Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (17-23 Şubat 2020)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
25 Şubat 2020 15:32

ALMANYA’DA IRKÇI SALDIRI

Irkçı saldırıdan kurtulan Türkler yaşadıklarını anlattı.

Almanya'nın Hanau kentinde 19 Şubat gece saatlerinde iki kafeye düzenlenen ırkçı saldırıda, aralarında 4 Türkün de bulunduğu 9 kişi hayatını kaybetmişti. Özel harekat timinin düzenlediği operasyonda, saldırıyı gerçekleştiren ırkçı 43 yaşındaki Tobias R. ve 72 yaşındaki annesi evinde ölü bulunmuştu. Saldırgan Tobias R'nin avcılık belgesi olduğu ve ardında bir mektupla video bıraktığı kaydedilmişti.

Saldırıdan kurtulan Rahman Yılmaz ve Muhammet Beyazkendir, ırkçı eylem sırasında yaşadıklarını anlattı. Yılmaz, "Teröristle göz göze geldik" derken, Beyazkendir ise "Kolumdan vurulunca kendimi yere attım" ifadelerini kullandı. Hanau kentinde 19 Şubat'ta iki kafeye düzenlenen ırkçı saldırı Almanya'da şoka neden olurken kurbanlar yaşadıkları korkuyu henüz üzerinden atamadı. Dokuz kişinin hayatını kaybettiği saldırılara Midnight nargile kafede yakalanan Rahman Yılmaz (19) yaşadığı olayın etkisinden kurtulamadığını söyledi.

"Teröristle göz göze geldik" diyen Yılmaz saldırıyı şu sözlerle anlattı:

"Kafeye geldikten sonra Sedat Gürbüz'le selamlaştık. Masaya oturduk. Bir süre sonra dışarıdan silah sesleri geldi. Ben kurusıkı sandım. 5 veya 6 silah sesi geldi. Sonra silahlı biri içeri girdi. Üzerinde yeşil bir mont vardı. Başını da kapüşonuyla örtmüştü. Elinde silahla direkt ön masada tek başına oturan Sedat abiye ateş etti. Ben hemen yanında olduğum için üç el ateş ettiğini gördüm. Sıkarken eli titriyordu. Bana baktı ve çıktı. Yaşadığım şoktan çıkmaya çalışıyorum.''

Saldırı sırasında arka masalarda oturanların bağırdığını ve masa ile kanepeleri kendilerine siper yaptığını dile getiren Yılmaz, ''Biz burada doğduk, buralıyız. Yabancıları öldürmekle nereye varacaklar. İnsanların korkup gideceklerini sanıyorlarsa bu olmaz. Burada kalacağız. Hiçbir yere gitmeyeceğiz." ifadelerini kullandı.

Kolundan vurulan Beyazkendir

Saldırıya uğrayan kafede arkadaşlarıyla yemek yerken yaralanan Muhammet Beyazkendir ise tedavi gördüğü hastanede sağlık durumunun iyiye gittiğini ancak o gece vurulan arkadaşları için çok üzüldüğünü söyledi. O gece yaşananların ve arkadaşlarının görüntülerinin gözünün önünden hiç gitmediğini anlatan Beyazkendir, "Yemek siparişi verdik. Biz yemek yerken dışarıdan silah sesleri geldi. Bir adam içeri girdi ve ateş etmeye başladı. Bu adamı 2-3 gün önce de görmüştüm." diye konuştu.

Olayda vurulanlar olduğunu dile getiren Beyazkendir, kendinin ise şans eseri kurtulduğunu belirterek, "Duvarın arkasına saklandım, biri daha gelip saklandı. O vurulduğu yere yattı. Saldırgan silahı iki eliyle tutuyordu. Duvarın yanından bana doğru geldi, ateş etti kolumdan vuruldum ve kendimi yere attım." ifadelerini kullandı.

Almanya Başbakanı Angela Merkel saldırıyla ilgili “Irkçılık zehirdir, nefret de zehirdir ve bu zehir toplumumuzda vardır.” açıklamasında bulunmuştu.

ABD şimdi de MSÜ öğrencilerine göz dikti!

Pentagon destekli Rand Corporation'un raporu sonrası ortaya atılan darbe söylentileri henüz dinmemişken bu kez de ABD Kara Kuvvetleri Koleji’ne bağlı Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nün hazırladığı ikinci bir rapor ortaya çıktı. Kanal 7 Ankara temsilcisi, Yeni Şafak Yazarı Mehmet Acet, raporda yer alan Milli Savunma Üniversitesi'ne ilişkin bölümlere dikkat çekiyor.

Mehmet Acet'in "İkinci raporda ne yazıyor? Milli Savunma Üniversitesi’ne neden bu kadar önem veriyorlar?" başlıklı yazısının detayları...

"İKİNCİ RAPORDA NE YAZIYOR? MİLLİ SAVUNMA ÜNİVERSİTESİ’NE NEDEN BU KADAR ÖNEM VERİYORLAR?"

Pentagon için çalışan resmi bir kurum olan RAND Corperation’ın Türkiye raporu, özellikle içeriğindeki ‘darbe ihtimaline’ değinen yorumlar nedeniyle fırtınalı bir tartışmayı beraberinde getirmişti.

Bu tartışmaların közü sıcaklığını kaybetmeye başlamışken, ikinci bir rapor daha gündeme geldi. ABD Kara Kuvvetleri Koleji’ne bağlı Stratejik Araştırmalar Enstitüsü tarafından hazırlanan, tıpkı RAND gibi Amerikan askeri sistemine telkinde bulunma gücüne sahip bir kuruluş tarafından hazırlanan bir başka rapordan söz ediyoruz. Bu kuruluş da, kendi misyonunu “Amerikan ordusu için ‘düşünce fabrikası’ olarak çalışma” biçiminde nitelendiriyor. Allah’tan 80 sayfalık bu ikinci raporda ‘darbe seçeneğinden’ söz eden bir bölüm yok. Ama bu durum ilgisiz kalmayı gerektirebilecek kadar da önemsiz değil.

ABD TÜRKİYE ÜZERİNDE AZALAN ‘NÜFUZ ALANINI’ GERİ GETİRMENİN YOLLARINI ARIYOR

Gerek RAND’ın raporu, gerekse bu ikincisinin, ortak hedefli bir ‘arayıştan’ hareketle kaleme alındığı net bir şekilde görülebiliyor. Bu raporlara bakıp bu arayışın ne olduğunu anlamaya çalıştığınızda, Washington’un Türkiye üzerindeki ‘azalan nüfuzunu’ yeniden eski haline çevirmenin çabalarını bariz şekilde görmeniz mümkün hale geliyor. 80 sayfalık bu ikinci raporu okuduktan sonra zihnimde oluşan fikir şudur: Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi ile deyim yerindeyse elindeki ‘son mermiyi’ harcayan ABD ‘Establishment/Kurulu Düzen’i’ bu defa Şeytan’ın yaptığı gibi sağ taraftan yanaşmaya çalışıyor. Yani yine deyim yerindeyse ‘sopa zoruyla’ değil de ikna ederek hareket etme yöntemi oluyor bunun adı.

MİLLİ SAVUNMA ÜNİVERSİTESİ’NE NEDEN BU KADAR ÇOK ÖNEM VERİYORLAR?

Bu raporların içeriğine baktığınızda ise, Ankara’da derin güvensizlik duygusuna yol açan iki temel konuda;

FETÖ ile PKK/YPG ile yağlı ballı olma hallerine dönük esaslı özeleştiriler ve tutum değişikliği çağrısı yerine, bunların hiçbiri olmamış gibi ilişkileri eski formata taşımaya dönük tavsiyelerde bulunulduğunu görüyoruz.

Sözü şuraya getirmek istiyorum:

RAND raporu ile ABD Kara Kuvvetleri angajmanlı Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün raporunun ‘öneriler’ bölümünün ‘pişti olduğu’ bir bölüm var ki, şimdi de dikkatleri o alana çekmek istiyorum. Her iki raporu hazırlayanlar da, 15 Temmuz’dan sonra kurulan Milli Savunma Üniversitesi’nin subay yetiştiren öğrencilerine gözlerini dikmiş görünüyorlar. RAND raporunda böyle bir öneri vardı.

Bu ikinci raporda da benzeri bir tavsiye şu cümlelerle dile getirilmiş:

“Savunma Bakanlığı, Türkiye ile uzun vadeli profesyonel askeri öğretim projelerini yeniden canlandırmalıdır. Bilhassa, her araştırma alanında ve savunma çalışmalarında muteber ve uzun süreli tecrübeye sahip ABD Milli Savunma Üniversitesi, yeni kurulan Türk Milli Savunma Üniversitesi’ne müfredat geliştirme, liderlik ve asker/sivil uzman değişim programları şeklinde destek vermelidir.”

Raporu hazırlayan Kamal A. Beyoghlow isimli analist, böyle bir yöntemin ne işe yarayacağını da anlatıyor:

“Bu, Türk subayların Amerikan prosedürleri ve kabiliyetleri ile tanış olmasına yardım edecek ve gelecekteki işbirliğimizi kolaylaştıracak, iyi niyet oluşturacak ve uzun vadeli şahsi münasebetlerin gelişmesine yol açacak karşılıklı iş görebilmeyi teşvik edecektir.”

Bu çağrıların neden yapıldığını az buçuk anlayabiliyoruz. Türkiye’nin yakın dönemde yetiştirdiği en iyi tarihçilerden biri olan Prof. Erhan Afyoncu’nun rektör olarak görev aldığı Milli Savunma Üniversitesi, Amerika’ya böyle bir amaç için öğrenci göndermiyor. Bu kararın nedenini de, Pentagon’a, Amerikan Kara Kuvvetleri’ne ısrarla böyle bir sistemin yeniden tesis edilmesi yönünde çağrılar yapılmasının gerekçesini de tahmin ediyor olmalısınız. Evet, aynen tahmin ettiğiniz gibi. Amerikan askeri sisteminin aklı, ‘adam devşirmenin’ en iyi yöntemlerinden biri olduğunu düşündüğü için böyle bir modeli vazgeçilmez buluyor.

Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Erhan Afyoncu, Atlantik ötesinden gelen mesajın kendileri için nasıl bir anlam ifade ettiğini ilk anda fark ettiği için RAND’ın raporu sonrası, bu çabalara göndermede bulunan bazı açıklamalar yapmıştı.

O açıklamalardan iki bölümü hatırlayalım:

Milli Savunma Üniversitesi’nin yolu Mete Han’dan Alpaslan’a, Fatih Sultan Mehmet’ten Mustafa Kemal’e uzanan ve 2 bin 200 yıllık Türk devlet geleneklerine dayanan ‘milli yoldur.’

“Dış kaynaklı bazı faaliyet merkezlerinin tuhaf yorumları ve amatör kışkırtma çabaları bizi haklı çabamızdan ve yolumuzdan hiçbir şekilde geri döndüremez. Şairin dediği gibi “gözümüzde vatanımızdan başka bir şey yoktur”.

Türk/Amerikan ilişkileri, Stratejik Araştırma Enstitüsü’nün ifadesiyle “kötüden daha kötüye” gitmişse eğer, buradan çıkış tek taraflı dayatmalar ya da önerilerle mümkün olabilecek bir şey değil.

Bu raporları hazırlayanlar, ilişkileri kötüden daha kötüye taşıyan gelişmeler ve tutumlarla ilgili rapor sundukları kurumlara dönük daha özlü eleştiriler yöneltirlerse o vakti daha sağlıklı bir zemin yakalanabilir. Öbür türlüsü, havanda su dövmekten öteye geçmez’’

İDLİB’DE SOYKIRIMA ‘AMEN’ DİYENLER

(Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü Bercan Tutar’ın yazısı)

Küresel siyasetin en önemli gündem maddesi haline gelen İdlib'de asıl mücadelenin Ortadoğu ve Doğu Akdeniz denkleminde ağırlığı giderek artan Türkiye'yi sınırlamak olduğunu unutmayalım.

Bu nedenle İdlib krizi Rusya için her açıdan bir turnusol kâğıdı işlevi görüyor. Kremlin'in tavrı daha şimdiden Türkiye ile inşa ettiği bölgesel ve küresel ortak vizyonu uzun vadede etkileyecek en kritik faktöre dönüşmüş durumda.

Dolayısıyla dünyanın dikkat kesildiği İdlib'de Rusya ve Türkiye arasındaki gerilimin bir yol ayrımına neden olup olmayacağı merak ediliyor.

Hatta kimi Atlantikçiler'e göre olası bir operasyon bölgesel bir savaşı bile tetikleyebilir.

Gerekçeleri ise Türkiye'nin operasyon çıkışına Kremlin'den gelen "Bu Suriye'de en kötü senaryo olur" yanıtı.

Bu senaryoya göre Suriye'de Türkiye'den uzaklaşan Rusya giderek İsrail, Suudi Arabistan ve BAE ile ortak hareket etmeye başlayacak ve kuzeydeki kazanımlarımızı yok etmeye çalışacak.

Görüldüğü üzere ülkemizin yeminli düşmanları Türkiye'yi by-pass ederek Suriye'nin geleceğini Tel Aviv, Riyad ve Dubai ile birlikte şekillendirmeyi planlıyor.

***

Oysa sahadaki ve masadaki gerçekler bunun tam aksini söylüyor. TSK, İdlib'de ilerlerken rejimin kuşattığı yedi gözlem noktasından dördüne ait bölgede kontrolü yeniden sağladı.

Diplomasi alanında ise Başkan Erdoğan ve Putin'in 21 Şubat'taki görüşmede İdlib'de çözümün Soçi Mutabakatı'nın tam olarak uygulanmasından geçtiğini belirtmesi önem arz ediyor.

Yani bazı odakların İdlib'i Şam'a İdliblileri de Türkiye'ye bırakma hinliği işe yaramayacak.

Ayrıca iki liderin İdlib krizini fırsata çevirmek isteyen AB ve ABD'nin fırsatçılığına izin vermeme konusundaki hassasiyetleri de fark ediliyor.

Rusya, Ankara'nın tepkisini ölçme provasının bile hesap edilenden çok daha fazla maliyete yol açacağını gördü. Zira Suriye'nin geleceğinde muhalefetin doğal temsilcisi konumundaki Türkiye'nin elini zayıflatmak öyle göründüğü gibi kolay değil.

***

Her şeyden önce Türkiye'nin İdlib'e yönelik izlediği strateji makro planda Rusya'nın da faydasına. Zaten bölgesel ve küresel siyasette yakaladığı ivmeyi kaybetmek istemeyen Rusya, Suriye'yi de aşan bir mantıkla ve Türkiye'nin ağırlığını hesap ederek hareket etmek zorunda.

Eğer bu dengeyi kaybederse en fazla zarar gören ülke bizzat kendisi olur.

Rusya da yerel halktan siyasi destek kazanamadığı için Suriye'de devlet terörüne başvuran ABD'nin konumuna düşerek bölgemizde elde ettiği 'meşru güç tekeli'ni kısa sürede yitirebilir.

Bu yüzden Moskova - Ankara arasındaki eşgüdüm ve üst düzey işbirliğinin İdlib özelinde yeniden tesis edilmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

Dolayısıyla Soçi Mutabakatı'na bağlılık her açıdan Ortadoğu'daki yeni sürecin de jeopolitik sigortasına dönüşücektir.

Çünkü Gezi'den bu yana devreye sokulan diğer projeler gibi Türkiye'yi İdlib'den kuşatma projesi de bir sonuç vermeyecektir.

İşte bu yüzden İdlib'de Esad'ın soykırım siyasetine 'amen' diyenlerin kaos tezgâhları çökmeye mahkûmdur. Kazanan yine bölgemizin real-politik dinamiklerine dayalı işbirliği seçenekleri olacaktır.

İNGİLİZ BBC ANALİZİ. TÜRKİYE’NİN FÜZELERİ

Türkiye'de hangi füze savunma sistemleri var?

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ABD'nin İdlib'de verebileceği destekle ilgili soruyu yanıtlarken, "Daha önce hava savunma bataryalarını bize gönderdiler. Çünkü ülkemize karşı hem hava, füze tehdidi var hem de bu konuda daha önce yaşanmış bazı olaylar var. Bu manada bir Patriot bataryası desteği olabilir" dedi.

Akar, "Ayrıca bu konuda NATO Genel Sekreterinin de çeşitli açıklamaları var. (Jens) Stoltenberg de bu konuyu yakinen takip etmekte, onların da bir takım teşvikleri, planları, uygulamaları önümüzdeki günlerde ortaya çıkabilir" diye konuştu.

Konuyla ilgili olarak BBC Türkçe'ye konuşan bir Türk güvenlik yetkilisi, ABD'nin Türkiye'nin hava savunması için NATO misyonu kapsamında yeniden bir Patriot füzesi göndermeye istekli olmadığını, bunun için başka bir NATO üyesi ülkeyle görüşmelerin sürdüğünü söyledi.

Ankara'da, Hatay'a yerleştirilmesi planlanan yeni Patriot füzesinin İspanya'dan ya da İtalya'dan gelebileceği yönünde değerlendirme yapılıyor.

Türkiye'deki füze savunma sistemleri, bulundukları kentler ve füze savunma sistemini gönderen ülkeler şöyle:

Gaziantep - ABD

Mutabakata varıldıktan bir süre sonra, Ocak 2013'te NATO kapsamında ilk Patriot füzesi, ABD'den geldi. ABD'den gelen Patriot füzeleri Gaziantep'e konuşlandırıldı.

ABD, Eylül 2014'te Suriye'de IŞİD'e karşı hava operasyonlarına başladı. Aynı yılın Ekim ayında da karada IŞİD'e karşı savaşmak üzere Halk Savunma Birlikleri (YPG) ile işbirliğine başladı.

PKK'nın Suriye'deki uzantısı olduğu gerekçesiyle YPG'yi "terör örgütü" olarak kabul eden Ankara, o dönem PKK ile çözüm sürecini yürütüyordu.

Temmuz 2015'te Türkiye sınırlarının tamamına yakını IŞİD, YPG ve muhaliflerin kontrolündeydi. Suriye ordusuna bağlı kısıtlı bir alan vardı.

Türkiye, 2015'te Temmuz ayının sonunda Irak'ın kuzeyindeki PKK hedefleriyle birlikte Suriye'deki IŞİD hedeflerine hava bombardımanına başladı.

ABD, Ağustos 2015'te Gaziantep'te konuşlu Patriot füzelerini "tehdit algısının değişmesi sebebiyle" geri çekme kararı aldığını duyurdu. Türkiye ile ABD tarafından yapılan ortak yazılı açıklamada "ABD ve NATO Türkiye'nin güvenliğini ve istikrarını destekleme konusunda kararlıdır" dendi ve gerekli görülmesi halinde füze bataryalarının 'bir hafta içerisinde 'yeniden Türkiye'ye gönderileceği ifade edildi.

Aynı yılın Ekim ayında füzeler ABD'ye geri gönderildi. Gaziantep'e, ABD'nin Patriot bataryalarını geri çekmesinin ardından NATO tarafından yeni bir savunma sistemi yerleştirilmedi.

Kahramanmaraş - Almanya ve İtalya

Yine Aralık 2012'deki NATO kararı kapsamında, Almanya da 2 adet savunma füzesini Şubat 2013'te Kahramanmaraş'a yerleştirdi.

1 yıllığına gönderilen füzelerin süresi 2 kez uzatılarak 2015'e kadar Kahramanmaraş'ta kaldı.

2015'in Ağustos ayında, ABD ile eş zamanlı olarak Almanya da bataryaların süresini bir kez daha uzatmayacağını açıkladı.

Patriot misyonu çerçevesinde Kahramanmaraş'ta bulunan 260 Alman askerinin de yıl sonuna kadar geri çekeceğini duyurdu.

Dönemin Almanya Savunma Bakanı Ursula Von der Leyen, bakanlığın internet sitesinde yayımlanan bir yazılı açıklamada, sürenin uzatılmama gerekçesini şu ifadelerle açıkladı:

"2013'ten bu yana Suriye'den Türkiye'ye yönelik tehditlerin yapısı değişti. O dönemde Devlet Başkanı Beşar Esad birincil tehditken, şu anda asıl tehdit unsuru IŞİD haline geldi."

Aynı yılın Ekim ayında da Alman ordusu, Patriot füze savunma sistemlerinin devre dışı bırakıldığını duyurdu.

Birkaç ay içinde de Alman askerleri ve füzeler Almanya'ya geri gönderildi.

Bir sonraki yılın ortasında, Haziran 2016'da, Kahramanmaraş'ta Almanya'dan kalan boşluk, İtalya'nın SAMP-T hava savunma sistemiyle dolduruldu.

Fransa-İtalyan ortak yapımı 2 adet SAMP-T füzesi, biri opsiyonel biri yedekte olmak üzere Kahramanmaraş'a konuşlandırıldı.

Bu sırada Türkiye, uzun menzilli füze savunma sistemi satın almak için 2013'te açtığı ihaleyi kazanan Çin'le görüşmeleri sonlandırdığını duyurmuş; ikinci sıradaki İtalya-Fransa ortaklığıyla SAMP-T füzelerini satın almak için görüşmeler yürütmeye başlamıştı.

İtalya da bu füzelerin görev süresini birkaç kez uzattıktan sonra, Ekim ayında bir açıklama yaparak bir kez daha uzatma yapılmayacağını duyurdu.

Ankara'ya da, 15 Kasım 2019 itibarıyla füzelerin ülkeden çekileceğini bildirdi.

25 Ekim'de İtalya Savunma Bakan Yardımcısı Angelo Tofalo, SAMP-T sisteminin sökme çalışmalarının başladığını duyurdu.

İtalyan basınında, İtalya'nın füze savunma sistemini geri çekme kararının, Türkiye'nin Ekim ayında Suriye'nin kuzeydoğusunda YPG'ye yönelik olarak başlattığı Barış Pınarı Harekâtı'na tepki olarak verildiği iddiaları yer aldı.

3 Aralık'ta Milliyet gazetesine konuşan İtalya'nın Ankara Büyükelçisi Massimo Gaiani, "Yapılan anlaşmanın süresinin 2019'un sonunda dolduğu belliydi. Türkiye'nin Suriye'de yürüttüğü Barış Pınarı Harekâtı'na tepki olarak çekiliyor olduğuna ilişkin yapılan haberler gerçeği yansıtmıyor. Süreç Türkiye'nin bilgisi dâhilinde yürüyor." açıklaması yaptı.

Adana - Hollanda ve İspanya

2012'de Türkiye'nin talebini ilk olarak iletmesinin ardından NATO'nun Türkiye'ye göndermeye karar verdiği 6 Patriot füzesinden diğer ikisi de Ocak 2013'te Hollanda'dan geldi ve Adana'ya yerleştirildi.

Hollanda'dan gelen Patriot füzelerinin ve yaklaşık 150 askerin görev süresi 2 yıldı.

2 yılın sonunda Hollanda, bu süreyi uzatmama kararı aldığını duyurdu. İncirlik Üssü'nde görev yapan Hollanda Patriot Birlik Komutanı Albay Niels Vredegoor, "Son iki yılda aralıksız görev almamız sebebiyle büyük modernizasyon ve güncellemeler ertelendi. Üstelik, ileri teknoloji silah ve sistemlerine, yüksek teknoloji bakım gerekmektedir. Bu ağır bakımı burada yapmamız mümkün değil" diyerek görev süresini uzatmama gerekçesini açıklamıştı.

Ocak 2015'te Hollanda çekilince yerine İspanya'nın 4 adet Patriot füzesi, NATO görevi kapsamında Adana'ya yerleştirildi.

İspanya, 1 yıl olan görev süresini Ocak 2016 itibarıyla 6 aylık sürelerde yenilemeye devam etti.

Ekim 2019'da, Türkiye'nin başlattığı Barış Pınarı Harekâtı sonrası İspanya da sürenin 6 ay daha uzatılamayabileceğini açıkladı. İtalya, SAMP-T füzelerinin kesin olarak çekileceğini Ankara'ya bildirmişti. İspanya'nın da çekilmesi, Türkiye'nin hava sahasının NATO tarafından Türkiye topraklarına yerleştirilen takviyeyle korunmayacağı anlamına geliyordu.

İspanya Savunma Bakanı Margarita Robles, düşüncelerinin Patriot füzelerini geri çekmek yönünde olduğunu ancak "NATO'dan çıkacak karara bağlı kalacaklarını" belirtti.

24-25 Ekim'de Brüksel'de yapılan NATO Savunma Bakanları toplantısında, Türkiye'ye hava savunma desteğinin sürdürülmesi yönünde karar alındı. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ise, nihai kararı NATO üyelerinin vereceğini söylemişti.

İspanya'nın görev süresini uzatmaya kesin karar vermesi ise Aralık 2019'da Londra'da düzenlenen NATO zirvesinde oldu. Zirve kapsamında Londra'da bulunan cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ile ikili görüşme gerçekleştirdi.

Görüşmenin ardından Sanchez, İspanya'dan göndeirlen Patriot füzelerinin Adana'daki varlığının süreceğini açıkladı. Füzelerin en az Mayıs 2020'ye kadar Türkiye'de kalacağını söyleyen Sanchez, bu kararın diğer NATO ülkeleri tarafından da kabul gördüğünü söyledi.

Zirvenin ardından İspanya'nın sürenin 6 ay daha uzatılması kararı resmileşti. İspanya'nın Ankara Büyükelçisi Juan Gonzales Barba, Hürriyet gazetesine verdiği röportajda "Suriye topraklarından kaynaklanan güvenlik tehdidi devam ediyor. NATO'ya katıldığımız günden bu yana Türkiye ile çok yakın müttefik iki ülkeyiz. Bizim için Türkiye'nin güvenliği demek, diğer tüm NATO müttefiklerinde olduğu gibi, İspanya'nın da güvenliği demektir" dedi.

Ocak ayında Davos zirvesinde konuşan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da, "Özellikle son 10 yıldır hava savunma sistemlerine ihtiyacımız bulunmasına rağmen müttefiklerimiz sınırımıza konuşlu olanları geri çekti. Geriye sadece İspanya'nın bir Patriot bataryası kaldı" açıklaması yaptı.

S-400 ‘LER

Türkiye, biri opsiyonlu iki adet S-400 sisteminin satın alınması konusunda Rusya ile Aralık 2017'de anlaşmaya varmıştı. İlk batarya,S-400'lerin teslimatı Temmuz 2019'da , ikinci batarya malzemeleri de Eylül ayında ulaşmıştı. Milli Savunma Bakanlığı, S-400 sisteminin Nisan 2020'de faal hale gelmesinin planladığını bildirmişti.

15 TEMMUZ DARBE DAVALARINDA SON DURUM

Geçtiğimiz ay, eski korgeneral Metin İyidil, bu hafta da iş insanı Osman Kavala'yla ilgili verilen yargı kararları, 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili davalardaki son durumu yeniden gündeme taşıdı.

Metin İyidil hakkında darbe girişimiyle ilgili bir davada önce müebbet hapis cezası, ardından beraat ve sonra tekrar müebbet hapis cezası verildi.

Gezi Parkı eylemleri davasında yaklaşık iki yıl dört ay boyunca tutuklu yargılanan ve Salı günü beraat eden iş insanı Osman Kavala ise tahliyesi sonrası 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili bir soruşturma kapsamında gözaltına alındı.

Peki darbe girişimiyle ilgili bugüne kadar açılan davalar ne durumda?Davaların sayısından sonuçlarına kadar ceza bilançosu şöyle:

Kaç dava açıldı?

Adalet Bakanlığı'nın, BBC Türkçe'nin konuyla ilgili talebine karşılık gönderdiği bilgi notuna göre, 19 Şubat 2020 itibarıyla, 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili ağır ceza mahkemelerinde açılan toplam dava sayısı 289 oldu.

Şehir başına düşen dava bazında bakıldığında davalar İstanbul ve Ankara'da yoğunlaşsa da; Mersin'den Şanlıurfa'ya, Edirne'den Malatya'ya, 50'den fazla kentte dava açıldı.

289 dava açılmasıyla birlikte bazı sanıklar için tefrik yoluna gidildi, yani dosyaları ayrıldı.

Örneğin bir davada, karar verilirken firari sanıklarla ilgili dosya ayrılabiliyor.

15 Temmuz'la ilgili davalara bakan farklı avukatların BBC Türkçe'ye verdikleri bilgilere göre, tefriklerle toplam dava sayısı çatallanarak 300'lü rakamlara çıktı.

Bu arada avukatlar, darbe girişimi kapsamındaki tüm fiillerle ilgili davaların açıldığını belirtiyor.

Hangi davalar sonuçlandı?

Adalet Bakanlığı'nın BBC Türkçe'ye verdiği bilgilere göre, birinci derece mahkemelerde görülen 289 davanın 274'ünde karar açıklandı.

Bu davalardan 15'i ise devam ediyor.

Girişimin planlayıcı ve icracısı oldukları öne sürülen "Yurtta Sulh Konseyi"nin üyesi olduğu iddia edilen kişilerin sanıklar arasında yer alması nedeniyle, 15 Temmuz'la ilgili en önemli iki davadan biri olduğu düşünülen Genelkurmay çatı davası, sonuçlanan davalar arasında yer alıyor.

Yine İstanbul'daki önemli davalardan İstanbul ana darbe davası, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ni işgali davası, İstanbul'da en çok can kaybının yaşandığı olayları içeren 15 Temmuz Şehitler Köprüsü Davası ve Atatürk Havalimanı Davası da sonuçlandı.

Darbe girişimi sırasında, Marmaris'te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yönelik suikast girişimi ve iki polisin öldürülmesine ilişkin Muğla'da yürütülen davada da karar çıktı.

Bununla birlikte birinci derece mahkemelerde sonlanan davaların birçoğu için istinaf ve temyiz aşamaları sürüyor.

İstinaf, birinci derece mahkemelerde verilen kararların, üst dereceli bir mahkeme tarafından ikinci kez denetlenmesini sağlayan bir kanun yolu.

Temyizde ise Yargıtay, istinaf mahkemelerinin kararlarını hukuki denetim açısından inceliyor.

Ceza alanlar ve beraat edenlerin sayısı ne?

Adalet Bakanlığı'nın verilerine göre karar açıklanan davalarda, 1229 ağırlaştırılmış müebbet, 1182 müebbet cezası verildi.

1558 hapis cezası verildi. Hapis süreleri 1 yıl 2 ay ile 20 yıl arasında değişiyor.

2648 sanık hakkında ise beraat kararı verildi.

İstinaf ve temyiz aşamalarında beraat sayısının artması ihtimali bulunuyor.

Devam eden Akıncı Üssü davası neden önemli?

Darbe girişimiyle ilgili, Genelkurmay Çatı Davası dışındaki en önemli davanın Akıncı Üssü Davası olduğu düşünülüyor.

Bu dava, hem darbe girişiminin komuta merkezi olduğu iddiası, hem rehin alınan generallerin buraya getirilmesi, hem de darbe girişimi organizasyonunda yer aldığı öne sürülen bazı sivillerin burayı kullanmış olduğu iddiası nedeniyle önemli görülüyor.

Dava açısından kritik görülen siviller Adil Öksüz, Kemal Batmaz, Nurettin Oruç, Hakan Çiçek ve Harun Biniş girişimin başarısız olması ardından üssün çevresinde gözaltına alınmıştı.

Öksüz çıkarıldığı mahkeme tarafından 18 Temmuz günü serbest bırakılmış, ardından hakkında yeniden yakalama kararı çıkartılmıştı. Ancak kendisinden bir daha haber alınamadı.

Diğer sivil sanıklar ise cezaevinde bulunuyor.

475 kişinin yargılandığı Akıncı Üssü Davası, darbe girişimi davaları arasında en fazla sanığın bulunduğu sahip dava.

BBC Türkçe'ye konuşan avukatlar, davanın 2020 içinde sonlanmasını beklediklerini söylüyor.

YÜZYILIN İSTİHBARAT SKANDALI: CRYPTO AG FİRMASI YILLARCA CIA TARAFINDAN YÖNETİLDİ.

Dünya üzerinde 120 civarında ülkeye şifreleme cihazları ve teknolojileri satan İsviçreli Crypto AG firmasının uzun yıllar boyunca ABD İstihbarat Teşkilatı (CIA) ve Alman Dış İstihbarat Teşkilatı (BND) tarafından yönetildiği ortaya çıktı.

 Günümüz teknolojisinde pek bir anlam ifade etmese de devletler ve istihbarat servisleri içinCrypto AG firmasının önemi oldukça büyük. Yıllardır devletlere şifreleme cihazları ve teknolojileri satan Crypto AG'nin istihbarat servisleri tarafından kontrol edildiği ortaya çıktı.

Türüne ancak fıkralarda rastlanabilecek olaylar zinciri Wahsington Post gazetesinin Alman veİsviçreli paydaşları ile birlikte yaptığı derin araştırmalar sonucu ortaya çıktı. Bu araştırmalar yaklaşık 280 sayfalık CIA ve Alman istihbarat birimi BND imzalı belgelerle de destekleniyor.

Söz konusu bilgileri sosyal medya hesabından duyuran Türkiye’de kamu ve yerel yönetimlere özel dijital okur & yazarlık eğitimleri veren Dijital Hayat Akademisi’nin kurucusu ve eğitmeniBilal Eren, 5 Nisan 1986 Cumartesi gecesi Berlin'de LaBelle isimli eğlence mekanına yapılan bombalı saldırıda 29 yaşındaki Nermin Haney isimli Türk ve iki ABD askeri öldüğü saldırının bu teknoloji sayesinde daha önceden bilindiği belirtip, ''Saldırı yapılacağı biliniyordu, nasıl mı? Geçen hafta öğrendiğimiz bir 'günah çıkarma' hikayesi için buyrun..'' ifadeleriyle Crypto AG'nin kirli yüzünü anlattı.

BİR 'GÜNAH ÇIKARTMA' HİKAYESİ

Eren sözlerine, ''Saldırıdan 7 gün önce Libya'nın Doğu Berlin Büyükelçiliği'ne, Kaddafi'den kriptolu mesaj ile saldırı emri geldi. CIA, mesajı ortağı olduğu Crypto AG şirketinin kripto cihazı üzerinden okumuştu. Ama Başkan Reagan daha büyük bir plan! için harekete geçmedi ve Libya'yı bombalattı.

W. Post, Alman ZDF ve İsviçreli SRF'nin ortak araştırma haberine göre; 2.Dünya Savaşı'ndan 2000'lere kadar aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 120 ülkeye, arka planında CIA ve BND'nin olduğu Crypto AG şirketinin kriptolu haberleşme cihazları satıldı. Ve hükümetler dinlendi.

1970 Arjantin'deki askeri cuntanın yaptıklarından 1973 Şili Pinochet darbesine, 1982 Falkland işgalinden LaBelle saldırısına kadar birçok olayın önceden bilindiği anlatılıyor.

Bunlar ortaya çıkanlar, ya henüz çıkmayanlar ve hiç çıkmayacak olanlar! Peki, kriptoloji nedir?

Kriptoloji, çeşitli iletilerin matematiksel yöntemlerle şifrelenmesi & kullanılacağı zaman da deşifre edilmesidir. Yani şifrelemek kadar şifreyi çözmek de önemlidir. Dolayısıyla bu şifre bilimi; Kriptografi (şifreli yazı yazma) ve Kriptoanaliz (çözme/analiz) olarak 2'ye ayrılır.

Parolalarımızdan kurumlararası (devlet/asker) iletişime kadar birçok alanda kullanılan kriptolojinin tarihi eski Mısır'a kadar gidiyor. Gelişen teknoloji ile beraber 2.Dünya Savaşı, kriptolojinin adeta bir silah olmasını sağlamıştır.

Neredeyse 50 sene, tüm dünyadaki hükümetler casus, asker ve diplomatlarının iletişimini gizli tutmak için (Arkadaki CIA ve BND ortaklığından habersiz) bu şirkete güvendi. Macerası "mekanik dişli" şifreleme cihazlarının üretimi ile başlayan Crypto AG firmasının kuruluş hikayesi;

Şifreleme makinesinin mucidi Azerbaycan doğumlu İsveçli Boris Hagelin, Bolşevikler iktidara gelince İsveç'e kaçar. Nazi işgaliyle de icat ettiği taşınabilir şifreleme cihazıyla (M-209) beraber ABD'ye. 2.Dünya Savaşı sonrası ABD ordusu cihaza yatırım yaparak 140 bin adet üretir.

Ancak Hagelin cihazlarının şifreleme güvenliği çok zayıftır, o nedenle CIA ve ABD'nde kriptolojinin babası sayılan Friedman, Hagelin'e daha iyi cihazlar üretmesi ve bunları ülkelere satabilmesi için yatırım yapma kararı alır. İsveç'te kurulan fabrika ile Crypto AG doğmuş oldu.

1960'lara doğru elektronik devrelerin yaygınlaşmasıyla mekanik çağının sonuna gelinmiştir. Hagelin'in cihazlarını yeni teknolojiye adapte etme görevi NSA'ye (ABD Ulusal Güvenlik Ajansı) verilir.

Şirket, 1967'de tamamen elektronik H-460 modelini çıkarır. Tabi arka kapılarıyla!

Ancak Hagelin yaşlanmıştır ve şirketi oğluna devretmek ister. Oğul Hagelin, 1970'de ABD'de trafik kazasında ölür. Durumdan haberdar olan Fransız İstihbaratı, şirketi satın almak için teklifte bulunur. Hagelin reddeder ve bunu CIA'e bildirir. Ve CIA & BND, Crypto AG'yi satın alır.

Neden ortaklık? Hitler sonrası yıkılmış, tecrit edilmiş, 2'ye bölünmüş Almanya'nın Batı yakası, ABD'yi kurtarıcı gibi görür. Yeni ülke inşaası, Yahudi soykırım bagajı ancak ABD partnerliği ile giderilebilirdi. ABD ise her anlamda teslim olmuş Almanlardan daha iyisini bulamazdı.

Böylece; CIA operasyonu ve kararları, kardeşi NSA şifreleri kırma işini, BND şirketin insan kaynaklarını ve cihazların teknolojisini tasarlama işini organize etti. İşin içine pazarlama ve teknoloji transferi için Alman Siemens ve ABD'li Motorola'da dahil edilir.

Ve şirket büyür.

1970 ve 80'ler boyunca şirket kar bile etmeye başlar. Satışlar tahminlerden daha iyi gider. (Örneğin; 1975'te 51 milyon$ kar edilmiş) Zaman zaman iki ortak arasında krizler, farklı beklentiler, hedefler olsa da casusluk projesi çok başarılı olur.

Soyvetler Birliği ve Çin, şirket ile ilgili şüpheleri nedeniyle hiç müşteri olmazlar. Ama diğer satın almış devletlerle, Moskova ve Pekin iletişimini izlemek bile yeterli olur.

1992'de İran'da tutuklanan bir şirket satıcısının itirafları BND'nin projeden çekilmesine sebep olur.

CIA, Almanların hissesini satın alır. 2018'de şirketi devreder. Neden? Şirketin küresel güvenlik pazarında önemi düşmüştü. Artık aktörler ve teknolojiler farklıydı; çevrimiçi şifreleme teknolojileri, internet, akıllı telefonlar, uygulamalar, server, firewallar, WhatsApp vardı.''ifadeleriyle devam etti.

MİT DE BU ŞİRKETİN MÜŞTERİLERİNDENDİ

Eren, işin Türkiye boyutunu ise, ''Türkiye? Çok fazla bilgi yok. ABD'nin NATO ülkeleri TR, İspanya ve İtalya'yı da dinleyelim teklifi Almanları şaşırtmış. Ama şaşırmakla kalıp, ürünleri 1960 -2002 arası TSK, Dışişleri ve MİT'e satmışlar. MİT'in sanal müzesinde olduğu söylenen ürünleri (Hagelin C52) şu an yok.

W. Post haberinden sonra Philips eski calışanı C. Jansen, Hollanda basınına; "Almanlar bazen TR'ye satış yapmak istemiyormuş. NSA, bize geldi. Aroflex isimli cihazı sattık" dedi. Cihaz (yurtdışı haberleşmede kullanılmış) MİT sanal müzede sergileniyor.

1974 Kıbrıs Barış Harekatı başlamış, Ecevit'in önüne bir istihbarat notu gelir; "Yunan savaş gemileri Kıbrıs açıklarına geldi, Türk bayrağı var, Türkçe konuşuyorlar" Vur emri verilir, 56 şehitle gemimiz batırılır. İstihbarat yanlıştır. Bu facia ders olur, 1975 Aselsan kurulur.

978, TSK için ilk kriptolu cihazı üretilir, envantere girmesi 1985'i bulur. Ama 77 adet. 1997'de kriptolu telefon üretilir. O telefonların hikayesi de bambaşka. Şu an ülkemizde telefon, telsiz, yeni nesil kripto IP cihazları, yazılımları üretiliyor.

2018'de çıkan bir yönetmelikle yerli cihazların anahtar ve algoritmaları BTK'da korunuyor. (Not: Modern şifrelemede güvenlik tamamen anahtar üzerine kurulmuştur.

Sistemler şifreleme işini açık, çözümlemesini gizli anahtar ile yaparlar. İnternet protokolü SSL bu mantıkla çalışır)

Kırılamaz şifre yoktur, özellikle Kuantum Teknolojisi ile işin başka bir seviyeye taşınacağı kesin. Ayrıca şifreleme günümüzde daha çok donanımdan yazılıma geçmiş görünüyor. CIA ve özellikle NSA, dikkatini Google, Facebook, Microsot, Verizon ve diğerlerine kaydırmış durumda...

Sonuç;

1. Hangi kurumlar, hangi yazışmalarında bu cihazları kullandı? Konuyla ilgili bir soruşturma açılması gerekmez mi? Yoksa geçti gitti mi demek lazım? 2. Geçti gitti ama "yeni metod" geldi. Cambridge Analytica geldi, TR'de çalıştılar. Sonuç? 3. Yerlilik, siyaset üstüdür!'' sözleriye anlattı.

EURONEWS ANALİZİ: Yapay zekâ teknolojisi savaşın karakterini nasıl değiştirecek?

 İnsanlık son yıllarda sanayi devriminden sonra tekrar ekonomik, toplumsal, kültürel, politik ve askeri alanlarda radikal değişiklere neden olabilecek bir teknolojik gelişme ile karşı karşıya. Bazılarına göre yapay zekâ üretebilen ülkeler geleceği şekillendirme ve dünyayı yönetme imkânına sahip olacak.

Peki, bu kadar önemli değişikliklere neden olabilecek yapay zekâ nedir?

Yapay zekâ nedir?

Yapay zekâ düşünebilen, çevresi ile etkileşime girebilen, istatistiki algoritmalar ve insan beyni örnek alınarak geliştirilen sinir ağları ile verilerden mantıksal çıkarımlar yaparak kendi başına karar verebilen, zekâ olarak tanımlanabilecek davranışlar sergileyen çeşitli makineler ve bilgisayar programlarıdır.

Yapay zekânın tarihsel gelişimi ve geleceği

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Savunma İleri Araştırma Projeleri Ajansı-DARPA (The Defense Advanced Research Projects Agency) yapay zekanın gelişimini üç aşamada ele alıyor. Birinci dalgada bir alana özgü olarak toplanan bilgilerden elde edilen kurallar algoritmalar aracılığıyla bilgisayarlara aktarılır. Üretilen çözümler daha önce belirlenen parametrelere dayanır. Bu nedenle ilk dalga, “yeni” durumlarla baş etmek için yeterli değildir.

İkinci dalgada istatistiki modeller kullanılarak oluşturulan algoritmalar vasıtasıyla veriler ile bilgisayarlar eğitilmiştir. Makine öğrenmesi olarak adlandırılan bu yöntemde kurallar bilgisayara adım adım tanımlanmıyor. Algoritmalarla bilgisayarların öğrenmesi sağlanıyor. Ancak sınırlı kapasite ve eğitilen algoritmaya göre çıktının alınması, her zaman istenilen sonucun elde edilebileceğini garanti etmiyor.

Gelecekte hayatımızı en çok etkileyecek sistemler, üçüncü dalga yapay zekâ sistemleri sayesinde olacak. Bu sistemde yapay zekâ, yaşadığımız dünyanın nasıl çalıştığını ve içinde bulunduğu durumu anlayabilecek modeller geliştirecek, kendi kendine karar verme süreçlerini şekillendirerek mantıksal kuralları keşfedecektir. Ayrıca, üçüncü dalga sistemler, farklı kaynaklardan veri toplayabilecek, bu verileri kendi sistemleri için kullanılabilir hale getirecek ve kendini programlayarak soyut bir düşünce bile geliştirebilecektir. Peki, hayatın birçok alanında köklü değişiklere neden olacak bu gelişmeler askeri faaliyetleri ve savaşı nasıl etkileyecek?

Savaşın doğası ve karakteri

Savaş genel tanımıyla politik gücün örgütlü şiddet olarak kullanılmasıdır. Clausewitz, Savaş Üzerine adlı eserinde savaşı bulunduğu ortama göre renk değiştirerek bukalemuna benzetir. Bu noktadan hareketle bukalemun gibi, savaşında doğası değişmezken karakteri değişir. Savaşın karakteri de içerisinde bulunulan zamana, teknolojinin sunduğu imkân kabiliyetlere ve harekât ortamına göre değişir.

Yapay zekâ bir silah mıdır?

Yapay teknolojisinin kendisi bir silah değildir. Elektrik gibi, içten yanmalı motor teknolojisi gibi genel kullanım için üretilen, her şeyi değiştirme potansiyeline sahip bir genel kullanım teknolojisidir. Önemli olan teknolojinin kendisi değil, nasıl kullanılacağı ve askeri organizasyon ve kuvvet kullanma doktrininde neden olacağı değişikliktir. Uçak gemileri ilk defa İngilizler tarafından üretilmesine rağmen, ABD askerî organizasyon yapısı içerisinde gerekli değişiklikleri yaparak, kuvvet aktarımında daha etkin kullanmıştır.

Yapay zekâlı robot askerler mi geliyor?

Üçüncü dalga yapay zekâ sistemlerinde yaşanacak gelişme ile paralel olarak harekât alanında robot askerleri daha fazla görmeye başlayacağız. Mevcut teknoloji ile geliştirilen robotlar belirsizliğin artığı koşullarda doğruluk seviyesi azalan kural temelli algoritmalar kullanılarak üretildikleri için müstakil olarak kısıtlı şartlarda kullanılabilirler. Ancak robotlar ve insanlardan oluşturulacak karma görev grupları, orduların harekât etkinliğini artıracak, insani kayıpların azalmasına neden olacaktır. Fiziksel olarak insani özelliklerin yetersiz kaldığı durumlarda robotlar tamamlayıcı rol üstlenecektir. ABD Donanmasında gemilerde yangınlara müdahale için robotlar kullanılmaya başlanmıştır.

İnsansız araçlar daha etkili olacak, daha fazla kullanılacak

Sensörlerinden aldıkları bilgileri özellikle yapay zekâ temelli görüntü işleme teknikleriyle işleyen insansız hava araçları (İHA) çok daha kısa sürede hedef tespit ve teşhisi yapabilmektedir. ABD, Irak ve Suriye’de terörist hedefleri tespit ve teşhis etmek için yapay zeka temelli bir sistem Maven adlı kullanmaktadır.

Düşman hava savunmasının çok etkili olduğu, yüksek değerlikli beşinci nesil uçakların kaybının istenmediği durumlarda, yapay zekâ algoritmaları ile yönlendirilen gurup halindeki İHA’lar düşman hava savunmasının derinliklerine sızabilecek, hedefleri etki altına alabilecektir. Şu anda Karadeniz ve Baltık Denizi’nde Rusya’nın hava savunma ve seyir füzeleri ile yabancı kuvvet unsurlarının girişini kısıtlayabileceği sahalara, yapay zekalı insansız platformlar ile gemi, uçak vb. insanlı platformlardan teşkil edilecek karışık görev grupları ile girilebilecektir.

Bilgi tabanlı harpten zekâ tabanlı harbe geçiş

Günümüz harekât ortamında bilgi kaynaklarının çeşitliği ve toplanan verinin hacmi artmıştır. Yapay zekâ tabanlı bilgi işlem teknolojileri sayesinde veriler çok kısa sürede işlenebilmekte, mantıksal sonuçlar elde edilebilmektedir. Gelişmiş bir ağ yapısı içerisinde yapay zekâ tabanlı algoritmalar; radarlardan, insansız hava araçlarından, hava erken ihbar uçaklarından uydulardan, elektronik tespit sistemlerinden, istihbari kaynaklardan ve sosyal medya gibi farklı ortamlardan alınan bilgileri çok kısa sürede işleyebilmekte, analiz ederek sonuca varabilmektedir. Bu nedenle yapay zekâ tabanlı algoritmalar insanlardan daha kısa sürede ve az hata ile sonuca vardıkları için harekâtın temposu artacak, savaş makine hızında ilerleyecektir. Daha önce yakın koordinasyon gerektiren karmaşık görevler, iletişim halinde olacak yapay zekâ algoritmaları ile karşılıklı müdahaleye neden olmadan yapılabilecektir.

Askeri karar alma süreci yapay zekâ tabanlı komuta kontrol sistemleri sayesinde kısalacak, gerçek zamanlı düşman faaliyetleri izlenebilecek, düşmanın olası hal tarzları dinamik olarak güncellenebilecektir. Bu doğrultuda karar vericiler anlık olarak planlarını revize edebilecek, askeri unsurların konuş yerlerini ve kuvvet yapılarını değiştirebilecektir.

Hava Savunması, balistik füze savunması gibi çok kısa sürede reaksiyon gösterilmesi gereken koşullarda en etkili silah kombinasyonu ve ateşleme zamanı insan müdahalesi olmadan hesaplanabilecektir. Silah sistemleri siber saldırılara karşı yapay zekâ algoritmaları tarafından devamlı olarak gözlem altında tutulabilecek, siber saldırıları taklit edebilen algoritmalar sistemin zayıf noktalarını tespit ederek anında düzeltici müdahale bulunabilecektir.

Yapay zekâ alanındaki mücadele geleceği şekillendirecek

Çin, 2017 yılında yayınladığı ulusal strateji belgesinde yapay zekâ teknolojisini stratejik yetenek olarak tanımlamıştır. Fransa Savunma Strateji Belgesine göre harekât sahasında üstünlük sağlamak için yapay zekâlı sistemler olmazsa olmaz sistemler olarak belirlenmiştir. 2017 yılında Amerikan Kongresine sunulan rapora göre ABD’nin baskın askeri gücünü sürdürülebilmesi için yapay zekâ teknolojisinde öncü olunmalıdır. Pentagon bu görüş doğrultusunda “Third Offset” adlı stratejiyi geliştirmiştir. Bu stratejiye göre nükleer silah ve uzun menzilli noktasal angajman teknolojilerinde olduğu gibi, yapay zekâ teknolojilerinde de lider konum devam ettirilmelidir.

Yapay zekâ teknolojisi hayatın her alanında olduğu gibi savaşın karakterinde de radikal değişiklere neden olacaktır. Küresel gücün önemli bileşenlerinden biri olan askeri güç, yapay zekâ teknolojisi ile farklı bir boyut kazanacaktır. Savunma sanayi alanında geleneksel silah şirketlerinin yerini yapay zekâ teknolojisine çok büyük yatırımlar yapan ve öncülük eden teknoloji firmaları alacaktır. ABD ve Çin arasında başlayan yapay zekâ rekabetinin galibi askeri güç alanında önemli bir avantaj elde edecektir

MEDYA DÜNYASI

17 Şubat-23 Şubat Haftası Tiraj Raporu

21. YÜZYIL MEDYA HUKUKU NASIL OLMALI?

Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkan vekili Mehmet Uçum konuştu:

‘’Bünyemizde bugüne kadar 7 çalışma grubu oluşturduk. 8'incisi Medya Çalışma Grubu. İncelemelerimiz, İş Kanunu, Basın Kanunu, internet yayınlarına ilişkin kanunlar üzerinde sürüyor.

Ancak bu mevzuatlar bugünün ihtiyaçlarına cevap vermiyor. Kurumsal, kolektif medyanın yanı sıra bireysel medya gücü de çok yaygınlaştı. Medyanın yeniden tanımlanmasına ihtiyaç var.

  1. yüzyıl medya hukuku, ileri bir medya hukuku nasıl olur, bunun için yoğun bir çaba içine gireceğiz. Cevap-düzeltme hakkının her alanda olması, pozitif ifade özgürlüğü kadar negatif ifade özgürlüğünün de güvence altına alınması gerekir. Bununla ilgili olarak tespit, öneri ve değerlendirmelerinizi alıyoruz’’

Geçmişte de benzeri girişimler yapıldığını ancak güç çatışmaları sebebiyle sonuca ulaşılamadığını kaydedince, Uçum, şöyle konuştu:

“Geçmişteki çabalara değer veriyoruz. Evet, geçmişte bu çalışmalar icracılar üzerinden yapılmaya çalışıldığı için güç savaşlarının çıkardığı engeller oldu. Bizim çalışmamızın bir farkı var; Burada en uç noktaya kadar her öneri, talep konuşulur ve ortaya fikri bir belge çıkar. Bu kararı verdiğimizde, ağır bir yükün altına girdiğimizin farkındaydık. Ancak bu adımı atmak zorundayız. Medyada bir hukuk politikası olmazsa, diğer alanlarda hangi politikaları geliştirirseniz geliştirin, eksik kalır.”

Haberler ve yayınlarda sürekli olarak kendilerine bir çerçevenin dayatıldığı izlenimini taşıdığını ifade eden bir gazeteciye ise Uçum, şu açıklamayı yaptı:

“Bu kurul icrai güç kullanan bir yapı değil. Devletin en sivil yapıları. Otoriteyi değil, sivil toplumu temsil ediyor. İlk kez politika kurulları sivil toplumu, devletin içine sokmuştur. Daha çok özgürlüklerin ele alındığı bir yerdir. Sınırlama yok. Rahat olun her şeyin konuşulabildiği, her türlü eleştirinin yapılabildiği bir yer.

Hak ve özgürlüklerde geriye gidilmesini kabul edemeyiz. Ancak hukuk dışı alanları hukuka kavuşturmak gerekiyor. Hukuk her düzenlemenin şablonudur, kişilik haklarını gözeterek adımlar atılmalı.”

Bir başka soru üzerine Siyasi Partiler ve Seçim Kanunu ile ilgili çalışmaları da olduğunu belirten Uçum, “Yanlış anlaşılmasın, yasa teklif taslağı hazırlamıyoruz. Biz hukuk politikalarını çıkarıyoruz. Kanuna nasıl dönüşür, bizim işimiz değil” dedi.

KRT TV’YE YENİ GENEL MÜDÜR

Haber Müdürü olarak görev yaptığı Habertürk TV ile geçtiğimiz Ocak ayı sonunda yollarını ayıran Fikret Bulut, KRT TV'nin Genel Yayın Yönetmenliği görevine getirildi.

Bulut,  Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Selçuk Tepeli'nin görevi bırakmasının ardından kanal ile yollarını ayırmıştı. KRT TV'nin Genel Yayın Yönetmenliği görevini bir süre önce istifa ederek kanal ile yollarını ayıran Mustafa Erdoğan yürütüyordu.

PERA PALAS’TA GECE YARISI

Netflix Türkiye platformu  Pera Palas’ta Gece Yarısı adlı kitaptan uyarlanacak bir diziyle karşımıza çıkmaya hazırlanıyor. Charles King tarafından kaleme alınan Pera Palas’ta Gece Yarısı adlı kitabın türüyse tarihi kurgu.

Pera Palas'ta Gece Yarısı kitabından uyarlanacak olan diziyi Emre Şahin yönetecek. Kitapta Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş dönemi ve cumhuriyete geçiş süreci Pera Palasekseninde anlatılıyor.

Kitapta Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş dönemi ve Cumhuriyet'e geçiş süreci Pera Palas ekseninde anlatılıyor.

Kadın hakları için büyük mücadele veren edebiyatçı Halide Edip Adıvar, yeni yönetimin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Büyükada’da sürgün yaşayan Troçki, kitapta işlenen karakterlerden bazıları..

SPOR MEDYASINDA YENİ OLUŞUM

Spor medyasında yeni bir oluşum ilk adımını dün attı.Okay Karacan, Orkun Yazgan, Melih Gümüşbıçak ve iş insanı Mustafa Tunçdemir’den oluşan kurucu ekibin dijital spor platformu Play Spor, yayına başladı.

Yeni nesil yayıncılığı benimseyen ve spor medyasına yeni bir bakış açısı getirmeyi hedefleyen Play Spor, youtube ve sosyal medyada olacak.

DENİZCİLİK REFORMU

17 Ocak 2020 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Türk Denizciliğinin idari yapısında bir kez daha esaslı değişikliğe gidildi. 

Bu Kararnameyle Türkiye’nin refah, güvenlik, sağlık, mutluluk kaynaklarının başında yer alan denizlerimizi ve Türk denizciliğini yönetecek idari yapı köklü bir değişime uğradı. Son 8 yıl içinde 3üncü kez yapılan değişiklikle Türk Denizciliğinin idari yapısı adeta yapboza döndü.

Yakın tarihteki önemli değişiklikler:

Kasım 2011’de Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığı kapatıldı. Bakanlığın adına“Denizcilik” ifadesi eklenerek Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı kuruldu. Bu değişimle denizcilik idari yapısı Bakanlık Müsteşarlığı ve 5 Genel Müdürlük düzeyinde yönetilmeye başlandı.

2018 yılında yeniden yapıda değişikliğe gidilme gereği duyuldu ve “Denizcilik” ifadesi Bakanlığın adından çıkartılarak yeni ad Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı oldu. Müsteşarlık makamları da kaldırıldı.

17 Ocak 2020’de idari yapıda yeniden değişikliğe gidilme gereği duyuldu ve 5 Genel Müdürlük bu defa 2 Genel Müdürlüğe dönüştürüldü. Tüm yapının en üst seviyesinde yer alan Denizcilik Genel Müdürlüğü kuruldu.

Peki, bu son mu ve bu defa tutacak mı? 2011 yılı değişikliğinde de söylemiştim şimdi de söylüyorum: Mevcut zihniyet ve politikalar değiştirilmezse bu yeni idari yapı da kalıcı olamayacaktır.

Türkiye’de gerek toplum olarak gerekse ülkeyi yöneten hükümetler olarak denizlerin ve denizciliğin önemi bir türlü tam olarak anlaşılamadı/benimsenemedi. Hâlbuki istikrarlı bir yapıda, kalıcı devlet politikalarıyla denizcilik sektörü siyasi, askeri, ekonomik perspektifte bir bütün olarak ele alınsa Türk halkının kaderi yeniden şekillenmeye başlar.

Çünkü denizciliğin sağlayacağı birkaç temel fayda şunlardır;

- Güçlü bir ticaret filosuyla, liman ve deniz işletmeciliğiyle, gemi inşa sanayisiyle, deniz madenciliğiyle, deniz turizmiyle, suyolları yönetimi teknolojileri ve yazılımlarıyla dünya ticaretinde söz sahibi olur, ülkenizi zenginleştirirsiniz; ülkenizin refahını ve uluslararası saygınlığını arttırırsınız.

- Başta balıkçılık olmak üzere deniz ürünleri yetiştiriciliği ve avcılığıyla hem ticaret yapıp ekonominizi hareketlendirirsiniz hem de ülkenize doğal, sağlıklı besin ürünleri sağlarsınız; sağlıklı nesiller yetiştirirsiniz ve ülkenizin geleceğini garanti altına alırsınız.

- Çevre bilinci yüksek bir topluma dönüşerek tertemiz denizlerinizle, kumsallarla, sahillerle iç içe olursunuz, su sporlarıyla uğraşırsınız; huzurlu, mutlu ve sağlıklı bir toplum oluşturursunuz.

- Bilimsel araştırmalarınız, akademik çalışmalarınız, tecrübeli uzmanlarınızla dünya denizciliğine yön veren uluslararası kuruluşların etkin pozisyonlarda söz sahibi ülke olursunuz; dünya denizciliğinde yaşanacak olan değişimleri siz belirler, siz yönetirsiniz; dünya tarafından yönetilen değil dünyayı yöneten olursunuz.

- Güçlü bir donanmayla hem ülkenizi korur hem de deniz ticaret yollarında, dünyanın en kritik, stratejik bölgelerinde hâkimiyetinizi göstererek saygın ve güçlü dünya devleti olursunuz.

Evet, denizlerdeki faaliyetlerini ulusal politika haline getirip iyi yöneten toplumların refah düzeyleri de ulusal güvenlikleri de sosyal yaşantıları da olumlu yönde gelişir ve tüm bunların bileşkesi olarak o toplum güçlü bir toplum, devlet haline dönüşür.

Bu şekilde kendi kaderlerini değiştirmiş toplum örnekleri de mevcuttur. Yakın tarihimizin en somut örneği ise 20. yüzyıla girerken uyguladığı istikrarlı denizcilik politikalarıyla kısa bir süre içinde dünya hâkimi haline gelen Amerika’dır. 19. yüzyıla girerken bağımsızlık mücadelesi vermekte olan ve iç savaşlarla uğraşıp duran Amerika 20. yüzyılda birdenbire dünya devi olabilmiştir!

Peki, biz bunları yapabilir miyiz? Teorik söylemde elbette yaparız. Bunu sağlamak için hükümet programlarının, devlet politikalarının bu yönde belirlenmesi ve bu amaca ulaşacak şekilde idari yapılanma oluşturulması gerekmektedir. Bu yapılanma sağlandıktan sonra ise istikrarlı yönetim kadrolarıyla adım adım hedefe ilerlenmelidir. Yani işin temelinde devletin denizciliğe bakış açısının değişmesi yatmaktadır.’’