Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (27 Ocak-2 Şubat 2020)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
04 Şubat 2020 11:45

İDLİB’DE KALLEŞ SALDIRI

Kalleş saldırıda 4 askerimiz şehit oldu, 9 askerimiz yaralı...

Milli Savunma Bakanlığı, İdlib'de rejim unsurları tarafından yapılan yoğun topçu atışı neticesinde 4 askerimizin şehit olduğunu, 1'i ağır 9 askerin de yaralandığını duyurdu. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın "Askerlerimizin kanı yerde kalmayacak, failler hesap verecektir." dedi. İletişim Başkanı Fahrettin Altun da "Devletimiz kalleş saldırının hesabını soracaktır" açıklamasını yaptı.

İdlib’de gerçekleştirilen kalleş saldırıyla ilgili Milli Savunma Bakanlığı şu duyuruyu yaptı:

"İdlip’de çatışmaların önlenmesi maksadıyla bölgeye takviye olarak gönderilen unsurlarımıza, bulunacakları yerler önceden koordine edilmesine rağmen Rejim unsurları tarafından 03 Şubat 2020 tarihinde yapılan yoğun topçu atışı neticesinde, 4 kahraman silah arkadaşımız şehit olmuş, 1’i ağır 9 silah arkadaşımız yaralanmıştır.

Bölgede tespit edilen hedefler derhal ateş destek vasıtalarımızla yoğun şekilde ateş altına alınarak gerekli karşılık verilmiş ve hedefler tahrip edilmiştir. Gelişmeler takip edilmekte ve gerekli tedbirler alınmaktadır.

Bizleri derin bir acı ve üzüntüye boğan bu olayda hayatını kaybeden aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine, Türk Silahlı Kuvvetleri ile asil milletimize başsağlığı ve sabır, yaralı personelimiz için acil şifalar dileriz."

“Askerlerimizin Kanı Yerde Kalmayacak"

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın yaptığı açıklamada "Rejimin açtığı ateş sonucu İdlib’te şehit olan dört askerimize Allah’tan rahmet, ailelerine başsağlığı, yaralılara acil şifa diliyorum. İdlib mutabakatı hilafına yapılan bu saldırıya derhal karşılık verilmiştir. Askerlerimizin kanı yerde kalmayacak, failler hesap verecektir." dedi.

Altun: Kalleş Saldırı...

İletişim Başkanı Fahrettin Altun, İdlib'de gerçekleştirilen hain saldırıya ilişkin olarak Twitter'dan açıklama yaptı. Altun "Milletimizin başı sağ olsun. Kahraman şehitlerimize Allah’tan rahmet, yaralı askerlerimize acil şifalar diliyorum. Devletimiz bu kalleş saldırının hesabını soracaktır!" mesajını paylaştı.

Uzmanlar Ne Diyor?

Eski Hava Kuvvetleri İstihbarat Daire Başkanı Gürsel Tokmakoğlu:

"Bu konu dün geceden itibaren gündemdeydi. Türk birlikleri zırhlı vasıtalar başta olmak üzere İdlib bölgesine doğru ilerleme gösterdiler. Gözlem noktalarımıza ilave olarak bölgeye 200'den fazla askeri vasıta ile birlikte Türk birlikleri içeriye girdi.

M5 Karayolu üzerindeki bu noktaya Türk birlikleri girince, bir anlamda güneyden kuzeye doğru hareket etmekte olan rejim güçlerinin durdurulması anlamına geliyordu. Bölgede Türk varlığının bu şekilde olması bir anlamda Esed güçlerinin bütün harekâtını engellemişti.

Beklenen şuydu, Rusya destekli Esed güçlerinin harekâtının duracağı ve böylelikle Halep ile Lazkiye hattı güneyinde birliklerin bekleyeceği ve kuzeye doğru gitmekte olan bütün mültecilerin, sığınmacıların rahat edeceğiydi. Fakat tabi sanıyorum Esed güçleri topçu ateşiyle gözlem noktasına doğru bir harekâtta bulundu ve burada şehitlerimiz oldu. Tekrar başımız sağ olsun. Bundan sonra gelişmeleri izleyeceğiz. Bölgede bu şekilde bir durum söz konusu olursa TSK, Esed rejimine karşı mücadelesini sürdürecektir. Orada Türkiye bir güvenli bölge oluşturmaya çaba gösterecektir diye düşünüyorum."

Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın:

“Bölgede durum çok hassas. Maalesef Türkiye ve Rusya arasındaki bütün istişarelere rağmen rejim kuvvetleri saldırılarını sürdürdüğü gibi, hem Rusya hem rejim güçlerine ait uçakların, topçu ateşiyle birlikte bölgeyi yoğun ateş altına aldığını biliyoruz.”

TSK Gerekeni Yapacaktır

Son olarak rejim güçleri Marasel Numan bölgesini ele geçirdiler. TSK’nin 9-13 ve en alttaki 10 numaralı gözlem noktalarının etrafında çok yoğun ateş olduğunu biliyoruz. Bu kabul edilemez bir durum. TSK bunun gereğini yapacaktır. Ortada ciddi bir hadise var.

Amerika Soçi Mutabakatı'nın Fişini Çekmek İstiyordu

Amerikan Büyükelçisi bir şekilde Türkiye ve Rusya arasındaki Sofi Mutabakatı'nın fişini çekeceğim demişti. Bu durumda fişin çekildiğini görüyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımız "Rusya Sofi Mutabakatı'na uymuyor" diye eleştiride bulununca Rusya Sözcüsü Pes kov, "Eleştirileri kabul etmiyoruz. Rusya tüm sorumluluklarını yerine getiriyor. İdlib'de durum ideal olmaktan uzak. Çok sayıda terörist grup var." diyor. Burada Rusya'nın tutumunun değişmediğini görüyoruz. Sayın Putin ve Sayın Erdoğan'ın defalarca konuşmasına rağmen rejim güçlerinin Türkiye'ye yönelik saldırıları sürdürüyor.

Bu bölge uluslararası hukuk açıdan Türkiye'nin bulunduğu bölge Birleşmiş Milletler kapsamında barışın korunması için bulunulan bir bölge. Türkiye bir işgal kuvveti olmayıp buradaki sivilleri korumak için buradadır. Hala sınırımızda 650 bin sivil yaşamaktadır. Bu bir insanlık faciasıdır. Kimsenin sesi çıkmıyor. Ne zaman Ege'yi geçip Yunanistan'a geldiğinde bu sorun dünyanın gündemine gelmektedir.

İdlib'deki Durum Son Derece Kritik

İdlib'deki durum son derece kritik. NATO'nun Avrupa Komutanı geçtiğimiz günlerde Türkiye'ye geldi. İdlib'de artan gerilim Amerikalılarla da görüşüldü. Amerika tarafı Türkiye'ye her türlü askeri desteği verebileceğini açıkladı. Rusya burada yanlış yapıyor. TSK'ya karşı bu rejim kuvvetlerini durdurmak Rusya'nın görevidir. Rusya Hava Kuvvetleri'nin de bu saldırılara katılması Türkiye Rusya ilişkilerine büyük zarar vermektedir.

Gerekirse Türk Hava Kuvvetleri Devreye Girecektir

TSK bölgeye yığınak yapılmaktadır. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar hiç bir şekilde gözlem noktalarından geri çekilmeyeceğini söyledi. Burada TSK'nın vazifesi sivilleri korumak ve Türkiye'ye karşı bir göçün önlenmesidir. Bu sadece Türkiye'nin değil BM'nin Avrupa Birliği'nin görevidir.Ben çatışmanın daha da şiddetleneceğini düşünüyorum ve gerekirse Türk Hava Kuvvetleri de devreye girecektir.

Güvenlik Politikaları Danışmanı Mete Yarar:

"Milli Savunma Bakanlığı, bilerek ve isteyerek bir saldırının yapıldığını söylüyor. Çatışmasızlık alanı bulunduğumuz yer Astana sürecinin bir parçası. Ve Astana sürecinin içerisinde aslında Suriye de bir taraf. Hatta bu taraflığı şöyle anlayın. Suriye, Fırat Kalkanı ve diğer alanlardaki askerlerle ilgili olumsuz açıklamalar yaparken yalnızca İdlib sahasındaki TSK pozisyonunu anlayışla karşıladığını söyleyecek kadar bir açıklama yapmıştı.

İdlib'de çatışmasızlık alanlarının olduğu yerler Astana sürecindeki grupların bildiği yerler. Onun tam karşısında İran ve Rusya'nın da kontrol noktaları var. Birkaç gün öncesi itibariyle bu harekat başlamıştı ve bölgeye yeni takviye unsurlar gönderilmişti."

İdlip Denklemi. Rusya Ne Yapmak İstiyor?

Rusya’nın Astana ve Soçi’ye sadık olmadığını kaydeden Erdoğan, şunları söyledi:*Türkiye’nin sürece aynı kararlılıkla sürdüreceğini belirterek, “Rusya ile gerek Soçi gerek Astana'da bazı görüşmeler, anlaşmalar oldu.

*Bu anlaşmalara Rusya'nın sadık kalması halinde, biz de aynı sadakatle yola devam ederiz. Şu an itibarıyla maalesef Rusya Astana'ya da Soçi'ye de sadık değil.

*Arkadaşlarımız muhataplarıyla görüşmeler yapıyorlar. Bu görüşmelerde de kendilerine artık ‘İdlib'de bu bombalamaları vesaire durdurdunuz durdurdunuz, durdurmadığınız takdirde bizim artık sabrımız tükeniyor.

“Biz Göbeğimizi Keseriz”

*Bundan sonra ne gerekiyorsa biz de bunu yapacağız.’ diye ifade ediliyor. En son Halep'ten bizim tarafa atışları var. Bunlara biz bir yere kadar sabrederiz, sabrettik ama ondan sonra da biz göbeğimizi keseriz. Bu konuda Rusya da eğer biz birbirimize sadık ortaklar isek, tavrını belli edecek.

*Ya Suriye ile olan süreci farklı yürütecek ya da Türkiye ile olan süreci farklı yürütecek, bunun başka yolu yok. Biz bir şeyleri kapma gayretinde değiliz. Bir şeyleri almanın, toprak kapmanın gayreti yok bizde. Biz oradaki mazlum, mağdur insanları kurtarmanın gayreti içerisindeyiz.

*Rusların söylediği şey; ‘Teröristlere karşı mücadele ediyoruz.’ ‘Kim terörist?’ Kendi toprağını savunanlar mı terörist? Bunlar direnişçi. Şu anda bunlara sorarsan Türkiye'deki yaklaşık 4 milyon Suriyeli de terörist. Bunlar nereden kaçtı geldi? Esed'in zulmünden kaçtı geldi. Şu anda bu insanlar bize barınmış durumdalar

İNGİLİZ BBC ANALİZ

Türkiye, İdlib'e müdahale edebilir mi?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Afrika seyahati dönüşü, Suriye'nin İdlib'deki operasyonları konusunda son dönemdeki en sert açıklamalarından birini yaptı.

Erdoğan'ın hedefinde, Beşar Esad rejimi kadar, Suriye konusunda en çok işbirliği yaptığı Rusya da vardı. Türkiye ve Rusya, 17 Eylül 2018 tarihinde 4 milyona yakın kişinin yaşadığı İdlib'de insani bir trajedi yaşanmaması için gerginliği azaltma bölgesi kurulması için anlaşmaya varmışlardı. Soçi Mutabakatı olarak bilinen anlaşma uyarınca, muhalif gruplar ile rejim ordusu arasında ateşkes uygulanacak ve Türkiye ile Rusya oluşturacakları gözlem noktaları aracılığıyla sahadaki gelişmeleri denetleyeceklerdi.

Anlaşma, daha önce varılan uzlaşılar kapsamında bu bölgeye gelmelerine izin verilen El Nusra ve Tahrir el-Şam gibi örgütlerin mensuplarını kapsamıyor. Rusya, rejimin İdlib'e dönük saldırılarını engellemek Türkiye de "teröristlerin sivillerden ayrılmasından" ve böylece "insani sorun yaşanmadan terörle mücadelenin gerçekleşmesini sağlamaktan" sorumluydu. Her iki taraf da birbirlerini anlaşmayı tam olarak uygulamamakla suçluyor.

Suriye'nin son haftalarda artan saldırılarıyla ilgili konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın üç önemli mesajı öne çıkıyor.

'Rusya anlaşmaya uymuyor'

Rusya ile Suriye konusunda Soçi ve Astana'da görüşmeler yapıldığını ve bunun sonucunda bir mutabakata varıldığını anımsatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Şu an itibarıyla maalesef Rusya Astana'ya da Soçi'ye de sadık değil," ifadesiyle Moskova yönetiminden duyduğu rahatsızlığı açık bir dille gündeme getirmiş oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Bu konuda Rusya da eğer biz birbirimize sadık ortaklarsak, tavrını belli edecek. Ya Suriye ile olan süreci farklı yürütecek ya da Türkiye ile olan süreci farklı yürütecek, bunun başka yolu yok," diyerek de Rusya açısından karar vaktinin geldiği uyarısında bulundu.

Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin en son 19 Ocak'ta Berlin'de yapılan Libya Konferansı kapsamında bir araya gelmişlerdi. Ama daha önce de 8 Ocak'ta İstanbul'da görüşmüşler ve 12 Ocak'tan itibaren İdlib'te ateşkes uygulanması kararını almışlardı. Ancak ateşkes kararından sadece 72 saat sonra Suriye ordusunun operasyonlara başlaması ve bu operasyonlara Rusya hava kuvvetlerinin de katılması Ankara'nın rahatsızlığını artıran bir unsur oldu.

Ve Putin’le 19 Ocak'ta Berlin'de bir araya geldi

İdlib konusunda en son Türkiye ve Rusya Dışişleri Bakanları, Mevlüt Çavuşoğlu ve Sergey Lavrov, 27 Ocak günü telefonda görüşmüşlerdi. Rusya basınına göre Lavrov görüşmede, radikal grupların anlaşmayı ihlal ettiklerini, operasyonların "terörle mücadele kapsamında" gerçekleştirildiğini söyledi.

Türkiye ise Rusya'dan gelen bu açıklamaları gerçekçi bulmuyor. Erdoğan, "Rusların söylediği şey; 'Teröristlere karşı mücadele ediyoruz.' Kim terörist? Kendi toprağını savunanlar mı terörist? Bunlar direnişçi. Şu anda bunlara sorarsan Türkiye'deki yaklaşık 4 milyon Suriyeli de terörist," sözleriyle Ankara-Moskova arasındaki görüş farklılığını ortaya koymuş oldu.

'Astana Süreci bitti'

Erdoğan'ın ikinci önemli mesajı, Ocak 2017'de Türkiye, Rusya ve İran tarafından oluşturulan Astana Süreci'nin işlevsiz hale geldiği. Suriye Süreci'nde kendilerini "garantör" olarak tanımlayan üç ülke, attıkları adımlar sayesinde şiddetin azalmasını sağlamışlardı. Bunun neticesinde, BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararı kapsamında siyasi bir çözüm bulunması için anayasa komitesinin kurulmasına da liderlik etmişlerdi.

Ancak İdlib konusunda verilen sözlerin tutulmaması, Erdoğan'ın Astana Süreci'ne olan inancını sarsmış görünüyor:

"Şu anda Astana Süreci diye bir şey de kalmadı. Astana Süreci şu anda sessizlikte veya sessizliğe büründü. Astana'yı yeniden ayağa kaldırmak ve yeniden ayağa kalkışı ile birlikte Türkiye, Rusya, İran ne yapabilir, bakmak lazım."

Erdoğan, bu açıklamasıyla Astana Süreci'ne "yeni bir format atılması" çağrısını da Rusya ve İran'a iletmiş oldu. Bunu iletirken BM liderliğinde yürütülen Cenevre sürecine atıfta bulunması ve asıl odağın buradaki sürece verilmesi gerektiğini söylemesi de dikkat çekti.

Türkiye'den müdahale

Suriye ordusunun sürdürdüğü operasyonlar, Türkiye açısından önemli insani ve güvenlik sorunları yaratıyor. Yaklaşık yarım milyona yakın Suriyelinin evlerini terk ettiği ve bunların büyük çoğunluğunun Türkiye sınırına ulaştığı biliniyor. Sadece bu hafta başından bu yana 50 bini aşkın insanın sınıra doğru harekete geçmesi insani bunalımın boyutunu gösteriyor.

Kaçışlar sürüyor

Güvenlik açısından da son dönemde özellikle Halep tarafından Türkiye'nin kontrol ettiği bölgelere dönük atışlar yapıldığı, Türk askerinin de buna yanıt verdiği haberleri geliyor. Erdoğan basına yaptığı açıklamada, bu gelişmelerin Ankara'nın sabrını tükettiği uyarısını dile getirirken, Rusya'ya "İdlib'de bu bombalamaları vesaire durdurdunuz durdurdunuz, durdurmadığınız takdirde bizim artık sabrımız tükeniyor. Bundan sonra ne gerekiyorsa biz de bunu yapacağız," mesajının verildiğini iletti.

Ankara'da diplomatların yaptığı değerlendirmelerde, Erdoğan'ın Rusya'yı hedef alan bu güçlü mesajının Rusya Devlet Başkanı Putin'i harekete geçirme ve Suriye yönetimi üzerindeki etkisini kullanmaya sevk etme amacıyla verildiği değerlendirmesini yapıyorlar.

Türkiye'nin askeri güç kullanma olasılığı

Numan'dan dumanlar yükseliyor (26 Ocak 2020)

Ankara'nın bir diğer hedefi de son dönemde İdlib konusunu fazlaca gündeme getirmeyen Batı ülkelerini bölgede yaşanan gelişmeler konusunda harekete geçirmek.

Almanya Başbakanı Angela Merkel'in İstanbul ziyaretinde konunun hem güvenlik hem de mülteci akını boyutlarıyla ele alınması ve ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun son açıklaması bu kapsamda değerlendiriliyor. Özellikle Merkel'in, Türkiye'nin İdlib'ten kaçan Suriyelileri sınırı geçmeden barındırma planlarına siyasi ve ekonomik destek vermesi önemli bir adım oldu.

Türk gözlem güçleri ne olacak?

Suriye ordusunun Maarat El Numan ve civarındaki 30'a yakın yerleşim yerini ele geçirmesi ve ilerleyişini sürdürmesi, İdlib'te ateşkesi gözlemek amacıyla oluşturulan 12 gözlem kulesinin ve oralara konuşlanan Türk askerinin durumunu yeniden gündeme getirdi.

Milli Savunma Bakanlığı'ndan 28 Ocak günü yapılan açıklamada, "Astana ve Soçi Mutabakatları kapsamında görev yapan Gözlem ve Kontrol Noktalarımızın güvenliğini tehlikeye atacak her türlü girişime meşru müdafaa çerçevesinde en sert şekilde tereddütsüz karşılık verilecek ve mukabele edilecektir," dendi. Suriye ordusu geçen sene yaz aylarında yaptığı operasyonlar sırasında Türkiye'nin İdlib güneyinde yer alan bazı gözlem noktalarını hedef almıştı.

Hitat Yakınında Bulunan Türk Gözlem Noktası

Suriye ordusunun İdlib'in en büyük kentlerinden biri olan Maarat El Numan kentini de ele geçirmesiyle, Türkiye'nin 12 gözlem noktasından ikisi tamamen Esad rejiminin denetimindeki bölgede kaldı. Suriye ordusunun kısa vade hedefinin Halep-Lazkiye arasını bağlayan M4 ve M5 karayollarının kontrolünü ele geçirmek olduğu; bu nedenle kuzeye doğru ilerlemeye devam edeceği kaydediliyor. Bu hedefin gerçekleşmesi durumunda, rejim İdlib'in yarısından fazlasında denetimi sağlamış olacak ve Türkiye'nin toplam yedi gözlem noktası rejim tarafından çevrelenmiş olacak.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Ocak ayında yaptığı açıklamada, Türkiye'nin gözlem noktalarını takviye ettiğini kaydetmiş ve bunların geri çekilmesinin pazarlık konusu dahi olmadığını söylemişti. Ancak Ankara'daki diplomatik kaynaklar, sahadaki durumun daha da kötüleşmesi durumunda Türk gözlem noktalarının daha fazla o bölgede kalmalarının gerçekçi olmadığını, Türkiye'nin buradaki askeri varlığı ile ilgili yeni bir değerlendirme yapma durumunda kalabileceğini kaydediyorlar.

RUS HABER AJANSI SPUTNİK

Yazar Tatiana Şuvalova’nın makalesi

Rus uzmandan İdlib’deki durumla ilgili yorum: Türkiye-Rusya anlaşacak

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Rusya’nın Astana ve Soçi anlaşmalarına sadık olmadığı yönündeki açıklamasını değerlendiren Rus vekil Şerin, Rusya’nın kesinlikle üzerine aldığı hiçbir yükümlülüğü ihlal etmediğini belirtti. Rus uzman Perendjiyev de Türk-Rus anlaşmalarının, İdlib meselesini zaferle sonuçlandıracağı umudunu dile getirdi.

Rus parlamentosunun alt kanadı Duma Savunma Komitesi Başkan Yardımcısı Aleksandr Şerin, Sputnik’e açıklamasında, “Rusya kesinlikle üzerine aldığı hiçbir yükümlülüğü ihlal etmiyor. Eylemlerimizi takip eden birçok gözlemci var, bu yüzden Rusya ne yaptığının farkında. Elbette Türkiye ile savunma bakanlıkları, genelkurmay başkanlıkları ve diğer düzeylerdeki temaslarımız devam ediyor. Mesele bugün iki genelkurmay başkanı arasında telefon görüşmesi gerçekleşti” ifadelerini kullandı.

Suriye konusunda, Rusya ve Türkiye’nin bazı sorunlara yönelik farklı görüşlere sahip olmasından dolayı bazı pürüzlerin kaçınılmaz olduğunu dile getiren Rus politikacı, bunun normal olduğunu belirterek, “Türkiye’nin, Suriye’yle sınır ülke olduğunu ve Kürt oluşumlarla ilgili kaygılarının olduğunu, sınır bölgede onları kontrol etmek istediklerini anlıyoruz. Rusya ise Suriye merkez yönetiminin ülke sınırları üzerinde kontrole sahip olmasını istiyor. Ama çıkarlar farklı olsa da bu sorunlar üzerinde Türkiye’yle birlikte çalışıyoruz ve bu her iki tarafın açıklamalarına yansımıyor olamaz” dedi.

Ülke yöneticileri bazen sert açıklamalar yapsa da bunun ilişkilerin kötüleştiği anlamına gelmediğinin altını çizen Şerin, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Bu, farklı sebeplerden iç gündem için gerekli olabiliyor. Ama bakanlıklar, her türlü gerilimi ve acil sorunu yok etmek için özenle yakın çalışma yürütüyor, Rus-Türk ilişkilerini daha da iyileştirmek için her şey yapıyor. Endişe için hiçbir sebep yok."

Rusya Plehanov Ekonomi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Sosyoloji Bölümü’nden Doç. Aleksandr Perendjiyev, Suriye’de yeterince zorluk olduğunu, bu yüzden tarafların anlaşmalara uymadığı izlenimi oluştuğunu, ama bunun böyle olmadığını söyledi.

‘Rusya, Astana’ya da Soçi’ye de sadık değil’ diyen Erdoğan’a Rusya’dan yanıt

Sputnik’e konuşan Perendjiyev, bu konuyla ilgili şu yorumda bulundu:

"Rusya da zaman zaman Türkiye’nin anlaşmalara uymadığını düşünüyor ama Moskova suçlamalardan kaçınıyor. Mesela Türkiye, İdlib bölgesinde yasal düzen sağlamayı ve terör tehdidinin artmasına izin vermemeyi taahhüt etmişti.

Ama şimdilik orada sadece çok sayıda militanın toplandığını görüyoruz. Sonra bu militanlar, insansız hava araçlarıyla Rus Hmeymim üssüne saldırılar düzenliyor. İdlib’in içinde teçhizat, silah ve depolarla dolu büyük bir terör altyapısı oluştu. Suriye’de, ateşkes anlaşmalarından yararlanan teröristler var. Bu bir sorun ama onu Türk tarafıyla işbirliği içinde halletmeyi umuyoruz."

Astana formatının yürürlükte olduğunu, canlandırılmasına ihtiyaç olmadığını söyleyen Rus uzman, “Sadece var olan anlaşmaları hatırlamak lazım, temeli ise çoktan atıldı.

Diğer küresel konularda da Türkiye ile partner olduğumuz için ülkelerimiz anlaşmalara uymak zorunda, aksi takdirde kaybederler. Sonuç itibariyle Rus-Türk anlaşmaları meseleyi zaferle sonuçlandırmaya yardımcı olacak” diye ekledi

Erdoğan’dan 3 Jeopolitik Hamle

(Bülent Erandaç. Takvim Gazetesi Yazarı)

HÜRMÜZ-KIZILDENİZ-DOĞU AKDENİZ'E BAKINIZ. DOĞU AKDENİZ, 21. YÜZYILIN DENİZ TİCARETİ VE ENERJİ REZERVLERİYLE EN KRİTİK HAVZASIDIR. KATAR üssümüzle HÜRMÜZ'DE varız. Somali ve (kurulacak Cibuti) üslerimizle Kızıldeniz'de varız. MAVİ VATAN'DA DOĞU AKDENİZ'DE VARIZ.

Başkan Erdoğan'ın son bir yıllık en başarılı kabul edildiği alanlardan birisi hiç kuşkusuz dış politika yönetimidir.

Erdoğan'ın 3 AYAK üstüne oturan dış politik hamleleri şöyle:

1- Bölgesel vizyon: Yakın coğrafya ile bire bir ilgilenme, azami işbirliği ve bölgesel entegrasyon.

2- Proaktif eylemsellik: Bölgesel coğrafyada olduğu kadar, mazlum Müslüman dünyada da dış politika alanında yaşanan her gelişmede inisiyatif almak ve kriz çözücü roller üstlenerek süreçlerin belirleyici öznesi olmak.

3- Çok taraflı network: Bölgesel vizyonla elde edilen nüfuzun, küresel aktörlerle ilişkilerde kazan-kazan masasında kullanılması.

Dünyanın büyük ses getiren liderler diplomasisinin sembolü Başkan Erdoğan'dır. Mazlum Müslümanlar'ın gür sesi odur. Doğu Akdeniz'de Libya ile deniz anlaşması yapması, İsrail-Rum- Yunan-Mısır tezgahlarını parçalaması, çok akıllı jeopolitik süreçleri içermektedir.

YENİ HAMLELER

1) ORUÇ REİS GİRİT AÇIKLARINDA. Türkiye Libya'daki Ulusal Mutabakat Hükümeti ile imzaladığı münhasır bölge anlaşması kapsamındaki alanları 2020 yılı içinde ruhsatlandırıp arama ve sondaj faaliyetlerine başlıyor. Başkan Erdoğan, Fatih ve Yavuz sondaj gemilerinin "Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin sahalarında faaliyetlerini sürdürdüğünü" belirterek "İnşallah yakında bu çalışmalardan müjdeli haberler alacağımıza inanıyorum" ifadesini kullandı.

2) Ege adalarını Uluslararası Hukuka Karşı Silahlandıran Yunanistan'a anlayacakları dilden mesaj verildi.

3) Birleşik Arap Emirliği (BAE) aparatı DAHLAN KIRMIZI LİSTEYE ALINDI. Birleşik Arap Emirlikleri'nin Türkiye karşıtı eylemlerde taşeron olarak kullandığı Dahlan'ın terörden arananlar listesinde kırmızı kategoriye eklendi.

SONUÇ: CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN, GELECEĞİ PLANLIYOR...

YÜZYILIN İHANETİ

(Anadolu Ajansı Analizi)

Amerikan ve İsrail yönetimlerinin “Yüzyılın Anlaşması” olarak lanse ettiği, gerçekte “Yüzyılın İhaneti” olarak tanımlanması gereken Filistin’in geleceğine dair plan, nihayet kamuoyuna açıklandı. Bu, gerçekte bir İsrail planı olup, Trump yönetimi bu planı hemen hemen bütünüyle onaylamış olmaktadır.

Bu “sahte” barış planının kamuoyuna açıklanması sonrasında, Amerikan yönetimi bölgede bulunan vatandaşlarını olası saldırılara karşı güçlü bir şekilde uyardı. ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Kudüs ve Batı Şeria'da bu plana tepki olarak şiddet olaylarının meydana gelebileceği ifade edildi. Sadece bu uyarı bile “Yüzyılın Anlaşması”nın, nasıl, hiçbir hukukî ya da ahlâkî kaygı gözetmeyen, Filistin’i imha planı olduğu hususunda Amerikan yönetiminin de aslında şüphesini olmadığını ortaya koymaktadır. Öyle olmasaydı, Amerikan vatandaşları bu meşum planın Filistin tarafında yol açtığı öfke ve hayal kırıklığının sebep olabileceği muhtemel şiddete karşı herhalde bu denli güçlü bir şekilde uyarılmazdı.

“Yüzyılın Anlaşması” olarak tesmiye edilen bu Trumpesk girişime “anlaşma” demek için, herhalde (uluslararası) anlaşmaların nasıl yapıldığı hususundan habersiz olmak gerekir. Uluslararası anlaşmalar, inter alia, aralarında uyuşmazlık olan taraflar arasında karşılıklı hak ve yükümlülükler doğuran ve bir müzakere süreci sonunda nihaileştirilerek yazılı metin haline getirilen belgelerdir. Bu olayda ise, kendilerini âdeta sorgulanamaz birer Titan gibi gören ABD-İsrail ikilisi sorunun asıl muhatabı olan Filistinlilere herhangi bir söz hakkı vermiş değildir. Bu süreçte İsrail ile Filistinliler arasında herhangi bir müzakere yapılmış değildir. Aksine, ortada, tüm hükümleri ABD ile İsrail arasında kararlaştırılan bir metin ve bu “teslim anlaşması”nı bütünüyle kabul etmeleri beklenen Filistinliler vardır.

"UYDURUK" FİLİSTİN DEVLETİ

ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkladığı “Yüzyılın Anlaşması”, gerçekte egemen olmayan, dahası etrafı bütünüyle İsrail tarafından kuşatılmış, ordusuz ve Kudüs’ü hemen hemen bütünüyle İsrail’e terk etmiş olan bir Filistin devletinin kurulmasını öngörmektedir. Tabii, buna ‘devlet’ denirse! Üstelik bu “devlet”in kurulması, dört yıllık müzakere süreci sonunda Filistinlilerin “kendilerinden istenen şartları yerine getirmeleri halinde” mümkün olabilecektir. Başka bir deyişle, Filistinliler şayet “müzakere” sürecinde İsrail’in dayattığı tüm şartlara teslim olmaz ise, burada sözü edilen “uyduruk” devletin bile kurulmasına izin verilmeyecektir.

Bu planda öngörülen Filistin devletinin toprakları Gazze, Negev çölünde Gazze’ye yakın iki arazi parçası ve İsrail işgali altındaki Batı Yakası’nın yalnızca bir bölümünden oluşuyor. Dahası, bu devletin başkenti, birçok BM kararının öngörmüş olduğu Doğu Kudüs değil, onun bir kısım mahallelerinden müteşekkil bir yerleşim yeri olacaktır. Bu plana göre, Oslo anlaşmaları çerçevesinde Batı Yakası içinde C bölgesi olarak tanımlanmış olup, Batı Yakası’ndaki toplam arazinin yüzde 61’ine tekabül eden ve şu anda bütünüyle İsrail’in denetiminde olan toprakların yaklaşık üçte biri, İsrail tarafından ilhak edilecek. Dahası, Ürdün Vadisi de bütünüyle İsrail’e bırakılacaktır ki, burası tüm Batı Yakası’nın yaklaşık üçte birini teşkil ediyor.

Bu plana göre, başta El-Aksa Camii olmak üzere, Kudüs’teki Müslümanlara ait ibadethaneler ve kutsal mekânlar İsrail’in egemenliğinde olacaktır. Yine plan “bağımsız” Filistin devletinin kendi kara sınırları ve hava sahası üzerinde herhangi bir denetim yetkisinin olmayacağını öngörmektedir. Bu devletin başka devletlerle anlaşma yapma yetkisi de olmayacaktır. Plan, sayıları altı milyon civarında olan Filistinli mültecilerin dönüş hakkını reddetmektedir. Dahası, metnin İsrail’in “Yahudi” karakterine vurgu yapması nedeniyle, İsrail vatandaşı olan Filistinlilerin de bu topraklardaki geleceğinin tehlikeye düşürüldüğünü ileri sürmek mümkündür.

Plana göre, Gazze ile Batı Yakası arasında irtibatı sağlamak için yeraltından tünel inşa edilecektir. Tünel projesi henüz İsrail tarafınca kabul edilmiş değildir. Yine bu planın hayata geçirilme sürecinde, Hamas ve İslami Cihad gibi silahlı örgütler silahlarını bırakmak zorunda kalacaklardır. Öte yandan, kurulması öngörülen Filistin devleti için çeşitli yatırım projelerinde kullanılmak üzere 50 milyar dolarlık bir fon oluşturulacaktır ki, bunun önemli bir kısmı Körfez bölgesindeki Arap devletlerince karşılanacaktır. Nitekim bu ülkelerin büyük çoğunluğu bu meşum planın malî yükünü çekmeyi kabullenmiş görünmektedir.

Aslında Amerikan yönetimi bu planın bugüne dek İsrail ile -çoğu zaman kendi halkının tepkilerine rağmen- her türden girift ilişkiye girmeyi içine sindirmiş olan Mahmud Abbas yönetimince (bile) reddedileceğini baştan beri tahmin ediyordu. Şayet Mahmud Abbas plana “hayır” demekte ısrar ederse, o zaman muhtemelen ABD-İsrail ikilisi Filistin’e “liderlik” etmek üzere kendileriyle işbirliği yapmaya daha yatkın birisini bulma arayışına gireceklerdir.

Planın yaslandığı temel mantıksal çerçeve, İsrail’in ilhak etmek amacıyla göz koyduğu Filistin topraklarını bütünüyle bu ülkeye peşkeş çekmek; İsrail’in bir “Yahudi devleti” olarak elde etmek istediği tüm imtiyazları tanımaktır.

Uluslararası hukuk ve BM kararlarının açık ihlâli

Sözü eğip bükmeden şunu söyleyelim: “Yüzyılın Anlaşması”nın yaslandığı temel mantıksal çerçeve, İsrail’in ilhak etmek amacıyla göz koyduğu Filistin topraklarını bütünüyle bu ülkeye peşkeş çekmek; İsrail’in bir “Yahudi devleti” olarak elde etmek istediği tüm imtiyazları tanımak; buna karşılık Filistin halkının güvenilir sınırlar içinde, egemen ve sürdürülebilir bir devlet kurma ihtimalini tamamıyla ortadan kaldırmaktır. Bu acı gerçeğe rağmen, Donald Trump, “büyük” planını ifşa ettiği basın toplantısında, âdeta Filistinlilerle dalga geçercesine, bu planın “Filistinlilerin kendi bağımsız devletlerine kavuşmaları için tarihî bir fırsat olduğunu” söyleme cüretini de göstermiştir.

“Yüzyılın İhaneti” olarak isimlendirilmesi gereken bu meşum planın uluslararası hukukun ve BM kararlarının açık bir ihlâli olduğu ortadadır. Uluslararası toplumun barış ve güvenlik meseleleri konusunda bir tür “anayasası” olarak görebileceğimiz 1945 tarihli BM Kurucu Andlaşması’nın 2/4. maddesine göre, devletler uluslararası ilişkilerde askerî güce başvuramaz, askerî güç tehdidinde de bulunamaz. BM Genel Kurulunca 1970’te uzlaşma (consensus) ile kabul edilen Devletler Arasında Dostça İlişkiler Bildirisi’ne göre “askerî güç kullanım tehdidinden ya da kullanımından kaynaklanan hiçbir toprak kazanımı yasal sayılmayacaktır.” Benzer şekilde, 1974 tarihli Saldırganlığın Tanımına İlişkin Karar’da, “saldırganlıktan kaynaklanan hiçbir toprak kazanımı ya da özel imtiyazlar ‘yasal’ kabul edilmeyecektir” (5/3. madde) ifadesine yer verilmiştir. BM içinde alınan birçok karar ile Uluslararası Adalet Divanı’nın içtihatları da bu durumu teyit etmiştir. O nedenle, uluslararası hukuka göre, İsrail’in işgal ettiği -Filistinlilere ve bazı Arap ülkelerine ait- tüm topraklardan çekilmesi gerekmektedir. Buna, kuşkusuz, (Doğu) Kudüs’ü de içinde barındıran Batı Yakası dâhildir.

Bu plan, aynı zamanda, 1990’lı yıllarda uluslararası düzeyde genel bir kabul görmüş olan iki-devletli çözüm formülünün de tamamıyla terk edilmiş olduğunu âdeta gözlerimizin içine sokarcasına (bir kez daha) göstermiştir. Oslo "barış süreci", en azından bu süreci Polyannacı bir hâlet-i ruhiye içinde yorumlayan aktörlere göre, İsrail’in 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda işgal etmiş olduğu Filistin topraklarında, yani Batı Yakası (Doğu Kudüs dâhil) ve Gazze’de, bağımsız bir Filistin devletinin kurulması ile nihayete erecekti. Hem BM hem de uluslararası toplumun önemli bir bölümü, kurulacak Filistin devletinin başkentinin Doğu Kudüs olacağı beklentisi içindeydi. Trump ve Netanyahu ikilisinin açıkladığı “Yüzyılın İhaneti” ise, Kudüs’ü tümüyle İsrail’e bırakmaktadır.

Bu meşum planda öngörülen Filistin devleti aslında devletten başka her şeye benzemektedir. Bir kez, bu devletin sahip olacağı topraklar kantonlardan oluşmaktadır. Yani, ortada bir ülkesel süreklilik yoktur. İkincisi, Batı Yakası’nda Filistinlilere bırakılan topraklar, tamamıyla İsrail tarafından çevrelenecektir. Üçüncüsü, bu, ordusuz bir devlet, askersizleştirilmiş bir ülke olacaktır. Dördüncüsü, kara sınırları üzerinde bile denetim hakkı olmayan, kendi hava sahası üzerinde denetim hakkından yoksun bırakılmış bir devlet olacaktır. Beşincisi, bu devletin uluslararası anlaşma yapma yetkisi olmayacaktır. Filistin devletinin ülkesini oluşturan birbirinden kopuk kantonlar bu plana göre tüneller ve köprülerle birleştirilecektir. Doğrusu, bu “proce”den haberdar olsaydı, herhalde “Zihni Sinir” bile kahkahalarla gülmekten kendini alamazdı!

 “Arap” olan Filistin halkının yine “Arap parası” ile “siyasî bir varlık olarak” yok edilmeye çalışılması, kuşku yok ki, Körfez bölgesindeki Arap yönetimlerinin “utanç” hanesine yazılacak affedilmez bir cürüm olacaktır.

Körfez yönetimlerinin utanç verici tutumu

Filistin’i ilanihaye yok etmek isteyen bu ihanet planının hayata geçirilmesi için, başta Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere, birçok Arap ülkesi Filistin halkına ‘rüşvet’ olarak önerilen parasal desteği ödemeyi yükümlenerek, bu büyük ihanetin fâillerinin işbirlikçisi haline gelmişlerdir. “Arap” olan Filistin halkının yine “Arap parası” ile “siyasî bir varlık olarak” yok edilmeye çalışılması, kuşku yok ki, Körfez bölgesindeki Arap yönetimlerinin “utanç” hanesine yazılacak affedilmez bir cürüm olacaktır. Bu yönetimlerin bu cürmün altından kalkıp kalkamayacağı önemli bir soru işaretidir. Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ise, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, bu plana açıkça karşı çıkmak yerine, topu Filistinlilere atmıştır. Hem darbeci Sisi yönetimindeki Mısır hem de ABD-İsrail ikilisinin bu meşum senaryosundaki “para musluğu” rolünü daha küçük bazı Körfez ülkeleriyle birlikte kendisine yakıştıran Suudi Arabistan, -muhtemelen kapalı kapılar ardında- Filistin liderliğini bu teslim planına “ikna” etmeyi vazife edinmiş görünmektedir. Bütün bunlara karşılık, başta Türkiye ve İran olmak üzere, Müslüman ülkelerin büyük çoğunluğunun bu teslim planına karşı çıktığını/çıkacağını ifade etmek mümkündür.

Mevcut durumda Filistin’e somut bir destek vermeksizin sadece söylem düzeyinde İsrail’i ve ABD’yi kınamak ya da müzakere yoluyla erişilecek iki-devletli çözüm formülünü tekrarlamak, sadece ve sadece bariz bir samimiyetsizliğin ve Filistinlileri kendi makûs talihlerine terk etmişliğin bir işareti sayılabilir.

Filistin’in ve Filistinlilerin dostları olarak bu ihanet planının arkasında hangi güçlerin olduğu hususunda sabah akşam nefesimizi tüketmektense, Filistin topraklarının sömürgeci-yerleşimci bir devlet olarak İsrail’den nasıl kurtarılabileceği hususuna kafa yormamız herhalde daha isabetli olacaktır. Dahası, Filistin sorununun diplomatik müzakere masasında çözülebileceği zannıyla iki-devletli çözüm mantrasını tekrar etmenin de, bundan böyle Filistinlilere hiçbir faydası olmayacaktır. Ne İsrail’in ne de ABD’nin bu türden çağrılara kulak asmayacağı âşikârdır. Üstelik 1993’te başlayan Oslo müzakere süreci çerçevesinde İsrail ile Filistin arasında imzalanan anlaşmalara İsrail'in uymadığı herkesin mâlûmudur. Bu durum ortadayken, Filistin’e somut bir destek vermeksizin sadece söylem düzeyinde İsrail’i ve ABD’yi kınamak ya da müzakere yoluyla erişilecek iki-devletli çözüm formülünü tekrarlamak, sadece ve sadece bariz bir samimiyetsizliğin ve Filistinlileri kendi makûs talihlerine terk etmişliğin bir işareti sayılabilir.

Filistin sorununa âşinâ olanların bilmeleri beklenebilecek bir gerçek vardır ki, o da, bu sorunu çözmek için küresel sistem içinde bugün öne çıkmış olan hiçbir güçlü devletin elini taşın altına sokmayacağıdır. Nitekim Yüzyılın İhaneti’ne Avrupa kıtasından, Rusya, Çin ve Hindistan’dan gelen tepkiler, bunların plana açıkça karşı çıkmaktan uzak durduğunu gösteriyor.

Bilindiği üzere, I. Dünya Savaşı sonrasında dünyanın değişik coğrafyalarındaki Müslüman toplumların kahir ekseriyeti sömürgeciliğin ve emperyalizmin kıskacı altına alınmıştı. Belki yüz yıldır bu toplumların ortak iradelerine ket vurmak için, başta, önce Britanya İmparatorluğu, ardından ABD olmak üzere, küresel tahakküm düzeninin önde gelen aktörleri İslam dünyasının yarı-bağımlılığını devam ettirmek için bu coğrafyaya yönelik pek çok doğrudan ya da dolaylı müdahalede bulunmuşlardır. 11 Eylül (2001) sonrasına sözüm ona “Teröre Karşı Savaş” söylemi altında bu emperyalist ve yeni-sömürgeci kıskaç âdeta İslam dünyasını bir bütün olarak “teslim almaya” yönelmiştir. Filistin sorununun geldiği noktayı bu parantezin dışında okumak, ne sorunun vahametinin anlaşılmasına ne de Filistin sorununa palyatif olmayan bir çözüm getirilmesine katkı sunabilir. Filistin sorununa âşinâ olanların bilmeleri beklenebilecek bir gerçek vardır ki, o da, bu sorunu çözmek için küresel sistem içinde bugün öne çıkmış olan hiçbir güçlü devletin elini taşın altına sokmayacağıdır. Nitekim Yüzyılın İhaneti’ne Avrupa kıtasından, Rusya, Çin ve Hindistan’dan gelen tepkiler, bunların plana açıkça karşı çıkmaktan uzak durduğunu gösteriyor. Hatta birçoğu bu meşum planı “incelemeye değer gördüklerini” belirttiler. Bunların hiçbirisinin Filistinlilerin “haklı davası”nı destekleme adına, ABD, İsrail ya da güçlü Siyonist yapılarla ters düşmek istemediği iyi bilinmektedir. Üstelik önde gelen devletlerin hemen hepsinin bu aktörlerle -ABD, İsrail ve Siyonist yapılar- oldukça girift ilişkileri vardır; dahası, bunlar, İslam dünyasının güçlü bir blok olarak temayüz etmesini, kendi iktisadî ve jeopolitik çıkar ve stratejileri açısından oldukça “sakıncalı” görmektedir. O nedenle Filistin sorununu Müslüman aktörlerden başkasının çözebileceğini düşünmek safdillik olur.

İslam dünyası özgürleştikçe Filistin de İsrail’e karşı yeni mevziler kazanacak, Filistin’de kazanılacak yeni mevziler İslam dünyasına hem İsrail’e karşı hem de diğer “yıkıcı” uluslararası güçlere karşı yeni hamleler yapması için gerekli özgüveni ve hareket kabiliyetini verecektir.

Mücadelenin yol haritası

İslam dünyasındaki sorunların “anası” olan Filistin trajedisinin çözüm çerçevesini üçlü bir bağlam içinde görmek gerekir. Bu üçlü bağlamı şöylece tasnif etmek mümkündür: birincisi, Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesi sonrasında Filistin’in İngiliz manda yönetiminin gözetimi altında Yahudilerce sömürgeleştirilmesi; ikincisi, I. Dünya Savaşı sonrasında manda rejimlerinin kurulmasıyla başlayan süreçte Arap dünyasının yarı-sömürge durumuna düşürülmesi ve bugün de bu durumun fiilen devam etmesi; üçüncüsü, İslam dünyasının bir bütün olarak kendi ayağı üzerinde durmasının emperyalist güçlerin doğrudan ve dolaylı askerî ve siyasî müdahaleleri yoluyla engellenmesi.

O nedenle, şu iddiayı ileri sürmek herhalde abartı sayılmamalıdır: “Filistin’in kurtuluşu” ve “İslam dünyasının kurtuluşu” birbiri ile yakından ilişkilidir ve bundan da ötesi karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi içindedir.

İslam dünyası özgürleştikçe Filistin de İsrail’e karşı yeni mevziler kazanacak, Filistin’de kazanılacak yeni mevziler İslam dünyasına hem İsrail’e karşı hem de diğer “yıkıcı” uluslararası güçlere karşı yeni hamleler yapması için gerekli özgüveni ve hareket kabiliyetini verecektir.

İslam dünyasının tarihi uyanışının ve ayağa kalkışının en önemli karinesi, Filistin halkının Siyonist sömürgeciliğe karşı mücadelesinin hedefine ulaşması olacaktır. O halde, açıktır ki, “Filistin’in kurtuluşu” aynı zamanda “İslam dünyasının kurtuluşu” olacaktır.

Yukarıda sözü edilen üç düzlemdeki kurtuluş mücadelesi (Filistinliler, Arap dünyası, İslam dünyası) Trump’ın ihanet planına karşı izlenmesi gereken strateji konusunda bize bir yol haritası sunmaktadır.

Sorunun çözümü hususunda bugünün “Düvel-i Muazzama”sından pek bir şey beklememek gerektiği aşikâr olduğuna göre, Yüzyılın İhaneti’ne karşı hem Filistinlilerin, hem Arap dünyasının, hem de daha genel olarak İslam dünyasının şu kapsamlı eylem planını vakit geçirmeden hayata geçirmesi gerekir:

Birincisi, Filistinlilerin aralarındaki siyasî bölünmüşlüğe son vererek İsrail’e karşı uzun soluklu bir direniş başlatması elzemdir;

İkincisi, Arap Birliği’nin geçmişte İsrail'e karşı almış olduğu ambargo kararını bundan böyle sıkı bir şekilde uygulaması gerekir; üçüncüsü, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın İsrail’e karşı topyekûn ambargo kararı alması gerekir; dördüncüsü, Müslüman ülkelerin, “Barış İçin Birleşme” kararı çerçevesinde BM Genel Kurulu’nda İsrail’e karşı –kuşkusuz ‘tavsiye’ niteliğinde- kapsamlı bir ambargo kararı alınması için uzun soluklu bir diplomatik mücadele başlatması gerekir; son olarak, Müslüman ülkelerin Filistinlilere İsrail'e karşı mücadelelerinde bundan böyle gereken desteği vermelidir.

Filistin’in ve bilhassa Kudüs’ün esareti İslam dünyasının ortak acısı ve davasıdır. Kudüs’teki El-Aksa Camii Müslümanların ilk kıblesidir. “Etrafı mübarek kılınmış olan” Kudüs, Hazreti Peygamber’in miraçtaki ilk durağı olmuştur. Kudüs ve Filistin’e olan bağlılık ve muhabbet Müslüman kimliğinin aslî bir unsurudur ve dahası bu belde hem dinî, hem siyasî, hem de jeopolitik olarak Âlem-i İslam için bir hayat memat meselesidir. O nedenle, İslam dünyasına mensup aktörlerin -en başta devletlerin ve uluslararası örgütlerin- iş bu noktaya geldikten sonra hâlâ “ipe un sermeye” devam etmesi, söz gelimi, Yüzyılın İhaneti’ni sadece kuru bir “kınama” ile geçiştirmesi, Filistin’e ihanetler silsilesinin tabutuna çakılmış son çivi olacaktır. İslam dünyasının bugün vakit geçirmeden elini taşın altına sokması ve harekete geçmesi gerekiyor. Şayet bundan sonra da işler “eski tas eski hamam” olursa, muhtemelen, bir zaman sonra ortada konuşulacak bir Filistin Sorunu bile olmayacaktır.

MESİH ALGI OPERASYONLARI HIZLANDI

Mozart'ın Mesih oratoryosu memleketi Salzburg'da sanatseverler ile buluştu

Dünyaca ünlü besteci Mozart'ın "Der Messias" (Mesih) oratoryosu, sanatçının memleketi Salzburg'da prömiyerini yaptı.

Besteci Wolfgang Amadeus Mozart, Handel’in bestelediği İngilizce Mesih oratoryosunu yaklaşık 50 yıl sonra Almancaya uyarlamıştı. Minimalist yönetmen Robert Wilson ise bu uyarlamayı, Avusturya'nın Salzburg kentinde düzenlenen Mozart Haftası’nda sanatseverler ile buluşturdu.

Sahne yönetmeni Rolando Villazon, Mozart'ın "Der Messias" oratoryosunu bir tabloya benzetiyor:

"Muazzam bir tablonun derinliklerine doğru yürüyüşe çıkmışsınız gibi… Sanki içine vardığınızda ışığın nasıl değiştiğini görebiliyorsunuz

IRKÇI FISKE’CİLERE OSMANLI TOKADI

(Bercan Tutar.Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü)

Temelleri 1917 Balfour Deklarasyonu ile atılan 'III. İngiltere' diyebileceğimiz Filistin topraklarında İsrail devleti inşa projesi ABD Başkanı Donald Trump'ın açıkladığı Yüzyılın Anlaşması ile yeni bir aşamaya girdi. Bu sözde barış hamlesi her açıdan Anglo-Sakson ırkçılığının günümüzdeki yeni formudur.

Özellikle Trump ile damadı ve başdanışmanı Jared Kushner'in Filistinlilere dair küstah açıklamaları, karşımızdaki faşist zihniyetin geldiği noktaya dair önemli bulgular içeriyor.

Sömürgeciliklerini 'uygarlık getiriyoruz' diye pazarlayan ataları gibi Trump da Müslümanları köleleştirmeyi hedefleyen senaryoyu 'Ortadoğu Barış Planı' diye lanse etti. Ardından da bunun Filistinliler için son şans olduğu tehdidinde bulundu.

Kushner ise El Cezire televizyonuna "Filistin Yönetimi müzakere yerine yakınmayı tercih ediyor.

Bu da açıkçası devlet sahibi olmaya hazır olmadıklarını gösteriyor" deme küstahlığında bulundu.

Bu ırkçı anlayışın öncülüğünü Amerikalı tarihçi ve filozof John Fiske (1842- 1901)yapmıştı.

Tudor Hanedanlığının 1458'de temellerini attığı Britanya, I. Elizabeth (1558- 1603) ve I. Victoria (1837- 191) dönemlerinde güneş batmayan imparatorluğa dönüştü.

Buna 'I. İngiltere' diyen Fiske, 1776'daki Amerikan Devrimi ile de Atlas Okyanusu'nun öte yanında 'II. İngiltere'nin (ABD) kurulduğunu söyledi.

Fiske, 1885'te oldukça ilgi gören "Amerika'nın Politik Amaçları" kitabında ABD'yi'toplumsal evrimin zirvesi' olarak niteliyor.

Ve bu niteliğin de 'Anglo- Sakson ırkının tanrısal donanımından' ileri geldiğini savunuyor.

Fiske, II. İngiltere diye nitelediği ABD'nin sınırlarını şöyle çizmişti... Kuzeyde kuzey kutbu güneyde güney kutbu, doğuda doğan güneş batıda ise batan güneş...

Amerikan emperyalizminin teorisyeni olarak tanınan Fiske'nin görüşleri zamanla ABD devletinin resmi stratejisi haline geldi. Asıl hedef de 'Anglo- Sakson ırkının dünyaya egemen olması'ydı. Bunun yolu da 'aşağı olarak görülen diğer insanlarla farklı kültürlerin politik olarak yeniden formatlanmasından' geçiyordu.

Zira bu zihniyetin günümüzdeki savunucuları olan Trump ve damadı Kushner de İsrail'intarihini tıpkı ABD'nin tarihi gibi seçkin halkların aşağı halklara karşı savaşının tarihiolarak görüyor.

Nitekim John Fiske Afrika'ya dair sömürgeci anlayışını pervasız bir şekilde şöyle dile getirmişti... "Doğal güzellikleriyle sağlıklı iklimi ve verimli bir toprağı, gemilerin seyrettiği büyük nehirleri ve iç denizleri olan, ağaç ve maden bakımından zengin bu büyük kıta artık aslanlara, uzun kulaklı fillere ve yamyamlara bırakılamaz..."

Avustralya hakkında da "Bu ülke henüz hayvan düzeyini aşmamış uygarlıktan uzak kabileler tarafından doldurulmuştur" demişti.

İnanın günümüzdeki Batılıların İslam dünyasına bakışı ırkçı Fiske'nin Afrika'ya bakışından hiç de farklı değil. Avrupa ve ABD'nin en ölümcül kırmızı çizgisi, BatılılaşamamışMüslümanların ülkelerinde yönetime gelmeleridir. Bunu engellemek için her türlü şarlatanlığı mubah görürler.

Diğer millet ve kültürleri hor gören Anglo-Saksonların daha önce Afrika, Asya, Avustralya, Yeni Zelanda ve Amerika'da başarıyla uyguladıkları 'uygar koloniler' inşa etmenin son halkası İslam coğrafyasındaki İsrail projesidir.

İşte Trump ve başdanışmanı Kushner'in Filistinlilerin şahsında tüm İslam dünyasınıaşağılayan son açıklamaları bu ırkçı zihniyetin Siyonist-evanjelik formatla arz-ı endametmesidir.

Unutmayalım ki askeri güçten yoksun diplomatik çabalar kolonyalist Fiske'cileri durduramaz. Onların anladığı tek dil 'Osmanlı tokadı'dır.

AVRUPA BASINI: İNGİLTERE’NİN AYRILMASI AB’Yİ NASIL ETKİLEYECEK?

Birleşik Krallık’ın 2016’dan bu yana Brexit konusunda yürüttüğü tartışma dün ülkenin AB’den resmen ayrılmasıyla sona ererken, Avrupa basını tarihi gelişmeyi farklı biçimlerde ele aldı

Birleşik Krallık’ın 23 Haziran 2016’da Avrupa Birliği (AB) üyeliğine dair gerçekleştiği referandumun ardından ülke uzun süredir sert politik tartışmalara sahne olmuştu. 31 Ocak itibarıyla Birleşik Krallık’ın 1973’ten bu yana süregelen AB üyeliği sona erse de tartışma devam edecek gibi görünüyor. 

Ülkede AB üyeliğine yönelik ciddi fikir ayrılıklarının yaşanmasına rağmen gerek referandum sonucu gerekse anket sonuçları ayrılmaya ve kalmaya yönelik ezici bir çoğunluğun mevcut olmadığına işaret ediyor. 2016 referandumunda yaklaşık yüzde 52 oranında ayrılma yönünde oy çıkarken, AB’de kalmayı destekleyenlerin oranıysa yüzde 48’di. Öte yandan, 12 Aralık’ta gerçekleştirilen genel seçimlerin ardından BMG araştırma şirketinin hazırladığı anketin sonucuysa ironik biçimde tersi yöndeydi.

Ülke içindeki belirgin fikir ayrılıkları kendini kıta genelinde de gösteriyor. Farklı yayın politikalarına sahip pek çok Avrupa medyası Brexit’i çeşitli boyutlarıyla ele aldı. Eurotopics ’in aktardığına göre, AB’nin Birleşik Krallık’a karşı tutumun değişip değişmeyeceği, Brexit’in sonucunda ortaya çıkan tablonun en çok kimi etkileceği gibi sorular önemli tartışma başlıkları arasında yer alıyor.

Avrupa Basını Ne Diyor?

The Times: Brexit, hiçbir zaman ekonomik değil, her zaman felsefi bir proje oldu. Her ne kadar bu tanım nedeniyle bu kavramın içinin boşaltılması riski olsa da. Brexit’i Avrupa’nın boyunduruğundan kurtulmak olarak tanımlamak, projenin asla başarısızlık olarak yorumlanamayacağının da kanıtı. Çünkü Brexit Britanya hukukunu, Avrupa hukukundan ayırmak demekse salt AB’den ayrılabilmek bile başarının ta kendisi olacaktır.

The Irish Times: Brexit, Büyük Britanya'yı yoksullaştıracak. Britanya'nın en büyük ticaret ortağı Avrupa Birliği olmaya devam edecek, en yakın müttefikleriyse yine AB üyesi ülkelerden oluşacak. Büyük Britanya bir Avrupa devleti olarak en önemli konularda öyle ya da böyle AB politikalarından etkilenecek; ama kararlarda söz hakkı olmayacak.

Les Echos: Ümit ediyoruz ki, 2020 yılı başlarken 27 üye ülkenin tamamı Büyük Britanya'nın şimdiye kadar olduğu konumda kalması için ellerinden geleni yapacaktır. Britanya toplumsal ve çevresel konularda bizim normlarımıza uyan ve Avrupa değerlerini ışıldatan bir ülkedir. Çin'in tehdit ettiği, ABD'nin kötü davrandığı Avrupa'nın, kapısının hemen önünde yeni bir düşmanın doğmasına izin verme lüksü yok.

Revista 22: Büyük Britanya'da da faaliyet gösteren büyük küresel holdingler, bu değişime kolayca uyum sağlayacaktır. ... Onlar ödevlerini çoktan yapıp bitirdi bile. Asıl büyük mağduriyeti küçük ve orta ölçekli şirketler, yani tam da muhafazakar öğretinin en önemli önceliği olan 'dinamik' şirketler yaşayacak. Gerçekteyse ne Muhafazakar Parti ne de İşçi Partisi üyesi hiçbir siyasetçi bu şirketler için parmaklarını oynattı.

De Morgen: İskoçya ve Kuzey İrlanda, Büyük Britanya'dan ayrılmak için referandumlar planlıyor. Ayrılmamanın bedeli olaraksa Britanya'dan AB'yle sürekli ve sıkı bir ticari işbirliği talep ediyorlar. Başbakan Johnson, sağduyuyu bir kenara bırakır ve bu bölgelerin sesine kulak vermezse Manş içinden geçen yeni bir deniz sınırı çizen başbakan olarak tarihe geçmekle kalmayacak, İskoçya'nın gitmesine izin veren ve tıpkı çıplak kral masalındaki gibi geride tek başına kalan kişi olacaktır.

El Pais: Büyük Britanya'nın AB'ye geri dönmesi ne kadar olası? Bu soru, bugünün gündemi değil. Brexit'in gerçekte ne anlama geldiğini anlamak için aradan beş yıl geçmesi gerekecek; pratikte neler olduğunu görmek içinse bir beş yıl daha. O zaman Avrupa Birliği de değişmiş olacaktır. Britanyalıların AB’ye geri dönmeyi düşünmesi AB'nin on yıl sonra bugünkünden daha cazip, daha dinamik olup olmayacağına da bağlı.

Le Monde: Brexit, Büyük Britanya için bir başarı olacaksa ne ala ama Birleşik Krallık'ın bir zamanlar olduğu gibi yine “Avrupa'nın hasta adamı” haline gelmesi, sadece ve sadece kendi kabahati olacaktır. Brexit’le beraber AB de Manş Denizi'nin öbür yakasındaki günah keçisini kaybetmiş oldu. Avrupa, giderek daha da tehlikeli hale gelen bir dünyada varolmak için birçok alanda ihtiyaç duyduğu birliği ileriye taşıyamazsa bunun sorumlusu Britanyalılar olmayacak.

Aftenposten: Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılması hem AB hem de Avrupa fikri açısından bozgun anlamına geliyor. Bu gelişme esas olaraksa AB’yi bir barış projesi olarak düşünmeyi sevenler için yenilgi niteliği taşıyor.

Il Sole 24 Ore: Londra AB’yi terk ettiğinde, bütün ülkeler, özellikle de Avrupa entegrasyonuna hiçbir zaman inanmayanlar, kendini kimsesiz hissedecek.

La Stampa: AB ülkelerine karşı oynadıklarının farkındalar ancak ellerindeki koza inanıyorlar. Örneğin, savunma veya dış politika konusunda Brüksel açısından vazgeçilmez olduklarını biliyorlar.

Le Figaro: Britanyalılar eğer yetenekli olduklarını düşündükleri tüm ataklığı gösterebilirse Brexit kıskançlık kaynağı olabilir. Ayrılma sonrası huzursuzluğa sürüklenmemelerini umalım.

BBC ANALİZ: İNGİLTERE’NİN AB’DEN AYRILMASI

İngiltere sonunda yerel saatle Avrupa Birliği'nden (AB) ayrıldı.

Ayrılıkla birlikte ise 11 aylık bir geçiş süreci başlıyor. Peki bu sürede ve sonrasında neler değişecek, neler aynı kalacak?

  1. Avrupa Parlamentosu'ndaki İngiliz milletvekilleri koltuklarını kaybedecek

2019'un Mayıs ayında yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde İngiltere için ayrılan koltukların çoğunu Nigel Farage liderliğindeki aşırı sağcı Brexit Partisi kazandı

Brexit Partisi lideri ve İngiltere'nin AB'den ayrılmasının mimarlarından Nigel Farage, Avrupa Parlamentosu üyeliğini kaybedecekler arasında.

Bunun nedeni, İngiltere'nin AB'den ayrıldığı anda, Birlik'in siyasi kurum ve ajanslarıyla bağını yitirecek olması.

Geçiş sürecinde İngiltere'nin AB kurallarına uyacak olmasına ek olarak, AB kanunlarının yerine getirilmesi ile ilgili konularda karar mercii olan uluslararası Avrupa Adalet Divanı, yasal anlaşmazlıklarda son sözü söyleyecek.

  1. AB zirvelerine katılım bitecek

İngiltere Başbakanı Boris Johnson'ın, gelecekte AB Zirvesi'ne katılan liderler arasına girmek istemesi halinde, özel olarak davet edilmesi gerekecek.

İngiliz bakanlar da artık düzenli olarak AB toplantılarına katılarak, örneğin balık avlanmaya ilişkin sınırlamalar hakkında karar veremeyecek.

  1. Ticaret konusu çok konuşulacak

İngiltere malların ve hizmetlerin alım-satımına ilişkin olarak dünya çapındaki diğer ülkelerle pazarlıklara başlayabilecek.

İngiltere AB üyesiyken, ABD ve Kanada gibi ülkelerle resmi ticaret müzakereleri yürütmesine izin verilmiyordu. Brexit destekçileri kendi ticaret politikasını belirleyebilecek olmasının İngiltere ekonomisini şaha kaldıracağını savunuyor.

AB ile de görüşülecek çok fazla konu var. Geçiş süreci sona erdiğinde malların fiyatının artmaması ve başka ticaret engellerinin olmaması için İngiltere-AB ticaret anlaşmasının imzalanması en öncelikli konu.

Eğer bir ticaret anlaşmasına varılırsa, geçiş dönemi sona erinceye kadar anlaşmanın maddeleri uygulamaya konulmayacak.

  1. İngiliz pasaportlarının rengi değişecevi renkteki pasaportlar 1988 yılında değiştirilmişti

Mavi renkteki pasaportlar, şu anki bordo pasaportlarla değiştirildikten 30 yıl sonra geri dönecek.

İngiltere'de göçten sorumlu İçişleri Bakan Yardımcısı Brandon Lewis, 2017 yılında bu değişikliği açıklarken, ilk olarak 1921 yılında kullanılan bu pasaport için "ikonik" ifadesini kullanmıştı.

Yeni pasaport uygulamasına geçilmesi aylar sürecek. İngiltere'de yıl ortasına kadar yeni pasaportların hazırlanması bekleniyor.

  1. Brexit bozuk paraları

Brexit ertelendikten sonra bozuk paraların yeniden basılması gerekti

İngiltere'de Brexit'i anmak için 31 Ocak tarihini taşıyan ve "Barış, Refah ve Bütün Uluslarla Dostluk" yazılı 3 milyon adet 50 penilik bozuk para basılacak. Paralar dolaşıma girdi.

Ancak bozuk paralar da halkı böldü, AB'de kalınmasından yana olan bazı kişiler bozuk parayı kabul etmeyeceklerini açıkladı.

Hükümet Brexit'in gerçekleşmesi planlanan 31 Ekim tarihi için de paralar bastırmıştı, ancak İngiltere'nin AB'den çıkışı ertelenince paralar eritilmek zorunda kalındı.

  1. İngiltere'nin Brexit ekibinin görevi sona erecek

İngiltere-AB müzakerelerini ve anlaşma olmaması ihtimaline yönelik hazırlıkları yürüten ekip, Brexit'in gerçekleşeceği gün görevlerinden ayrılacak.

Brexit departmanı, eski Başbakan Theresa May tarafından 2016 yılında kurulmuştu.

Bundan sonraki görüşmeleri yürütecek ekibin adresi Başbakanlık konutu olan Downing Street olacak.

  1. Almanya suç işleyenleri İngiltere'ye geri gönderemeyecek

Bazı zanlıların Almanya'ya kaçmaları halinde İngiltere'ye geri gönderilmeleri mümkün olmayacak. Almanya Anayasası, başka bir AB ülkesi olmadıkça vatandaşlarının sınır dışı edilmesine izin vermiyor.

Almanya Adalet Bakanlığı'ndan bir sözcü BBC'ye, "Bu istisna İngiltere AB'den ayrıldıktan sonra uygulanmaya devam edemez" açıklamasını yaptı.

Aynı kısıtlamaların başka ülkeler tarafından da getirilip getirilmeyeceği belirsiz. Örneğin Slovenya, durumun karmaşık olduğunu söylüyor, Avrupa Komisyonu ise görüş vermeyi reddetti.

İngiltere İçişleri Bakanlığı Avrupa Tutuklama Müzekkeresi'nin geçiş dönemi boyunca devam edeceğini söylüyor. (Bu Almanya'nın Alman olmayan vatandaşlarını sınır dışı etmeye devam edeceği anlamına geliyor.)

Ancak bir ülkenin yasası İngiltere'ye iadeyi engelliyorsa, "yargılamayı devralması ve söz konusu kişiyi cezalandırmasının" mümkün olduğunu kaydediyor.

Şimdilik neler değişmeyecek?

Geçiş dönemi Brexit'in hemen ardından başlayacağı için, pek çok şey aynı kalacak - en azından 31 Aralık 2020'ye kadar.

  1. Seyahiş döneminde İngiltere vatandaşları AB vatandaşlarıyla aynı haklara sahip olacak

Uçaklar, tekneler ve trenler her zamanki gibi çalışmaya devam edecek.

Pasaport kontrole gelindiğinde geçiş dönemi boyunca İngiliz vatandaşları, AB vatandaşları için ayrılan bölümlerde sıraya girmeye devam edecek.

  1. Ehliyetler ve evcil hayvanların pasaportları

Geçerli oldukları müddetçe, kabul edilmeye devam edilecekler.

  1. Avrupa Sağlık Sigortası Kartı (EHIC)upa Sağlık Sigortası Kartı geçiş döneminde geçerli olmaya devam edecek

Bu kartlar İngiliz vatandaşlarına, bir kaza sonucu meydana gelebilecek hastalıklarda resmi kuruluşlarda tedavi imkanı sağlıyor.

Herhangi bir AB ülkesinde kullanılabilirler (İsviçre, Norveç, İzlanda ve Lihtenştayn'da da geçerliler) ve geçiş döneminde de geçerli olacaklar.

  1. AB'de yaşamak ve çalışmak

Geçiş döneminde hareket serbestisi devam edecek, böylece İngiltere vatandaşları şu an olduğu gibi bu süreçte de AB'de yaşayıp, çalışmaya devam edebilecek.

İngiltere'de yaşamak ya da çalışmak isteyen AB vatandaşları için de aynı koşullar geçerli.

  1. Emeklilik maaşı

AB'de yaşayan İngilizler devletten emeklilik maaşlarını ve yıllık zammı almaya devam edeceler.

  1. Bütçeye yapılan katkılar

İngiltere geçiş döneminde AB bütçesine para ödemeye devam edecek. Bu, AB tarafından fonlanan projelerin devam etmesi anlamına gelecek.

  1. Ticaret İngiltere-AB ticareti ek ücretler ya da denetimler gerekmeden devam edecek.

AK Parti İstanbul Milletvekili ve MKYK üyesi Markar Esayan, Akşam gazetesinde okurlarına tekrar “merhaba” dedi.

Markar Esayan, geçen sene mide kanseri olduğunu duyurmuştu. Hastalığı nedeniyle yazılarına ara veren Esayan, bugün “Tekrar Merhaba” başlıklı yazısıyla köşesine geri döndü.

Esayan, mide kanseri olduğunu öğrendiği süreçle ve tedavisiyle ilgili satırlar kaleme aldı. Esayan, tedavi sürecinde kendisine destek olan başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere sevenlerine teşekkür etti.

İşte Markar Esayan’ın “Tekrar Merhaba” başlıklı o yazısı:

Uzunca sayılabilecek bir aradan sonra tekrar birlikteyiz. Medyaya yansıdığı için bu ayrılığın sebebi olan hastalığım ve süreç hakkında sizlere birkaç kelam etme borcu hissediyorum. Lütfen hakkınızı helal ediniz.

Geçen yılın mayıs ayında midemde büyükçe bir kitle tespit edildi. Yani mide kanseri olmuştum. Teşhisin akşamı MKYK toplantısına gittim. Konuyu duyan Cumhurbaşkanımız 'Markar kardeşim, bize müjdeli haberler vereceksin değil mi?' diye sorar geçmiş olsun derken, ben de uzun/zor bir yola girdiğimin tabii ki farkındaydım.

Böylelikle kemoterapi süreci başladı. Ekim başında da hastaneye yatarak ameliyat oldum. Midenin tamamı alındı; negatif sınırlara zor da olsa ulaşıldı. Oldukça sıkıntılı bir süreçti; Allah sabır verdi diyeyim gerisini siz anlayınız.

Teşekkür edecek çok kişi var tabii… Başta Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a bunca işinin arasında şahsıma gösterdiği yakın alaka için minnettarım. Cumhurbaşkanlığı Sağlık ve Gıda Politikaları Kurulu Başkanvekilli Prof. Dr. Serkan Topaloğlu, Onkolog doktorum Prof. Dr. Sezer Sağlam, ameliyatımı muazzam bir özveri/beceri ile gerçekleştiren Prof. Dr. Oktar Asoğlu, teşhis sürecinde ilgisini esirgemeyen Prof. Dr. Erdal Birol Bostancı’ya da çok teşekkür ediyorum.

Tabii ki bu bir süreç; kesin bir şey söylemek mümkün değil. Yaşamaya devam edecek ve tevekkülü elden bırakmayacağız. Olgunluğu abartarak okuyanların sinirlerini bozmak istemem; tabii ki önce dünyam başıma yıkılır gibi oldu. Bunlar son derece insani tepkiler… Ancak bu durumu hızlıca üzerimden sıyırıp atarak yapılması gerekenlere odaklandım. Hani Thomas More idam edilmeden hemen önce kızına 'Üzülme kızım, insanın kellesinin uçmasıyla başına kötü bir şey gelmez' demiş ya, hastalığın ve ölüm riskinin beni tozlaştırmasına izin vermemeye çalıştım.

Tabii böyle durumlarda aile çok önemli. Ben de bu konuda şanslıyım. Bu vesileyle kız kardeşim, ablam, kız arkadaşım ve dostlarıma çok ama çok teşekkür ediyorum. Onlar hem benim için üzüldüler, hem bana baktılar, hem de birçok angarya ile uğraştılar. Sayısız mesaj, telefon aldım, alıyorum."

Superhaber yazarı Metehan Demir açıkladı: Hükümette kabine revizyonu

Metehan Demir, 2020 yılında erken seçim olmasının ihtimal dışında olduğunun altını çizerek, hükümette büyük bir kabine revizyonu yapılacağını açıkladı. Mevcut kabineden kimlerin ayrılacağı, yeni kabinede kimlerin olacağı ise henüz belli değil.

Metehan Demir, 2020'de erken seçim olmayacağına dikkat çekerek, kabine revizyonunun yakın zamanda gerçekleşebileceğini ileri sürdü.

Demir, "Bu yıl seçim olma ihtimali çok düşük ancak üç popüler konu vardır. Bir, "Seçim geliyor mu?", İki, "Af çıkıyor mu?" Üç, "Kabine revizyonu" dedi.

Demir, "Kabine revizyonu epeydir bekliyoruz" diyen Ahu Özyurt'a "O geldi. Artık spekülasyonu geçti. Yakın zamanda açıklanacak. Çok sağlam isimlerle konuşuyorum. Bu bir tek Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kafasında. Şu anda suya yazı yazıyoruz ancak görünen o" dedi.

Demir, "Ancak kesinlikle erken seçim öngörmüyorum. Bunu söyleyenler, "Ahmet Davutoğlu ile Ali Babacan'ı hazırlıksız yakalamak için erken seçim yapılacak" diyorlar. Bence bu sene çok çok zor. Burada belirleyici unsurlar Erdoğan ile Bahçeli. Bu iki önemli ismin sonrasındaki gelişmelere bakılabilir. Önce bu iki isme bakmak lazım. İkisinden biri istemezse olmaz" şeklinde devam etti.

Muhalefette bulunan siyasi partilerin de erken seçim istemediklerini iddia eden Demir, "Resmi açıklamalar 2023'te yapmaları gerekiyor. 2021'den sonra neyin ne olacağını göremediğimiz için bir şey diyemeyiz. O nedenle ben beklemiyorum" diye konuştu.

YOUTUBE KANALLARI ARTIYOR

Gazeteci Hakan Tunç, "Ezber Bozan TV" isimli yeni bir Youtube kanalı açtı.

Türkiye’deki birçok operasyonu televizyonda ilk onun sesinden dinlediniz.Kanal 6, Kanal E, ATV ve Star TV haber merkezindeki çalışmalarının ardından, önce CNN Türk, sonrasında ise Habertürk TV’de muhabir olarak çalıştı.O isim; Hakan Tunç…

Yargı, Savunma ve Polis - Adliye muhabiri olan başarılı gazeteci Hakan Tunç, şimdi ise“Ezber Bozan TV” isimli bir Youtube kanalı kurdu.Tunç “Ezber Bozan TV” kanalında, birçok konuyu birbirinden farklı konuklarla masaya yatırıyor 

TÜRKİYE’DE MİLYONER SAYISI 225 BİNİ AŞTI

Hesabında 1 milyon lira veya üzeri parası olan mudi sayısı, 2019'da bir önceki yıla göre 45 bin 314 kişi artarak 225 bini aştı.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre, yurt içinde ve dışında yerleşik milyonerlerin sayısı 2019 sonunda 225 bin 440'a yükseldi.

2018 sonuna göre milyoner sayısı 45 bin 314 kişi artarken, söz konusu milyonerlerin toplam mevduatı 1 trilyon 391 milyar 597 milyon liraya çıktı. 2018 sonunda milyonerlerin toplam mevduatı 1 trilyon 109 milyar 859 milyon lira seviyesinde bulunuyordu.

2018'de 6 milyon 162 bin lira olan milyoner başına düşen ortalama mevduat tutarı, 2019 sonunda 6 milyon 173 bin lira seviyesine yükseldi.

Yurt içi yerleşik milyoner sayısındaki artış 40 bini aştı

Yurt içinde yerleşik milyonerlerin sayısı 2019'da bir önceki yılın sonuna kıyasla 40 bin 220 kişi artarak 202 bin 20'ye yükseldi. Aynı dönemde milyonerlerin toplam mevduatları 271.1 milyar liralık yükselişle 1 trilyon 295 milyar liraya çıktı.

Geçen yılın sonu itibarıyla milyonerlerin mevduatlarının 574 milyar 264 milyon lirası yerel para cinsi, 707 milyar 724 milyon lirası döviz tevdiat hesabı, 13 milyar 136 milyon lirası da kıymetli maden depo hesaplarından oluştu. Yurt içinde yerleşik milyoner başına düşen ortalama mevduat da 6 milyon 411 bin lira olarak hesaplandı.

Yurt içinde yerleşik milyonerlerin sayısı 2018'de 161 bin 800, mevduat toplamı da 1 trilyon 24 milyar 25 milyon lira düzeyinde gerçekleşti.

Yurt dışı yerleşik milyoner sayısına 5 bin kişi eklendi

BDDK verilerine göre, yurt dışında yerleşik mudi sayısı 2019 sonu itibarıyla 23 bin 420'ye yükseldi. Yurt dışındaki milyonerlerin sayısı 2018 sonuna göre 5 bin 94 kişi artarken, bu kişilerin hesaplarındaki para miktarı 96 milyar 472 milyon lira olarak hesaplandı.

Yurt dışında yerleşik mudilerin bankalardaki mevduatlarının 10 milyar 622 milyon lirası yerel para, 85 milyar 352 milyon lirası yabancı para ve 497 milyon lirası da kıymetli maden depo hesaplarından oluştu. Yurt dışında yerleşik milyoner başına düşen ortalama mevduat da artıyor.

EHLEN SİMSİM: ARAPÇA SUSAM SOKAĞI YAYIN HAYATINA BAŞLADI

Türkiye'de yayında olduğu dönemde çocukların sevgilisi olan Susam Sokağı'nın yeni Arapça versiyonu bugün Ortadoğu ülkelerinde yayımlanmaya başladı.

Aralarında hem yeni hem de eski Muppet'ların olduğu karakterler yayımlanmaya başlayan Sokağı'nın Arapça versiyonunda rol alacak.

Ortadoğu ülkelerinde yayına giren versiyonun amacı da Arap çocukların, özellikle de Suriye'deki savaştan kaçarak mülteci olanların, yaşadıkları duygularla başa çıkmasını sağlamak.

"Ehlen Simsim!" (Hoşgeldin Susam!) adlı şovda Kurabiye Canavarı (Kaa'ki), Açıkgöz (Gargur), Elmo gibi tanıdığımız kukla karakterler yer alacak.

 5 yaşındaki mor renkli bir kız çocuğu Basma, sarı renkli arkadaşı Jad ve keçi şeklindeki dostları Ma'zooza ise şova dahil olan yeni karakterler.

Uluslararası Kurtarma Komitesi (The International Rescue Committee-IRC) ve Susam Atölyesi (Sesame Workshop-SW)'nin sorumluluğundaki şov  bugünden itibaren (2 Şubat) haftanın 6 günü Ortadoğu Yayım Merkezi'nin sahibi olduğu uydu kanalı MBC 3 üzerinden yayımlanacak.

Projenin amacı "Suriye krizinden etkilenen çocuklar ve bakıcıların eğitimlerine katkı sunmak" olarak belirtildi.

2011'de başlayan Suriye'deki savaş 5 milyondan fazla Suriyeli çocuğun göç etmesine yol açtı. Bunlardan yaklaşık 2 buçuk milyonu Lübnan, Türkiye ve Ürdün gibi sığınmacıalra kucak açan ülkelerde yaşıyor.

Ürdün'de çekilecek şov çocuk gelişimi uzmanlarının işbirliğiyle iki senelik bir emeğin ürünü.  Ehlen Simsim'in Lübnanlı idari yapımcısı Haled Haddad

"Duygusal ABC'lere sahibiz, aynı zamanda bu duygularla başa çıkma mekanizmalarını gösteriyoruz. Her bölümde bir baş etme mekanizmamız var" dedi.

Arap çocuklarının duygularını ifade etmekte zorluklar çektiğini söyleyen Haddad "Duygularının ne olduğunun farkında değiller. Çocuklar kızgın mı, öfkeli mi hatta kıskanç mı olduklarını bilmiyor. Bölümlerimizde bu duygular ve onlarla nasıl başa çıkacağımız hakkında konuşuyoruz" ifadelerini kullandı.

Susam Sokağı'nın ilk Arapça versiyonu 1979'dan 1990'a kadar "Iftah ya Simsim" (Açıl Susam) adıyla bölgede yayımlanmış ve büyük bir popülariteye sahip olmuştu.Yeni versiyonun ikinci sezonunun çekimleri de mart ayında başlayacak.