Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (10-16 Şubat 2020)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
17 Şubat 2020 18:40

DÜNYAYI ‘BATILILAŞTIRMA’ PROJESİ İFLAS ETTİ 

56. Münih Güvenlik Konferansı’nda 'Dünyayı Batılılaştırma' fikrinden vazgeçilmesi çağrısı yapıldı.

Almanya Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier Batı'yı "Dünyayı Batılılaştırma" fikrinden vazgeçmeye ve Çin, Rusya ve bölgesel güçlerle ilişkilerde yeni, gerçekçi bir dış politika benimsemeye çağırdı.

Almanya'da 56'ncısı düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı'nın açılış konuşmasını gerçekleştiren Almanya Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier2014 yılında Dışişleri Bakanı olarak konferansa katıldığını ve o günkü dünya ile bugünkü dünya arasında güvenlik anlamında farklılıklar bulunduğunu söyledi.

Steinmeier Batı'nın kendi imajıyla dünyayı şekillendiremeyeceğini vurgulayarak, ''Dış politikamızı fazla zorlamamalıyız. Özellikle Avrupa ve Almanya, dünyaya daha az misyoner bir yaklaşımla yaklaşırsa başarılı olurlar. Siyasi gündemimiz de dünyayı Batılılaştırmayı içermiyor.” dedi.

Batı ülkelerinin Rusya gibi ülkelerle daha iyi bir ilişkiye ihtiyaç duyduğunu belirten Steinmeier, bu ülkelere yönelik dış politikaların sadece kınama ifadeleri ve yaptırımlarla sınırlandırılmaması gerektiğini belirtti.

Steinmeier, ''İran ile nükleer bir anlaşma müzakere etmenin başka bir yolu yok ve Doğu Ukrayna'da da barış yok. Libya'da barış yapmak istiyorsanız sadece temiz olanları değil, birçok eli sıkmanız gerekir. Sahel'de terörizmle mücadele etmek istiyorsanız bunu 'Askeri çözüm olsun mu olmasın mı?' sorusuna indiremezsiniz. Ancak başarılı bir istikrar için öncelikle çatışmanın karmaşık nedenlerine odaklanmalıdır. Çatışma çözümlemesi farklıdır, yalnız anlayış elde edilemez.'' ifadesini kullandı.

BM'nin 75 yıl önce kurulduğunu hatırlatan Steinmeier ancak bugün dünya siyasetinin gittikçe yıkıcı bir dinamiğine tanık olunduğunu vurgulayarak şöyle devam etti:

''Her yıl daha barışçıl bir dünya yaratmak için uluslararası iş birliği hedefinden uzaklaşıyoruz. 'Büyük güçlerle rekabet' fikri sadece günümüzün strateji belgelerini belirlemekle kalmıyor. Aynı zamanda dünyadaki gerçekliği yeniden şekillendiriyor. Bunun izleri Orta Doğu ve Libya'daki çatışmalar izliyor.''

Konuşmasında Rusya'yı da eleştiren Steinmeier, ''Haklı ya da haksız tartışmaları bir kenara, uluslararası hukuka bakılmaksızın Kırım'ı ilhak etti. Askeri şiddeti ve Avrupa kıtasındaki sınırları tekrar siyasi bir araç haline getirdi. Sonuç, belirsizlik ve öngörülemezlik, yüzleşme ve güven kaybıdır.'' dedi.

Çin'in uluslararası kurumlarda da önemli bir oyuncu haline geldiğini anlatan Steinmeier, Çin'in aynı zamanda uluslararası hukuku yalnızca kendi çıkarlarına ters düşmediği durumlarda kabul etmesini de eleştirdi.

Çin'in Güney Çin Denizi'ndeki eylemlerinin bölgedeki komşuları rahatsız ettiğinin altını çizen Steinmeier, Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'ndeki tutumuna da dikkati çekerek, ''Kendi ülkesindeki azınlıklara yönelik eylemleri de hepimizi rahatsız ediyor.'' diye konuştu.

Steinmeier, konuşmasında ABD yönetimini de eleştirerek, bu ülkenin alışılmadık bir şekilde uluslararası kurumların kararlarını hiçe saydığını, ticaret savaşları, iklim değişikliği gibi küresel sorunlara çözüm arayışında uluslararası toplumu zayıflattığını, bundan dolayı da uluslararası kurumların engellenmesinin endişeyle takip edildiğini vurguladı.

DÜNYAYI BATILILAŞTIRMA PROJESİ’NİN İFLASI

(Bercan Tutar. Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü yazısı)

Düşünürler boşuna 'yaşadığımız dünya önce dilde kurulur' dememiş. Atlantik'in emperyal hegemonyasının zincirleri kırıldıkça periferideki diğer medeniyetler de milli dinamikleriyle hareket edip 'homegrown theorizing' denilen yerelden evrensele yönelik yeni bir kavramsallaştırma, tanımlama ve kurumsallaşma sürecininbayraktarlığını yapmaya başladı.

Bu nedenle Batı dünyası artık günümüzde bir referans kaynağı olma özelliğini kaybediyor, bilgi ve teknoloji üretimindeki monopol pozisyonu da sarsılıyor.

Dört asırdır yeryüzünde askeri, siyasi, ekonomik ve kültürel hegemonya kuran Batılılar, dünyanın geri kalanını coğrafyasından, aidiyet, tarih ve değerlerinden soyutlamış; zincire vurdukları milletleri sadece stratejik bir unsur ile ekonomik bir girdiye dönüştürmüştü.

Ancak bu kaotik dönem artık miadını doldurdu. Baskı altına alınan ülkeler ve kültürler tarih sahnesine yeniden çıkıyor.

Dolayısıyla dünyanın dört bir yanındaki köklere dönüş eğilimi Batı'daki akademik ve entelektüel söylemin ezberlerini tuzla buz ediyor. Edebiyattaki kanonlar bile yeniden revize ediliyor. Geldiğimiz aşamada sadece Batı tarzı ulus devletlerin temel dinamikleri değil demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve serbest pazar ekonomisine dayalıBatılı piyasa uygarlığı a derin bir kriz içinde.

Deyim yerindeyse Batı'nın bütün gözde değerleri komada. Hayatiyetini devam ettirenler de ancak ırkçı refleksler gösterebiliyor.

Çünkü diğer medeniyetler farklı halk ve kültürlerin bir arada yaşamasına dayanırken soykırımcı Batı uygarlığı ise bir parazit gibi diğer uygarlıkları sömürerek ve yıkarakhayatta kalmaya çalıştı.

***

Nitekim Batı'nın çöküşüne dair realiteyi bizzat Batılı liderler de birer birer itiraf ediyor. 14-16 Şubat'ta yapılan ve transatlantik güvenlik mimarisinin köşe taşlarından sayılan Münih Güvenlik Konferansı'nın açılışında konuşanAlmanya Cumhurbaşkanı Frank Steinmeier,"Siyasi gündemimiz, dünyayı Batılılaştırmayı içermiyor. Avrupa, dünyaya daha az misyoner bir yaklaşımla yaklaşırsa başarılı olur" demek zorunda kaldı.

Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz da "Geçmişte demokrasi, hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü, her zaman ekonomik başarı, büyüme ve zenginlik ile el ele idi. Şu anda diğer sistemlerin de ekonomik olarak başarılı olabileceği bir zamanda yaşıyoruz. Bence bu oyunun tamamını değiştiren bir şey" diyerek Batı'nın dünyayı şekillendireceği dönemlerin artık geride kaldığına işaret etti.

İşte bu yüzden 2020 Münih Güvenlik Raporu'nun en önemli vurgusu da 'dünyanıngittikçe daha az Batılı hale gelmesi ve dünyada giderek artan Batısızlık' tanımlaması oldu.

Haliyle Batılı liderlerde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un dile getirdiğiAvrupa'nın jeopolitik olarak yok olacağı korkusu had safhada.

Zira dünyada kartlar yeniden dağıtılıyor. Uluslararası düzende temel taşlar yeniden düzenleniyor. Yeni bir dünya kuruluyor.

Ve unutmayalım ki bu yeni dünyanın en etkili mimarlarından biri de Yeni Türkiye...’’

’YENİ DARBE OLABİLİR ‘’, DEDİKODULARINA AKPARTİ’DEN SERT AÇIKLAMA

AK Parti Grup Başkanvekili Cahit Özkan, son günlerde sosyal medyada yayılan "Türkiye'de yeni darbe olabilir" iddialarına yönelik, "Biz, milletimize güveniyoruz. Aziz milletimiz, bu tür karanlık emelleri olan, darbe ve cunta arzusu içinde olan, ihanet odaklarıyla beraber yürüyen bütün darbecilere gereken cevabı verecektir." dedi.

Özkan, "FETÖ'nün siyasi ayağı" tartışmalarına ilişkin, "FETÖ'nün suç örgütü olduğu mahkeme kararlarıyla, soruşturmalarla belli olduktan ve hatta CHP içerisinde bazı milletvekillerinin FETÖ kumpasının mağduru olduğu tespit edildikten sonra CHP bilerek, isteyerek, kasten FETÖ'nün bütün eylemlerine taraf oldu ve destekledi." diye konuştu.

"1960 İHTİLALİ BENZERİ BİR ALGININ OLUŞMASINA NEDEN OLDU"

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun, 17-25 Aralık emniyet-yargı darbesinin ardından FETÖ'nün kumpas kasetlerini partisinin grup toplantısında yayımladığını hatırlatan Özkan, bunun Türkiye'de 1960 ihtilali benzeri bir algının oluşmasına neden olduğunu söyledi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "FETÖ ile mücadelede yalnız kaldık" ifadelerinin AK Parti içine dönük olmadığının altını çizen Özkan, "Maalesef o dönem CHP destek vermediği için FETÖ ile etkin mücadele ortaya konulamadı ve 15 Temmuz'u yaşadık. O dönemde CHP, FETÖ ile mücadele bağlamında çıkardığımız yasalara, hükümetin aldığı idari kararlara destek olsaydı inanın 15 Temmuz'a gelinmeden FETÖ ile etkin mücadele ortaya konabilirdi." değerlendirmesinde bulundu.

"GELECEKLERİ VARSA GÖRECEKLERİ DE VAR"

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un "FETÖ'nün siyasi ayağı" konusundaki açıklamalarının ardından sosyal medyada yayılan "Yeni bir darbe olabilir" iddialarına ilişkin Özkan şunları kaydetti:

"Biz, milletimize güveniyoruz. Aziz milletimiz, bu tür karanlık emelleri olan, darbe ve cunta arzusu içinde olan, ihanet odaklarıyla beraber yürüyen bütün darbecilere gereken cevabı verecektir. 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrası hayata geçirmiş olduğumuz mevzuatlarla, Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlıklarının İçişleri Bakanlığına, Genelkurmay Başkanlığının Milli Savunma Bakanlığına bağlanması nedeniyle bu tür iddiaları olası görmüyoruz. Ancak elbette bu tür iddiaları yok saymak da mümkün değil. Bununla ilgili kamuoyunun takibinde olduğumuzu belirtmek isterim. Her ne kadar ciddiye almasak da bu tür iddiaların zerresine dahi büyük bir hassasiyetle eğilerek, olası riskleri ortadan kaldırmanın, demokrasimizin, cumhuriyetimizin, anayasal rejimimizin bir gereği olduğunu düşünüyoruz. Gelecekleri varsa görecekleri de var  

İNGİLİZ BBC’NİN İDLİB ANALİZİ

İdlib neden önemli, Esed rejiminin operasyonlarında son durum ne?

İdlib nerede ve yapısı nasıl?

Suriye'nin 14 eyaletinden biri olan İdlib, ülkenin kuzeybatısında, Türkiye sınırında yer alıyor.

İdlib; Harem, Cisr eş-Şuğur, eyaletle aynı adı taşıyan İdlib, Ariha ve Maarat El Numan şehirlerinden oluşuyor.

2011 yılında savaş öncesinde yapılan sayımda eyaletin nüfusu 1,5 milyon çıkmıştı.

Ancak savaş döneminde gerek buradan kaçanlar gerekse de buraya başka yerlerden yerleştirilenler olması nedeniyle, nüfus ve demografik yapısında değişiklikler olduğu tahmin ediliyor.

İç savaşın başlamasından bu yana neler yaşandı?

İdlib, 2011 yılında hükümet karşıtı protestolarla başlayan ancak birkaç aylık bir süre içerisinde silahlı mücadeleyle iç savaşa dönüşen karışıklıkta en önemli yerlerden birisi.

İlk etapta Özgür Suriye Ordusu'nun (ÖSO) kontrolüne geçen İdlib eyaletinin büyük bir bölümü daha sonra hükümet tarafından geri alındı.2015 yılında ise El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi'nin kontrolüne giren İdlib, bu tarihten sonra özellikle cihatçı örgütlerin en güçlü olduğu yerler arasında yer aldı.

Eyaletin sınıra yakın kısımları ise Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu tarafından kontrol ediliyor.

Türkiye ve Rusya'nın İdlib'deki rolü ne?

Suriye'deki iç savaşın başından bu yana zıt grupları destekleyen Rusya ve Türkiye arasında 15 Temmuz 2016'daki darbe girişiminin ardından yoğunlaşan görüşmeler Suriye açısından da önemli sonuçlar doğurdu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Mayıs 2017'de Soçi'de yaptıkları görüşmede, harita üzerinde Suriye'deki dört noktada çatışmasızlık bölgelerinin kurulmasına karar verildi. Bu bölgelerden birisi de İdlib'di.

Diğer bölgeler Dera, Doğu Guta ve Hama, Suriye hükümetinin kontrolü altına geçti. Bu bölgelerden çıkarılan savaşçıların yerleştirildiği İdlib, halen Suriye hükümetinin kontrolü dışında kalan tek çatışmasızlık bölgesi.

Türkiye, İdlib'de 12 askeri gözlem noktası oluşturdu. Tarafların çatışmaya girmesini engellemek amacıyla Rusya da buraya askeri noktalar yerleştirdi. Ayrıca, İdlib'in hava sahası da Rus Hava Kuvvetleri tarafından kontrol edilmeye başlandı.

Ayrıca taraflar arasında çatışma yaşanmaması için Rusya'nın koordine ettiği bir mekanizma da geliştirildi. Buna göre, Suriye ve Türkiye, askerlerinin nerelerde bulunduğunu ve hangi yollardan geçiş yaptıklarını birbirlerine Rusya üzerinden bildiriyor.

Eylül 2018'de İdlib konusundaki diplomatik süreç hızlandı. Rejimin buraya yönelik bir operasyon başlatmayı planlamasının ardından Putin ile Erdoğan bir araya gelerek, İdlib'de silahlardan arındırılmış bir bölge kurulması konusunda anlaşmaya vardı ve hükümet de planladığı operasyonu erteledi. Anlaşma kapsamında, silahlı örgütler ile Suriye ordusu arasındaki temas hattında 15-20 kilometre genişliğinde silahtan arındırılmış bir bölge kuruldu ve silahlı örgütler ağır silahlarını çekti.

2019'un ikinci yarısında İdlib'deki çatışmalar daha da arttı. Putin, Ağustos ayında Erdoğan ile yaptığı görüşmenin ardından İdlib'deki "teröristlerin ortadan kaldırılması için" anlaşma sağladıklarını söyledi.

Türkiye ise İdlib'e yönelik şiddetli bir askeri operasyon düzenlenmesi halinde yeni bir göç akınıyla karşı karşıya kalmaktan edişe ediyor. Birleşmiş Milletler, Aralık sonunda yaptığı bir açıklamada İdlib'deki operasyonlar nedeniyle 250 bin kişinin evinden ayrılmak zorunda kaldığını belirtirken, Erdoğan da 1 milyon sığınmacının Türkiye sınırına doğru ilerlediğini söyledi.

Erdoğan, geçen hafta yaptığı açıklamada, "Ülkemizin, yeni bir göç dalgasına tahammülü yoktur. Aynı zamanda yeni tehditlerin sınırlarımıza dayanmasına da seyirci kalamayız. Hiçbir ülkenin siyasi ve ekonomik çıkarı, Türkiye'nin güvenlik ve istikbal önceliklerinden daha önemli olamaz. Bu bakımdan Suriye'nin ne diğer bölgelerindeki ne de İdlib'deki duruma seyirci kalmayacağız. 2016'dan beri gerçekleştirdiğimiz Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtları hassasiyetlere riayet edilmemesi halinde sahadaki durumu fiilen kontrol altına alma iradesinin en somut örnekleridir. Topraklarımıza tehdit oluşturan kim varsa, gereğini yapacağız" dedi.

2019 sonlarına doğru Esad rejimi İdlib'in kontrolünü geri almak için operasyonlara başladı.

Esad hükümeti,  son birkaç hafta içerisinde İdlib'deki operasyonlarını yoğunlaştırdı. İdlib'in en büyük kentlerinden biri olan Maarat El Numan'ı etrafındaki 30'a yakın yerleşim yerini ele geçirdi.

Böylece Türkiye'nin İdlib'deki 12 gözlem noktasından ikisi tamamen Esad rejiminin kontrolü altındaki bölgede kaldı.

Suriye ordusunun kısa vadede hedefinin Halep-Lazkiye arasını bağlayan M4 ve M5 karayollarının kontrolünü ele geçirmek olduğu biliniyor.

Sahadaki son durum nasıl?

Türkiye, İdlib bölgesindeki askeri takviyelerini Cilvegözü sınır kapısından geçirip Sarmada ve İdlib şehri üzerinden ulaştırıyor.

Türkiye, geçen hafta sabah saatlerinde Suriye ordusunun top atışıyla takviye birlikleri taşıyan konvoyu hedef aldığını açıkladı. Suriyeli yerel kaynaklar ise Sarakıb'ın batısında Türkiye'nin yeni bir gözlem noktası kurmaya çalıştığı ve bunun hedef alındığını öne sürüyor. Rusya, Türkiye'nin askerlerinin hareketini kendisine bildirmediğini söylüyor.

Suriye hükümeti, son haftalarda Rusya'nın hava desteğiyle ilerleyişini sürdürdü.E

Rejim bir süre önce İdlib şehrinin güneyinde, Lazkiye-Halep arasındaki M4 karayolu ile Şam-Halep arasındaki M5 karayolunun kesişme noktasındaki kritik Serakıb kentini ele geçirdi.Bu bölgede, Türkiye'nin yanı sıra İran ve Rusya'nın da gözlem noktaları bulunuyor.

SON NOKTAYI ERDOĞAN KOYDU

SORU: Grup toplantısında İdlib'den bahsederken rejim güçleri ile ilgili "Şubat ayı sonuna kadar eğer gözlem noktalarının gerisine çekilmezlerse o zaman biz her yerde rejim güçlerini vuracağız. Gerekirse Soçi mutabakatına bağlı kalmadan bunu yapacağız" dediniz. Eğer şubat ayı sonu geldiğinde rejim güçleri hedeflenen noktaya çekilmezse o zaman nasıl adımlar atılacak? Tüm Suriye mi bu anlamda hedeflenecek? Mutabakata bağlı kalmayan radikal güçler dahi hedef olacak mı?

Şunu çok açık, samimi konuşmamız lazım; bizim elimizde kapı gibi bir Adana Mutabakatı var. Biz oraya Adana Mutabakatı çerçevesinde gittik. Hani "Siz oraya nasıl gidiyorsunuz, burası Suriye'nin topraklarıdır" gibi yaklaşım gösterenlere bu bir cevaptır. Bu işin birinci boyutu. Girdik. Girdikten sonra orada bir düzenleme yapıldı. Neydi bu düzenleme? Gözlem noktaları kuruldu. Burada Soçi mutabakatının teminatı var.

Hele hele Soçi mutabakatının 2. ve 3. maddeleri… ki 2. madde burada çok çok önemli. İşte biz bu adımları 2. ve 3. maddelere dayalı olarak attık. Rejim güçlerinin bizim bu gözlem noktalarını kuşatmaya başladığını görüyoruz. Onların kuşatması karşısında sessiz kalmamız mümkün değil. Onlara karşı da biz gereğini yapıyoruz.

Son dönemde özellikle İdlib'deki çatışmalar ciddi manada kendisini göstermeye başladı. İşte bugün de yine Halep'in batı tarafında bir helikopter düşürüldü. Bunlar tabi rejimi rahatsız ettiği gibi Rusya'yı da rahatsız ediyor. Bunun dışında yine ciddi bir zayiat verdiler. Fakat aslolan şey, 1 milyona yakın İdlib halkının bugün bizim sınırlarımıza doğru hareket halinde olması. Biz zaten 3,5-4 milyon insana ev sahipliği yapıyoruz.

Bu 1 milyonu da kabul etme durumuz maalesef yok. Öyleyse ne yapmamız lazım? Biz dedik ki; sınırımızdan 30-32 km. içeride sınır boyunca briket barınaklar yapalım. Şu anda yoğun bir şekilde orada barakalar yapılıyor. Hatta ben bunu Merkel'e de açtım. "25 milyon avro gönderirseniz bunun bir kısmını da siz üstlenmiş olursunuz. Zaten büyük bir kısmını biz üstleneceğiz. Ama bu arada siz Fransa, İngiltere gibi diğer dostlara da söylerseniz, bir destek gelirse biz yoğun bir şekilde bu barakaları daha insani hale getiririz." dedim. Şu anda 25 milyon avroyu Kızılhaç vasıtasıyla Kızılayımıza gönderiyorlar. Biz onları beklemeden bu briket barakaları yapmaya başladık.

SORU: Sadece Almanya mı gönderdi?

Şu an itibarıyla sadece onlardan söz geldi. Ama daha henüz elimize geçmiş değil. Kızılhaç vasıtasıyla Kızılay'a ulaştırdıklarına dair bir haber geldi. Fakat olsa da olmasa evelallah bunun altından kalkarız.

Asıl önemli olan şey, sürekli "oradaki teröristler" diye dile getiriliyor. Tamam da bu teröristler kim? Bunlar bir PYD, bir YPG değil. Bunlar tam aksine Suriye'nin kendi insanları ve Suriye'nin yerleşik halkı. Bu insanlar kendi topraklarını kendi evlerini korumanın mücadelesini veriyor. Bunların içerisinde teröristler varsa, nasıl PYD/YPG'ye karşı bu mücadeleyi veriyorsak, o teröristlere karşı da bu mücadeleyi verelim. Ama orada sivil halk uçaklarla, helikopterlerle bombalanıyor. Bunlara karşı en ufak bir ses yok. Tutturdukları bir şey var "Hmeymim, Hmeymim…" Burayı bombaladılar ve gerekçeleri yine aynı. Gerek Adana gerek Soçi mutabakatları gereği burada kardeşlerimizin yanında yer alırken bir yandan sınırlarımıza göç var. Briket barınakları o göçü engellemek için yapıyoruz.

SORU: Gelişmeler nedeniyle Libya meselesi kamuoyunun dikkatinden uzaklaştı. Ama orada da önemli gelişmeler oluyor. BM Güvenlik Konseyi ateşkes çağrısı yaptı ama bazı ülkeler Hafter güçlerine onlarca uçak dolusu askeri yardım göndermeye devam ediyor. Batı medyası bir süredir Libya'da Hafter güçlerinin Trablus'a yönelik bir saldırı başlatacağına dair haberler yazıyor. Böyle bir harekat olması durumunda Türkiye'nin meşru yönetime sahadaki desteği ne olacak?

Tabi kamuoyunun dikkati buradan uzaklaşsa da biz Sayın Serrac ile bir anlaşma yaptık. Bu bir askeri eğitim güvenlik anlaşmasıdır. Bu anlaşmamızın gereği olarak da biz oradaki meşru hükümetin yanında olacağımızı yazılı kayda girmiş durumdayız. Şu anda burada bizim eğitici, öğretici ve yönetici bir kadromuz var. Hafter'in tarafında 2 bin 500 civarında Rusya'nın Wagner'i var. Wagner'in Rusya Savunma Bakanı Şoygu ve diğerleriyle toplantı halinde fotoğrafı var.

(Wagner ve Rus devlet heyetinin toplantı fotoğrafı) Öndeki Hafter. Şu daire içinde olan Sayın Putin'in çok samimi adamıdır. Bu adam Wagner'in başıdır. Yöneten budur. Şuradaki de Rusya Savunma Bakanı Şoygu'dur. Hemen onun yanında da Rusya Genelkurmay Başkanı Gerasimov'u görüyorsunuz. Bunlar şu anda Rusya'nın en üst düzey askeri noktadaki güvenlik kadrosudur. Şu anda Wagner'i de orada bunlar yönetiyor. Bunlarla iş yürüyor. Hala kalkıp diyorlar ki bizim orayla bu noktada ilişkimiz yok. Şu anda bizzat Rusya en üst düzeyde oradaki bu savaşı yönetiyor. Bir de Sudan'dan 5 bin civarında savaşçı var. Çad'dan gelenler var. Derken nereden bakarsanız bakın 10 bini aşkın şu anda dışarıdan gelmiş asker var.

Sayın Serrac ile yaptığımız bu eğitim ve güvenlik anlaşmasının gereğini sonuna kadar yerine getirmeye devam edeceğiz. Hafter'in yanında olanlar belli. Mısır, Abu Dabi yönetimi, aynı şekilde Suud ve Fransa Hafter'in yanında. Fransa daha yeni Hafter'i davet etti. Berlin Konferansı'na gittik. Berlin Konferansında adam toplantıya katılmadı, otelde bekledi. Moskova'da da aynı şeyi yaptı, kaçtı. Bizim heyetimiz oradayken o toplantının bitimini beklemeden oradan ayrıldı. Bütün bunlara rağmen Batı hala bu adama destek veriyor. Silah, mühimmat ve para desteği veriliyor. Biz barışın tesisinden yana olduğumuzu zaten ortaya koyduk. Ama şunun bilinmesini istiyoruz; Akdeniz'deki bu hak ve menfaatler konusunda, gerek Türkiye'nin gerek Libya'nın hakkını hukukunu koruma noktasında mücadelemizi sonuna kadar inşallah sürdüreceğiz. Zaman zaman bazı imkanlar elde ettiler ama Serrac'dan yana olan ekipler orada onları derdest ettiler.

SORU: James Jeffrey'nin açıklamaları vardı; "şehidimiz" dedi. Biz bu meseleye nasıl bakıyoruz. Amerika'yı Suriye'de rejimi etkisiz hale getirecek bir opsiyon olarak mı görüyoruz yoksa PKK'ya destek veren bir Amerika yine bize bir numara mı çeviriyor? Nasıl görüyorsunuz Amerika'nın yaklaşımını?

İfade ettiğiniz bu endişeler aynı şekilde biz de taşıyoruz. Yani bunlar bize güven vermiyor. Bir bakıyorsunuz farklı… Başka bir gün yaptıkları açıklamalara bakıyorsunuz daha farklı. Bundan dolayı da bunların hangisine nasıl inanacağız! Şimdi ben 3-4 gün önce Sayın Putin ile görüştüm. Gayet güzel bir görüşme oldu. Ertesi gün baktık bir açıklama; o açıklamada da Türkiye'ye ciddi manada suçlamalar yapıyorlar. Biz Sayın Putin ile yaptığımız görüşmede aramızda böyle bir şey geçmedi. Size ne oluyor? Demek ki tepe başka, alt başka.

James Jeffrey ile ilgili olarak burada "şehidimiz" demesi bizim için inandırıcı şeyler değil. İnandırıcı olmadığı gibi, güya bizim hakkımızı teslim ediyor. Tamam da Jeffrey'nin hakkımızı teslim etmesinden öte, burada bizim Sayın Trump'ın hakkımızı teslim etmesi çok önemli. Yani Sayın Trump da eğer bizim hakkımızı teslim edecekse, bu konuda hakikaten kararlı bir duruş ortaya koyacaksa, onun bir anlamı olur. Bunun tabi bir de görüşmenin ardından yapılan basın açıklamasında özellikle uluslararası medyaya girmesi büyük önem taşıyor. Eğer bu sağlanırsa o zaman deriz ki bu işin kıymeti harbiyesi var.

SORU: Doğu Akdeniz gündemin alt sıralarına düştü ama bu konuda sondaj ve arama faaliyetlerinde son durum nedir? Bundan sonra nasıl adımlar atılacak?

Bu konuda aslında bizim tutumumuz belli. Orada bir değişiklik söz konusu değil. Bunun da en önemli göstergesi yaptığımız anlaşmadır. Şu anda iki sondaj gemimiz varken tuttuk bir de üçüncü bir sondaj gemisi daha aldık. Şimdi bizim 3 sondaj gemimiz iki de sismik araştırma gemimiz var. Diyoruz ki "biz kendi sondaj gemilerimizle kendi sismik araştırma gemilerimizle burada yoğun bir çalışmanın içerisine girelim." Hatta gerekirse yanımıza uluslararası camiadan da birilerinin gelmesine karar verirsek, yanımıza şirket almak mümkün. Bunları Serrac ile de görüştük. Tabi bu işler kolay işler değil, maliyeti çok çok yüksek işler. Bir sondaj, iki sondaj, üç sondaj… Çıkmaz, çıkmaz, çıkmaz; ondan sonra bir tanesinde de çıktığı andan itibaren de "tamam" dersin. Mesela bizim Karadeniz'de araştırmalar yaptılar ve yaptıkları araştırmalarda 200 milyon doları aşkın yatırım yaptılar ama netice alamadılar. Anlaşmamıza göre biz onlara para vermeyeceğiz, onlar çıkartırlarsa yarı yarıya bölüşecektik. Çıkartamadılar, biz de onları uğurladık. Bu sadece kuru bir petrol arama olayı değildir. Bu olayın asıl önemli olan yanı, siz siyasi olarak da orada varsınız, askeri olarak da varsınız. Siz bu bölgede adeta burayı kontrol eden bir ülke konumundasınız. Bu bakımdan çok önemli.

Bundan sonraki süreçte de aynen buradaki durumu koruyacağız. Biz zaten Akdeniz'de en uzun kıyı kenarı çizgisine sahip olan ülkeyiz. Gazi, "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri" diyor. Burada bir mana var. Bunun üzerinde durmak lazım.

ABD'nin sahadaki politikalarından kaynaklanan durumu da düzeltmesi halinde işimiz daha da kolay olacaktır. Fakat tabi ilginç olan şu; Hafter'i davet ediyorlar. Bu adam, Libya'yı 11 kez bombalayan adam değil mi?

Şimdi de Macron çağırıyor Hafter'i. Hafter de güle oynaya oraya gidiyor. Yani bunları anlamak mümkün değil. Bunları hakikaten hem halkımıza hem dünyaya anlatmamız lazım’’

ESED REJİMİ YA ÇEKİLECEK YA ÇEKİLECEK

(Takvim Gazetesi Yazarı Bülent Erandaç’ın yazısı)

Dünyanın gözü, aynı anda dünyanın 2 süper gücü Rusya lideri Putin ve ABD Başkanı Trump ile konuşan, Avrupa lideri Alman Başbakanı Merkel ile sıkı temaslarını sürdüren, aynı süreç içinde stratejik gezileriyle dikkati çeken Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın çok hayati hamlelerine bir isim koyarsak: MESELE SADECE İDLIP DEĞİL TÜRKİYE’NİN GELECEĞİNİN YOL TAŞLARINI DA DÖŞEMEKTİR.

Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın bir haftalık konuşmalarında ve temaslarında İdlib denklemini çözmek BİRİCİ SIRADA YER ALIYOR ama bunun da ötesinde Türkiye-Rusya,Türkiye-Avrupa,Türkiye-ABD ilişkileri de yeniden şekilleniyor. İdlib’te son duruma bakarak, gelişmelerin olası seyrine ışık tutalım. Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan-Türk Devlet Aklı, İdlib denklemini çözecek.

STRATEJİSİ İLE HEM SAHAYA HEM MASAYA tüm ağırlığını koymuş durumda.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, İdlib bölgesinde   Ankara’nın atacağı adımları açıkladı.Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı telefon görüşmesinin hemen ardından konuşan Erdoğan, Şam yönetiminin yanı sıra ilk kez Moskova yönetimine de ‘siz de güvende olmazsınız’’ mesajını verdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “bitmez tükenmez toplantılar’’ ifadesini kullanarak Moskova’nın oyalayıcı tutumuna dikkat çekti. Ancak, Diplomatik kanalların açık tutulmasını da sağlayacak Türkiye’den Rusya’ya da bir heyet gideceğini vurguladı.

Rusya’ ya heyet gitti. Pazartesi günü Moskova’da denklemi çözme parametreleri yolunda görüşmeler başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan diplomatik kanalları çok iyi kullanıyor. Rusya’ya verdiği sert mesajlara rağmen İdlib sorununu çözecek diplomatik hamleyi gerçekleştiriyor. Erdoğan ve Putin’in yanı sıra iki ülke Dışişleri Bakanları, Mevlüt Çavuşoğlu ve Sergey Lavrov da mekik diplomasisi yürütüyorlar.

Değerlendirmelere göre, Rusya’nın Türkiye ile temasları Beşar Esed yönetimine askeri hedeflerine ulaşması için zaman kazandırmak amaçlı yaptığını gösteriyor. Erdoğan, Ankara’nın bu noktadaki rahatsızlığını da; Bitmez tükenmez toplantıların sonucunu beklemeden, hemen şimdi ne yapmamız gerekiyorsa onun adımlarını atacağız’’ ifadeleriyle dile getirerek, mesajı veriyor.

Erdoğan’ın Rusya’ya kritik görüşme için heyet göndermesi, Türkiye’nin her şeye karşın Rusya ile teması bu aşamada kesmek niyetinde olmadığı, Ankara-Moskova arasındaki çok boyutlu ve derin işbirliklerine verdiği önemi gösterdiğine işaret ediyordu.

İDLİP DIŞI DA TÜRKİYE’NİN HEDEFİNDE

 STRATEJİ’ye GÖRE, Başkan Erdoğan’ın mesajlarının önemli bir parçasını Suriye ile yaşanan gerginliğin askeri yansımaları oluşturdu. Şubat ayı sonuna kadar rejimi Soçi Muhtırası sınırları dışına, yani gözlem noktalarımızın gerisine çıkartmakta kararlıyız’ ’diye konuşan Erdoğan, Türkiye’nin İdlib’deki askerî gücünü tahkim ettiğini de anımsattı. Ankara, Suriye ordusu ve müttefiklerinin M4 ve M5 karayollarını tamamen ele geçirmesini önlemek amacıyla bu hat üzerinde geçici mevzilenme üsleri oluşturmuştu.

Rejim ordusunun Türk askerine olası bir saldırısında ise 10 kat misliyle yanıt vererek,saldırı olacak başka yerlerde de daha sert şekilde verileceği söylenerek, MESELENİN İDLİB BÖLGESİYLE SINIRLI KALMAYACAĞI ORTAYA KONULDU.

Bu sözlerle Başkan Erdoğan, Türkiye açısından düşman konumda görülen rejim ordusu ve müttefiklerinin Suriye'nin neresinde olursa olsun hedef alınabileceğini kayda geçirmiş oldu.

Rusya’ya, “Siz de güvende olmazsınız’’ mesajı verildi. STRATEJİ ’ye göre Türkiye’nin REJİM ordusu ve müttefiklerine karşı yapacağı olası operasyonlarda önemli bir takviyeyle güçlendirilmiş kara güçlerinin yanı sıra hava unsurlarının da kullanılıp kullanılmayacağına yönelik 2 FORMÜL HAZIRLANDI.

SONUÇ

Başkan Erdoğan’ın en açık cümlesi, ’’Şubat ayı sonuna kadar rejimi Soçi Muhtırası sınırları dışına, yani gözlem noktalarımızın gerisine çıkartmakta kararlıyız. Bunun için karada ve havada her ne gerekiyorsa çekinmeden, tereddüt etmeden, hiçbir oyalamaya meydan vermeden yapacağız’’ ifadesidir. REJİM YA ÇEKİLECEK YA ÇEKİLECEK…

ÇİN VE VATiKAN İLK KEZ DÜZEY TEMAS

Diplomatik bağı bulunmaya Çin ile Vatikan arasında ilk kez üst düzey temas gerçekleşti, iki tarafın dışişleri bakanları Almanya'da bir araya geldi.

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ile Vatikan temsilcisi Başpiskopos Paul Gallagher'in Münih'teki görüşmesi, iki yönetim arasında 1951 yılından bu yana kopuk olan ilişkilerin iyileşmesinin önemli bir göstergesi olarak yorumlandı.

Taraflar arasındaki ilk diyalog adımı, Ekim 2018'de yapılan anlaşmayla atılmıştı. Anlaşma gereği Papa Francis, Çin tarafından atanmış 7 piskoposu tanımıştı. Yaklaşık 12 milyon Katolik'in yaşadığı Çin'de daha önceleri Pekin yönetiminin kontrolündeki Çin Kilisesi'ne bağlı kiliselerle, resmi olmayan ve Vatikan'a bağlı 'yeraltı kiliseleri' bulunuyor, bu durum ülkedeki Hristiyanlar arasında anlaşmazlıklara sebebiyet veriyordu.

Ülkedeki Katolik piskoposları kendisi seçmek isteyen Pekin yönetimi, söz konusu atamaların Vatikan tarafından yapılmaya çalışılmasını iç işlerine müdahale olarak görerek Papa'nın atadığı piskoposları daha önce tanımıyordu. Anlaşmayla birlikte, papaz ve piskopos atanmasına her iki tarafa da söz hakkı tanındı.

Münih Güvenlik Konferansı için Almanya'da bulunan Wang ve Gallagher, 2018'de imzalanan anlaşmanın önemini vurgulayarak, Katolik Kilisesi ile Çin halkı arasındaki diyaloğun devamı için çaba göstermeyi sürdüreceklerini ifade etti.

DEUTCHE WELLE(ALMAN HABER AJANSI)ANALİZİ

MERKEL SONRASI ALMANYA

Angela Merkel sonrası partinin yeni lideri kim olacak?

 Almanya'da iktidar merkez sağ parti Hristiyan Demokrat Birlik'in (CDU) Angela Merkel sonrası liderliği için halef seçilen ve genel başkan olan Annegret Kramp-Karrenbauer'in istifa edeceğini açıklamasının ardından yeni başkanın kim olacağı tartışması devam ediyor.

Partinin liderini ve ülkenin yakın gelecekteki şansölye adayını belirlemek için gerekli olan seçim takvimi hızlandırıldı ve öne alındı. 2021 yılında gerçekleşecek olan genel seçimler için orijinal plan yaz aylarında adayların belirlenmesi ve partinin aralık ayındaki yıllık kongresinde de başkanın belirlenmesi şeklindeydi.

Ne var ki, bu takvimin fazla uzun olduğunu söyleyen CDU'nun Saksonya eyaleti başkanı Holger Stahlknecht, "Hiçbir şey belirsizlik içinde karanlıkta oturup beklemekten daha kötü değildir." şeklinde konuştu. CDU'nun Bavyera eyaletindeki kardeş partisi Hristiyan Sosyal Birliği (CSU) başkanı Markus Söder de aynı görüşte olduğunu bildirdi.

Parti içinden gelen bu talep ve bazı isimlerin de adaylıklarını koymasıyla Kramp-Karrenbauer pozisyonla ilgilenenlerle önümüzdeki haftadan itibaren görüşmeye başlayacağını açıkladı.

Ortaya çıkan ilk isimler eski CDU Federal Meclis Grup Başkanı Friedrich Merz ve Sağlık Bakanı Jens Spahn oldu.

Friedrich Merz'i tanıyalım

Merz 1989–1994 yılları arasında Avrupa Parlamentosu üyeliği yapmış eski bir avukat. 1994-2009 yıllarında Alman meclisi üyesi ve 2000–2002 yılları arasında da CDU ve CSU meclis grubu başkanı olarak görev yaptı. CDU liderliği için ilk girişimini Aralık 2018'de yapmış, Karrenbauer'e rakip olmuştu.

Kariyerinde ekonomi, dış politika ve güvenlik politikaları üzerine yoğunlaşmış olan Merz, muhafazakar-liberal olarak biliniyor. AB ve NATO'yu güçlü şekilde destekleyen Merz, ABD ile olan ilişkilerin de güçlendirilmesinden yana ancak son dönemde Başkan Donald Trump'ı sert şekilde eleştirmiş bir isim. 'Avrupa ordusu' fikrine de sıcak bakan Merz, Magdeburg'da katıldığı etkinlikte partinin Merkel öncesi muhafazakar çizgiye geri çekilmesi gerektiğini kaydederek şunları söyledi:

"Değerler, konular ve içerik üzerine konuşmak zorundayız. Böylece insanların duygusunu hissederek tartışabiliriz. Biz Yeşiller’le amaçları değil, onlarla yol ve yöntemi tartışmalıyız. Almanya, 21’inci yüzyılda endüstri ülkesi olmalı. Hizmet ve teknolojiyle bir yere varamayız. İklim sorunumuz var. Bu sorunun insan eliyle oluştuğunu bilmiyoruz ama biz bunun insanlarla çözüleceğini biliyoruz. Sadece yasaklamakla, sadece konuşmakla ya da insanları düzenlemeye çalışmakla bu sorunlar çözülmez.”

Aşırı sağcı AfD’yi de hedef alan Merz, “AfD, tıpkı nasyonal sosyalistlerin Federal Meclis ile oynadıkları gibi demokrasiyle oynuyor. Bu partinin yöneticilerinin büyük kısmı antidemokratik, bir kısmı da açıkça Yahudi karşıtı. Seçmenleri ise daha çok tepkiyle oy veriyor” dedi.

Jens Spahn'ı tanıyalım

Dördüncü Merkel kabinesinde Federal Sağlık Bakanı olarak görev yapan ve 2002'de ilk kez milletvekili seçildiğinde federal parlamentonun o güne kadarki en genç üyesi unvanını alan 1980 doğumlu Alman siyasetçi Jens Spahn da Aralık 2018'de başkanlık için adaylığını koymuş ancak seçilememişti.

Ekonomide liberal olan Spahn, en çok vergileri ciddi oranda düşürme vaadi ile biliniyor. Katolik inancını öne çıkaran ancak eşcinsel kimliğini de gizlemeyen siyasetçi eşcinsel evliliğin yasallaşması için verdiği mücadele ile de tanınıyor. Tasarı kendi partisi tarafından reddedilmiş olsa da Spahn daha sonra 2019 yılında terapi adı altında eşcinsellere 'tedavi' uygulamalarını yasaklayan ve cezalandıran yasanın hayata geçmesini sağlayan isim oldu.

Göçmen krizi sırasında Merkel'in açık kapı politikasını yüksek sesle eleştiren siyasetçilerin başında gelen Spahn'ın AB genişlemesine de çok sıcak bakmadığı biliniyor.

ABD-İSTİHBARAT CIA İLE ALMAN ISTİHBARAT BND KOLKOLA

ABD'nin İsviçre merkezli 'Crypto AG' adlı bir şirketi satın alarak, on yıllar boyunca aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 120'den fazla ülkenin gizli yazışmalarını takip ettiği ortaya çıktı. Habere göre; bu şirket ABD Merkezi Haber Alma Teşkilatı (CIA) ve Batı Almanya istihbarat servisi (BND) casuslarına Türkiye de dahil olmak üzere 120’den fazla ülkenin gizli yazışmalarına erişim imkânı sağladı. Amerikalı ve Alman istihbarat kurumları, on yıllar boyunca ‘Crypto AG‘nin sattığı şifreleme cihazları tarafından üretilen gizli mesajlaşmaları deşifre etti.

CIA’in İran’da 1979’da yaşanan rehine krizi, Arjantin ve İngiltere arasında 1982 yılında patlak veren Falklands Savaşı ile Güney Amerikalı liderlere yönelik suikastlara ilişkin iletişimi dinlediği öne sürülüyor. 2008 YILINDA SONA ERDİ.CIA ve BND, Crypto AG’nin 1970’li yıllar ile 2018 arasındaki hemen hemen tüm operasyonlarını kontrol etti. Şirketin 2008 yılında satıldığı ve istihbarat servisleriyle çalışmalarını sonlandırdığı öğrenildi.

Crypto şirketinin ürünleri halen dünyanın dört bir yanında farklı ülkeler tarafından kullanılıyor. Belgelere göre aralarında Avrupa ülkelerinin de bulunduğu çok sayıda ülkenin diplomatik ve askeri haberleşmelerinin kapsamlı olarak izlendiği tahmin ediliyor.

MÜŞTERİLERİ O GERÇEĞİ BİLMİYORDU

Crypto AG şirketi, II. Dünya Savaşı sırasında şifreleme makineleri üretmek üzere ilk anlaşmasını ABD ordusuyla yaptı. Bu anlaşmadan elde edilen gelirle şirket, on yıllar boynuca şifreleme cihazları alanında hâkim üretici oldu. İsviçre merkezli şirketli, 120'den fazla ülkeye teknolojik cihazlar satarak milyonlarca dolar kazandı. Crypto AG'nin müşteleri arasında Türkiye, İran, Hindistan, Pakistan hatta Vatikan bile yer alıyor. Ancak müşterilerinin hiçbiri şirketin CIA tarafından satın alındığını ve kullanıldığını bilmiyordu.

CİHAZLAR HÂLEN KULLANILIYOR

Bir Alman istihbarat uzmanına göre; ilk olarak ‘Thesaurus’, sonrasında ‘Rubicon’ kod adıyla bilinen projeden milyonlarca dolar kazanıldı. Alman dış istihbarat servisi BND, elde edilen geliri saha operasyonlarını finanse etmek için, CIA ise Cryto şirketini tekel kılmak üzere rakip şirketleri satın alarak kullandı.

ABD ve Almanya’nın dost olarak gördüğü hükümetlere şirket üzerinden güvenli modeller sattığı, dünyanın geri kalanına ise hileli sistemler sattığı ifade ediliyor.

DÜNYA SAVUNMA HARCAMALARINDA BÜYÜK ARTIŞ

Son yayınlanan bir çalışmaya göre küresel savunma harcamaları son 10 yılın en fazla yükselişini kaydetti. 2019 yılında yüzde 4 arttığı belirlenen savunma harcamalarındaki aslan payı ise ABD ve Çin'e ait.

Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü'nün (IISS) raporu Çin'in savunmada modernleşme programlarının bu alanda milyarlarca dolarlık yatırıma neden olduğunu belirtiyor. Özellikle Çin'in geliştirdiği ve radarların tespit etmesi zor olan hipersonik füzeleri Washington'ın silahlanma yarışında elini zorluyor.

IISS'in yıllık 'Askeri Denge Raporu' dünyada savunmaya yapılan harcamalar ve karşılaştırmalarını ele alıyor. Buna göre ABD, 2019 yılında 2018'e kıyasla 53,4 milyar dolar artış kaydederek ilk sırayı aldı. Bu rakam İngiltere'nin tüm savunma bütçesine eşit.

Çin ve ABD her iki ülke de yüzde 6,6 oranında harcamayı arttırdı. Avrupa da Rusya kaynaklı endişeler nedeniyle savunmaya yüzde 4,2 daha fazla pay ayırdı. Ne var ki, Avrupa'da yaşanan artış toplam bütçeyi ancak 2008 seviyelerine getirebildi çünkü küresel finans krizi öncesi Avrupa'nın savunma bütçesi çok daha yüksekti.

Trump'ın açık sözlülüğü işe yaradı mı? NATO'nun Avrupalı üyeleri ABD Başkanı Donald Trump'ın hedefinde yer almamak için savunma bütçelerini son dönemde arttırma eğilimine girmesi Trump'ın sert eleştirilerinin ve üstü kapalı tehditvari konuşmalarını kısmen de olsa karşılık bulduğunu gösteriyor.

MEDYA DÜNYASI

RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in, 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanunda değişiklik yapılmasına ilişkin çalışmalar tamamladı.

Önümüzdeki günlerde RTÜK Üst Kurul’da son şekli verilecek taslakta getirilen yenilikler şöyle:

RTÜK’te daire başkanlıklarının sayısı 15’e çıkarılıyor. Hukuk Müşavirliği daire başkanlığı haline getiriliyor. Daire başkanlıklarına isim verme, kurma, lağvetme yetkisi doğrudan RTÜK Başkanına veriliyor. İzin ve Tahsisler Daire Başkanlığı üçe, İzleme ve Değerlendirme Dairesi Başkanlığı ikiye bölünüyor. RTÜK’te başkanlık sistemi kuruluyor, halen Üst Kurul’da olan birçok yetki doğrudan başkana veriliyor.

Daire Başkan yardımcılarının sayısı da 70’e çıkıyor. Bu görevden alınanlar Üst Kurul uzmanlığına atanıyor; özlük hakları ve makam tazminatlarını almaya devam ediyorlar. Başkan müşaviri kadrosu da 5’ten 10’a yükseltiliyor.

 RTÜK çalışanlarıyla ilgili yeni bir maaş sistemi getiriliyor. Kanuna uzman maaşlarının emsallerinin iki katına yükseltilmesi için RTÜK Başkanına yetki verilmesiyle ilgili hüküm de konuluyor. Kıdemli uzmanlık adıyla yeni bir kadro oluşturuluyor. Ek olarak 15 yeni uzman yardımcısı kadrosu getiriliyor. Böylece uzman yardımcılarının sayısı 120’ye yükseliyor.

Halen İstanbul, İzmir ve Diyarbakır olmak üzere üç yerde bulunan bölge müdürlüklerinin sayısı yediye yükseltiliyor. Bölge müdürlüklerinin kurulacağı yerlere ve bölge müdürleri ile yardımcılarına karar verme yetkisi RTÜK Başkanı’na tanınıyor. Eskiden Van ve Adana’da da bölge müdürlükleri vardı; büyük paralar harcanarak SKAAS sistemi kurulduktan sonra bölge müdürlükleri işlevsiz kaldı; bölge müdürlüklerinin sayısı azaltıldı.

Kademeli emeklilik sistemi getiriliyor. Kanun çıktıktan sonra bir ay içinde başvurulması koşuluyla emekliliği seçenlere, emekliliğine 10 yıl kalmış olanlara yüzde 40, 5 yıl kalmış olanlara yüzde 30 daha fazla ikramiye ödenmesi hükmü getiriliyor. Böylece TRT’de yapıldığı gibi RTÜK’te de eski kadroların kurumdan uzaklaştırılması sağlanacak ve kuruma yeni kadrolar doldurulacak.

RTÜK Başkanına MİT’ten gelen talepler doğrultusunda işlem yapma yetkisi veriliyor. Üst Kurul’un kanunla belirlenen görevlerini kadrolu personelin yanısıra sözleşmeli personel ve işçi personel eliyle yürüteceği hükmü getiriliyor. Başkana 30 sözleşmeli bilişim uzmanı alma yetkisi veriliyor. Bu uzmanların istihdamına ve ücretlerine de RTÜK Başkanı karar verebiliyor. Bu uzmanların ücretleri en yüksek sözleşme ücretinin 4 katına kadar olabiliyor.

TRT KURDİ YÖNETMENİ MUSTAFA EKİNCİ KONUŞTU

“TRT Kurdi Kürtlerin nefes borusudur"

TRT Kurdi Koordinatörü Mustafa Ekici, Kürtlerin ilgisini çeken, doğal ve insani bir yayıncılık yaptıklarını belirterek, "TRT Kurdi, Kürtçenin politikleştirilmesinin önüne geçmiştir." dedi.

Ekici, TRT Kurdi'nin yayın çalışmalarını değerlendirdi.

2009'da kurulan 11 yıllık kanalın Türkiye'de, Suriye'de ve Kürtlerin yaşadığı her yerde 24 saat Kürtçe yayıncılık yaptığını belirten Ekici, "Kanalımız spordan müziğe, kadından çocuğa, dinden siyasete, kültürden ekonomiye kadar geniş bir yelpazede, haftada 45 yeni program yayınlıyor." diye konuştu.

TRT Kurdi'nin Irak, Suriye, İran'daki 100 tam zamanlı Kürtçe yayıncılık yapan kanallar arasında reyting sıralamasında birinci olduğunu ifade eden Ekici, şunları söyledi:

"Türkiye'de reyting sıralamasında ilk 30'dayız. Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da en çok izlenen ilk 5 kanal arasındayız. Suriye'de ve Irak'ta birtakım araştırma şirketlerinin yıllık araştırmalarında açık ara bir numarayız. Bunun basit bir nedeni var. Bizim dışımızdaki diğer Kürtçe kanallar birtakım siyasi angajmanlara sahipler. Birtakım siyasi odaklarla bağlantılıdırlar.

PKK'nın yaklaşık 10 kanalı var. Burada müzik, çocuk yayıncılığı da yaparlar. Terör, şiddet, kan, ajitasyon akşama kadar yayınlanır. Tamamen örgüt marşları üzerinden bir müzik dayatılır. TRT Kurdi, bu siyasi angajmanların tamamen dışında ve Kürtlerin çok ilgisini çeken, doğal ve insani bir yayıncılık yapıyor. TRT Kurdi, Kürtçenin politikleştirilmesinin önüne geçmiştir. Kürtçenin İslam hafızasının ve Müslüman dillerin arasında kalmasının yoludur kanalımız."

'KANALIMIZ TEMATİK BİR AİLE KANALI'

 Ekici, kanalda doğal, insani duyguların müziğinin yapıldığına ve bunun çok sevildiğine dikkati çekerek, Türkiye'nin dışında Irak'ta ve kısmen İran'da kanalın gazetecilerinin 7 gün 24 saat sahada yayın gerçekleştirdiklerini söyledi.

Ekici, alanın uzmanlarının iki yıldır gazetecilerin katıldığı tek Suriye gündemi programıyla ülkenin yıllardır süren sorunlarını masaya yatırdığını aktardığını ifade ederek, şunları belirtti:

"Bizim kanalımız tematik bir aile kanalı. TRT Kurdi, Kürtlerin nefes borusudur. Hendeklerle örgüt çok ciddi kışkırttı halkı ve bizim yayınlarımızla terör örgütüne halk yüz vermedi. Geçen günlerde canlı yayın müzik programımızda ilk kez WhatsApp numaramızı yayınladık. 40 dakika içerisinde Türkiye'den, Suriye ve Irak'tan 800 mesaj geldi. Bu büyük bir başarıdır."

Kanalda günde 5 haber bülteni, haftada 6 siyasi içerikli program ve 4 canlı müzik programı yayınladıkları, müzik programlarını yaz aylarında ilçelerde açık havada düzenlediklerini dile getiren Ekici, kandillerde küçük ilçelerde mevlit programları da yayınladıklarını anlattı.

Devletin aldığı önlemlerle bölgenin rahatladığını, yaşam normalleştikçe insanların itirazlarının da normalleştiğini belirten Ekici, terörün Kürtlere bir yararı olmadığını söyledi.

Ekici, "PKK'nın karargâhlarında Kürtçe konuşulmaz. Dertleri Kürt değil, Kürtçe değil. Kürt'e dayalı projeleri yok. 1970'lerde kalmış, sosyalist bir jargon içinde yaşıyorlar. Kandil'deki terör baronlarının çoğu 70 yaşını geçti. 70 yıldır dağdaki bu adamlar, 70 yıl öncesinin jargonları ile konuşuyorlar. PKK Stalinizmi'nin bugün hiçbir karşılığı yok. Onun için Diyarbakır annelerinin yaptığı eylem çok asil bir davranış. Bunun arkasında durmamız gerekir." diye konuştu.

"FETÖ ve PKK terör örgütleri başta olmak üzere birçok illegal yapılanmanın hedefe koyduğu kanalımız, sosyal medya mecraları başta olmak üzere gerçek dışı algı operasyonlarına düzenli periyotlarla maruz kalıyor. Bu saldırıların tek merkezden yönetildiği rahatlıkla anlaşılıyor. Sadece sosyal medya değil, sahadaki çalışan arkadaşlarımız da tehditlerin dışında birçok defa fiziki müdahalelerle de karşılaştı. Bunlarla hukuk önünde mücadelemiz devam ediyor.

Biz onların kurduğu siyasal jargonun, siyasal nemalanma sisteminin merkezini dağıtıyoruz. FETÖ 17-25 Aralık'tan beri kanalımızın ve çalışanların üzerine geliyor. Biz 6 yıl öncesinin dörtte bir bütçesi ile çalışıyoruz. O bütçenin büyük bir kısmı FETÖ'ye aktarılıyordu. Bunların tamamını kestiğimiz için bizi hedefe koydular. TRT Kurdi'nin dili vicdan dilidir, birlik dilidir. Biz bundan asla vazgeçmeyeceğiz."

TRT DEUTSCH, ALMAN BİLD’İ RAHATSIZ ETTI

Almanca dijital haber platformu TRT Deutsch, test yayınına başladı. TRT Deutsch, başta Almanya olmak üzere Almanca'nın hakim olduğu ülkelerde tercih edilen, güvenilir ve referans bir haber kaynağı olmak için yola çıktı.

Gündemdeki olayları farklı bir perspektiften sunarak madalyonun diğer yüzünü de gösteren bir haber platformu olarak TRT Deutsch, batı medyasında kamuoyuna yeterince anlatılmayan birçok konuyu masaya yatıracak.

Alman Bild rahatsızlığını anında belli etti. Bild, 'İlk Alman Erdoğan kanalı faaliyete geçti' başlıklı haberinde, yabancı bir rejimin Alman halkına yakınlaşmak için böyle bir adım attığını söyledi.

İSLAMAFOBİ'NİN KARŞISINDA OLACAK

Açıklayıcı yayınlarıyla önyargıları gidermeyi hedefleyen platform, Avrupa’da artan aşırı sağcılık ve İslamofobinin de karşısında duracak.

Platform, Türk diasporasının yanı sıra Alman medyasında yeterince temsil edilmeyen, sesini duyuramayan, etnik kökeninden veya sosyoekonomik durumundan dolayı ayrımcılığa uğrayan Almanların da sesi olacak.

REKLAM PASTASI,GAZETE-TV’LERDEN İNTERNETE KAYIYOR

Basın İlan Kurumu (BİK) Genel Müdürü Rıdvan Duran, basına reklam verme oranları hakkında açıklamalarda bulundu. Duran, "Geçen yıl yazılı basına reklam verme oranı, yüzde 30,9 düşmüş. Televizyonlarda yüzde 10, radyolarda yüzde 5 düşmüş. İnternet medyasında, yüzde 10 artmış." dedi.

Duran,  "İnternet Haberciliğinin Geliştirilmesi Eğitim Programı"nın sertifika töreninde, milletlerin tarihi perspektiflerinin geleceklerini belirlediğini söyledi. Türk milletinin imparatorluk kültürünü 15 Temmuz'da herkesin gördüğünü belirten Duran,"İnsanlar bir araya geldi, farklı inançlarda, farklı siyasi anlayışlarda olsalar bile bir milli duruş sergileyebildiler." diye konuştu. YAZILI BASIN GERİYE GİDİYOR.Yazılı basının her gün biraz daha geriye gittiği, internet haberciliğininse hızlı ilerlediği bir dönem yaşandığını vurgulayan Duran, şunları kaydetti:

"Artık robot muhabirlerden bahsedilir döneme geldik. Kameralar, telefonlar çekiyor ve iletişim kanallarıyla anında görüntüler yayınlanıyor, habere dönüştürülüyor. Gecikmeden, oturup yazıp kontrol edilerek değil. Böyle bir çağda yaşıyoruz. Yazılı basın olarak kendimizi çağa adapte etmemiz, uydurmamız gerekiyor. Geçen yıl yazılı basına reklam verme oranı, yüzde 30,9 düşmüş. Televizyonlarda yüzde 10, radyolarda yüzde 5 düşmüş. İnternet medyasında, yüzde 10 artmış. Pasta bir yerden azalıyor, diğer tarafa kayıyor. Bir şekilde kendimizi bu gelişen, yaklaşan fırtınaya adapte etmemiz gerekiyor. Yoksa o fırtınada kaybolup gideceğiz."

Duran, Basın İlan Kurumu'nun gazetelere destek için kurulduğunu anımsatarak, "Artık gazeteler sıkıntı çekmekte. Hepimiz, sektörün içinde olanlar bunu biliyor. Kağıt fiyatlarından başlayarak, personel giderlerine kadar sıkıntılardan bahsedecek arkadaşlar. Doğru, sıkıntı var ama internet medyasına çok ciddi yönelme var." ifadesini kullandı.

Yazılı basının internet medyasına yönelmesinin önemine değinen Duran, şöyle devam etti:

"Yazılı basının geçmişe dayalı haberin doğrulandığı bir kültürü var. İnternet medyasında hız var. Bir an önce haberi girmek, en fazla tık almak. Yanlış haber, sonradan doğrulansa bile doğru haberden çok daha fazla popüler oluyor. Mesela bir sanatçı vefat etmemiş. Sanatçının kendisi vefat etmediğini söylüyor, sosyal medyadan. Bu, inandırıcı bulunmuyor. Yalan olan daha inandırıcı bulunuyor. Bizim yazılı basının kültürünü internet medyasına taşımamız gerekiyor."

Duran, eğitim çalışmalarının devam edeceğini belirterek, "İnternet medyasında yalan habere dayanmayan, insanların zihinlerini bulandıran değil hakkın, adaletin yanında olan bir yapıyı oturtmaya çalışacağız. İnternet medyasının ahlak ve hukuk çerçevesinde oluşmasına nezaret edeceğiz." dedi.

ABD’Lİ ÜNLÜ MEDYA DEVİ İFLAS BAYRAĞINI ÇEKTİ

Amerika’nın en büyük ikinci gazete grubu olan McClatchy, iflas koruması için başvuruda bulunduğunu açıkladı.

Amerika’nın en büyük ikinci gazete grubu olan McClatchy, iflas koruması için başvuruda bulunduğunu açıkladı. Bu gelişmeyle, ABD medya sektörünün içinde bulunduğu kriz bir kez daha belgelendi.

Firma, borçlarını azaltmaya ve dijital dönüşüme odaklanırken, Miami Herald ve Kansas City Star dahil 30 bölge gazetesini işletmeye devam edeceğini bildirdi.

İflas başvurusunda yer alan yeniden düzenleme planında, gazete zincirinin, Chatham Asset Management adlı özel bir sermaye grubuna devredilebileceği ve McClatchy’nin borsa faaliyetlerinin durdurulabileceği kaydediliyor.

Amerika’nın Sesi’ nde yer alan habere göre; iflas başvurusu, McClatchy’nin ağır borç yükünü hafifletmeyi hedefliyor.

GAZETECİLİĞE BAĞLILIK. McClatchy Yönetim Kurulu Başkanı Kevin McClatchy, firmasının güçlü bir işletme olmaya devam edeceğini ve ailesinin beş kuşaktır benimsediği bağımsız gazetecilik ilkesine bağlı kalacağını söyledi.

McClatchy “Yeniden yapılanma süreci, firmanın geleceği için gerekli ve olumlu bir adım” dedi.

McClatchy’nin iflastan korunma başvurusu, gazetecilik sektörünün derinden sarsıldığı bir döneme denk geldi. Köklü medya kuruluşlarının çoğu, dijital haberciliğe geçişte zorlanıyor. Ayrıca, online reklam gelirlerinin büyük kısmı teknoloji platformlarına gidiyor.

ABD’nin en büyük gazete yayıncısı Gannett, sektörün zorluklarını aşmak için geçen yıl rakibi GateHouse ile birleşmeye karar verdi.

Bazı itibarlı gazeteler iflas ederken, bazıları ciddi değer kaybetti.Amerika’da çoğu haftalık yayınlanan yaklaşık 2000 yerel gazete, son 10 yılda yayınına son verdi. Aynı şekilde, gazetecilik sektöründeki istihdam da yarı yarıya azaldı.

Forman, bağımsız yerel gazeteciliğin bu kadar önemli olduğu bir dönemde, yeniden düzenlenmiş bir sermaye yapısının McClatchy’nin dijital dönüşüm stratejisini sürdürmesini ve güçlü yerel gazetecilik ilkesine bağlı kalmasını mümkün kılacağını söyledi.

McClatchy gazeteleri bugüne kadar çok sayıda ödül kazandı. Ancak 2006’da rakibi Knight-Ridder tarafından 4,5 milyar dolara satın alındığından beri firmanın borçları arttı. Northeastern Üniversitesi gazetecilik profesörü Dan Kennedy, McClatchy’nin içinde bulunduğu üzücü duruma, artan borçları nedeniyle yeni teknolojilere yatırım yapamayan başka medya kuruluşlarının da düştüğünü hatırlatıyor.

Kennedy, gazetelerin sosyal medya ve reklam konusunda yaşadığı zorlukların, firmaların hissedarları tatmin etme ve borçlarını ödeme zorunluluğu olmasa çok daha rahat aşılabileceğini söylüyor.

Profesör, sözlerini ‘McClatchy’nin doğrudan yok olmaması çok kötü. Çünkü firma bünyesindeki gazeteler, özgürlüğe kavuştuğunda, yerel yatırımcılar bulup yeniden ayağa kalkabilir ve sürdürülebilir bir geleceğe doğru yola çıkabilir’ diyerek tamamlıyor’’

48 yıllık Ortadoğu gazetesi yayın hayatını sonlandırdı.

1972'de kurulan ve ismini MHP'nin efsane lideri Alparslan Türkeş'in koyduğu Ortadoğu gazetesi, 48 yıllık yayın hayatına son verdi. ‘Son Baskı’ manşetiyle çıkan gazetenin birinci sayfasında, "Bize ihanet edenlerin sonunun da çok uzun olmayacağını görüyor ve biliyoruz." denildi.

3 Mayıs 1972 yılında kurulan ve ismi MHP'nin efsane lideri Alparslan Türkeş tarafından konulan Ortadoğu gazetesi, 48 yıllık yayın hayatına son verdi. Gazetenin son sayısında MHP yönetimine sitem edilmesi dikkat çekti.

‘Son Baskı’ manşetiyle çıkan gazetenin birinci sayfasında, ihanet uğranıldığına vurgu yapılarak şu ifadeler kullanıldı:

“Her kuruluş; tıpkı insan gibi yaşar ve hayatı sona erer. Gazeteniz ORTADOĞU da 48 yıllık hayatına bugün son veriyor. Basın ağacından altın bir yaprak daha düştüğü için üzüntülüyüz. Ancak, bize ihanet edenlerin sonunun da çok uzun olmayacağını görüyor ve biliyoruz. 48 yıldır bize destek veren tüm okurlarımıza şükranlarımızı sunuyoruz. Yarım asra yakındır yolu bu gazeteden geçenlere de teşekkür ediyoruz. Sağlıcakla kalın…”

10 Şubat-16 Şubat Haftası Tiraj Raporu

YARGITAY’DAN EMSAL KARAR

Yargıtay 9. Hukuk Dâiresi, başta hastaneler olmak üzere kamu kurumlarında taşeron olarak çalışan yüz binlerce çalışan için emsâl bir karara imza attı. Yüksek mahkeme, bünyesinde temizlik görevlisi olarak çalışan işçinin ödenmeyen kıdem tazminatından hem kamunun hem de şirketin sorumlu olduğuna hükmetti.

Yargıtay, yıllardır tartışılan taşeron işçilerin kıdem tazminatının kim tarafından ödeneceğine dair emsâl bir karara imza attı. Bir kamu hastanesinde taşeron şirket bünyesinde temizlik görevlisi olarak çalışan işçi, emeklilik sebebiyle işten ayrıldı. Kıdem tazminatını dahi alamayan temizlik görevlisi, İş Mahkemesi'nin yolunu tuttu. İşçi, hastanede haftanın 6 günü fazla mesai yaparak çalıştığını, bayram tatillerinde de çalıştığını, yıllık izinlerini hiç kullanmadığını öne sürdü.

TAŞERON İŞÇİNİN TAZMİNATINI KİM ÖDEYECEK?

Davalı Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu avukatı ise belirsiz alacak davası açılmayacağı ve hukuki yarar yokluğundan davanın reddi gerektiğini, davanın açıldığı tarihten 5 yıl önce muaccel hâle gelen ücret alacaklarının zaman aşımına uğradığını savundu. Davacının emeklilik dilekçesiyle iş sözleşmesini sona erdirdiğini, ihbar ve kıdem tazminatına ilişkin giderlerin sözleşme ve genel giderleri içinde firmaya ödendiğinden idarenin sorumluluğunun bulunmadığını dile getirdi.

Asıl işveren konumunda olmadıkları ve sorumluluğun müteahhitlere ait bulunduğunu, asıl işverenin anılan firmalar olduğunu savunan avukat, davanın husumet ve esas yönünden reddine karar verilmesini talep etti. Davalı taşeron şirket avukatı ise davacının talepleri konusunda sorumluluğu bulunmadığını dile getirdi. Mahkeme, davanın kısmen kabulüne hükmederek, tazminatın Kamu Hastaneleri Birliği tarafından ödenmesine karar verdi. Kararı davalı avukatı temyiz etti.

Yargıtay 9. Hukuk Dâiresi, tazminattan taşeron şirketin de sorumlu olduğuna dikkat çekti. Kararda, "Somut uyuşmazlıkta davalı şirketi son alt işveren olup, kıdem tazminatının tamamından diğer davalı kurum ile birlikte müşterek ve müteselsilen sorumludur. Mahkemece davalı kurumun rücu haklarında ihlal eder şekilde davalı firmanın kıdem tazminatından sorumlu tutulmaması hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir" denildi.

2020 YILI 'PATARA YILI' İLAN EDİLDİ (PATARA NE DEMEK VE PATARA ANTİK KENTİ NEREDE?)

2020 PATARA YILI OLACAK

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2020 yılını 'Patara Yılı' ilan ettiklerini duyurdu. 2020 yılının turizm teması seçilen Patara, Muğla'nın Seydikemer ilçesi ile Antalya'nın en batısındaki Kaş ilçesinin Gelemiş Köyü sınırlarında yer alıyor.

Likya Birliği'nin oy hakkına sahip 16 şehrinden biri olan Patara, Büyük İskender'in kuşattığı kentler arasında yer alıyor. Mitolojik öykülerde Patara'yı su perisi Lykia ile birlikte Apollon'un oğlu Paturus'un kurduğu belirtiliyor.

Noel Baba olarak bilinen Saint Nicholas'ın da Pataralı olduğu söyleniyor. Romalılar döneminde önemli bir ticaret merkezi olan Patara, Bizanslılar döneminde de bu önemini sürdürmüş. Patara Antik Kenti'nin sahilinde yer alan Patara Plajı, tarihi ve kültürel mirasıyla ziyaretçilerine muhteşem bir deneyim sunuyor. Sadece Türkiye'nin değil, tüm dünyanın en güzel plajlarından biri olarak bilinen Patara Plajı, Muğla'nın Seydikemer ilçesi ile Antalya'nın en batısındaki Kaş ilçesinin Gelemiş Köyü sınırlarında yer alıyor. Yaklaşık 18 kilometre uzunluğa sahip olan Patara Plajı, adını Patara Antik Kenti'nden alıyor.

PATARA ANTİK KENTİ

Likya uygarlığının en önemli eserlerini görebileceğiniz Patara Antik Kenti, Ksanthos Vadisi'nde denize açılabilecek tek yer olması nedeniyle tarih boyunca önemini koruyan kentlerden biridir.

Patara, antik dönemde Likya Birliği'nin üç oy hakkına sahip altı kentinden biri ve belki de en önemlisidir. Likya birliği toplantıları kentte bulunan birliğin meclis binasında yapılmaktaydı.

Hititçe'de Patar, Likya dilinde Pttara olarak anılan kentin MÖ 8. yüzyılda var olduğu yapılan kazılar sonucu ele geçen somut verilerle kesinleşmiştir ve İskender'in kuşattığı kentler arasında yer aldığı bilinir. Patara, Roma döneminde de çok önemli bir kent olmuş ve Likya-Pamphilya eyaletlerinin başkentliğini yapmıştır. Patara limanı, hububat deposu ve sevki açısından önem taşımıştır, bu nedenle doğu Akdenizde bulunan 3 hububat deposundan biri (Granarium) Patara'da bulunmaktadır. Bizans döneminde de gelişmesini sürdüren kent, Hristiyanlarca da önemli sayılmış. Noel Baba olarak bilinen Saint Nicholas'ın da Pataralı olduğu söylenir.

400 metre genişliğinde ve 1600 metre derinliğindeki Patara limanının kumla dolmaya başlaması ve teknelerin yanaşmakta güçlük çekmeleri, Patara’nın giderek önemini yitirmesine neden olur. Rüzgarın savurduğu kumlar zamanla limanı doldurur ve kenti büyük ölçüde örter. Bugün kentte görülebilecek kalıntıların bir bölümünün kumlar altında olduğu dikkati çekecektir. Ancak son yıllarda yapılan arkeolojik kazılarla kent, üzerini örten kumlardan arınmaya başlamıştır.

Gelemiş köyünden 2 km sonra yol kenarında Patara'daki kalıntıların en görkemlilerinden Roma Zafer Takı görülür (Metius Modestus). Zafer takı, MS 1. yüzyıl sonlarında yaptırılmıştır. Tepeye doğru görülebilecek kalıntılar arasında Bizans bazilikası ve kutsal alanlar bulunmaktadır. Tiyatro tepenin yamacındadır. Tiyatronun yaslandığı tepede büyük bir sarnıç ile bir anıt mezar bulunmaktadır. Eski liman şimdi sulak alan durumunda.

Ayakta kalan en eski demokratik meclis binası bu şehirdedir. 2010'da TBMM tarafından restore edilmiştir

PATARA PLAJI'NA NASIL GİDİLİR?

Patara Plajı, Kalkan'a 15 kilometre mesafede bulunmaktadır. D400 Karayolu'nu kullanarak Patara Plajı'na ulaşabilirsiniz.

Kaş'tan 45, Fethiye'den 81, Antalya'dan 376 kilometre uzaklıkta bulunan Patara Plajı'na şahsi aracınız ile çok rahat bir şekilde ulaşabilirsiniz.

Ayrıca Fethiye-Kaş arasında sefer yapan otobüsler ile Ovaköy mevkiinde inerek yaklaşık 3.5 kilometrelik bir yürüyüş veya taksi yolculuğu ile de Patara'ya ulaşabilirsiniz.

CARETTA CARETTALARA DA EV SAHİPLİĞİ YAPIYOR

Nesilleri tükenme tehlikesi altında olan caretta caretta deniz kaplumbağalarının ülkemizdeki en önemli üreme alanlarından birisi olan Patara Plajı, Doğal Hayatı Koruma Vakfı tarafından koruma altına alınmış ÇALINMIŞ TARİHİ ESERLER TEK TEK GERİ GELİYOR

İngiltere’ye kaçırılan iki tarihi eser Türkiye'ye getirildi

İNGİLTERE ‘ye kaçırılan Anadolu kökenli ve milattan önce 3000 - 2000 tarihine dayanan iki boğa tarafından çekilen kağnı heykeli ile üç parçalı Sidamara tipi bir lahit, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın girişimleriyle Türkiye'ye getirildi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, yurt dışına kaçırılan iki kültür varlığını daha Türkiye'ye geri kazandırdı. İngiltere'de bulunan Isparta kökenli Sidamara tipi lahit ile milattan önce 3000 - 2000 tarihine dayanan, araba modeli iki boğa tarafından çekilen kağnı heykeli, uçakla Türkiye'ye getirildi.

Tarihi eserleri taşıyan ve Londra-İstanbul seferini yapan uçak, 18.30 sıralarında İstanbul Havalimanı'na indi.  

Özel olarak paketlenen ve uçak altındaki kargo bölümünde paletler ile Türkiye'ye taşınan eserler, aprondaki görevliler tarafından büyük bir dikkatle indirildi. Londra uçağından alınan tarihi eserler, hiç açılmadan aynı şekilde THY'nin İstanbul-Ankara seferini yapan uçağına yüklendi.

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy'un katılacağı tanıtım toplantısıyla basına tanıtılacak olan eserler, daha sonra Ankara Anadolu Medeniyetler Müzesi'nde sergilenecek.