok büyük bir senaryo hazırlandı.

Dünya Çin'i konuşurken, İdlib'in acısını hissederken Van'da yaşanan çığ faciası yüreklerimizi yaktı.

Ancak ne olursa olsun, güçlü olmak zorundayız.

Acımızı içimize gömüp, Ortadoğu'daki gelişmelere güçlü şekilde karşılık vermek zorundayız. Ortadoğu'da Filistin-İsrail barışı diye uydurulan anlaşmayı da tanımadığımızı en güçlü sesten söyledik. Akdeniz planlarını uygulamak isteyen Washington, Esad'ın kopyası Hafter'le Libya'da alan kazanırken, bizim sessizce kalmamız düşünülemez.

Libya ile Akdeniz'de deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mutabakat anlaşmamız, ABD'nin de Rusya'nın da dengesini bozdu

Çünkü Ankara tarihi bir adım atarak Akdeniz'de dengeleri kendi lehimize çevirdi. Hedef olmamız da son derece doğal. Çünkü artık Washington'dan gelen telefonla karar alan bir Ankara yok. Washington buna alışacak. İstese de alışacak, istemese de.

Çünkü yıllarca Türkiye'ye bir sömürge ülkesi gibi bakanlar tarihin kirli sayfalarında kaldı.

Biz barış için çabalarken, birileri savaş çığlığı atacak.

Askerlerimize saldıracaklar.

Ancak ne olursa olsun, Büyük Türkiye hayalimizden vazgeçiremeyecekler.

Çünkü Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan'ın bu büyük yürüyüşüne çok ama çok büyük bir destek var.

Akdeniz'de de olacağız, Afrika'daki kardeşlerimizle de yürümeye devam edeceğiz. Bu birilerini daha fazla rahatsız edecek.

Ancak verdiğimiz bu rahatsızlık nedeniyle özür dilemeyeceğiz…

EURONEWS ANALİZ:

Türkiye-Rusya ilişkileri yeni bir sınavdan geçiyor

Türkiye ve Rusya arasındaki gerilimin konusu, doğrudan iki ülke arasındaki sorunlardan kaynaklanan bir nedene dayanmıyor bu kez, zira gerilimin kaynağı bu defa da Suriye'deki gelişmeler...

İki ülke arasında yaşanan uçak krizi ve sonrasında Rusya’nın uyguladığı ekonomik yaptırımlar ikili ilişkileri kopması noktasına kadar getirmişti. Bu defa, İdlib’teki gelişmeler nedeniyle yaşanan gerginlik, iki ülke liderinin soğukkanlı yaklaşımıyla daha fazla büyümeden yatıştırılmış gözüküyor.

Uçak krizinden çıkartılan dersler ışığında, şimdilik, korkulan olmadı ancak görünür bir gelecek için bir tahmin yapabilmemiz oldukça güç. Zira Suriye iç savaşı, Türkiye ile Rusya arasında hala bir numaralı gündem maddesi ve halen belirleyici niteliğini sürdürüyor. Suriye iç savaşında sona doğru yaklaştıkça, Suriye’nin ve Esad’ın geleceği konusunda, Türkiye ve Rusya arasındaki görüş farklılıkları daha da belirginleşiyor, su yüzüne çıkıyor.

Gerçi Rusya, Türkiye ile ilişkilerinde her zaman ikili konulara öncelik veriyor. Ancak, Türkiye her defasında Suriye’deki gelişmeleri bir numaralı gündem maddesi yapıyor. Buna son dönemde ikinci bir başlık daha eklendi: Libya iç savaşı.

Türk-Rus ilişkilerinde temkinli yaklaşım zorunluluğu

Erdoğan’ın Putin'i telefonla arayarak görüşmesi tansiyonun düşürülmesinde önemli bir adım oldu. Aslında iki ülke arasındaki doğrudan ilişkiler ve özellikle dev enerji projeleri ile turizm, ihracat, yatırım ve taahhüt sektöründeki iş hacminin büyüklüğü, her iki ülkenin de ilişkileri riske atamayacağına işaret ediyor. Bu risk, iki lideri temkinli yaklaşmak zorunda bırakıyor. Zaten, Erdoğan'ın açıkça İdlib sorununda doğrudan Esad'ı ve Suriye'yi hedef alması da bunun bir kanıtı.

Yaşanan kısa gerilim iki ülke iş insanlarını oldukça heyecanlandırdı. Zira, ilişkilerin uçak krizi dönemindeki koşullara dönme olasılığı, bu defa iş aleminin de büyük tepkisine yol açacak. Bu nedenle, liderler adım atarken kendi iç kamuoylarının tepkilerini de dikkate almak zorundalar. Özellikle, uzun süreden beri dış politika başlıklarını iç politika aracı olarak kullanan Erdoğan bu açıdan daha dikkatli davranmak zorunda, zira yapacağı İdlib hamlelerinin iç politikada karşılığının olup olmayacağı büyük soru işaretleri taşıyor.

Öte yandan, son günlerde Rusya medyasında yer alan haber ve yorumlara bakıldığında, Türkiye aleyhine giderek artan tepkiler doğduğunu da görüyoruz. Rusya’nın kaybettiği dört askerle ilgili “intikam” kelimesini kullanan Duma temsilcisinin yanında, özellikle, Rus resmi devlet ajansı Ria Novosti’deki bir yorumda kullanılan başlık oldukça dikkat çekiciydi: “Erdoğan’ın fevriliği Rusya’ya yarar”. Bu başlık dahi tek başına iki ülke ilişkilerinin büyük riskler taşıdığına işaret ediyor. Bu gelişme Türk iş insanlarının Rusya’daki iş iklimini de olumsuz yönde etkileyecek, bu nedenle, bu aşamada özellikle Ukrayna hamleleri gibi hamlelerden sakınılması gerekiyor.

MERKEL’İN PARTİSİ KARIŞTI

Uzun süren bir sürecin ardından Almanya Başbakanı Angela Merkel'in halefi olarak seçilen ve CDU Genel Başkanı olan Annegret Kramp-Karrenbauer, bir sonraki seçimlerde başbakanlık için aday olmayacağını duyurdu. Kramp-Karrenbauer, iktidar partisinin liderliğini yapmayı bırakmayı planladığını da ifade etti.

Sürpriz açıklama, CDU'nun parti içerisinde bir kriz yaşadığı sırada geldi. Almanya iktidar partisinin doğudaki bazı delegeleri, genel merkezin yasağına rağmen aşırı sağcı Altenative für Deutschland'la (AfD) iş birliği yaptı. Bu Berlin ile bahsi geçen delegeler arasında büyük bir gerilim yaşanmasına neden oldu.

Delegelerin genel merkezin sözünün dışına çıkması parti içinde ve Alman basınında Kramp-Karrenbauer'in CDU üzerinde gerekli otoriteyi kuramadığı tartışmalarına sebep oldu. Merkel'in, "Demokrat partilerin AfD'nin desteğiyle seçim kazanması kabul edilemez" demesi tartışmaların daha da büyümesine sebep oldu.

Der Spiegel dergisi, Kramp-Karrenbauer'in istifasına gerekçe olarak CDU'nun aşırı solcu Die Linke ve AfD'ye karşı belli bir duruşu olmamasını gösterdiğini aktardı.

57 yaşındaki Kramp-Karrenbauer, Merkel'in bir daha başbakanlığı aday olmayacağını açıklayıp CDU liderliğini bırakmasının ardından Aralık 2018'de muhafazakar partinin yeni lideri seçilmişti. Merkel'in kurduğu kabinede Savunma Bakanlığı da yapan Kramp-Karrenbauer'in Almanya'nın bir sonraki başbakanı olacağı konuşuluyordu.

DEUTCHE WELLE-ALMAN HABER AJANSI ANALİZ

Almanya’da Aşırı Sağcı AFD İktidara Gelecek

Almanların yarısına göre 2030'a kadar AfD yönetime gelecek

Almanların yüzde 48'i sağ popülist Almanya için Alternatif (AfD) partisinin gelecek on yıl içinde ülkenin eyalet hükümetlerinde ya da federal hükümette yer alacağına inanıyor.

 Almanların yüzde 48'i sağ popülist Almanya için Alternatif (AfD) partisinin gelecek on yıl içinde ülkenin eyalet hükümetlerinde ya da federal hükümette yer alacağına inanıyor. Alman basın ajansı dpa’nın YouGov kamuoyu araştırma şirketine yaptırdığı anket bu sonucu ortaya koydu.

Ankete katılanların yüzde 29'u ise partinin 2030'a kadar herhangi bir hükümette yer alamayacağı görüşünü dile getirdi.

Almanya’nın Thüringen eyaletinde Hür Demokrat Parti’den (FDP) Thomas Kemmerich’in geçen hafta AfD’li milletvekillerin oylarıyla başbakan seçilmesi Alman kamuoyunda büyük bir deprem yaratmıştı.

YouGov anketine katılanların yüzde 26’sı AfD’nin bir eyalet hükümetinde, yüzde 19 ise Federal Hükümet'te yer almasında bir sorun görmüyor. Yüzde 59’luk bir çoğunluk ise sağ popülist, göç ve İslam karşıtı partinin eyaletlerde ya da federal düzeyde hükümette yer almasına temelden karşı çıkıyor.

Ankete katılanların yüzde 54’ü Thüringen eyaletinde Kemmerich'in seçilmesinin demokrasiye olan güvene zarar verdiğini söyledi. Yüzde 34 olan bitenden AfD’nin, yüzde 10 ise Sol Parti’nin kazançlı çıktığına inandığını söyledi.

Thüringen’de yaşananlardan en çok zarar gören partinin FDP olduğuna inananların oranı yüzde 28 olurken CDU’nun en çok zarar gördüğüne inananların oranı yüzde 26 oldu.

7-9 Şubat tarihleri arasında yapılan ankete 18 yaşın üstünde 2 bin 74 kişi katıldı. Anket yapıldığı sırada CDU Genel Başkanı Annegret Kramp-Karrenbauer henüz genel başkanlık görevinden istifa etme kararını açıklamamıştı.

Thomas Kemmerich

INSA: Sol Parti ülke genelinde oyunu 2 puan artırdı

Bild gazetesinin INSA’ya yaptırdığı ankete göre de Thürigen’de yaşananlardan Sol Parti kazançlı çıktı. Sol Parti Almanya genelinde oy oranını iki puan artırarak yüzde 10 seviyesine çıktı.

Ankete göre Hrıstiyan Birlik Partileri’nin (CDU/CSU) oy oranı yüzde 27,5 ve SPD’nin yüzde 12,5. Her iki parti de yarım puanlık düşüş yaşadı. Yeşiller yüzde 22, AfD ise yüzde 14 ile oy oranlarını korudu.

INSA İcra Müdürü Hermann Binkert sonuçlara ilişkin şu yorumu yaptı:

"Bodo Ramelow'un partisi ve Thüringen'in ötesinde sahip olduğu sempati Sol Parti’yi ülke genelinde kanatlandırıyor. Annegret Kramp-Karrenbauer CDU’yu ileriye götüremedi.

Genel başkan seçilmesinden önce parti ne kadar zayıfsa istifasını açıkladığı zaman da o kadar zayıftı."

7-10 Şubat tarihleri arasında yapılan ankete 2 bin 86 seçmen görüş bildirdi. Ankete göre CDU/CSU-SPD’nin kuracağı bir koalisyon hükümetinin oy oranı yüzde 40’ta kalıyor, muhtemel bir Sol Parti-SPD-Yeşiller koalisyonu ise yüzde 44,5 ile mutlak çoğunluğa erişemiyor.

Bodo Ramelow

Infratest: Thüringen'de Sol Parti-SPD-Yeşiller mutlak çoğunluğa ulaşacak

Alman yayın kuruluşu MDR’in Infratest’e yaptırdığı ankete göre Sol Parti'nin başbakan adayı Bodo Ramelow Thüringen'de oy oranını artırdı.

Thüringen’de yeniden yapılacak bir seçimde Ramelow oy oranını 8 puan artırarak yüzde 39’a ulaşıyor. SPD’nin yüzde 10 Yeşiller’in yüzde 5 oy oranına ulaşacağı ve bu şekilde Sol Parti-SPD-Yeşiller’in mutlak çoğunluğa ulaşacağı belirtiliyor.

Ankete göre Thüringen'de olan bitenden en büyük yarayı alan parti ise CDU oldu. Partinin oy oranı yüzde 21,7’den yüzde 13’e düştü. FDP ise yüzde 5'lik seçim barajının altında kalıyor. AfD'nin yüzde 23,4 olan oy oranı ise küçük bir ilerlemeyle yüzde 24'e çıktı.

Thüringen'de Kemmerich'in AfD oylarıyla başbakan seçilmesine Susanne Hennig-Wellsow böyle tepki göstermişti.

Thüringen'de ne olmuştu?

Thüringen eyaletinde 27 Ekim 2019 tarihinde yapılan seçimler sonrasında hükümet kurmayı zorlaştıran bir meclis aritmetiği ortaya çıktı.

Seçimlerde birinci olan Sol Parti 90 sandalyeli eyalet meclisinde 29, AFD 22, CDU 21, SPD 8, Yeşiller ve Hür Demokrat Parti ise 5 sandalye kazandı.

Thüringen'de 2014 yılından beri iktidarda olan Sol Parti-SPD-Yeşiller koalisyonu böylece parlamentoda mutlak çoğunluğu kaybetti. Böylece eyalet meclisinde azınlık hükümeti kurma girişimleri başladı.

Sol Parti-SPD-Yeşiller eski eyalet başbakanı Bodo Ramelow'u, AFD ise Christoph Kindervater’i aday gösterdi. İlk iki turda adaylar mutlak çoğunluğa ulaşamadı.

Üçüncü turda ise yüzde 5 barajını kıl payı geçen ve mecliste en az milletvekiline sahip partilerden FDP sürpriz bir biçimde Thomas Kemmerich'i aday gösterdi.

Gizli yapılan oylamada Kemmerich CDU ve AFD milletvekillerinin desteğiyle 45 oy alarak başbakan seçildi. Ramelow 44 oyda kalırken AfD’nin kendi adayı Kindervater’e tek bir oy bile çıkmadı. Bir milletvekili ise çekimser oy kullandı.

FDP adayının AfD oylarıyla başbakan seçilmesi, CDU’nun AfD ile aynı adaya oy kullanması Alman kamuoyunda büyük tepki yarattı. Kemmerich kamuoyunun baskısına dayanamayarak 24 saat içinde istifa etti.

Thüringen’deki başbakanlık seçimi, Başbakan Angela Merkel’in partisi CDU içinde de deprem yarattı. Partinin Genel Başkanı ve Savunma Bakanı Annegret Kramp-Karrenbauer genel başkanlık görevinden 10 Şubat'ta istifa etti.

MACRON ATEŞLE OYNUYOR

Fransa, Türkiye’den gelecek öğretmenler istemiyorFransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Türkiye’den gelen öğretmenlerin okullarda Türkçe dersi vermesini yasaklayacağı iddia edildi.

Le Point dergisi ülkede sayıları 15 bini bulan Türk talebenin, Türkiye’den gelen öğretmenler aracılığıyla Türk dili ve kültürünü öğrenmekten mahrum olabileceğini duyurdu.

Fransız dergisi Eğitim Bakanı Jean-Michel Blanquer’in kısa bir süre içinde bu konuda Paris’in vereceği kararı kamuoyuna açıklayacağını yazdı.

Dergi, Michel Blanquer’in "Fransa’da cemaatçilik ile mücadele” adına bu kararı alacağını iddia etti.

Yine dergide çıkan haberlerde Türkiye’den gelen öğretmenlerin iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’ne yakın olmaları bu yasak kararı için gerekçe olarak gösterildi.

Fransa ve Türkiye arasında karşılıklı olarak eğitim alanında ciddi bir sorun yaşanıyor.

GAZETE TIRAJLARI

3 -9 ŞUBAT HAFTASI

 

 

RTÜK BAŞKANI TV CEZALARININ SEBEPLERİNİ AÇIKLADI

RTÜK Başkanı Şahin: Cezalar gazetecilerin soruları sebebiyle değil, halkı yanıltan sözleri nedeniyle verildi

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Başkanı Ebubekir Şahin, televizyonlara verilen son cezaların, gazetecilerin soruları sebebiyle değil, halkı yanıltan, korku ve paniğe sevk eden yorumları ile eleştiri sınırlarını aşan sözleri nedeniyle uygulandığını söyledi.

Şahin, yaptığı açıklamada, Üst Kurul tarafından verilen son cezalara ilişkin bazı medya organlarınca halkı yanıltan yanlı haberler yayınlandığını belirtti.

"Cezalar, gazetecilerin soruları sebebiyle değil, halkı yanıltan, korku ve paniğe sevk eden yorumları ile eleştiri sınırlarını aşan sözleri nedeniyle verilmiştir" ifadesini kullanan Şahin, kararın, 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun'un 8. maddesinde yer alan 'tarafsızlık, gerçeklik ve doğruluk ilkelerini esas almak ve toplumda özgürce kanaat oluşumuna engel olmamak zorundadır...Haberler, soruşturulmaksızın veya doğruluğundan emin olunmaksızın yayınlanamaz' hükmüne göre alındığını kaydetti.

RTÜK, son olarak, sunucu Fatih Portakal'ın ifadeleri nedeniyle FOX TV'ye, deprem yayınları nedeniyle de Halk TV, KRT, Tele 1, TV 5 ve Habertürk'e idari para cezası yaptırımı uygulamıştı.

DEV FABRİKA YÜKSELİYOR: ASPİLSAN

Dışa bağımlılığı bitirecek! Türkiye için bir ilk...

Türkiye’nin önde gelen enerji firmalarından ASPİLSAN, gerçekleştirdiği Ar-Ge çalışmalarıyla Türk savunma sanayii firmalarının ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyaçlarını gidermeye devam ediyor.

Kurulduğu 1981 yılından itibaren Türkiye’nin askeri pil ihtiyacını karşılamak üzerine çalışmalarına devam eden ASPİLSAN Enerji A.Ş., bünyesindeki Ar-Ge çalışmaları ve yeni yatırımları aracılığı ile kapasitesini arttırıyor. Şirket, Türkiye’nin pil teknolojileri alanındaki dışa bağımlılığını sonlandırmayı hedefliyor.

Bu hedef doğrultusunda; T.C. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanı Prof. Dr. İsmail DEMİR’in başkanlık ettiği ASPİLSAN 2017 yılı Olağan Genel Kurulu’nda, yatırıma yönelik sermaye artırımı yapılması ve Türkiye’deki ilk Lityum İyon Pil Üretim Tesisi’nin, ASPİLSAN bünyesinde kurulmasına karar verilmişti. Toplam 200 milyon TL’lik yatırım ile Kayseri Mimarsinan Organize Sanayi Bölgesi’nde inşa faaliyetleri devam eden ASPİLSAN Lityum İyon Pil Üretim Tesisi’nin inşa faaliyetlerinin, Mayıs 2021’de tamamlanması ve Türkiye’nin bu alandaki dışa bağımlılığının sona erdirilmesi hedefleniyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyaçlarının karşılanması başta olmak üzere; elektrikli araç bataryaları, uçak aküsü yeteneği ile sivil havacılık, batarya ihtiyacı bulunan elektrikli ev aletleri, UPS sistemleri, telekomünikasyon sistemleri, robotik sistemler gibi sivil sektör ve Türkiye açısından kritik önem arz eden enerji depolama sistemleri de bu yatırımın önemli kazanım hedefleri arasında bulunuyor.

Paylarının %98.32’si Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’na (TSKGV) ait olan ASPİLSAN’ın önemli müşterileri arasında; ASELSAN, ASELSAN-NET, Roketsan, TUSAŞ, TÜBİTAK, Meteksan Savunma ve Türk Silahlı Kuvvetleri bulunuyor.

BEKÇİLER HAKKINDA NE BİLİYORUZ?

(BBC ARAŞTIRDI)

AKP'nin kolluk kuvvetlerine yardımcı olmak üzere bekçilere silah kullanma dahil geniş yetkiler veren Çarşı ve Mahalle Bekçileri Yasa Teklifi, muhalefet şerhine rağmen AKP ile MHP'nin oylarıyla TBMM İçişleri Komisyonu'nda kabul edildi.

Muhalefet ise, genişletilen yetkilerin süistimal edilebileceği ve bekçilerin 'ahlak polisine dönüşebileceği' eleştirisini yapıyor.

Yasa teklifinin birkaç güne TBMM Genel Kurulu'nda görüşülmesi bekleniyor. Bekçiler hakkında bilinenleri derledik.

Bekçilik sistemi ne zaman başladı?

İlk olarak 24 Nisan 1914'te 'Çarşı ve Mahallat Bekçileri Hakkındaki Kanun' ile başlayan idari kolluk personeli hizmeti, 14 Temmuz 1966'da 772 sayılı Çarşı ve Mahalle Bekçileri kanunu ile yeniden düzenlendi.

Son bekçi alımı 1974 yılında yapıldı ve 2008 yılında mevcut görevde bulunan 8 binden fazla bekçi emniyet kadrolarına geçti.

Kaç tane bekçi var?

İçişleri Bakanlığı'nın resmi internet sitesinde yer alan 24 Temmuz 2019 tarihli bilgi notuna göre ülke genelinde 69'u kadın toplam 21 bin 347 Çarşı ve Mahalle Bekçisi var.

Personel alım ilanı Nisan 2016'da yapıldı. İlk olarak 20 ilde 69'u kadın 433 bekçi alındı.

Bekçiler nasıl alınıyor, nasıl bir eğitimden geçiyor?

Bekçi alımları 2018'den itibaren Polis Akademisi Başkanlığı'nın düzenlediği merkezi sınavla yapılıyor. Eğitimlerini de Polis Akademisi Başkanlığı belirliyor.

İçişleri Bakanlığı'nın internet sitesine göre bekçi adaylarına eğitim sürecinde temel hukuk, demokrasi ve insanları, devletin idari yapısı, sosyal psikoloji ve toplumsal olaylar, kitle yönetimi, halkla ilişkiler ve iletişim, trafik güvenlik ve ilk yardım bilgisi, mesleki yazışma, mevzuat, silah ve atış bilgisi, müdahale yöntem ve teknikleri, uygulamalı bekçilik eğitimleri veriliyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü Polis Akademi Başkanlığı'ndan bekçilerin eğitimiyle ilgili yapılan açıklamada da şu ifadeler yer aldı:

"(Bekçi adayları) 3 ay süreyle üst düzey eğitime tabi tutulur ve bu eğitimi başarıyla sonlandıranlar görev yapacakları illere gönderirler. Gönderdikleri illerde de göreve başlamadan önce 2 ay süreyle uygulamalı eğitimden geçirilirler. Ayrıca göreve başladıktan sonra da belli periyotlarla hizmet içi eğitime tabi tutulmaya devam edilirler. "

Emniyet Genel Müdürlüğü, Ocak 2020 tarihli açıklamasında mevcut bekçi sayısının 21 bin 292 olduğunu duyurdu ve bekçilerin eğitim durumlarına ilişkin de şu açıklamayı yaptı:

"2016 yılından bugüne kadar alımı yapılan 19 bin 706'sının 12 bin 1'i lise, 3 bin 137'si yüksekokul, 3 bin 943'ü lisans ve 29'u ise yüksek lisans mezunlarından oluşmaktadır."

Bekçi maaşları ne kadar?

Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM), bekçi maaşlarının öğrenim durumu, gösterge ve ek gösterlerine göre diğer devlet memurlarına ödenen taban aylıklarıyla aynı olduğunu duyurdu.

EGM'nin açıklamasına göre göreve yeni başlayan bekar lise mezunu çarşı ve mahalle bekçisinin maaşı 4 bin 527 TL, lisans mezununun maaşı ise 4 bin 534 TL.

Bekçilerin görev tanımı ne?

772 sayılı Çarşı ve Mahalle Bekçileri Kanunu'na göre bekçilerin, polis memurlarının yetkilerine benzer geniş yetkileri var.

Buna göre bekçiler, 'genel kolluk kuvvetlerinin derhal müdahalesine imkân bulunmayan acele ve zaruri hallerde' silah taşımak gibi polis memurlarıyla aynı görev ve yetkilere sahip.

İçişleri Bakanlığı'nın Temmuz 2019'da resmi internet sitesinde yer verdiği bilgi notuna göre bekçiler 2018 ila 2019 Ocak ayları arasında 6 milyon 59 bin 610 kişiye Genel Bilgi Toplama (GBT) uygulaması yaptı.

Mal varlığına karşı suç işleyen 643 kişiye müdahale eden bekçiler yapılan uygulama ve sorgulama sonucu 52 bin 849 aranan kişiyi yakaladı.

Aynı zaman diliminde kişilere karşı işlenen suçlarda 114, millete ve devlete karşı işlenen suçlarda 233, topluma karşı işlenen suçlarda 4 bin 60 takibi gereken olaylarla ilgili ise 265 kişiye müdahale etti.

Yeni yasa teklifi ne öngörüyor?

AKP'nin kolluk kuvvetlerine yardımcı olmak üzere bekçilere silah kullanma ve üst araması dahil yetkileri genişleten Çarşı ve Mahalle Bekçileri Yasa Teklifi, TBMM İçişleri Komisyonu'nda kabul edildikten sonra TBMM Genel Kurulu'na taşınacak.

Komisyonda, yasa teklifinde bekçilere verilen, araç durdurma, kimlik sorma yetkileri korunurken, üst aramasıyla ilgili tanımlanan "sıvazlayarak" ifadesi madde metninden çıkarıldı.

Bekçilere "zor ve silah kullanma" dahil geniş yetkiler verilmesi nedeniyle muhalefetin "yeni bir polis örgütü kurulmak istendiği" eleştirisini yönelttiği teklifle getirilen bazı yeni düzenlemeler şöyle:

  • Bekçiler, zor ve silah kullanma yetkisine sahip olacak.
  • Görev saatleri içinde ve görevlendirildikleri bölgede devriye hizmeti yürütecek, şüpheli durum veya kişileri bağlı bulundukları genel kolluk birimlerine bildirecek.
  • Kamu düzenini bozacak mahiyetteki gösteri, yürüyüş ve karışıklıkların önlenmesi amacıyla genel kolluk kuvvetleri gelinceye kadar önleyici tedbirleri alacak.
  • Uyuşturucu madde imal edildiği, satıldığı veya kullanıldığından, kumar oynandığından ya da fuhuş yapıldığından şüphe edilen yerleri bağlı bulundukları genel kolluk birimlerine bildirecek.
  • Makul bir gerekçeyle "durdurma" yetkisini kullanacak, kimlik veya diğer belgeleri isteyebilecek.
  • Kişinin şüphe uyandırması durumunda üst araması yapabilecek, araçların görünmeyen bölümlerinin açılmasını isteyebilecek.
  • Çarşı ve mahalle bekçileri, suç işlenirken veya işlendikten sonra, henüz izleri meydandayken suç delillerinin kaybolmaması veya bozulmaması için tedbir alabilecek.
  • Şiddet mağduru kadın ve çocuklara doğrudan yardım edebilecekler.
  • Bekçiler, jandarma hizmetleri sınıfına dahil edilecek ve emeklilik yaşları 60 olacak.

Muhalefet ne diyor?

Yasa teklifine karşı çıkan CHPli milletvekilleri yeni yetkilerle bekçilerin 'paralel kolluk riski' yaratacağını savundu.

CHP'nin muhalefet şerhinde, bekçilerin 'siyasi iradeye tabi' hissetme riskini de doğurdu belirtildi ve "kendisini hukukla bağlı addetmeyen ve yürütmeye bağımlı silahlı bir yapının doğması risklerini içermektedir" dendi.

Şerhte şu ifadeler yer aldı: "Tamamen yürütmenin tercihleri tarafından istihdam edilecek silahlı bekçilerin kendilerini kanuna değil, özellikle işsizliğin böylesine yüksek oranlarda seyrettiği bir dönemde, işverenleri olarak görecekleri siyasi iradeye tabi hissetme riskleri büyüktür."

"(…)devletin ahlak polisliği yapması, gece saatlerinde dışarıda olan bireylerin hayat tarzına müdahale etmesi ve daha genel olarak, kendisini hukukla bağlı addetmeyen ve yürütmeye bağımlı silahlı bir yapının doğması risklerini içermektedir."

HDP de bekçilerin 'parti kuvveti' haline dönüşeceğini söyledi.

HDP'nin şerhinde "Toplumu denetleme aracı olarak bekçiler, toplumsal farklılıklara AKP'nin toplum mühendisliği kapsamındaki belli yaşam normları ve AKP'nin çizdiği çerçeveye uygun ahlaki kuralları dayatmak isteyecek, iktidarın sokaktaki gözü, hafiyesi ve kelepçesi olmak üzere işlevsel hale getirilecektir" dendi.

İYİ Parti de görev tanımındaki belirsizliklere dikkat çekip silah kullanma yetkisinin de sakınca yaratabileceğini belirtti. İYİ Parti, "Bu Kanun ile bekçiler genel kolluk kuvvetlerine yardımcı kolluk olarak istihdam edilmektedirler. Bu sebeple çarşı ve mahalle bekçilerine durdurma ve kimlik sorma yetkisinin verilmesi sakıncalı görülmektedir. Çünkü halihazırda emniyet güçleri bu yetkiyi yeteri kadar yerine getirmektedir" açıklaması yaptı.

Sivil Toplum Kuruluşları ne diyor?

Diyarbakır Barosu, İHD, TİHV, Hak İnisiyatifi Derneği ve Diyarbakır Tabip Odası, bekçilerin yetkilerinin genişletilmesini eleştirip "yargısız infazlara, aşırı ve gereksiz güç kullanımı sonucu ölümlere davetiye çıkarabileceğini" söyledi.

Yapılan açıklamada şu ifadeler yer aldı:

"Kamuoyuna bir güvenlik hizmeti gibi sunulan düzenlemeler işkenceye açık kapı haline gelmektedir. Makul şüphe gerekçesi ile durdurulan ve GBT sorgusu sırasında kolluğun fiziksel şiddetine maruz kalanların yanı sıra yine bu paralel kolluk rejimi mensuplarına silah kullanma yetkisi verilmiş olması; yeni yargısız infazlara, aşırı ve gereksiz güç kullanımı sonucu ölümlere açıkça davetiye çıkarmaktadır.

"Bekçilere silah kullanma yetkisi verilmiş olmasının, yaşam hakkına yönelik daha fazla tehdit anlamına geleceğini ve daha fazla kişinin 'devlet kurşunu' ile ölümüne yol açacağını kamuoyuna duyurmak isteriz.

HABERGLOBAL TV, İLGİNÇ TRANSFERLER YAPIYOR

Haber Global'den transfer atağı! Hangi ekran yüzünü kadroya kattı..

Türkiye’nin yeni haber kanallarından Haber Global, iddialı bir ismi daha bünyesine kattı.

Haber Global, Demirören Grubu’nun Aydın Doğan’ın gazete ve televizyonlarını satın almasının ardından CNN Türk ekranlarına veda eden Şirin Payzın ile anlaşmaya vardı.

Payzın’ın bugün Haber Global CEO’su Mammad Gulmammadov ile birlikte kanalı gezdiği ve imzayı da attığı öğrenildi.Deneyimli ekran yüzünün kanalda program yapmasının yanı sıra haber bültenlerini de sunması bekleniyor.

2018 yılının eylül ayında yayına başlayan Azerbaycan sermayeli haber kanalı Haber Global, son olarak geçtiğimiz hafta ünlü gazeteci ve sunucu Mirgün Cabas'ı kadrosuna katmıştı.

FACEBOOK DEVRİ BİTTİ

Tesla ve SpaceX'in kurucusu Elon Musk, Twitter'daki 31 milyon takipçisine "Facebook'u silin. Facebook devri bitti" çağrısında bulundu

Elon Musk, bu çağrısını Twitter'da Facebook'un içeriğiyle ilgili düzenleme yapılması gerektiğini savunan İngiliz oyuncu Sacha Baron Cohen'in mesajına yanıt olarak yaptı ancak ayrıntı vermedi.

Musk, 2018'de Facebook'un, 87 milyon kullanıcısının kişisel bilgilerini siyasi danışmanlık şirketi Cambridge Analytica ile hesap sahiplerinin haberi olmadan paylaştığının ortaya çıkması üzerine şirketleri Tesla ve SpaceX'in Facebook hesaplarını silmiş, "Facebook nedir?" diye sormuştu.

Musk, Facebook'un sahibi olduğu Instagram'daki kişisel ve şirket hesaplarını ise tutuyor. Elon Musk, Instagram'ın "fena olmadığını" ve çatı şirketinden "oldukça bağımsız hareket ettiğini" söylemişti.

Elon Musk, Facebook CEO'su Mark Zuckerberg'le yapay zeka konusunda görüş ayrılıkları olduğunu belirterek "Mark'la bu konuyu konuştum. Ama konuyu çok kavrayamıyor" demişti.

Zuckerberg, yapay zeka sayesinde arabaları daha güvenli hale getireceğini ve hastalıkların daha doğru teşhis edilmesini sağlayacağını savunurken, Musk, bu teknolojiyi "insanlığın varlığına yönelik en büyük tehdit" diye nitelemişti.

Cohen ve Musk'ın eleştirileri, yazar Stephen King'in bu ay başında 'manipülatif paylaşımlarla mücadele ve mahremiyeti koruma konusundaki yetersizliğini' gerekçe göstererek Facebook'tan çıktığını açıklamasını izliyor.

'FACEBOOK'U BİR İMPARATOR YÖNETMEMELİ'

Sacha Baron Cohen, Twitter mesajında şöyle demişti:

"Düzenleyici kurumlar elektrik ve su şirketlerinde bir kişiye bu kadar yetki verilmezken, nasıl oluyor da Facebook CEO'su Mark Zuckerberg'e 2,5 milyar kişinin erişimi olan bilgileri kontrolü altında tutmasına müsaade ediliyor. Facebook hükümetler tarafından regüle edilmeli, bir imparator tarafından yönetilmemeli."

Baron Cohen daha önce de Twitter, Google ve YouTube için "tarihin en büyük propaganda makineleri" demişti.

CHP, CNN TÜRK'Ü ABD CNN'E ŞİKÂYET EDECEK

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun başkanlık ettiği dünkü CHP Merkez Yönetim Kurulu (MYK) toplantısında CHP’nin ABD Temsilcisi Yurter Özcan’ın CNN’nin Amerika’daki genel merkezine CNN Türk’ün tarafsız yayın yapmamasıyla ilgili başvuru yapması benimsendi.

TRT’NİN EFSANE SPİKERİ ABİDİN AYDOĞDU VEFAT ETTİ

Türk spor basını usta bir ismini kaybetti. TRT'nin emekli spikerlerinden Abidin Aydoğdu vefat etti.Aydoğdu, rahatsızlığı dolayısıyla bir süredir İstanbul Koşuyolu Yeditepe Hastanesi'nde tedavi görüyordu.

72 yaşında hayatını kaybeden Abidin Aydoğdu, 1972 yılında TRT'de spiker olarak göreve başladı.

Aydoğdu, uzun yıllar ekranda maçların heyecanını yansıttı.

Duayen spor spikeri, lig karşılaşmalarının yanısıra Dünya Kupaları ve Avrupa Şampiyonalarında da görev yaptı.

Abidin Aydoğdu Kimdir?

Abidin Aydoğdu, Kars Sarıkamış'ta doğdu. Küçük yaşlarında futbola olan ilgisini fark eden Aydoğdu, spor spikerliği alanında uzmanlaştı. Spor ve siyaset konusunda konferanslar veren Abidin Aydoğdu, Türk sporunun en tanıdık seslerinden biri olarak dikkat çekiyor. Fransa 1998 Dünya Kupası ve EURO 2000 turnuvasını anlatan Abidin Aydoğdu, 2002 Dünya Kupası anlatımını da yapmıştı.

OSCAR ÖDÜLÜ PARAZİT FİLMİNE

Oscar tarihinde bir ilk: En iyi film ödülü Güney Kore yapımı Parazit'in oldu

Oscar Ödülleri'nin 92 yıllık tarihinde ilk defa İngilizce dışındaki bir dilde çekilen bir film en iyi film ödülünü kazandı: Bong Joon Ho'nun yönettiği, Güney Kore yapımı Parazit filmi en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi uluslararası film kategorilerinde Oscar ödülünü kazandı.

Parazit filminin gerçek yüzü: Seul’de bodrumlarda yaşayanlar

Güney Koreli yönetmen ve senarist Bong Joon-ho'nun Parazit filmi, son dönemin en fazla konuşulan yapımlarından biri oldu. Film, Güney Kore'nin başkenti Seul'de küçük ve karanlık bir bodrum katında yaşayan fakir bir aile ile göz alıcı bir evde yaşayan zengin bir ailenin hikayelerini anlatıyor.

Parazit Cannes'da Altın Palmiye kazanan ilk Güney Kore filmi oldu, altı dalda Oscar'a aday gösterildi.

Parazit, Oscar ödül töreninde aday olduğu altı kategoriden en iyi uluslararası film ve en iyi yönetmen Oscar'larını kazandı.

Film ayrıca Altın Küre En İyi Yabancı Dilde Film Ödülü'nü kazandı. BAFTA ödüllerinde de En İyi Yabancı Dilde Film ve En İyi Özgün Senaryo dallarında ödüle layık görüldü.

Parazit'in yakaladığı başarı sonrası Amerikan HBO kanalı, filmin devamı niteliğinde bir dizi için çalışmalara başladı.

Parazit bir kurgu yapım olsa da Seul'de binlerce kişi banjiha adı verilen bodrum katındaki dairelerde yaşıyor.

BBC Korece Servisi'nden Julie Yoon, bu dairelerde hayatın nasıl olduğunu öğrenmek için banjihalarda yaşayan birkaç yerliyle konuştu.

Oh ke-cheol'un evi, Parazit filmini andırıyor.

Oh'un banjihası güneş ışığı almıyor. Evi o kadar az ışık alıyor ki, Oh'un bitkisi bile hayatta kalamamış.

Parazit filminin sanat yönetmeni olan Lee Ha-Jun için de güneş ışığı çekimler sırasında çok önemliydi. Setin yeri, güneşin geldiği açıya göre değiştirildi. Lee Ha-Jun'un konuyla ilgili titizliği de bu sebeple açıklanabilir.

Yoldan geçen insanlar, rahatlıkla Oh ke-cheol'un pencerelerinden eve bakabiliyor. Dairesinin dışında sigara içip, yere tükürüyorlar.

Oh ke-cheol yaz aylarında dayanılmaz nemden ve hızla büyüyen küften muzdarip.

Evin küçük banyosunda lavabo bulunmuyor.

Banyonun tavanı o kadar alçak ki, Oh'un kafasını vurmaması için banyoda bacaklarını açarak durması gerekiyor.

Lojistik sektöründe çalışan 31 yaşındaki Oh ke-cheol, evdeki ilk günlerinde bazen kendisini yaraladığını ancak artık burada yaşamaya alıştığını söylüyor, "Tüm tümseklerin ve ışıkların nerede olduğunu biliyorum" diyor.

Efsanevi yönetmen Bong Joon-ho'nun başyapıtı olan Parazit filminde, sahip olmaya ve sahip olamamaya dair çarpıcı bir hikaye anlatılıyor.

İki aile arasındaki eşitsizlik ve sınıf farkı, zengin ve yoksul iki evin arasındaki büyük uçurum üzerinden anlatılıyor.

Evlerden biri Seul şehrinin tepelerde parıldayan bir konak, diğeri ise bir bodrum katı.

Seul'deki banjihalarda binlerce kişi yaşıyor. Kendilerine daha iyi bir gelecek inşa etmek için çok çalışıyorlar, hayallerinin gerçekleşmesi için umutlarını kaybetmiş değiller.

Seul'de banjihaların tarihi, Kuzey ve Güney Kore'nin çatıştığı döneme uzanıyor.

1968 yılında Kuzey Kore komandaları, Güney Kore Devlet Başkanı Park Chung-hee'i suikast sonucu öldürmek istedi. Saldırı engellendi ama iki ülke arasındaki gerilim arttı.

Aynı yıl Kuzey Kore, Amerikan casus gemisi USS Pueblo'ya saldırdı ve gemiyi ele geçirdi.

Silahlı Kuzey Kore ajanları da Güney Kore'ye sızdı ve ülkede bir dizi "terör saldırısı" düzenlendi.

Bu gerilim sonucu Güney Kore'de tedbir olarak binalar güncelledi.

Yeni inşa edilen düşük katlı apartmanlar, ulusal acil durumlarda sığınak olarak hizmet verebilecek bodrumlar haline getirildi.

Başlangıçta, bu tür banjihaları kiralamak yasa dışıydı.

Ancak 1980'lerde yaşanan konut krizi sırasında, başkent Seul'de yer yetersizliğinden dolayı Güney Kore hükümeti yeraltındaki bu alanların kiralanmasını yasallaştırmak zorunda kaldı.

Birleşmiş Milletler'in (BM) 2018 yılı verilerine göre Güney Kore'nin halen dünyanın 11. büyük ekonomisine sahip ancak uygun fiyatlı konut eksikliği özellikle gençleri ve yoksulları olumsuz etkiliyor.

Güney Kore'de son 10 yılda, 35 yaş altı gençler için kira/gelir oranı yaklaşık yüzde 50.

evlerden birinde büyüdüğünü söylüyor

Kiralar hızla artarken, yarı bodrum daireleri insanlar için hesaplı bir çözüm haline geldi.

Güney Kore'de 20'li yaşlardaki gençlerin ortalama aylık maaşı 1.679, bodrum dairelerinin aylık kirası ise 453 dolar.

Bazı Banjiha sakinleri kendilerini sosyal baskı altında hissediyor ve bunun üstesinden gelmek için mücadele ediyor.

Oh ise "Biliyor musun, ben apartmanımda gayet iyiyim" diyor ve ekliyor:

"Bu evi para biriktirmek için seçtim. Burada yaşayarak para biriktirebiliyorum. Ancak insanlar bana acıyor. Bunu engelleyemiyorum.

"Kore'de insanlar, güzel bir arabaya veya eve sahip olmanın önemli olduğunu düşünüyor. Bence, banjiha evleri ülkenin fakir tarafını temsil ediyor.

"Herhalde bu nedenle nerede yaşadığım kim olduğumu tanımlıyor."

Parazit filminin ortalarında, fakir Kim ailesi zengin Park ailesinin hayatına sızmaya çalışırken; ailenin en genç üyesi Da-song, Kim ailesinden gelen bir kokuyu fark ediyor.

Baba Kim-taek kokudan kurtulmaya çalıştığında, kızı soğukkanlı bir şekilde şöyle diyor:

"Bu, bodrum kat kokusu. Buradan taşınmadığımız sürece bu koku üstümüzden gitmeyecek."

26 yaşındaki fotoğrafçı Park Young-ju da bir banjihaya taşındıktan hemen sonra Parazit filmini izlemiş.

Başlangıçta, Park'ın banjihaya taşınmasının nedeni açıktı: Uygun fiyat ve yaşam için uygun bir alan.

Filmi izledikten sonra ise "koku" korkusu peşini bırakmadı. Park, "Kim ailesi gibi kokmak istemedim" diyor.

Park banjihada yaşadığı yaz, kokuyu gidermek için çareyi tütsü yakmakta ve nem makinesini açık tutmakta buldu.

Filmin kendisini dairesini düzeltmek ve dekore etmek için motive ettiğini söylüyor, "İnsanların sadece yer altında yaşadığım için bana acımalarını istemedim" diyor.

Park ve kız arkadaşı Shim Min, banjiha apartmanlarını düzenlerken çektikleri bir videoyu YouTube kanallarında paylaştı.

Halen yaşadıkları yerden çok memnunlar ancak daireyi mevcut haline getirmek aylar sürmüş.

Park "Ailem apartmanımı ilk kez gördüğünde dehşete düştü. Benden önceki kiracı ağır bir sigara tiryakisiydi. Sigara kokusu evin tamamını sarmıştı" diyor.

24 yaşında YouTuber olan Shim, erkek arkadaşı Park'ın banjiha apartmanında yaşama fikrine önce ciddi bir şekilde karşı çıkmış:

"Banjihalara olumsuz bakıyordum. Güvenli gözükmüyorlardı. Bana şehrin karanlık tarafını hatırlatıyorlardı. Hayatım boyunca yüksek katlı apartman dairelerinde yaşadım. Bu sebeple erkek arkadaşım için endişelenmiştim.

"YouTube'da evin yeni halini gösterdiğimiz videoları yükleyince, takipçilerimizden olumlu geri dönüşler aldık. Hatta bazı takipçilerimiz evin ne kadar şık olduğunu görünce kıskandı."

Shim ise "Evimizi seviyoruz ve burada yaptığımız işten gurur duyuyoruz. Bu durum, sonsuza kadar banjihalarda yaşayacağımız anlamına gelmiyor. İleride yukardaki evlerde yaşayacağız" diyor ve ekliyor:

"Erkek arkadaşım, banhijada yaşayarak kendi evini almak için para biriktirdi. Yarı bodrum katında yaşayarak, ev alma hayalini daha erken sürede gerçekleştirmeyi umuyor.

"Tek üzüntüm kedim April'ın pencereden gelen ışığın keyfini çıkaramaması."

En iyi yönetmen Bong Joon Ho

Gecenin en büyük sürprizi, en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi uluslararası film ödülünü Bong Joon Ho'nun yönettiği Güney Kore yapımı Parazit filminin alması oldu.Böylece Oscar tarihinde ilk defa İngilizce olmayan bir film en iyi film Oscar'ını kazandı.

En iyi erkek oyuncu Oscar'ını ise 2019 yılının en çok konuşulan filmlerinden olan Joker ile Joaquin Phoenix aldı.Joaquin Phoenix, En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldığı BAFTA (İngiliz Film ve Televizyon Sanat Akademisi) töreninde "sistematik ırkçılığı" eleştirmişti. Ünlü oyuncu konuşmasında, "Sanırım diğer renkten insanlara beyaz değilseniz, burada istenmiyorsunuz mesajını gönderiyoruz" demişti.Vegan olan Phoenix, Oscar töreninde yaptığı konuşmada ise hayvan haklarına değindi.

"Doğal hayattan koptuğumuzu düşünüyorum" diyen Phoenix, hayvanlara yapılan işkencelere değindiği konuşmasını 1993 yılında hayatını kaybeden erkek kardeşi River Phoenix'ın şarkı sözlerini söyleyerek bitirdi: "Kurtarmak için aşkla koş, huzur seni bulacaktır."

En iyi kadın oyuncu ödülünü Judy filmiyle Renée Zellweger aldı.Zellweger, bu filmde 1969 yılında hayatını kaybeden efsanevi Amerikalı oyuncu Judy Garland'ı canlandırmıştı.

Brad Pitt ödülünü alırken siyasete dokundu

Gecenin ilk ödülünü Brad Pitt en iyi yardımcı erkek oyuncu kategorisinde aldı.

Pitt, Quentin Tarantino'nun yönettiği Once Upon a Time in Hollywood (Bir Zamanlar Hollywood'da) fimiyle Oscar heykelini kucakladı.

Ünlü oyuncu konuşmasında yönetmen Tarantino'ya teşekkür ederek bu ödülü çocukları için aldığını söyledi.

Brad Pitt daha önce yapımcı kategorisinde Oscar almıştı ancak bu ödül oyunculuk kategorisinde aldığı ilk heykel oldu.

Ödül konuşmasında "Bana konuşmam için 45 saniye verdiler, Senato'nun John Bolton'a verdiğinden daha uzun bir süre" diyen Pitt, böylece siyasete de atıfta bulundu.

ABD Başkanı Donald Trump'ın görevden azline ilişkin yürütülen soruşturmada Senato, ABD eski Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton da dahil olmak üzere yeni tanıkları dinlememe yönünde karar almıştı.

En iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü ise Laura Dern, Netflix yapımı 'Marriage Story' (Evlilik Hikayesi) ile aldı.

Ödülü kabul ederken yaptığı konuşmasında "Gerçek hayatta kahramanlarınızla tanışmayın derler ancak şanslıysanız onlar sizin anne babalarınız olur" diyen Laura Dern ailesine ve filmin yönetmeni Noah Baumbach'a teşekkür etti.

Sürpriz performans Eminem'den

Tören şarkıcı ve oyuncu Janelle Monáe'nin "A Beautiful Day In The Neighborhood" filmine göndermede bulunduğu müzikli performansıyla başladı.

Gecenin sürpriz performansı ile rapçi Eminem'in 8 Miles filminin müziği Lose Yourself'i söylemesiyle meydana geldi.

Eminem bu şarkıyla 2003 yılında en iyi film müziği kategorisinde Oscar'ı almıştı.

Sinema dünyasının en popüler ve prestijli ödüllerinden biri olan Oscar Ödül Töreni'nin 92'incisi de uzun zamandır olduğu gibi sunucusuz gerçekleşti.Kadın yönetmen adayı olmamasına tepki

Bu yıl da aday listesinde özellikle en iyi yönetmen kategorisinde yaptıkları filmlerle beyaz perdede yapımları yer alan kadın yönetmenlerden hiçbirinin bulunmaması ve diğer kategorilerde de farklı etnik kimliklerden çok sayıda ismin yer almaması Akademi'ye eleştirilerin yöneltilmesine yol açtı.

Bu durumu protesto etmek isteyen isimlerden oyuncu Natalie Portman, bu yıl film çeken ancak Oscar'a aday gösterilmeyen kadın yönetmenlerin isimlerini taşıyan bir Dior ceketle törene geldi.

Oyuncu Mark Ruffalo ise en iyi belgesel ödülünü vermeden önce yaptığı konuşmada, "dört yapımın yönetmen koltuğunda kadın olduğuna" dikkati çekti.

En iyi kısa animasyon ödülünü alan Sony yapımı Hair Love'ın ekibi ise bu ödülü animasyon dünyasında daha çok temsiliyetin önemine inandıklarını söyleyerek aldı. Aynı zamanda çoğu zaman gözardı edilen siyahların saçlarıyla ilgili yaşadıklarına da dikkat çekmek istediklerini belirttiler.