Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (6-12 Ocak 2020)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
14 Ocak 2020 09:52

TÜRK AKIMDA VANALAR AÇILDI

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarihi proje TürkAkım'da vanaları bugün İstanbul'da açtı. CumhurbaşkaAnı Erdoğan bölgesel olarak sancılı dönemden geçildiğini belirtirken "Bölgemizin kan ve gözyaşına boğulmasına izin vermeyeceğiz" açıklamasında bulundu.

Rus doğal gazını Karadeniz üzerinden taşıyacak olan Türk Akım Doğal Gaz TürkAkım Gaz hattının açılışı yapıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin hattın açılışını gerçekleştirdi. Türkiye'nin doğal gaz tedariğini güvence altına alacak olan proje ile Avrupa'ya da gaz iletimi gerçekleşmeye başladı. Rusya'dan çıkan hat Anapa'dan Karadeniz'e iniyor. Türkiye'ye ise Kıyıköy'den giriş yapan hat Avrupa'ya gaz akışı sağlayacak.

TürkAkım ile Türkiye'nin enerjide merkez ülke konumu güçlenecek. Deniz kesimi 935 kilometre uzunluğunda ve 2 boru hattından oluşuyor. TürkAkım'ın toplam kapasitesi ise 31.5 milyar metreküp olacak.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan:

“2020 senesinin ülkelerimiz, halklarımız ve tüm dünya için esenlikler getirmesini diliyorum. Tüm dostlarımızın yeni yılını gönülden tebrik ediyorum. Türkiye ile Rusya Federasyonu arasındaki işbirliğinin son nişanesi olan TürkAkım’ın açılışı münasebetiyle bir araya gelmiş bulunuyoruz. TürkAkım, Rus dostlarımızla beraber büyük emek harcadığımız, hem ikili ilişkilerimiz bağlamında tarihi nitelikte bir projedir. Projede deniz bölümünün tamamlanması neticesinde değerli dostum Putin ile geçen yıl tören düzenlemiştik. Bir sene içerisinde hedeflediğimiz şekilde hattı başarıyla tamamladık ve şimdi de açılışını yapıyoruz.

Proje sayesinde 31,5 milyar metreküplük doğal gazın 15,75 milyar metreküpü aracı hiçbir ülke olmadan doğrudan ülkemize ulaşacaktır. Böylece 15 milyon hanenin yıllık doğal gaz ihtiyacını da karşılamış olacağız. TürkAkım projesinin hayırlara vesile olmasını diliyorum. Projenin hayata geçirilmesinde emeği ve katkısı olan herkese şükranlarımı sunuyorum.

Türkiye olarak yatırımlarımızla kendimizle birlikte bölgemiz için de önemli bir arz kapasitesi ve ticaret merkezi oluşturacak altyapıya kavuştuk. Bundan bir ay önce TANAP’ı aziz kardeşim Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ile resmen hizmete açtık. TANAP ile 16 milyar metreküplük Azerbaycan doğalgazını Türkiye ve Avrupa’nın istifadesine sunduk. İlerleyen yıllarda TANAP’ın taşıma kapasitesini 31 milyar metreküpe çıkartmayı planlıyoruz.

Hedefimiz ülkemizi küresel enerji merkezlerinden biri haline getirmektir. Türkiye olarak kesinlikle bölgesel gerilim peşinde değiliz asla da olmadık.”

Hidrokarbon Arama Faaliyetleri

“Doğu Akdeniz’de süren hidrokarbon arama faaliyetlerimizin tek amacı ülkemizin ve KKTC’nin menfaatlerini korumaktır. Her fırsatta tekrarladığımız gibi Doğu Akdeniz’de ülkemizin dışlandığı hiçbir projenin diplomatik açıdan hayata geçme şansı yoktur. Akdeniz’deki en uzun kıyı şeridine sahip Türkiye’nin bu bölgedeki her projede söz söyleme hakkı elbette olacaktır.

400 milyar metreküp doğal gaz tedariki sağladık. Ülkemizin çıkarlarına dayalı, kazan kazanın en güzel örneğidir. Her türlü sınamayı ülkemiz başarıyla atlatmıştır. Bu örnek işbirliği bu işbirliğinin zemini üzerinde yeni projelere yeni başarılara imza atmaya devam ediyoruz. Rus gazına Avrupa ülkelerinin yoğun ilgi gösterdiğini görüyoruz.  Enerjinin İpek Yolu olarak görünen TANAP'ı Türkiye ve Avrupa'nın istifadesine sunduk. Yeni arz kaynaklarının ortaya çıkarılması için hidrokarbon arama çalışmalarını yürütüyoruz. Hedefimiz ülkemizi küresel enerji merkezlerinden biri haline getirmektir. Türkiye olarak gerilim peşinde değiliz, asla da olmadık.””

"Akıllı Yol Arkadaşı, Yolun Yarısıdır"

İki ülke arasındaki münasebetler 500 yıla ulaşıyor. İstiklal harbinde Rus dostlarımızdan gördüğümüz desteği unutmak mümkün değildir. Soğuk savaş döneminde komşuluk hukukunun bozulmasına müsade etmemişlerdir. Sayın Putin'in güçlü iradesiyle ilişkilerimizde çok farklı ivme yakaladık. 300-400 milyon dolar seviyesindeki ticaret hacmimizde 100 milyar dolarlık hedefi konuşuyoruz. Özellikle son 3 yılda ikili ticaretimizde düzenli artış yaşıyoruz. Turizmde rekor kırıyoruz. 75 milyar dolarlık müteahhitlk  işler yaptık. Karşılıklı yatırımlarımız 10 milyar doları aştı.

Karşılıklı yatırımlarımız 10’ar milyar doları aştı. Akkuyu’da da ciddi bir aşamaya geldik. İnşallah bu projeyi de planladığımız takvime uygun bir şekilde tamamlayacağız. TürkAkım projesi ise yeni dönemin sembol eserlerinden biri olacak. Sahip olduğumuz potansiyeli harekete geçirdiğimizde ortaya çıkacak katma değerden tüm bölgenin istifade edeceğine inanıyoruz. Tıpkı bir Rus atasözünde ifade edildiği gibi “Akıllı yol arkadaşı yolun yarısı demektir”

“Sancılı Günler Yaşıyoruz”

Bölgesel hadiseler bakımından oldukça sancılı günler yaşıyoruz. Müttefikimiz ABD ile komşumuz İran arasında bir süredir devam eden gerilim hiç arzu etmediğimiz bir noktaya ulaştı. Türkiye olarak ne Irak’ın ne Suriye’nin ne Lübnan’ın ne deniz yoluyla enerji ticaretinin yüzde 30’undan fazlasının yapıldığı körfez bölgesinin vesayet sahnesi haline gelmesini istemiyoruz. Komşumuz Irak, zaten sıkıntılı olan istikrarını tamamen kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Irak Türkmenlerinin selameti de bizim için önemlidir. Arabı, Türkü, Kürdüyle Irak halkının tamamı bizim öz be öz kardeşimizdir. Türkiye olarak bu konudaki hassasiyetimizi açıkça ortaya koyduk.  Kargaşa ve çatışmalarla anılan Irak’ın yeniden huzura kavuşması için büyük çaba harcadık. DEAŞ ve PKK terörü mücadelesinde Irak’a her alanda destek verdik.

Savaş tamtamlarının çaldığı bu kritik süreçte de diplomasinin tüm kanallarını kullanarak tansiyonu düşürmeye çalışıyoruz. Son bir haftada çok sayıda liderle telefon görüşmesi gerçekleştirdik. Dışişleri bakanımız da yoğun bir diplomasi trafiği yürütüyor. Amacımız gerilimi düşürerek yeniden aklı selimi hakim kılmaktır. Bölgemiz son 20 yıldır devam eden çatışmalar nedeniyle zaten bitap düştü. Vekalet savaşlarının bedelini maalesef Irak’tan Suriye’ye kadar milyonlarca masum kardeşimiz ödedi.

“Diplomasi Trafiği Sürecek”

Tüm taraflarla konuşabilen bir ülke olarak diplomasi trafiğimizi çok yönlü bir şekilde devam ettireceğiz. Elimizdeki tüm imkanları seferber ederek bölgemizin kan ve göz yaşına boğulmasına izin vermeyeceğiz. Bu süreçte Rusya Federasyonu ve değerli dostum sayın Putin ile de sürekli diyalog ve istişare halinde olacağız. Rus dostlarımızın da katkısıyla inşallah bu sıkıntılı süreci suhuletle atlatacağımıza inanıyorum. Bir kez daha TürkAkım projesinin ülkelerimiz ve bölgemiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Bu projenin mimari olarak gördüğüm sayın Putin’e ve heyetine teşekkür ediyorum.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin:

“Yeni gaz sevkiyat güzergahı olan TürkAkım’ın açılışına katılanlar, sadece Rusya ve Türkiye için değil Avrupa ülkeleri için önemli bir gelişmeye tanık oluyorlar. Bu ortak projenin gerçekleştirilmesi, Karadeniz’in dibinde gaz boru hattının döşenmesiyle işbirliği adım adım gelişiyor. Sadece geçen sene Türk ortaklarımız 24 milyar metreküp gaz aldılar. Şimdi ise yeni bir güzergahtan TürkAkım’dan gelecek. Bu özel ve benzeri olmayan gaz ulaştırma sistemi. Denizin dibinden iki paralel hat döşendi. Her biri 16 milyar metreküplük kapasiteye sahip. Derinliği iki kilometreyi aşıyor, bu gerçekten hiç de kolay olmayan bir çalışma. İlk hattan gelecek olan doğal gaz Batı Sibirya yataklarından geliyor. İkinci hattan gelecek olan doğal gaz Türkiye üzerinden Balkanlara, Bulgaristan’a ve Yunanistan’a sevk edilecek. Rus doğal gazının Avrupa’ya sevk edilmesi sadece Türkiye için değil birçok güney Avrupa ülkesinin ekonomisine olumlu etki edecek. Avrupa gaz piyasasının güvencesini sağlayacak. TürkAkım’ın inşaatında öncü teknolojiler uygulandı. Bu da gaz boru hattının güvenilir bir şekilde işletileceğine ve çevre dostu olmasına yardımcı olacak. Boruların döşenme hızında bir rekor kırdık, günde 6 kilometre boru döşendi.  Hayırlı olacak ve son olarak şunu ifade etmek istiyorum. Hiç de kolay olmayan zor bir dünyada yaşıyoruz. Eminim Türkiye ve Rusya gelecekte birçok projeyi hayata geçirecektir. Hep beraber en iddialı projeleri gerçekleştirebileceğiz. Şunu ifade etmek istiyorum. Türkiye ve Rusya bambaşka örnekler sunuyorlar. Örneğin devletlerimiz, halklarımız; Avrupa ve dünya halklarının hayrına çalışmalar yürütmekteyiz. Gelecekte yeni başarılara imza atacağız.”

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez:

“Geçen yıl İstanbul'da TürkAkım'ın deniz bölümünün tamamlanması için düzenlenen törende bir aradaydık. İki ülke her türlü engellemeye rağmen, karşılıklı güven ve kararlılığın önünde hiçbir gücün duramayacağını göstermiş oldu. Bugün TürkAkım'da nihayete ulaşmanın gururunu hep birlikte yaşıyoruz. TürkAkım stratejik bir proje. Karadeniz'in derinliklerine atılmış tarihi bir imzadır. TürkAkım gelişmenin, ilerlemenin ve üretimin olmazsa olmazı enerjinin vizyon projelerinden birisidir. Alım terminalleri, kıyı geçişi, deniz kısmı, 70 km'lik birinci kara bölümü ve 140 km'lik ikinci kara bölümü planlanandan daha önce tamamlanarak gaz akışına hazır hale geldi. Kara inşaatında kullanılan malzemelerin yüzde 98'i yurt içinden elde edildi. Avrupa’da da yaşayan milyonlarca insan projeden istifade edecek. TürkAkım ülkemizi doğalgazın ilk alıcısı konumuna yükselterek transit riskleri de ortadan kaldıracak. Yeni bir tedarik hattını daha devreye alarak sistem esnekliğimizi geliştirmiş olacağız.”

TÜRK AKIM DOĞAL GAZ BORU HATTI TÜRKİYE, RUSYA VE BÖLGE İÇİN NE ANLAM TAŞIYOR?

 (Euronews-Avrupa Haber Ajansı Analizi)

Uluslararası adıyla 'TurkStream' Türkçe bilinen adıyla 'Türk Akımı', Rusya'dan çıkıp Karadeniz'i boydan boya geçen ve Ukrayna'yı bypass ederek Türkiye'nin Marmara bölgesine giriş yapan ve buradan Bulgaristan'a bağlanan ve bu şekilde başta Güney Avrupa olmak üzere tüm Avrupa'ya enerji sağlayabilecek olan bir doğal gaz boru hattı.

 Karadeniz'den geçen 'Mavi Akım' boru hattından sonra Rusya ile Türkiye arasındaki ikinci direk gaz hattı olan Türk Akımı iki ülkenin enerji devi şirketleri olan Gazprom ve BOTAŞ arasında imzalandı ve 11,4 milyar euroya mal oldu.

Tam kapasite çalıştırıldığında Karadeniz'deki bu iki hattan ayrı ayrı yıllık 15,75 milyar metreküp gaz geçişi olacak. İlk hat olan Mavi Akım daha ziyade Türkiye'yi beslemek için kurulmuştu, ikinci hat olan Türk Akımı ise Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Macaristan'a enerji sağlamayı amaçlıyor.

Türk Akımı projesinin teknik özellikleri neler?

Hattın deniz kesimi, Karadeniz’de birbirine paralel ilerleyen 930 km'lik iki adet borudan oluşuyor. Bunun 700 km'si Türk karasuları içerisinde yer alıyor.

Yer yer 2 bin 200 metre derinliklere kadar inen borular Rusya kıyısındaki Anapa kenti yakınlarında başlayıp Trakya’daki Kıyıköy beldesinde Türkiye kıyısına çıkıyor. İki kilometreyi aşan derinlikte inşa edilen 81 cm çapındaki bu boru hattı sistemi her biri 12 metre uzunluğunda olan binlerce borunun birleştirilmesi ile oluştu. Yunanistan ve Bulgaristan hatta bağlanmak için kendi kısımlarını inşa etti.

Kıyıköy’deki alım terminalinden sonra karadaki iki yeraltı boru hattından biri Lüleburgaz’da Türkiye’nin mevcut doğal gaz şebekesine bağlanıyor ve diğer boru hattı ise Avrupa sınırına ulaşıyor. Yunanistan'a bağlanan kısmı için gerekli anlaşma da Temmuz 2015'te Rusya ile Yunanistan arasında sağlandı.

Bulgaristan da Türk Akımı hattına bağlanabilmek için kendi topraklarında 11 km'lik boru hattı inşa etti. Kullandığı yıllık 3 milyar metreküp doğal gaz için tamamen Rusya'ya bağımlı olan Bulgaristan'ın Enerji Bakanı Tememoujka Petkova Ukrayna ve Romanya'ya transit ücreti ödemeyecek olmalarının hazinede her yıl milyonlarca Euro’luk tasarruf sağlayacağını açıkladı. Türk Akımı sayesinde Bulgaristan'daki gaz fiyatlarında ortalama yüzde 5'lik bir düşüş yaşanacağı hesaplanıyor.

Moskova Kiev'e mecbur kalmak istemiyor

Türk Akımı Rusya'nın Ukrayna'yı bypass etmek için hayata geçirdiği üçüncü hat. İlk olarak Almanya'ya direk Baltık denizi üzerinden Kuzey Akımı boru hattı çekildi. Kuzey Akımı 2'nin döşenmesi ise devam ediyor ancak ABD bu hattın inşasına karşı çıkıyor     ve yaptırım tehditlerinde bulunuyor. Bu nedenle bu ikinci hattın geleceği şimdilik net değil.

Var olan durumda Rusya, Trans-Balkan boru hattı ile Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan üzerinden Türkiye, Yunanistan ve Kuzey Makedonya'ya gaz aktarıyor. Aralık ayında Rusya Ukrayna ile yeni bir gaz transit geçiş anlaşması yaptı ve Rus gazının en az beş yıl daha Avrupa'ya bu hat üzerinden de gitmeye devam edeceği konusunda uzlaşıldı Bunun yanı sıra Moskova Kiev ile mevcut hukuki bir anlaşmazlığı çözmek için de 2,9 milyar euro ödeme yapmayı kabul etti.

Her ne kadar Rusya ile Ukrayna arasında bu anlaşmalar yapılmış olsa da Moskova en büyük ve en önemli müşterisi olan Avrupa ile gaz ilişkisini Kiev üzerinden kurmak ve Ukrayna'ya bu kozu vermek istemiyor.

Bulgaristan'ın bu projeye dahil olması ile gazın Sırbistan, Macaristan ve Avusturya'ya erişeceğini belirten Varol "Bu bildiğimiz NABUCCO doğal gaz boru hattı projesinin resmen Rusya'nın kendi gazıyla gerçekleştirilmesi olacak. Bakınız jeopolitik denge nasıl değiştirilir; işte aynen böyle." diyor.

ANKARA VE MOSKOVA LİBYA’YA BARIŞIN BAHARINI GETİRİR Mİ?

(Çetiner Çetin/Habertürk Yazarı)

Türkiye ve Rusya Libya'da birbirine zıt ekonomik ve stratejik çıkarlarını birbirine bağlıyor. Aslında Suriye tecrübesi iki ülke için Libya sahasında kolaylaştırıcı rol sağlıyor. Ama poker masası oldukça kalabalık.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin, birbirine düşman grupları destekliyor. Suriye'de yaptıkları gibi bu Kuzey Afrika ülkesinde de, her iki süper güce faydalı olabilecek ve Akdeniz'deki ağırlıklarını güçlendirecek bir Türk-Rus barışı aracılığıyla nüfuz alanlarını, rollerini açık bir şekilde ortaya koyuyorlar.

Ankara ve Moskova'nın önderliğindeki ateşkesin sürdürülebilirliğini görmek gerekecek. Asıl önemli olan Ankara ve Moskova'nın Libya'da hızlı bir siyasi dönüşüm ve yol haritasını hayata geçirip geçiremeyecekleri. Zira oyuncular zadece bizden ibaret değil. Vekiller üzerinde markaj oluşturabilecek ekonomik refaha sahip diğer oyuncular devreye girebilir.

LİBYA’DA ÇÖZÜMÜN FORMÜLÜ MASADA

(Abdülkadir Selvi/Hürriyet Yazarı)

Erdoğan-Putin’in ateşkes kararını almasıyla birlikte Libya’da yeni bir sürece girildi.

Libya tezkeresine muhalefet eden Kılıçdaroğlu ve Akşener’in ne düşündüğünü sormuştum. Hafter’in ateşkesi kabul etmediği açıklanınca, o gece yeni bir yazı yazıp “Gözler Putin’in üzerinde olacak. Rusya Hafter’e desteğini sürdürecek mi?”demiştim. Yazının finalini “Hafter’e teslim olunacak mı?” sorusuyla bitirmiştim. Çünkü Hafter’in savaş karargâhında Rusya’nın etkisini bildiğim için Hafter’in ne yapacağından ziyade Putin’in nasıl hareket edeceği önemliydi.

Ateşkes kararının alındığı 12 Ocak gecesi saat 24.00’e yaklaşırken başta Fransa olmak üzere “içimizdeki Fransızların” da ateşkesin yürürlüğe girmemesi için ne denli çaba gösterdiklerini tahmin edebiliyordum. İlk işaret CumhurbaşkanıErdoğan ile Putin’in görüşmesiyle geldi. Saatler 24.00’e gelirken Putin, Hafter’in ateşkesi kabul ettiği bilgisini ilk olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’a verdi. Sonra kamuoyuna açıklandı.

Ateşkes kararının yürürlüğe girmesiyle bazı liderler boşluğa düştü.

1- Fransa Cumhurbaşkanı Macron.

2- Birleşik Arap Emirlikleri Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid Al Nahyan.

3- Mısır Cumhurbaşkanı Sisi.

Türkiye’den ise Libya’ya asker gönderilme tezkeresine karşı yürüttükleri sert muhalefetle CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve İYİ Parti Lideri Meral Akşener’i bu listeye ekleyebiliriz.

Ateşkesin yürürlüğe girmesiyle birlikte Libya’da her şey bitmiş değil. Bu ülkede ateşkesin birkaç kez bozulduğu unutulmamalı. Aslında her şey yeni başlıyor.

1- Önemli olan ateşkesin kalıcı hale gelebilmesi.

2- İç savaşı sona erdirecek olan siyasi çözümün bulunması.

Anahtar cümleyi, “Libya’da Hafter’i yok saymamız mümkün değil” diyen Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu kurdu. İktidarın Serrac ve Hafter güçleri arasında dengeli paylaşımı gerekiyor. Erdoğan ve Putin’in ikinci adımı bu olacak.

Hafter Ateşkese Mecbur Kaldı

CUMHURBAŞKANI Erdoğan’ın Libya özel temsilcisi olan eski Başbakan Yardımcısı ve AK Parti Ankara Milletvekili Emrullah İşler, 2011 yılından beri tüm süreçlerin içinde yer alıyor. Taraflar arasında müzakereleri yürüten ve bir anlamda Libya krizinin hafızası olan Emrullah İşler’e daha fazla kulak verilmesi gerektiğine inanıyorum. Ateşkes kararının alınmasıyla ilgili süreci ben sordum, Emrullah İşler yanıtladı.

Libya’da ateşkes kararı yürürlüğe girdi. Sizce Hafter nasıl ikna edildi, bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

İşler: 2014 yılı sonu itibarıyla BM başta olmak üzere ilgili bütün aktörler Libya’da ateşkes sağlanarak gerçekçi bir müzakere için çalıştı, ancak bir tek Türkiye, Rusya ile geliştirdiği işbirliğiyle buna muvaffak oldu. Cumhurbaşkanımız Erdoğan ve Başkan Putin arasındaki güçlü ilişki ve koordinasyon Hafter’in ateşkesi kabul etmesinde etkili olmuştur. Bu etkide Türkiye’nin güçlü bir şekilde sahada olmasının payını da hatırlatmakta yarar var.

Libya’ya asker gönderme kararının bu süreçte etkisi nasıl oldu? Muhalefet liderleri asker göndermeye karşı çıkıyor, arabuluculuk yapılmasını öneriyordu.

İşler: Meclis’in tezkere ile Cumhurbaşkanlığına verdiği yetki, sahada dengeleri değiştirmiştir. Zira Libya’da Hafter askeri olarak destek aldığı için arabuluculuk önerilerini reddetmiştir. Fakat tezkere Libya’da askeri dengeleri UMH lehine dönüştürdüğü için Hafter ateşkese mecbur kalmıştır. Muhalefet Libya’yı ve dengeleri bilmediği için yanlış değerlendirmelerde ve ayağı yere basmayan tekliflerde bulunmaktadır.

Ateşkesin ardından Libya Başbakanı Serrac, İtalya’dan sonra Türkiye’ye gelerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüştü. Bugün de İtalya Başbakanı Conte Türkiye’de olacak. Ne beklemeliyiz?

İşler: İtalya, Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) göreve başladığı günden itibaren UMH’nin yanında oldu. Türkiye öncülüğünde başlayan bu hareketlilikte etkin rol alma isteğinde olduğu görülüyor. Bu bizim tercih ettiğimiz bir durumdur. UMH’ye ülke desteği ne kadar artarsa Libya’da çözüm o kadar kolaylaşır.

Ateşkes Kalıcı Olur Mu, Bundan Sonraki Süreç Nasıl İlerler?

İşler: Amacımız bir an önce ateşkesi kalıcı hale getirerek çatışmasızlık ortamında gerçekçi bir siyasi çözüme varmaktır. Müzakerenin şu anki adresinin Berlin olduğu görülüyor. Sivil ve demokratik bir Libya müşterek paydasında taraflar birleşirse, Libya içinden geçtiği zor süreçleri geride bırakabilir.

Bundan Sonraki Süreçte Türkiye’nin Rolü Ve Pozisyonu Ne Olur?

İşler: Türkiye, sahadaki ateşkesin devam etmesi ve Berlin’deki siyasi çözüm girişiminin ana aktörüdür. Libya halkının tamamının iştirak ettiği demokrasi ve sivil yönetim temelinde bir çözüm için Türkiye, Berlin sürecinde Libya halkının yanında olmayı sürdürecektir.

SÜLEYMANİ SONRASI İRAN’IN BÖLGESEL POLİTİKALARI

(Anadolu Ajansı Analizi)

2020 yılı bölgesel anlamda son yılların en önemli gelişmelerinden biriyle başladı. Son haftalarda Irak’ta meydana gelen sosyal ve siyasi gelişmelerin ardından, ilk olarak İran’ın hedef alındığı protesto gösterileri düzenlenirken geçtiğimiz hafta bu tepki Haşdi Şabi kuvvetleri tarafından ABD’ye yöneltilmiş ve Bağdat’taki ABD Büyükelçiliği basılmıştı. Bu olayın ardından ABD’nin Bağdat havalimanı çevresinde gerçekleştirdiği hava saldırısında, İran’ın bölgedeki etkinliğinin ve vekâlet savaşlarındaki stratejisinin mimarı olan Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) [1] Kudüs Gücü [2] komutanı Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi başkan yardımcısı Ebu el Mehdi Mühendisi [3] ve beraberindekiler hayatını kaybetti. Bu olağanüstü saldırı, ilerleyen günlerde bu saldırıya karşılık İran’ın ilk aşamada verdiği cevap bağlamında yaşanacak bölgesel gelişmeler açısından da dünyanın gündemini uzun bir süre oyalayacaktır.

Kasım Süleymani ve Ebu el Mehdi Mühendisi’nin cenazelerinin İran’a getirilmesinin ardından, çeşitli eyaletlerde yapılan cenaze törenlerinde bir araya gelen kalabalıklar ve atılan sloganlar, Kasım Süleymani’nin İran toplumunda önemli bir karşılığı olduğunun canlı göstergesi olarak değerlendirildi. Bu olay, iç siyasete ve son dönemdeki toplumsal tepkilere etkisi bağlamında, ülke genelinde önemli bir toplumsal mobilizasyona dönüştü. İran toplumu tarafından “Ortadoğu’yu parmağında oynatan komutan” ve “İran’ın çıkarlarını canı pahasına savunan adam”, uluslararası alanda ise “gölge komutan” olarak değerlendirilen Kasım Süleymani, İran’ın bölgesel politikalarında üstlendiği strateji ve misyon açısından da şüphesiz çok önemli bir kayıp oldu.

İran ABD’nin bu beklenmeyen saldırısına karşı, “vekalet unsurlarıyla cevap verecektir” şeklindeki tüm beklentileri aşarak, ABD’nin Irak’taki Ayn el-Esed üssüne Kirmanşah bölgesinden ateşlediği balistik füzelerle cevap verdi. İran haber ajanslarının verdiği bilgilere göre bu saldırılarda İran’ın kısa ve orta menzilli füzelerinden olan Fatih-313, Zülfikar ve Kıyam füzeleri kullanıldı. Bu saldırıların başlamasının ardından, Kasım Süleymani’nin cenazesi Kirman’da daha önceden belirlenen yere defnedildi ve rejim bu saldırıyla toplumsal alanda oluşan “intikam” beklentilerine belli bir oranda cevap vermiş oldu.

Kasım Süleymani’nin Askeri Hayatı ve DMO Kudüs Gücü komutanlığı

1957 yılının Mart ayında İran’ın Kirman eyaletinde dünyaya gelen Kasım Süleymani, 18 yaşında Kirman Eyaleti Su İşleri İdaresi’nde memuriyet hayatına başlamış, İran devrimine giden sürecin giderek alevlendiği günlerde Meşhedli bir ruhani olan Rıza Kâmyâb ile tanışmış ve bu vesile ile İran genelinde yayılan Şah rejimi aleyhindeki gösterilere katılmıştır. Kasım Süleymani, Ayetullah Ali Hamaney ile Hamaney’in Kirman’a sürgün edildiği dönemde tanışmış ve bu tarihten günümüze kadar Hamaney’in en gözde adamlarından biri olmuştur. Kendisine yüklenen misyon ve Ali Hamaney’in her platformda kendisiyle ilgili övgülerinin ardından, rejim içerisinde adeta Devrim Rehberi’nden sonra gelen en önemli ikinci isim haline gelmiştir.

Kasım Süleymani 1979 İran devriminden sonra DMO’nun faaliyetlerinde yer almaya başlamıştır. Kirman Eyaleti Devrim Muhafızları Ordusu mensubu olan Kasım Süleymani, 1980-1988 yılları arasındaki sekiz yıllık İran-Irak Savaşı’nda birçok farklı cephede görev almış ve savaş boyunca Velfecr 8, Kerbela 4, Kerbela 5 gibi operasyonları [4] komuta etmiştir.

Kasım Süleymani 1997 yılında Devrim Rehberi Ayetullah Ali Hamaney tarafından Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanlığı’na getirilmiştir. Kudüs Gücü Komutanlığı döneminde, Lübnan Hizbullahı ve Filistin milis gruplarıyla kurulan iletişimde ve bu gruplara sağlanan destekte etkili bir rol üstlenmiştir. Lübnan Hizbullahı’nın İsrail ile yaptığı 33 gün savaşları (2006) ile birlikte Filistinli milis gruplarının İsrail ordusu karşısında kazandığı (daha doğrusu, nispeten üstünlük sağladığı) 22 günlük Gazze Savaşları (2009) Kasım Süleymani’nin sahada üstlendiği bu etkin role verilebilecek örneklerdir.

Kasım Süleymani ABD’nin 2001 yılında Irak’ı işgalinden sonra Irak sahasında, 2003 yılındaki işgalle Afganistan’da, 2010 sonrası meydana gelen krizden itibaren Suriye’de ve Yemen iç savaşının başlamasının ardında da Yemen sahasında verilen asimetrik savaş stratejisinde ve bu unsurların koordinasyonunda son derece etkin bir şekilde rol almış ve İran’ın bölgedeki güvenlik doktrini anlayışındaki bu stratejinin akıl hocalığını yapmıştır.

Kasım Süleymani İran İslam Cumhuriyeti tarihinde “Zülfikar Nişanı” alan ilk komutan olmuş ve ölümünün ardından da mevcut askeri rütbe sıralamalarında yer almayan, şimdiye kadar sadece Seyyad Şirazi’ye verilmiş olan “Korgeneral” (Sepehbod) unvanını almıştır.

Kasım Süleymani’nin İran’ın bölgesel politikalarındaki stratejik rolü

Kasım Süleymani’nin İran adına özellikle bölgede izlenen ve uygulanan politikalar üzerindeki etkisinin ne derece tayin edici olduğunu, kendisinin 2007 yılında dönemin Irak cumhurbaşkanı olan Celal Talabani ile görüşmeye gelen Irak’taki ABD güçlerinin komutanı General David Petraeus’a iletilmek üzere Celal Talabani’ye yazdığı şu mesajı üzerinden tahmin edebiliriz: “General Petraeus siz bilmelisiniz ki ben Kasım Süleymani, İran’ın Irak politikasını kontrol etmekteyim ve Irak dışında İran’ın Suriye, Afganistan ve Gazze siyasetlerini de inisiyatifimde bulunduruyorum. Basra sorununun çözümü için İranlı diplomatları ve diğerlerini unut; senin benimle anlaşman lazım”.

Kudüs Gücü’nün görev alanı her ne kadar ülke sınırlarının dışı olarak belirlense de Kasım Süleymani’nin söz konusu ordu komutanlığına getirilmesinden önce Kudüs Gücü’nün bölgede fazla etkili olduğu söylenemez. 11 Eylül 2001’de ABD’ye yapılan saldırıdan sonra ABD kuvvetlerinin (önce 2001 Irak müdahalesi ve daha sonra 2003 yılındaki Afganistan müdahalesiyle birlikte) Orta Doğu’ya hızla yayılışı ve yerleşmesi, bölgedeki dengelerin değişimi ve bölgenin her geçen gün giderek istikrarsızlaşması eşliğinde müşahede edilmişti. O yıllarda Ortadoğu’da İran ile birlikte Lübnan Hizbullahı’nın kendileri için en büyük tehlike arz ettiği İsrail devleti, ABD’nin Orta Doğu’daki varlığını da kendisi için fırsat bilip 2006 yılında 33 gün sürecek olan İsrail-Hizbullah savaşını başlatmıştı.

Kasım Süleymani’nin etkin bir şekilde yer aldığı 33 Gün Savaşı, İsrail’in güney Lübnan’dan çekilmek durumunda kalmasıyla sonuçlanmıştı. Kasım Süleymani 33 gün Savaşı’nda Hasan Nasrallah ve İmad Muğniye ile birlikte savaşın ana stratejistlerinden biri olarak yer almıştı. 33 gün savaşında Hizbullah’ın önemli bir başarı elde etmesi, Kasım Süleymani nezdinde İran’ın Hizbullah üzerindeki etkisini daha fazla artırmış ve böylece Kasım Süleymani Lübnan Hizbullahı’nı bölgesel olaylara kanalize edebilen bir isim haline gelmişti.

Kasım Süleymani 2009 yılındaki 22 Gün Savaşı’nda Filistin’deki milis güçlere lojistik ve savaş stratejisi alanında önemli danışmanlık hizmetlerinde bulunmuştu. İran için Kudüs ve Filistin meselesi dış politikada idealize edilmiş mefhumlardır. Bu askeri birliğe “Kudüs Gücü” isminin verilmesinin ana amaçlarından biri de hem bu idealin resmi bir ifadeyle kullanımda kalması hem de İran’ın İslam dünyasında bu konuda kabul görmesini sağlamak olmuştur. Kasım Süleymani’nin Tahran’da gerçekleştirilen cenaze töreninde İsmail Haniye’nin de hazır bulunması ve yaptığı konuşmada Kasım Süleymani için “Kudüs şehididir” demesi, İran’ın bu gruplar üzerindeki etkisinin önemli bir göstergesidir.

İran 2010 yılının sonu itibariyle birçok bölge ülkesinde meydana gelen iç karışıklıklara dair “İslami uyanış” kavramı üzerinden bir siyaset anlayışı geliştirmiş, olaylar bölgede en yakın müttefiklerinden biri olan Suriye’de cereyan etmeye başladığında ise muhalif hareketlerin dış güçler tarafından yönlendirildiğini ve Esed rejiminin korunması gerektiğini ifade etmeye başlamıştır. İran kendi güvenlik paradigması ve bölgedeki nüfuz sahasıyla kara bağlantısı açısından da önemli olan Suriye sahasında, bu tarihten sonra en faal rol üstlenen ülkelerden biri haline gelmiştir. Kasım Süleymani Suriye’nin çeşitli bölgelerinde 2011 yılında “Gönüllü Halk Hareketleri’”nin oluşturulmasında birincil derecede önemli bir rol üstlenmiştir. 2012 yılında El-Kuseyr bölgesindeki operasyonlarda ve Hama, Humus, Tedmür ve Şam bölgelerinin rejim adına güvenli hale getirilmesinde etkin bir şekilde rol almıştır. İran’ın “Direniş Ekseni” olarak nitelendirdiği ülkelerden biri olan Suriye’deki etkinliği, 2010 yılından itibaren Kasım Süleymani’nin asimetrik savaş stratejileri eşliğinde yürütülmüştür. Bu strateji çerçevesinde İran, Suriye iç savaşında daha etkin bir rol alabilmek ve sahada önemli bir aktör olarak varlığını devam ettirebilmek için, mezhebî bir motivasyonla, çeşitli kutsal mekanların korunması için Suriye’ye getirilen Fatımiyyun (Şii Afgan birlikleri) ve Zeynebiyyun (Pakistanlı Şii birlikler) tugaylarını aktif bir şekilde kullanmaktadır.

2001 yılında ABD’nin Irak’a müdahalesi, İran’ın 8 yıl boyunca savaştığı Baas rejiminin ve Saddam Hüseyin’in yıkılmasıyla sonuçlanmıştı. İlerleyen yıllarda ABD’nin Irak’tan nispeten çekilmesiyle birlikte İran, Irak’ta meydana gelen bu güç boşluğunu halihazırda Necef, Kerbela gibi (tarihsel anlamda manevi bağlarının kuvvetli olduğu) bölgelerdeki nüfuzu vasıtasıyla tüm Irak’a yaymaya başlamıştı. 2014-2015 yılları arasında Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) DEAŞ tarafından ele geçirilmesinin önlenmesinde ve aynı yıl Irak’ta Haşdi Şabi hareketlerinin kurulmasında etkin rol oynamıştı. Haşdi Şabi yapısı altındaki milis grupların, askeri anlamda Irak ordusunun başbakana bağlı bir bileşeni haline gelmesi, İran ve Kasım Süleymani adına bölge siyaseti açısından çok önemli bir başarı göstergesi olarak değerlendirilebilir. Kasım Süleymani 2018 yılında Irak’taki Anbar bölgesinin DEAŞ’tan temizlenmesinde de bizatihi rol almış ve bölgede DEAŞ ile mücadelesi İran içindeki popülaritesini de artırmıştı.

Kasım Süleymani komutasındaki Kudüs Gücü, bölgedeki önemli çatışma alanlarından biri olan Yemen’de Şii Husi grupları koordine edebilmiş ve bu milis kuvvetleri bölgedeki vekalet savaşlarında başarılı bir şekilde kullanmıştır. Yemen iç savaşında özellikle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile karşı karşıya gelen İran, bu milis grupları Suudi Arabistan’a karşı caydırıcı bir güç unsuru olarak etkin bir şekilde kullanma konusunda da önemli bir başarı elde etmiştir. Geçtiğimiz aylarda İran ve ABD arasında yaşanan gerginliklerin bölgeye yansıması ve Suudi Arabistan’ın İran aleyhinde ortaya koyduğu söylemler sonrasında yaşanan ARAMCO hadisesi, bu konunun en sıcak örneklerinden biridir.

Tüm bu bilgiler ışığında da görüldüğü üzere, yurtdışında faaliyet gösterme misyonuyla kurulan Kudüs Ordusu, İran’ın bölgedeki en etkili siyasi ve askeri gücü haline gelmiştir. Şüphesiz bölgede böylesi bir gücün oluşumunda, ABD’nin hava saldırısında hayatını kaybeden Kasım Süleymani’nin başat bir rol oynadığı söylenebilir. Kasım Süleymani’nin ölümü, onun vekalet savaşlarının kurumsallaştırılmasındaki stratejik aklı üstlenmesi, sahadaki deneyimi ve kurduğu ikili ilişkiler nedeniyle, İran’ın bölgesel siyaseti açısından yeri kolay doldurulamayacak bir kayıptır. Fakat bu durumun İran’ın bölgesel politika hedefleri ve bölgedeki etkinlik tarzı açısından çok büyük sapmalara neden olmayacağı da söylenebilir. Kasım Süleymani döneminde asimetrik savaş unsurları ve vekil güçlerin özellikle mezhebî motivasyon çerçevesinde koordinasyonu konularında uzun yıllardır edinilen tecrübe, onun kadar etkin bir şekilde olmasa da, rejimin güvenlik doktrini çerçevesinde, yeni DMO Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani tarafından da takip edilecektir.

  • Devrim Muhafızları Ordusu 1979 İran devriminden sonra, Humeyni’nin şahsî emriyle, her şeyden önce “İslam inkılabının koruyucuları” olmak misyonuyla kurulan ve mevcut ordudan bağımsız, doğrudan “İslam Devrimi Rehberi”ne bağlı olan ordudur.
  • Kudüs Gücü Ordusu Devrim Muhafızları Ordusu’nun dört asli unsurundan birisi olmakla birlikte, bu ordunun görev alanı ülke sınırları dışındaki faaliyetler olarak belirlenmiştir. İlk faaliyet alanı Lübnan ve Bosna Hersek olarak belirlenen Kudüs Gücü Ordusu halihazırda Lübnan, Suriye, Irak, Yemen, Afganistan ve Gazze çevresinde faaliyet göstermektedir. Kasım Süleymani ise 1997 yılında, Devrim Rehberi Ayetullah Ali Hamaney tarafından Kudüs Gücü Ordusu komutanı olarak bu göreve atanmıştır.
  • Asıl adı Cemal Cafer Muhammed Ali İbrahimi olan Mühendisi aslen Iraklı olup, Kasım Süleymani başta olmak üzere geçmişten günümüze İranlı yöneticilerle derin ilişkilere sahiptir. Her ne kadar Haşdi Şabi örgütünün başkan yardımcısı olarak bilinse de sahada operasyonel olarak, mezkûr örgütün stratejisti ve fiilen lideri olduğu söylenmektedir.
  • İran-Irak savaşının seyri açısından son derece önemli olan söz konusu operasyonlar Kasım Süleymani’nin komuta ettiği 41. Sarallah Tümeni tarafından gerçekleştirildi. Kasım Süleymani 41. Sarallah Tümen komutanlığına ise dönemin Devrim Muhafızları Komutanı ve daha sonraki yıllarda cumhurbaşkanı adayı olan Muhsin Rezayi tarafından getirilmiştir.

MİSİLLEME REZALETİ

(Bercan Tutar.Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü)

ABD ve İran arasında 1979'dan beri devam eden 41 yıllık tiyatroda son iki haftadır seyrettiğimiz yeni sahneler her açıdan küresel bir komediye dönüşmüş durumda.

Havlamaları ısırmalarından daha etkili iki aktörün dalaşması her zaman dünyanın yoğun ilgisiyle karşılanıyor. Ancak son krizde de gördüğümüz üzere iki ülke arasındaki 'çatışmada' fatura yine üçüncü aktörler ile masum sivillere çıktı.

Nitekim iki ülkenin kapışmasında kaybeden taraf cephe olarak seçilen Irak oldu.

Hatırlanacağı üzere ABD-İran tarafından sahnelenen yeni komedinin ilk perdesi Tahran yanlısı Haşdi Şabi milislerinin 31 Aralık 2019'da Bağdat'taki Amerikan elçiliğini işgaliyleaçıldı.

Ardından 3 Ocak'ta Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve beraberindeki 9 kişiye ABD'nin düzenlediği suikast geldi.

Adeta İran'ın 11 Eylül'üne benzetilen saldırıdan sonra Dini Lider Ali Hamaney başta olmak üzere Tahran'daki hemen her yetkili intikam yemini yarışına girdi. Ve beklenenintikam saldırısı 8 Ocak sabahı geldi.

İran'dan atılan füzelerle ABD'nin Irak'taki iki askeri üssü vuruldu.

Tahran'dan yapılan açıklamalarda 80 Amerikan askerinin öldüğü kaydedildi.

Oyun artık açıktan oynanıyordu. Bir gün sonra kameralar karşısına geçen ABD Başkanı Donald Trump, dünyayla adeta dalga geçercesine İran'ı müzakere masasına oturmaya çağırdı.

İran'ın saldırısında maddi hasar dışında bir can kayıplarının olmadığını çünkü erken uyarı sistemleri sayesinde gereken tüm tedbirleri aldıklarını açıkladı.

Ardından öğrendik ki Trump'ın 'erken uyarı sistemi' dediği şey Irak'ın saldırı öncesinde ABD'yi bilgilendirmesiymiş.

Yani İran Irak yönetimine, onlar da ABD'ye haber vermiş.

***

Ne var ki dünya kamuoyu 8 Ocak'ta Irak'taki ABD üslerine saldırının yapıldığı saatlerde 176 sivili taşıyan Ukrayna'ya ait bir yolcu uçağının Tahran'da düşmesine de odaklanmıştı.

176 yolcunun tamamının hayatını kaybettiği uçakta 82 İranlı, 63 Kanadalı, 11 Ukraynalı, 10 İsveçli, 4 Afgan, 3 Alman ve 3 İngiliz bulunuyordu.

Trajediyle ilgili olarak İran ABD'yi ABD de İran'ı suçluyordu. Ancak Tahran'dan üç gün sonra gelen itirafta Ukrayna uçağının İran füzesiyle yanlışlıkla düşürüldüğü belirtildi.

En acıklısı da İran'ın "Biz yolcu uçağını Amerikan yapımı bir Tomahawk füzesi zannettik" demesiydi.

Bu açıklamayla, ABD ve dünyaya meydan okuyan İran hava savunma sistemlerinin 6 metre 25 santimlik bir Tomahawk füzesiyle 40 metrelik boya ve 35 metrelik kanat uzunluğuna sahip devasa Boeing 737-800 tipi yolcu uçağı arasındaki farkı algılayamadığını öğrenmiş olduk.

İran yönetiminin özrü kabahatinden büyük görünüyor. Davul zurnayla ilan edilen misilleme stratejisi, tam bir rezalete dönüştü. Tahran'daki idareciler şu an küresel çapta alay konusu.

Üslere saldırıda hiçbir Amerikalı asker ölmedi. 176 yolcu dışında Kasım Süleymani'nin cenazesindeki 'organizasyon katliamında' da 50 İranlı hayatını kaybetmişti.

Dolayısıyla Amerikalılar dışında herkesin öldüğü bir misilleme rezaleti ile karşı karşıyayız.

Ve öyle görünüyor ki ABD tarafından adeta kedinin oynadığı fare konumuna düşürülen İran'ın trajedisi bundan sonra daha da derinleşecek.

ALMANYA’DA TÜRK OKULLARI TARTIŞMASI

(Deutche Welle –Alman Haber Ajansı haberi)

Türkiye'nin Almanya'da resmi Türk okulları açma girişimi ve bununla ilgili olarak yürütülen görüşmeler Alman kamuoyunda yoğun bir biçimde tartışılıyor. Türkiye'de Almanya'ya bağlı olarak eğitim veren üç Alman okulu var. Ankara'nın da amacı Almanya'da okullar açmak ve bununla ilgili olarak yaklaşık altı aydır görüşmeler yapılıyor. Konu Alman kamuoyunun da en tartışmalı gündem maddelerinden biri durumunda.

Almanya'nın başka bir ülke ile eğitim ve okul hakkında anlaşma imzalamak için görüşmelerde bulunması aslında olağanüstü bir durum değil. Dünya çapında, Almanya dışında 140 Alman okulu hâlihazırda faaliyet gösteriyor. Öğrenciler bu okullarda Alman, uluslararası ve bulundukları ülkenin diplomalarını elde etme şansına sahip.

Buna karşı başka devletler de Almanya'da okullar açıp, aynı şekilde eğitim faaliyetinde bulunabiliyor. Bu bağlamda Almanya'nın yirmiden fazla ülke ile karşılıklı olarak imzaladığı anlaşma mevcut. Söz konusu okullar özellikle ailesi sık sık yer değiştirmek zorunda olan diplomat çocuklarının düzenli bir eğitim alabilmesi açısından önemli.

İzmir’deki sıkıntı

Ankara, İstanbul ve İzmir şehirlerinde birer tane olmak üzere, Türkiye'de de üç tane Alman okulu var. Ancak İzmir'deki okul, 2018 yılında Türk makamlarınca hukuki bir dayanağı olmadığı gerekçesiyle geçici bir süre kapatıldı. Almanya hükümeti yaşanan hukuki sorunun ortadan kaldırılması için geçen yılın yaz aylarından bu yana Ankara ile temas halinde. Almanya Dışişleri Bakanlığı sözcülerinden Rainer Breul, "Mütekabiliyet esasına göre bir çerçeve anlaşması" imzalamak için müzakerelerin devam ettiğini duyurdu. Breul açıklamasında, "Konuya olan büyük ilgimizin arkasında, Türkiye'deki Alman okullarının faaliyetleri için hukuki temelin sağlanması yatıyor" ifadelerini de kullandı.

Ancak söz konusu anlaşma Türkiye'ye de, Almanya'da resmi Türk okulları açma hakkı sağlayacak. Bununla ilgili somut planlar da yapılmaya başlandı. Hatta okulların açılacağı olası merkezler arasında Türkiye kökenli nüfusun yoğun olduğu Berlin, Köln ve Frankfurt kentlerinin isimleri ön plana çıkıyor.

Belirleyici olan eyaletlerin kararı

Almanya ile Türkiye arasında ilgili bir anlaşmanın taslağı şu an, incelemeleri için federal eyaletlerin ilgili makamlarına sunulmuş durumda. Bu eyaletlerin eğitim bakanları, Almanya Kültür Bakanları Konferansı'nda bir araya gelerek ortak kararlar alabiliyor. Ancak her eyalet kendi eğitim yasasına sahip.

Şu bir gerçek ki, Almanya'da okul açan diğer ülkeler gibi Türkiye de devlet olarak doğrudan okul açıp işletmesini üstlenemez. Bunu özel statüdeki derneklerin yapması gerekiyor. Almanya'da halihazırda bu alanda faaliyet gösteren bir Türk-Alman derneği var: TÜDESB. Yaklaşık 25 yıldır var olan derneğin, tartışmalı Gülen cemaatine yakın olduğu iddia ediliyor. TÜDESB Berlin'de okul değil ama çocuk yuvaları işleten bir organizasyon.

Farklı yerlerden gelen eleştiriler

Almanya'da faaliyet gösteren özel okulların eğitim metotlarını ve personelini kendilerinin belirleme hakkı var. Ancak müfredat konusunda, kamu okulları ile aynı çizgide olmaları yasal bir zorunluluk. Türkiye ile yürütülen görüşmelere katıldığı bir televizyon programında değinen Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Almanya'da açılacak olası Türk okulları ile ilgili olarak, "Bunlar asla bizim değerlerimizle bağdaşmayan şeylerin öğretildiği yerler olmayacak" dedi.

Maas'ın sözcüsü Breul de, Türkiye'ye herhangi bir ayrıcalık tanınmasının söz konusu olmadığını vurguladı. 

Birçok Alman siyasetçinin ise tam da bu konuyla ilgili endişeleri var. Sol Parti milletvekili ve Türk-Alman Parlamenterler Grubu Başkanı Sevim Dağdelen'e göre Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Almanya'daki toplumu kutuplaştırıp bölüyor. "Onun okulları Almanya'daki uyum ve demokrasi açısından zehirdir" ifadesini kullanan Dağdelen, Alman hükümetinin, Türkiye'nin içinde bulunduğu siyasi ortamda neden Ankara ile bu görüşmeleri yaptığını anlayamadığını belirtti.

Sevim Dağdelen buna ek olarak, "Türk diktatör ülkesindeki eleştirel entelektüel kesimi ya cezaevine tıkıp ya da sürgüne gitmeye zorlarken, Alman hükümetinin Erdoğan ile kendi özel okullarını Almanya'da açabilmesi için müzakerelerde bulunması bir felakettir" dedi.

Almanya'nın Türkiye ile yürüttüğü görüşmelere bir eleştiri de sağ popülist Almanya için Alternatif (AfD) partisinden geldi. AfD'nin Federal Meclis Grup Başkanı Alice Weidel, "Türk Diyanet İşleri'nin bir şubesi olan DİTİB ile yaşanan deneyimler, kağıt üzerinde Alman yasa ve yönetmeliklerine bağlı olunması gerektiği yönündeki maddelerin gerçek hayatta pek ciddiye alınmadığını gösteriyor" ifadesini kullandı.

Weidel, özel okullarla ilgili yasalarda yer alan "eşdeğer müfredat" kavramının, "Türk devlet ve din propagandası için açık kapı bıraktığını" savundu. 

İzole olmaya müsaade edilmemeli

Almanya'da koalisyon hükümetinin büyük ortağı olan Hrıstiyan Birlik Partileri‘nin (CDU/CSU) Federal Meclis Grup Başkan Yardımcısı Thorsten Frei da, "Okulların her halükarda, Türk devletinin ideolojik ve siyasi etki alanının dışında tutulması" gerektiğini kaydederek, başarılı bir uyum süreci için okulların çok önemli olduğunu belirtti.

Frei ayrıca, "Bu sebepten dolayı çocukların ve gençlerin eğitiminde, onların bizim açık ve özgürlükçü toplumumuzun dışında kalmamalarına hassasiyetle dikkat etmeliyiz" dedi.

Deutsche Welle'ye konuşan Dortmund Teknik Üniversitesi'ne bağlı Okul Gelişimi Araştırmaları Enstitüsü'nden Nele McElvany'e göre ise, kamuoyunun konuya gösterdiği büyük hassasiyet nedeniyle, okullar üzerindeki olası Türk devleti etkisi riskinin düşük olacağını ifade etti.

Belki de bir zenginlik

Alman eğitim sistemi talimatnameleri ve yönetmeliklerinin çok net olduğunu belirten McElvany, "Almanya'da bulunan camilerde verilen İslam dersi gibi örneklerden farklı olarak, Alman okullarında ideolojik propagandaya karşı elde pek çok imkan var" dedi. Nele McElvany, Almanya okul sisteminin bu tarz düzensiz etkilerden  "ışık yılı mesafesinde uzak olduğunu" belirtti. Bilim insanı McElvany'e göre Almanya'da Türk okullarının açılması, Alman okul dünyası için bir zenginlik dahi olabilir.

"Bu okullar belki de o kadar iyi olacaklar ki Türkiye ile kültürel ya da ekonomik bağları olan Alman aileler bile çocuklarını bu eğitim merkezlerine gönderebilecek" ifadesini kullanan McElvany, bu ailelerin Türk okullarını bir seçenek olarak düşünebileceğini ve bu sayede kültürel alışverişi güçlendirebileceklerini vurguladı.

2017 ‘DEN BU YANA 7 BİN YABANCIYA EMLAK VATANDAŞLIĞI VERİLDİ

Türkiye’de 2017’den bu yana 6694 yabancı ülke vatandaşı, taşınmaz edinimi yoluyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı için Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü'nden (TKGM) uygunluk belgesi aldı.

Milliyet'in TKGM’den aktardığı bilgiye göre vatandaşlık almak isteyen yabancı uyruklulara taşınmaz alımı karşılığında Türk vatandaşlığı verilmesi uygulamasında 2017’de alt limit olan 1 milyon doların Eylül 2018’de 250000 dolar olarak düzenlenmesi, yabancı yatırımcının gözünü Türkiye’ye çevirdi.

Bu kapsamda TKGM, 6085’i geçen yıl olmak üzere 2017’den bugüne kadar, belirlenen rakamlarda taşınmaz edinen 101 ülkeden toplam 6694 yabancı ülke vatandaşına, Türk vatandaşlığı için uygunluk belgesi düzenledi.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı için taşınmaz edinimi şartını yerine getiren yabancılar arasında ilk sırayı 1475 kişiyle İran vatandaşları aldı.

842 kişiyle Iraklılar ikinci, 812 kişiyle Afganistanlılar üçüncü sırayı alırken bu ülkeyi 658 kişiyle Yemen, 390 ile Filistin, 365 ile Ürdün, 291 ile Libya, 268 ile Çin, 229 ile Mısır ve 139 ile Pakistan vatandaşları takip ediyor.

Geçen yıl İran’dan 1321, Irak’tan 756, Afganistan’dan ise 754 kişiye uygunluk belgesi verildi.

Almanya'daki Türklerin kimlik sorunu: Kim Alman, kim değil?

(Euronews analizi)

Almanya'da yaşayan Türkiye kökenli bireylerin "Alman" ve "Türk" olma olgusu etrafında oluşan kimlik sorunu hâlâ çözülebilmiş değil. Almanya'da yaşayan Türk nüfusun Alman toplumunca kabulü tartışmaları yükselen aşırı sağcı eğilim ve islamofobiyle birlikte çetrefilli bir hal aldı.

Almanya doğumlu futbolcu Mesut Özil'in Alman Milli Takımı'ndan ırkçılığa maruz kaldığını söyleyerek ayrılması da ülkede kimlik tartışmalarını gündeme taşımıştı.

Almanya Şansölyesi Angela Merkel'in de 2015 yılında 1 milyon göçmene kapıları açması Alman olmanın ne demek olduğu konusunda tartışmaları başlatmıştı.

Kim Alman, kim değil?

Almanya'da neredeyse 3 milyon Türkiye kökenli insan var, bu Almanya'nın en büyük azınlık grubunu oluşturuyor. Türk nüfusun büyük çoğunluğu, 50'ler ve 60'larda ülkeye işçi olarak giden göçmenlerin 2. ya da 3. nesil yakınları

Duisburg'da restoran sahibi Harun Kiki 18 sene önce Türkiye'den göç etmiş. Kiki, Almancayı tam olarak konuşamıyor ve günlük hayatta eşinin Almancasına bağlı olarak yaşıyor.

Harun Kiki "Alman komşularım benimle konuşmaya çalışıyor ama ben onlarla tam olarak diyalog kuramıyorum." diyor ve ekliyor "Bazen kendimi küçük bir çocuk gibi hissediyorum. Duygularımı net bir şekilde ifade edemiyorum."

43 yaşındaki Harun Kiki, zamanının çoğunu yaşadığı şehir Duisburg'da Türk toplulukla sarmalanmış olarak geçiriyor. Kiki, paralel bir toplum içerisinde yaşıyor olmakla suçlanabilirdi. Ancak Harun Kiki'ye Türkiye'den gelip entegrasyon konusunda başarılı olamamış Türk kesime örnek olarak algılanabilir mi diye sorulduğunda, buna sıcak bakmadığını gösteriyor.

"Almanca öğrenmiş olmam gerektiğini kabul ediyorum. Ancak şunu da söylemem gerekir ki benim 40 kişiye iş verdiğim işletmem var ve ben burada vergi ödüyorum." diyor Harun Kiki.

Kiki kendi çabalarıyla bir yere gelmiş, başarılı ve lüks restoranını işleten bir iş adamı ve yerel ekonomiye katkı sağlıyor.

"Burada kendimi Türkiye'de gibi hissediyorum"

Harun Kiki'nin restoranında genelde Türkçe konuşuluyor. Böylelikle neredeyse 20 sene Almanca öğrenmemesinin nasıl mümkün olduğunu görmek kolaylaşıyor.

Restorandan birkaç adım ötedeki Marxloh mahallesinde daha fazla Türk restoranına rastlanıyor ve hafif bir ezan sesi duyuluyor. Bu mahalle ülkenin en büyük camilerinden birini ve Avrupa'da evlilik hazırlığı yapan Türkiye kökenli çiftler için "Wedding Mile" isimli bir gelinlik mağazasını barındırıyor.

Mahalle, Türklerin yoğunluğuyla şehrin geri kalanından ayrıldığını hissettiriyor. Gelinlik mağazasıyla aynı caddedeki hediyelik eşya mağazasında çalışan Ayşe Kara, "Kendimi burada Türkiye'de gibi hissediyorum." diyor ve ekliyor: "Ailem de burada ve güzel Türk yemekleri için çok uzağa gitmem gerekmiyor."

Almanya'da temizlik işçisi Mehmet Uzan ise Almaya Milli Takımı'ndan ayrılırken "biri Türk biri Alman" iki kalbi olduğunu söyleyen Mesut Özil'den farklı olarak, "Kalbim hala Türk" diyor. Uzan'ın babası 66'da işçi olarak gelip Ford otomobil tesisinde çalışmaya başlamış.

Mehmet Uzan, Almanya'da doğup büyümesine rağmen Alman vatandaşlığı yerine Türk vatandaşı olmayı seçmiş. Bu karar Almanya'da oy kullanamayacağı anlamına geliyor.

Uzan, Almanya'da tam olarak hoş karşılanmadığını ve kendini buraya ait hissetmediğini söylüyor. Kimliğinin atalarının gelenek ve göreneklerine göre şekillendiğini ifade ediyor.

"Genç jenerasyon kimlik krizi içerisinde"

Uzan kendini Almanya'ya ait hissetmemekte yalnız değil. Uzmanlara göre Almanya'daki Türkiye kökenli 2. ve 3. nesil bireyler de benzer şekilde kafa karışıklığı yaşıyor.

Duisburg kentinin bağlı olduğu eyalette mülteci ve entegrasyondan sorumlu yetkili Serap Güler, genç neslin kimlik krizi içinde olduğunu ifade ediyor.

Güler büyükanne ve babaları Almanya'ya gelmiş insanların kimlik sorunlarıyla mücadele ettiğini söylüyor. Güler'e göre "Ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, ortaya ne koyarlarsa koysunlar Alman olarak asla kabul edilmeyecekleri duygusuna sahipler."

Bu onları, Türkiye hakkında bilgileri ve Türkçeleri kısıtlı da olsa kendilerini daha çok Türk hissetmeye sevk ediyor.

Toronto Üniversitesi Munk School of Global Affairs'in direktörü Randall Hansen, göçmen ailelerin çocukları ve torunlarının, sonradan gelen ailelerine göre daha az kabul edilmiş hissinin sık rastlanan bir durum olduğunu söylüyor.

Hansen "Aileleri geldiğinde sadece bir iş bulmak, rahat bırakılmak ve sokakta saldırıya uğramamak onları memnun ediyordu. Fakat orada doğanlar, herhangi bir Almanla aynı şekilde muamele görme beklentisi içerisinde." diyor.

Hansen ayrıca Almanya'da asimilasyonun zor olabileceğini, bunun sebebininse Almanların kendilerinin bile "Alman olmanın ne demek olduğunu gerçekten bilmemesi" olduğunu ifade ediyor.

Amerika Birleşik Devletleri'nde "aynı potada erimek" üzerine kurulu bir konsepti olduğunu, Kanada'nın çok kültürlü bir toplum anlayışını öne sürdüğünü, Fransa'nınsa açık bir ulusal kimlik anlayışına dayalı olumlu bir asimilasyon modelini uyguladığını söyleyen Hansen, Almanya'nın bu geleneklerden hiçbirinin içinde değerlendirilemediğini belirtiyor.

Hansen'e göre Almanya'da bağlayıcı bir kimlik anlayışı varsa bu "anayasaya dayalı bir yurtseverlik" olabilir. Hansen bunun hukukun üstünlüğü inancı, kadın ve etnik azınlıkların hakları gibi liberal değerlere geniş destek olarak tanımlanabileceğini söylüyor.

Almanya'nın ulusal kimlik sorunu

Almanya, ulusal kimlik konusunda İkinci Dünya Savaşı'ndan miras kalan bir karmaşa yaşıyor. Almanlar tarihi bir suçluluk duygusuyla ulusal onuru ifade etmede fazla kendinden emin ya da istekli olma konusunda tereddütlü davranıyor. Bunda da modern bir vatanseverliğin çabucak Nazi geçmişine çok yakın bir milliyetçilik olarak görülebileceği korkusu var.

Öte yandan Merkel 2015'te kapıları sığınmacılara açarken "bunu yapabiliriz" diye ısrar etti ve bu kararı da aşırı sağın politik olarak tekrar dirilmesine neden oldu.

NBC News'ün Duisburg'da Türkiye kökenli insanlarla yaptığı görüşmeler, Almanya'da yabancı düşmanlığı ve islamofobinin büyüyen bir problem olarak algılandığına işaret ediyor. Almanya'daki ulusal kimlik tartışmaları şu an bunun sağlıklı bir vatanseverlik mi zehirli bir milliyetçilik mi olduğu sorusuna odaklanmış durumda.

Haziran ayında yapılan bir kamuoyu yoklaması Alman toplumunun ırkçılıkla mücadele içinde olduğunu ortaya koyuyor: Almanya'da halkın yüzde 67'si ırkçılığı "çok büyük bir problem" ya da "büyük bir problem" olarak görüyor.

Aşırı sağ yükselişte

Mehmet Uzan, Almanya'nın aşırı sağ görüşlü partisi AfD'nin yükselişinin altını çizerken "Çok sayıda Alman yabancıların burada yaşamasını istemiyor" diyor.

AfD 2017 Almanya Federal Seçimleri'nde oyların yüzde 12.6'sını alarak parlamentoda 94 sandalye kazanmıştı. Harun Kiki'nin restoranı ve gelinlik mağazasının bulunduğu Duisburg-Hamborn semtinden AfD yaklaşık yüzde 20 oranında oy toplamıştı.

Parti, ülkede sayısı artan Müslüman göçmenler üzerine de gidiyordu. Seçim kampanyası sırasında üzerinde "Burka? Bikiniyi tercih ederiz" yazılı bir poster görülmüştü.

Almanya'da İslam'ın yerini sorgulayan sadece aşırı sağcılar değil. Almanya İçişleri bakanı Horst Seehofer "İslam Almanya'ya ait değil" ifadesini yıl içerisinde kullandı. Nisan ayındaysa Bavyera Eyaleti'nde hükümet binalarına haç konması zorunlu hale getirildi.

İslamofobideki artış politik söylemin ötesinde de kendisini gösteriyor. Geçen yıl, Alman İçişleri Bakanlığı, Almanya'da islamofobi kaynaklı ve çoğu aşırı sağ bağlantılı 1,075 suç işlendiğini kaydetti.

"Türk mü Alman mı olduklarına karar vermeliler"

Almanların bazıları, özellikle kendilerini cesur ve bariz şekilde gösteren Türk kökenli bireylerin Türklükleriyle gurur duymalarını kabullenmekte zorluk yaşıyor.

Emekli elektrikçi Heinz Bandurski "Evi kaplayan boyda Türk bayrağını dalgalanırken görmekten hoşlanmadığını" söylüyor. Duisburg-Laar Mahallesinde yaşayan 73 yaşındaki Bandurski, "Türk mü Alman mı olduklarına karar vermeliler, ikisi birden olamazlar." diyor ve Alman olmanın Alman yaşam tarzını benimsemek anlamına geldiğini düşündüğünü ekliyor.

Bandurski ayrıca, Türk asıllı insanların kendilerini Almanya'da evlerinde hissetmediklerine şaşırmadığını çünkü bazılarının kendini soyutladığını söylüyor.

Öte yandan Almanya'da Türkiye kökenli herkes kendini iki kimlik arasına sıkışmış hissetmiyor. Amcası Harun Kiki'nin restoranında çalışan 21 yaşındaki Kaan Akuslug, kendini yarı Alman yarı Türk hissettiğini ifade ediyor.

Akuslug, "Hem Alman, hem de Türk arkadaşlarım var" derken hiç ırkçılık ya da yabancı düşmanlığına maruz kalmadığını belirtiyor.

"Biz birlikte büyüdük." diyor Kaan Akaslug, "Hem Alman hem de Türk olabilirsin.

CENGİZ HAN’IN MEZARI NEDEN BULUNAMIYOR?

Cengiz Han'ın mezarının Moğol İmparatorluğu'nun dört bir yanından gelen hazineler içerdiğine inanılıyor. Peki, Moğollar neden bu mezarın bulunmasını istemiyor?

Uçsuz bucaksız topraklarda ne yol var, ne de bina. Sadece sonsuz bir gökyüzü, yerde kurumuş otlar ve bir esinti. Göçerlerin 'ger' adını verdikleri yuvarlak göçebe çadırında tuzlu sütlü çay içerken özgürce otlayan atların ve keçilerin fotoğraflarını çekiyoruz.

Burası Moğolistan, Cengiz Han'ın at sırtında dünyayı ele geçirdiği yer. Onun hikâyesi kan dökülmesini, adam kaçırmayı, aşk ve intikamı içeriyor. Ama esas hikâye ölümüyle başlıyor.

Cengiz Han bir zamanlar Büyük Okyanus ile Hazar Denizi arasındaki topraklara hükmetmişti. Öldüğünde cenazesinin gizli tutulmasını istemişti.

Yas tutan ordusu, cenazeyi taşırken önlerine çıkan herkesi öldürmüş, Cengiz Han gömüldükten sonra mezarın izini kaybettirmek için üzerinde bin at dolaştırılmıştı.

Ölümünden sonraki 800 yılda kimse mezarına ulaşamadı.

Mezarı bulunsun istemiyordu

Yabancı keşif ekipleri mezarı bulmak için tarihi belgelere başvurdu, hatta National Geographic'in Hanlar Vadisi Projesi uydu fotoğraflarını bile incelemişti.

Ancak Moğollar 1227'de ölen liderlerini sevse de mezarının bulunmasını istemiyordu. Dışarıdan bakan birinin ise bunu anlaması biraz zordu.

Bunun, mezar bulunursa dünyanın sonu gelecek inancıyla ilgisi yoktu. Rusya'daki bir üniversitede uluslararası ilişkiler okuyan Moğol tercümanım Uelun'a göre, Cengiz Han mezarının bulunmasını istemiyordu, ona saygı gereği, aranmamalıydı bu mezar.

Cengiz Han'ın isteğini dikkate alan Moğolların kültürel baskısının yanı sıra mezar aramayı zorlaştıran başka etkenler de var.

Moğolistan devasa bir ülke, üstelik düzenli yol ağları çok zayıf. Nüfus yoğunluğu çok düşük; sadece Grönland ve birkaç ada bu konuda onu geride bırakabilir. Böyle bir ortam, sırlarına sahip çıkar.

Ulanbatur Devlet Üniversitesi'nin arkeoloji bölümünden Dr. Diimaajav Erdenebaatar bu mezarı bulmaya uğraşan Japon-Moğol ekibi ile çalışıp Cengiz Han'ın doğum yeri olan Hentiy bölgesinde yoğunlaşmış.

Ancak 1990'da yapılan bu çalışmalar aynı yıl gerçekleşen demokratik devrim nedeniyle yarım kalmış. Zira halk bu çalışmalara da tepki göstermiş.

Ataları Hunlar mı?

Dr. Erdenebaatar 2001'den bu yana Moğolistan'ın orta kesimindeki Arkhangai bölgesinde, Hun krallarının iki bin yıllık mezarlığında kazı çalışmaları yapıyor. Cengiz Han, Hunların Moğolların atası olduğuna inanıyordu. Bu nedenle mezarı onlarınkine benzeyebilirdi.

Hun kralları 20 metre derinlikte ahşap bölmeler içine gömülür, yerin üzerine kare şeklinde taşlar dizilirdi. Dr Erdenebaatar'ın ilk mezarı kazması 10 yaz sürmüş, burası daha önce soyulmuş olmasına rağmen Hunların uzak diyarlarla diplomatik ilişkilerini gösteren Çin at arabası, Roma cam eşyası ve çok sayıda değerli metal bulunmuştu.

Üniversitenin arkeoloji müzesinde altın ve gümüş heykelcikleri, bunlar üzerinde leopar ve tek boynuzlu at desenlerini görmek mümkündü. Bu imgeler Cengiz Han ve sonrası dönemde de kullanılmıştı.

Cengiz Han'ın mezarının da Moğol İmparatorluğu topraklarından gelen benzer hazinelerle dolu olduğu sanılıyor. Yabancıların bu mezara bu kadar ilgi göstermesinin bir nedeni de bu.

Han'ın mezarının izi kalmasın diye üzerinde bin at dolaştırıldığına inanılıyor.

Mezarı biliniyor mu?

Ancak Hun tarzı bir gömütün bulunması biraz zor. Mezar üstündeki taşlar kaldırılmış olabilir. Moğolistan'ın genişliği düşünüldüğünde 20 metre derinlikte bir mezarın bulunması neredeyse imkânsız görünüyor.

Bölgedeki inanca göre Cengiz Han'ın mezarı, başkent Ulanbatur'un 160 km kuzey doğusundaki Hentiy sıradağlarının Burhan Haldun tepesinde. Ancak mezarın kesin yeri belli olmadığı gibi bu iddiaya karşı çıkanlar da var.

Mezarın yerini kaybetmek için üzerinde bin at gezdirildiği söylencesi mezarın bir vadide olduğuna işaret ediyor ve buna göre Hun mezarlığı uygun aday olabilir. Ama Cengiz Han'ın bir dağa gömülmeyi vasiyet ettiği de biliniyor. Bu nedenle Burhan Haldun dağı da makul bir aday.

UNESCO Dünya Mirası Listesi

Ancak UNESCO'nun Hentiy Han bölgesini Dünya Mirası Listesi'ne alıp koruma altına alması araştırmacıların bu bölgedeki çalışmalarının da sınırlanması ve Cengiz Han'ın mezarı sorununun havada asılı kalması anlamına geliyor.

Peki, mezarın bulunması sorununa Moğolistan'da neden sıcak bakılmıyor? Cengiz Han ülkenin en büyük milli kahramanı. Batı onu ele geçirdiği topraklarla hatırlarken Moğollar onu sağladığı olanaklarla hatırlıyor.

Moğol İmparatorluğu doğu ile batıyı birbirine bağladı, İpek Yolu'nu canlandırdı. Diplomatik dokunulmazlık ve din özgürlüğü kavramları onun döneminde yerleşti. Güvenilir bir posta hizmeti ve kâğıt para kullanımı sağlandı. Yani Cengiz Han sadece dünyayı ele geçirmekle kalmadı, ona medeniyet de getirdi.

Image captionBir efsaneye göre Cengiz Han Hentiy Dağları'nda gömülmüş.

Bütün bunlardan dolayı büyük bir saygınlık uyandırıyor ve Moğollar mezarına dokunulsun istemiyor. Tercümanım Uelun konuyu şöyle özetliyor:"Mezarını bulmamızı isteselerdi bir işaret bırakırlardı."

AVUSTRULYA YANGINLARI 4 AYDIR SÖNDÜRÜLEMİYOR

Avustralya yangınları: Neden 4 aydır söndürülemiyor, bilançosu ne?

Avustralya'da Eylül ayında rekor düzeydeki sıcak hava ve kuraklık yüzünden çıkan yangınlar hala kontrol altına alınamadı. Başbakan Scott Morrison, kriz yönetiminde hataları olduğunu itiraf etti ve krizle ilgili bir kamu soruşturması açılmasını desteklediğini söyledi.

Alevlerin yüksekliğinin kimi zaman 70 metreyi aştığı yangınlar sonucu 28 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kasaba boşaltıldı, milyonlarca hayvan öldü.

Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) Avustralya, yaptığı en son açıklamada 1,25 milyar hayvanın hayatını kaybettiğini tahmin ettiklerini belirtti.

Bütün dünyanın Avustralya'ya odaklanmasına ve ünlü oyunculardan siyasetçilere çok sayıda kişinin düzenlenen kampanyalara destek çıkmasına sebep olan yangınların nedenlerini ve yangınlarla ilgili bilinmesi gerekenleri derledik.

Yangınlarda son durum ne?

Avustralya'da yetkililer Cuma günü itibarıyla iki büyük yangının bir araya gelmesiyle oluşan 'mega yangın' olasılığına karşı hazırlanıyor.

New South Wales ve Victoria eyaletlerindeki iki yangının bir araya gelmesiyle oluşabilecek 'mega yangın'ın Türkiye saatiyle gece yarısı meydana gelebileceğinden endişe ediliyor.

Yetkililer Victoria eyaletinde yaşayan 240 bin insana evlerini tahliye etmeleri gerektiğini söyleyen bir mesaj attı.

Ordu ve savunma yetkilileri oluşabilecek herhangi bir durum için hazır konumda.

Etrafı alevlerle çevrili olan Mallacoota kasabasından yaklaşık bin kişi denize konumlanan iki donanma gemisi tarafından tahliye ediliyor.

Pazartesi günü yangından etkilenen yerlere yağmur yağdı ve sıcaklıkların düşmeye başladığı görüldü. Ancak yetkililer yangınların tekrar ortaya çıkabileceği uyarısında bulunmuştu.

Ülkenin doğu kıyısındaki Sydney'den Melbourne'a kadar çok sayıda şehre güçlü yağmurların etki ettiği görüldü. Ancak yetkililer sıcaklıkların tekrar yükselmesini beklediklerini; bu yüzden de Pazartesi gününnü hasar tespitinin yapılması ve gerekli alanların boşaltılması için kullanılacağını söyledi.

Kapalı yollar açılırken yüzlerce kişinin dumandan etkilenerek dışarı çıkamadığı görüldü.

Avustralya Başbakanı Scott Morrison yangınların aylarca sürebileceği uyarısında bulunmuştu.

Ülkenin başkenti Canberra ise Pazartesi günü yangınlardan ötürü dumanla kaplandı.

başkenti Canberra'da parlamento da dumandan etkilenen yerler arasında

Başkentte yer alan acil durum yönetim ofisi, Avustralya Ulusal Müzesi ve Avustralya Ulusal Üniversitesi, yangınların oluşturduğu sisten ötürü kapalı olduklarını açıkladı.

İçişleri Bakanlığı gerekli olmadıkça çalışanlarının binaya gelmemesini salık verdi. Sağlık Bakanlığı da binaya gelinmemesi gerektiğini belirtti.

Melbourne'daki görüş mesafesinin ise 1 kilometreden daha az olduğu açıklandı.

  1. Yangınların bilançosu ne?

Reuters haber ajansının verilerine göre yangınlarda şimdiye kadar 10,3 milyon hektar alan yok oldu.

Yaklaşık 2 bin ev küle dönerken, çok sayıda kasaba elektrik ve internet bağlantısı olmadan yaşamak zorunda.

Eylül ayından beri en az iki bin evin tahliye edildiği bildiriliyor.

Avustralya Sigorta Kurumu'nun tahminine göre zarar 700 milyon Avustralya dolarını (485 milyon Amerikan doları) aştı ve bu miktarın çok daha fazla artması bekleniyor.

Avustralya Acil Durumlar Bakanı Lisa Neville, Victoria eyaletinde 67 bin kişinin tahliye edildiğini açıkladı.

Yaklaşık bin kadar turistin Avustralya donanması tarafından kıyılardan alınarak götürüldüğü duyuruldu.

Adelaide Tepeleri'ndeki şarap endüstrisine üzüm sağlayan bağların üçte birinin yok olduğu belirtiliyor.

Uydu görüntülerine göre yangından en çok etkilenen Victoria ve New South Wales eyaletlerinden yayılan dumanlar Yeni Zelanda'ya kadar vararak hava kalitesinin etkilenmesine neden oldu.

Avustralya'da en çok can kaybına neden olan yangın Şubat 2009'da yaşanmıştı.

Kara Cumartesi olarak adlandırılan yangında Victoria eyaletinde 180 kişi ölmüştü.

  1. Yangınlar neden meydana geldi?

Avustralya yaz aylarında yaşanan yangınlara alışkın olsa da bu yıl normalin üzerinde görülen sıcaklıklar ve kuraklık, yangınların şiddetinin daha fazla olmasına neden oldu.

İnsan faktörü de kimi zaman yangınların ortaya çıkmasında etkili olsa da, kuru tarım alanları üzerinde şimşeklerin çakmasıyla da yangınların başladığı görülüyor.

Yangınlar bir kere başladı mı otların yanmasıyla ortaya çıkan közlerin rüzgarla yayılması diğer alanları da tehlikeye sokuyor.

Otları tutuşturan yangınlar, gökgürültülü fırtınaların oluşmasına, bu da şimşeklerin meydana gelmesine ve daha fazla yangının ortaya çıkmasına neden oluyor.

Bu da bir volkan patlaması ya da atom bombası etkisi yaratarak, yangınların kendi fırtınalarını ortaya çıkarmasına yol açıyor.

  1. Yangınların bu kadar yayılmasının nedeni ne? İklim değişikliğinin etkisi var mı?

Avustralya'da yangınların bu kadar büyümesi ve kontrol altına alınamamasında yazların daha sıcak ve kuru geçmesinin etkisi var.

Bilim dünyası uzun zamandır iklim değişikliğinin şiddetlenmeye başlamasıyla Avustralya'da daha uzun, sıcak ve kuru yazların yaşanacağı uyarısında bulunuyordu.

Bu da tarımsal alanların daha kuru bir hale gelerek daha kolay tutuşmasına ve yangınların daha kolay yayılmasına neden oluyor.

Bilim insanları iklim değişikliğinin yangınların daha sık ve daha şiddetli görülmesine neden olacağını belirtmekteydi.

Verilere göre Avustralya 1910 yılından beri bir derece daha ısındı. En büyük ısınma 1950 senesinde yaşandı.

Avustralya 2019 Aralık'ında ise en sıcak hava rekorunu iki defa 40,9 ve 41,9 derece ile kırdı.

İkisi de 2013'te ölçülen 40,3 dereceden daha yüksekti.

Ayın sonunda ise normalde ülkenin kalanından daha serin olan Tazmanya'da bile 40 derecenin üzerinde sıcaklıklar ölçüldü.

Meteoroloji uzmanlarına göre Avustralya'da yangınların kontrol altına alınamamasında en büyük etkiye sahip durumlardan biri de Hint Okyanusu'nda görülen çift kutuplu iklim olayı.

Hint Okyanusu Dipolü olarak adlandırılan olayda deniz üst yüzeyi sıcaklıkları batı tarafında daha yüksekken, doğu tarafında daha serin oluyor.

Bu iki taraf arasındaki sıcaklık farkı bu yıl son 60 yılın zirvesinde.

Bunun sonucu olarak da doğu Afrika'da ortalamanın üzerindeki şiddette yağmurlar ve seller görülürken, güneydoğu Asya ve Avustralya'da kuraklık yaşanıyor.

  1. Şimdiye kadar kaç hayvan hayatını kaybetti?

İngiliz Times gazetesine konuşan çevre yetkilileri, yapılan hesaplamalara göre yangınlarda şimdiye kadar en az 480 milyon hayvanın öldüğünün tahmin edildiğini aktardı.

Koala nüfusunun da üçte birinin hayatını kaybettiği düşünülüyor. Çevre uzmanlarına göre toplamda 8 bin koala hayatını kaybetmiş olabilir.

4 bin çiftlik hayvanı ve koyunun da öldüğü hesaplanıyor.

Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) Avustralya, yaptığı en son açıklamada 1,25 milyar hayvanın direkt yangınlarda ya da yangınlardan ötürü hayatını kaybettiğini tahmin ettiklerini belirtti.

Bu rakamın Avustralya vahşi yaşamı üzerinde yangının etkilerinin araştırılması ve Sydney Üniversitesi'nden Profesör Chris Dickman'ın yöntemi ile hesaplandığı belirtildi.

  6. Yangınlarla nasıl mücadele ediliyor?

Yüz binlerce itfaiyeci, çoğunluğu gönüllü olmak üzere haftalardır bazen günde en az 12 saat olmak üzere çalışıyor.

İtfaiyecilerin üzerine bu kadar büyük bir çalışma yükünün binmesi, ülkenin itfaiye gücü olarak gönüllülere ihtiyaç duymasının sorgulanmasına yol açtı.

Avustralya'nın federal hükümeti geçen hafta yaptığı açıklamada başta New South Wales eyaleti olmak üzere gönüllülerin talep etmeleri halinde 4 bin dolara kadar tazminat alabileceklerini söyledi.

Bu politikaya Avustralya Başbakanı Scott Morrison başta karşı çıkmıştı.

Yangınların kontrol altına alınamaması üzerine ordu, askerlerini, gemilerini ve hava araçlarını yangın bölgelerine göndermeye başladı.

Başbakan Morrison, Cumartesi günü ise ülke yakın tarihinin en büyük askeri seferberliğini ilan ederek 3 bin askerin gönüllü itfayecilere yardım etmesi için alana gönderildiğini açıkladı.

Hükümet, ABD ve Kanada'dan su tankerlerini barındıran hava araçları konusunda takviye yardım talep etti.

Kanada, 30'dan fazla itfaiye görevlisini Avustralya'ya göndereceğini açıkladı.

  1. Avustralya Başbakanı Scott Morrison neden eleştiriliyor?

Avustralya Başbakanı Scott Morrison, gerek iklim değişikliğinin rolünü küçümsemesi, gerekse yangınların şiddetlendiği dönemde tatiline devam etmesinden dolayı ülkesinde eleştirilere maruz kaldı.

Scott Morrison, yangınlar devam ederken geçen ay içinde ailesiyle Hawaii'ye tatile gittiği için eleştirilmişti.

Eleştiriler üzerine tatilini yarıda keserek geri dönen Morrison, hükümetinin iklim politikalarını savunmaya devam etti.

Morrison'ın askerleri, yangınlara müdahale etmeleri için seferberliğe çağırmasını itfaiye birimlerine haber vermeden yapması da, eleştirilmesine neden oldu.

Avustralya'nın karbon salınımı politikaları uzun süredir eleştiriliyor.

Ülkenin madencilik geçmişi ve güçlü kömür lobisi yüzünden iklim değişikliği ile mücadele için gerekli adımların atılmadığı belirtiliyordu.

Morrison da bu politikaları değiştirmemekle suçlanıyor.

  1. Bağışa ihtiyaç var mı?

Avustralya bu kadar büyük çapta yangınlarla aylardır mücadele ettiği, milyonlarca canlı hayatını kaybettiği ve evler yok olduğu için dünyanın dört bir yanından ülkeye yardım etmek gerektiğine dair çağrılar büyüyor.

Yangınlarla en çok mücadele eden eyaletlerin yöneticileri de para yardımına ihtiyaçları olduğunu açıklıyor.

Sadece yangınlarla mücadele etmek için değil, yangınlardan sonra hayatta kalanların yaşamına geri dönmesi ve yangınların yok ettiği alanların ıslah edilmesi için de ülkenin bağışlara ihtiyacı olacak.

Avustralya Başbakanı Morrison, hükümetine yangınlarla mücadelede getirilen eleştirilerin ardından yerel topluluklara yardımcı olması için 1,39 milyar dolar değerinde Ulusal Yangın İyileşme Kurumu kurduğunu açıkladı.

Sosyal medyadan da çok sayıda oyuncu, müzisyen ve ünlü ya bir kampanya düzenlediğini ya da bağış kampanyalarına destek olduğunu açıkladı.

Şarkıcı Pink sosyal medyadan yaptığı açıklamada kurtarma çalışmalarına yardımcı olması için 500 bin dolar bağışladığını açıklad

Nicole Kidman, Keith Urban, Novak Djokovic, Maria Sharapova, Selena Gomez gibi çok sayıda isim de bağış yaptığını açıklayan ünlüler arasında.

  1. Avustralya'da yangınlar altında yaşam nasıl?

Çok sayıda Avustralyalı yangın sırasında evleri yok olduğu için tanıdıklarının yanında kalıyor.

16 yaşındaki Gabriel Kam de bu insanlardan biri.

BBC'ye konuşan Kam, itfaiyecilerin tavsiyelerini dinlediklerini, evin etrafındaki çalıları ve ağaçları temizlediklerini ancak evlerinin bir anda yok olduğunu anlatıyor.

"O an geldiğinde yapabileceğiniz çok fazla bir şey yok" diyen Kam, kedilerini ve giysilerini alıp kaçtıklarını anlatıyor. Şimdi Kam ve ailesi bir tanıdıklarının evinde kalıyor.

Yetkililer çok sayıda evi kapı kapı dolaşarak ailelere alanı terk etmeleri gerektiğini söylerken, yangının etkili olduğu alanların yakınlarında yaşayanlar dumandan ve buna bağlı olarak artan hava kirliliğinden de etkileniyor.

  10. Avustralya'ya seyahat edilmesinde bir sakınca var mı?

Çok sayıda hükümet Avustralya'ya seyahat notunu güncelleyerek gidilecek yerlere dikkat edilmesi uyarısında bulunuldu.

Ülkede olanlara haberleri dinlemeleri ve yetkililerin uyarılarına dikkat etmeleri çağrısı yapıldı.

İngiltere, vatandaşlarına yaptığı uyarıda olağanüstü hal ilan edilen yerlerde özellikle dikkatli olunması ve yerel yetkililerin açıklamalarının sürekli takip edilmesi gerektiğini belirtti.

Avustralya Turizm Ofisi de çoğu turistik yerin yangınlardan etkilenmediğini, ancak seyahat edecek yolcuların uçuşlarından önce tekrar, son güncellenmiş bilgilere bakması ve değişen koşullardan haberdar olması gerektiğini ifade etti.

İNGİLTERE KRALİYET AİLESİNDE PROBLEM

Meghan Markle ve Prens Harry, İngiltere Kraliyet Ailesi'ndeki görevlerinden neden çekildi?

İngiltere'de Kraliçe 2. Elizabeth'in torunu Sussex Dükü Prens Harry ile eşi Düşes Meghan Markle'ın Kraliyet ailesindeki üst düzey görevlerinden çekildikleri ve bundan böyle yılın bir kısmını ABD ve Kanada'da geçirecekleri açıklandı. Çift, Kraliyet Ailesi'nde "yenilikçi bir rol" üstlenmeyi ve "maddi bağımsızlıklarını kazanmak için çalışmayı" planladıklarını belirtti.

Çift, bu karar için aylardır kendi aralarında düşünüp taşındıklarını söylüyor.

Afrika'daki bir turları sırasında çekilen bir belgeselin Ekim ayında yayınlanmasıyla birlikte kamuoyu, çiftin ruh hali ve düşünce dünyasıyla ilgili daha fazla fikir sahibi oldu.

Meghan Markle, Kraliyet ailesine alışmanın "zor" olduğunu, İngiliz magazin basınının hayatını "mahvedeceği" yönünde arkadaşlarının uyarısına rağmen, medyanın yoğun ilgisine hazırlıklı olmadığını itiraf etmişti.

Bütün bunların üstesinden gelip gelmediği sorulduğunda Meghan şunu söyledi:

"Uzun zamandır H'ye - Harry'ye öyle sesleniyorum - diyordum ki bir şeye dayanmak yetmiyor, yaşamak bu değil, gelişip serpilmek lazım."

Prens Harry ise ruh sağlığını ve hayatına baskıda bulunan şeylerle mücadelesini "sürekli bir idare etme hali" şeklinde ifade etmişti.

Çiftin, İngiltere Kraliyet Ailesi'ndeki üst düzey görevlerden çekilme kararını değerlendiren BBC Kraliyet Muhabiri Jonny Dymond, bu görevlerin önemli bir kısmına "tahammül edemediklerini", Harry'nin ise "kameralardan nefret ettiğini ve geleneksel törenlerden sıkıldığının açıkça görüldüğünü" söylüyor.

2019 sonlarında Prens Harry, Meghan'ın özel mektuplarından birini izinsiz yayınladığı için tabloid gazetesi Mail On Sunday'e birlikte dava açacaklarını söylemişti.

Harry, "Önce annemi kaybettim şimdi de karımın aynı güçlü odaklara kurban edilmesine tanık oluyorum" diyordu.

1997'de annesi Prenses Diana'nın ani ölümü konusunda ise şunları söyledi:"Sevdiğim bir insanın gerçek bir kişi olarak görülmeyecek derecede meta haline getirildiğinde neler olduğunu yaşayıp gördüm."

Kraliyet Ailesi Ne Dedi?

Çiftin Çarşamba akşamı Instagram'dan yaptığı açıklama öncesinde büyükanne Kraliçe 2. Elizabeth ve baba Galler Prensi Charles da dahil olmak üzere İngiltere Kraliyet Ailesi'nden kimseye danışmadığı belirtiliyor.

Saray adına BBC'ye açıklama yapan bir sözcü, İngiltere Kraliyet Ailesinin "hayal kırıklığına uğradığını", çift ile başlatılmış olan görüşmelerin henüz çok erken aşamada olduğunu söyledi.

"Farklı bir tavır takınma arzularını anlıyoruz" diyen sözcü, bu meselelerin "çözülmesi zaman alacak karmaşık konular" olduğunu vurguladı.

BBC Kraliyet Muhabiri Jonny Dymond da çiftin aileye danışmaktan kaçınmış olmasının, Kraliyet Ailesi ile aralarını açacağını söylüyor.

Tepkiler ne oldu?

Buckingham Sarayı'nın eski basın danışmanı Dickie Arbiter, çiftin kararını, 1936'da tahttan feragat eden 8. Edward'ın attığı adıma benzetiyor. Kraliçe'nin amcası 8. Edward, Amerikalı Wallis Simpson ile evlenebilmek için tahttan inmiş, bunun üzerine Kraliçe'nin babası 6. George tahta geçmişti. Kraliyet Ailesi, Simpson'ın iki kez evlenip boşanmış olmasını aileye katılması için bir engel olarak görmüştü.

Arbiter, "Modern çağda rastlanan tek örnek o olmuştu, başka benzeri yok" diyor.

Çiftin bu kararını açıkladığı Instagram mesajı üç saat içinde 900 bin beğeni aldı. Bazı takipçiler desteklerini açıklarken bazıları da eleştirdi.

Bir mesajda "Bir başka Wallis Simpson. Belli ki Amerikalılar kraliyete girecek kadar sağlam değil" denildi.

Televizyonda program yapan Piers Morgan, bu kararın alınmasında ve Harry ile ağabeyi Prens William'ın arasının açılmasından Meghan'ı sorumlu tuttu.

Gazeteci-yazar Caitlin Moran ise Twitter'da şunları yazdı:

"Hayatlarını kazanıp, kraliyetin belirsiz görev tanımından kurtulabilirler. Geçen yılın ardından daha akıllı ne karar olabilir?"

Amerikalı yazar Mikki Kendall da "Harry tahtı, unvanı istemediğini açıkça söylüyordu. Meghan sahneye çıkmadan çok önce durum buydu" diyerek Harry'nin tahta çıkma sırasında çok gerilerde olduğunu vurguladı.Harry, Prens Charles, Prens William ve onun üç çocuğunun ardından 6. sırada geliyor.

Şimdi ne olacak?

Harry ve Meghan bundan böyle zamanlarının bir kısmını İngiltere'de bir kısmını da Kuzey Amerika'da geçirmeyi ve yeni bir "yardım kuruluşu" kurmayı planladıklarını söylüyor.

Ancak tam olarak nerede ve ne yapacaklarına dair net bilgi vermediler.

Noel tatili sırasında Kanada'nın British Columbia bölgesinde zaman geçirmeleri akıllara Kanada'yı getirebilir.

Meghan'ın Amerikan dizisi Suits'te rol aldığı sırada Toronto'ya sık sık gitmesi ve yakın arkadaşlarının orada olması hatırlatılıyor.

Ayrıca annesi Doria Ragland'ın yaşadığı California'da da zaman geçirmeleri olası görülüyor.

Meghan'ın pek irtibat halinde olmadığı babası Thomas Markle ise Meksika'da yaşıyor.

Harry'nin son yıllarda Afrika'da doğal yaşamın korunması konusuna ilgi duyduğu ve yaralı askerler için yapılan çalışmalara yoğunlaştığı biliniyor.

Meghan'ın ilgi alanları arasında da tiyatro var.

Medyaya karşı tutumları

Harry ve Meghan, kendi web sayfalarında medyaya karşı tutumları konusunda bir güncelleme yaparak 2020'de "çalışmalarına daha farklı kesimlerin de kolaylıkla ulaşması için medya tutumlarını gözden geçirdiklerini" açıkladı.

Bu yeni stratejiye bağlı olarak "tabandan gelişen küçük medya kuruluşları ve yeni yetişen yetenekli gazeteciler ile daha fazla ilgileneceklerini" ifade ettiler.

Çift, kraliyet rota sistemi olarak adlandırılan ve kendi aralarında dönüşümlü olarak gazetecilere ve medyaya kraliyet ailesinin belli çalışmaları ile ilgili bilgi vermelerini içeren görevlerden de çekileceklerini söylüyor.

Kendi sayfalarında yayınladıkları bir açıklamada, "bu sistemin dijital çağda haber akışı konusundaki büyük değişikliklere uymadığı" ifade ediliyor.

Medya konusundaki düşüncelerini ise "doğru habere, kapsayıcılığa, farklılıklara ve toleransa önem veren özgür, güçlü ve açık bir medya" tanımlarını dile getiriyorlar.

Çift, 10 milyonu aşkın takipçiye sahip oldukları Instagram da dâhil olmak üzere sosyal medyayı kullanmaya devam edeceklerini, "yaşamlarından belli kesitleri kamuoyu ile doğrudan paylaşacaklarını" açıkladı.

Prof. Dr. İlber Ortaylı kraliyet krizini yorumladı: Meghan’ın bu gelirle tatmin olduğunu sanmıyorum

Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, Britanya'da Prens Harry ve Sussex Düşesi Meghan Markle'ın kraliyet ailesindeki üst düzey görevlerinden ayrılarak kendi işlerini yapma kararını değerlendirdi.

Ortaylı nedeni tartılışan uzaklaşma kararı için "Meghan'ın kraliyet geliriyle tatmin olduğunu sanmıyorum, çünkü meşhur bir yıldızken daha çok kazanıyordu" dedi.

Kraliçe Elizabeth'in yıllardır aile içinde ve toplumda yaşanan krizleri toparlamada başarılı olduğunu söyleyen Ortaylı, kraliyet ailesinin zengin olduğuna ve pek çok kamu hizmeti yaptığına dikkati çekti.

Kraliçe Elizabeth'in oğlu Sussex Dükü Harry ve eşi Sussex Düşesi Meghan'ın kraliyet ailesindeki üst düzey görevlerinden çekilip kendi gelirlerini elde etme kararını değerlendiren Ortaylı şunları söyledi: "Meghan’ın bu gelirle tatmin olduğunu sanmıyorum. Çünkü daha çok kazanıyordu. Meşhur bir star yani. Şimdi onları yapamayacak. Hanedanın üyesi olarak Sussex Düşesi olarak bu gibi işleri yapamayacak. Reklama çıkamayacak. Onlar onun hesabını yapmıştır. Bu hayat değil. E kocanın da taht sırası 6."

SAGALASSOS: TOROSLARIN ETEKLERİNDE SAKLANAN BİR MÜCEVHER

Çok yükseklerde bir dağın eteklerinde çok güzel bir medeniyet kurulmuş zamanında, Sagalassos… Adını Hititlerin bir kolu olan Luwilerden aldığı varsayılır. Bu güzel antik kent ulaşımının zor olması ve sık kullanılan yollar üzerinde yer almamasından dolayı geç keşfedilmiş. Sagalassos öyle bir tepeye kurulmuş ki, yukarı çıkınca tüm manzarayı kucaklayıp işte buraların kralı benim hissine kapılıyorsunuz. İşte Sagalassos hakkında detaylar…

Sagalassos öyle bir yere kurulmuş ki, kentten baktığınızda gökyüzünde ve yeryüzünde ne varsa tüm manzarayla kucaklaşabiliyorsunuz. Geçmişi milattan önce 3 bin yılına kadar uzanan ve 2009’da UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne giren Sagalassos, ziyaretçilerini 5 bin yıllık sokaklarında tarihi bir yolculuğa çıkarıyor.

Yolda giderken neden bu kadar tepeye ve ulaşılması zor bir yere kurmuşlar bu kenti diye düşünüyorum. Dağa çıkıp manzarayı gördükten sonra bu soru kendiliğinden cevap buluyor. Bölgedeki suyun bolluğu ve güvenlik kaygısı da şehrin bu kadar yüksekte kurulmasının sebepleri arasında. Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait mimari kalıntılarla dolu bir kent Sagalassos.

Nasıl hayatlar yaşanmıştır, o dönemde burada yaşamak nasıl olurdu acaba gibi sorular aklınızı meşgul ediyor bolca. Dünyada en yükseğe kurulmuş antik tiyatronun burada olduğu söyleniyor. Yüzyıllardır birçok medeniyetin su içtiği devasa Antoninler Çeşmesi ağzı açık bırakacak güzellikte. Havadaki bulutlar ise tepede kurulmuş bu kente ayrı bir güzellik katıyor. Muhteşem fotoğraflar çekeceğinize şüphe yok.

Kentte bilinen en eski yerleşik düzen MÖ 6500’e ait. Sagalassos, Büyük İskender'in bölgeyi kendi topraklarına katmak istemesiyle (MÖ 333) tarihe adını kazıyor. Daha sonra Roma İmparatorluğu egemenliği altına girmesiyle en parlak çağını yaşıyor.

O dönemde ‘Pisidia’nın birinci kenti’ unvanını almış Sagalassos. Sonraki yüzyıllarda ise deprem ve veba salgınlarıyla sarsılıyor ve giderek terk ediliyor. Unutulan bu kentin ilk tespiti 1706 yılında Fransız gezgin Paul Lucas tarafından yapılıyor.

Hayran bırakan 2 bin yıllık çeşme

Sagalassos’ta Helen uygarlığından çok Roma dönemine ait eserler göreceksiniz. Kentin önemli eserleri şu şekilde; Antoninler Çeşmesi, Neon Kütüphanesi, Tiberius Kapısı, Heroon, Kent Meclisi, Ares-Herakles-Zes-Athena ve Poeidon büstleri, Marcus Aurelius ve Adrian Heykelleri, İmparatorluk Hamamı ve Tiyatro.

Ben en çok devasa Antoninler Çeşmesi’ne hayran kaldım. İnanılmaz muazzam bir yapı. Yedi farklı taştan yapılmış ve taşların işlemeleri çok estetik. Çeşme, Roma İmparatoru Marcus Aurelius zamanında yaptırılmış. Dağdan gelen doğal kaynak suyu 2010 yılından beri tekrar bu 2 bin yıllık çeşmede şelale gibi akıyor.

Çeşmeyi süsleyen heykellerin asılları Burdur Müzesi’nde sergileniyor. Burdur Müzesi’ni ziyaret edersiniz Sagalassos’tan gelen birçok eseri de görebilirsiniz. Bir diğer etkilendiğim yapı ise kahramanlar için yapılmış anıt anlamına gelen ‘Heroon’ oldu.

Dans eden kız figürleri var bu anıtta. Antik kentin tiyatrosu ise dünyanın en yüksek tiyatrolarından biri ve kesinlikle görülmeye değer. Antalya’da yer alan yine yüksek bir dağın üzerine kurulmuş muhteşem antik kent Termessos’un tiyatrosundan çok etkilenmiştim. Sagalassos’un tiyatrosu da bana aynı duyguları yaşattı.

Sagalassos nerede?

Sagalassos Antik Kenti, Burdur’un Ağlasun ilçesinde yer alıyor. Ağlasun’a 7 km, Burdur’a 33 km, Isparta’ya 50 km uzaklıkta. Antalya’ya ise yaklaşık 100 km mesafede yer alıyor. Hem Burdur hem Isparta hem de Antalya’dan ulaşımı kolay.

Son dönemin popüler destinasyonu olan Salda Gölü’ne seyahat etmeyi düşünenler mutlaka bu antik kenti de ziyaret listesine almalılar. Sagalassos’a uğramayın, bizzat buraya gitmek için bir plan yapın pişman olmazsınız. Yolda giderken keçileri otlatan yörükler çıkacaktır karşınıza. Durup sohbet edin, hikâyelerini dinleyin. Sagalassos Antik Kenti Ziyaret Saatleri 07.30-18.00 (yaz aylarında 19.00), giriş ücreti 10 TL.

SÖZCÜ GAZETESİ DAVASININ GEREKÇELİ KARARI

Sözcü gazetesinin sahibi Burak Akbay, yazarları Emin Çölaşan ve Necati Doğru ile Genel Yayın Yönetmeni Metin Yılmaz'ın da aralarında bulunduğu 9 sanığın yargılandığı ve hükme bağlanan davanın gerekçeli kararında, "17-25 Aralık sistemli ve organize operasyon, MİT tırlarının durdurulması ve son olarak da 15 Temmuz darbe girişimi dönemlerinde örgüte adeta can simidi olarak aynı algı faaliyetini üstlendiği, bu konuda yüzlerce algı içeren haberler kamuoyuna sistematik ve süreklilik içerecek şekilde duyurulduğu, bunların gazetecilik faaliyeti kapsamında olamayacağı anlaşılmıştır" ifadelerine yer verildi.

İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi, 27 Aralık 2019 tarihinde davaya ilişkin verdiği kısa kararın gerekçesini yazma işlemini tamamladı.

Mahkeme heyetince hazırlanan 165 sayfalık gerekçeli kararda, iddianame, savcılık mütalaası, tanık beyanları, sanık savunmaları, gazete kupürleri, FETÖ/PDY'nin silahlı terör örgütüne ilişkin bilgiler, delillerin değerlendirilmesi, sanıkların hukuki durumu ile kısa karar yer aldı.

Davaya konu haber  kupürlerine ve konularına yer verilen gerekçeli kararda, gazetenin 30 Mayıs 2015'te hukuka aykırı yöntemlerle elde edilmiş olan ve tamamen FETÖ/PDY mensuplarının planlı ve organize şekilde devlet aleyhine casusluk faaliyeti kapsamında MİT'e ait tırların durdurulması eyleminin görüntülerini, hakkında kısıtlılık kararı bulunmasına rağmen kamuoyuna manşetten duyurduğu aktarıldı.

Gazetenin bu görüntüleri paylaşarak FETÖ'nün oluşturmak istediği "Türkiye'yi terör örgütlerine silah yardımı yapıyor" algısına hizmet eder nitelikte olduğu belirtilen kararda, gazetenin bu görüntüleri kamuoyuna verirken de örgütün asıl amacına hizmet eder nitelikte vatana ihanet başlığını kullandığı vurgulandı.

"'Naylon darbe!' yazısı örgütsel algıyı yayma hedefine hizmet etmiştir"

Gerekçeli kararda, FETÖ'nün medya yapılanması ile ilgili hazırlanan raporun sonuç bölümünde, medya yapılanmasının amaçlarından birinin de "Devletin, ülkenin geleceğini ilgilendiren milli konularda tersine algı yapmak" olduğuna işaret edilerek, şu değerlendirme yapıldı:

''Sözcü gazetesinde yapılan bu tür haberlerin de amacı budur. Gazete yapmış olduğu bu haberle örgütün emellerinin değişik kitlelere ulaşmasına yardım etmiş, örgütün elini güçlendirme adına örgüte yardım etmiştir. Yine 15 Temmuz darbe girişimden hemen sonra Sözcü gazetesi aynı şekilde örgütün algı faaliyetlerine sahip çıkarak, algı faaliyetlerinin toplumun farklı kesimlerine yayılmasını çabalamıştır. Şöyle ki; toplumda tanınmış gazetenin yazarı olan dosyamız sanığı Necati Doğru'nun darbe girişimin hemen akabinde 17 Temmuz 2016 tarihinde gazetede yayınlanan 'Naylon darbe!' başlıklı yazısı içeriğinde, 'Naylon darbeciler! İktidarı devirmeye kalktılar. Daha da güçlendirdiler. Yoksa bu tezgahlanmış bir darbe miydi? Danışıklı dövüşten bir kalkışma mıydı? Sen kalk Cumhurbaşkanına darbe yaptım diye TRT'de bildiri okut, git Genelkurmay Başkanını tutukla! Tankla TOMA'yı tokuştur. Başarısız darbe yap. Kabak gibi tutuklan. Üstün çıplak! Elin arkadan kelepçeli. Yere yüzükoyun uzan. Merak ediyorum: Bu darbecilerin tamamı, süzme saf Fethullahçı subaylar mıdır? Kutulardan dolar çıktığı o 17 - 25 Aralık döneminden bu yana sürekli Fethullahçı avı yapıldı, çok sayıda Fethullahçı tutuklandı. Buna rağmen orduda emir - komuta zincirini kırıp darbe girişimine başvuracak bu kadar çok Fethullahçı subay nasıl gizli kaldı... '' şeklinde ifadeler kullanarak, 15 Temmuz darbe girişimin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının sosyal medya üzerinden başlatmış olduğu 'kontrollü darbe, hayali darbe, darbe tiyatrosu' gibi örgüt üyeleri tarafından kurgulanan örgütsel algıyı yayma hedefine hizmet etmiştir.''

"FETÖ/PDY'ye yardım eylemini işlediği anlaşılmıştır"

Özellikle sanığın söz konusu yazısının gazetede yayınlanmasından çok kısa bir süre sonra örgüt mensuplarınca sosyal medyada retweet edilerek yayılıp geniş toplum kesimine ulaştırılmaya çalışıldığı anlatılan gerekçeli kararda, örgüte ait sosyal medya hesaplarının sanığın yazısını sahiplenerek daha önceden kendilerinin yaptığı yalan paylaşımların ve algının doğru olduğu konusunda sosyal medyada ikna çabalarına girdikleri dikkate alındığında, Sözcü gazetesi ve Sözcü internet haber sitesi tarafından kamuoyuna sunulan birçok haber, köşe yazısının gazetenin yürüttüğü algı faaliyetlerini ortaya koyabilecek deliller kapsamında olduğu vurgulandı.

Gerekçeli kararda, yapılan değerlendirme sonucunda Sözcü gazetesinin 17-25 Aralık sürecinden başlayarak 15 Temmuz 2016 tarihinden yaşanan darbe girişiminden sonrada da devam eden haberleri bir bütün olarak incelendiğinde, FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün amaç ve ideallerine hizmet eder vaziyette olduğu belirtilerek, şunlar kaydedildi:

''Özellikle örgütün meşru hükümeti devirmek için girişmiş olduğu 17-25 Aralık sistemli ve organize operasyon, MİT tırlarının durdurulması ve en son olarak da 15 Temmuz darbe girişimi dönemlerinde örgüte adeta can simidi olarak aynı algı faaliyetini üstlendiği, bu konuda yüzlerce algı içeren haberler kamuoyuna sistematik ve süreklilik içerecek şekilde duyurulduğu, bunların gazetecilik faaliyeti kapsamında olamayacağı, örgüt tarafından toplumun başka kesimlerinde oluşturulmak istenen ve tüm topluma yaymayı amaçladığı algının Sözcü gazetesi tarafından yapıldığı, böylelikle gazetenin her ne kadar örgütle arasında organik ve hiyerarşik anlamda bağ yok ise de, kamuoyunda örgütün stratejileri doğrultusunda algı faaliyetleriyle bilerek ve isteyerek örgütün amacına hizmet ettiği, bu kapsamda Sözcü Medya kurumunun FETÖ/PDY Silahlı Terör örgütüne yardım eylemini işlediği tüm dosya kapsamında toplanan delillerden anlaşılmıştır

TRT GENEL MÜDÜR YARDIMCILIĞINA SERDAR KARAGÖZ ATANDI

Ekim 2018'den bu yana TRT Uluslararası Haber Kanalları Genel Yayın Yönetmeni olarak görev yapan Serdar Karagöz, Uluslararası Yayınlarından Sorumlu Genel Müdür Yardımcılığına getirildi. Gerçekleşen bu atamayı Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT) Yönetim Kurulu Başkanı Genel Müdür'ü İbrahim Eren duyurdu.

İşte Eren'in o açıklaması:

“Değerli çalışma arkadaşlarım.

Sizlerin büyük emeği ve desteği ile hedeflerimize her geçen gün daha da yaklaşıyoruz. Kanallarımızın ve dijital platformlarımızın uluslararası arenada artan etkinliği, EBU ve ABU'da üstlendiğimiz görevler ve yurt dışında kazandığımız prestijli ödüller, uluslararası alanda etkin bir marka olma yolunda bizi hedefimize yaklaştıran önemli adımlar oldu. Bugün itibarıyla dijital platformlarda test yayınına başlayan TRT Deutsch ve yakın zamanda ailemizin yeni üyesi olacak TRT Russia ile hedefimize daha güçlü bir şekilde yürüyeceğiz. Küresel vicdanın sesi olan yayınlarımıza verdiğimiz önemin bir gereği olarak organizasyonumuza yeni bir Genel Müdür Yardımcılığı kazandırıyoruz. Uluslararası yayınlardan sorumlu olacak Genel Müdür Yardımcılığına Serdar Karagöz’ü atadığımızı paylaşmaktan mutluluk duyarım. 2018 yılından bu yana Uluslararası Haber Kanallarımızın Genel Yayın Yönetmenliğini yapan Serdar Karagöz’ün bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da TRT'ye büyük katkılar sağlayacağına inanıyor ve kendisine yeni görevinde başarılar diliyorum’’

HALK TV KİMİN KONTROLÜNDE OLACAK?

Deniz Baykal'ın Halk TV'yi İngiltere’de yaşayan Sivaslı iş insanı Cafer Mahiroğlu'na sattığı kesinleşti. Kanalı satın alan Mahiroğlu, Halk TV'nin satışına ilişkin tartışmalara son nokta konuldu. Deniz Baykal'ın sahibi olduğu Halk TV, İngiltere'de yaşayan iş insanı Cafer Mahiroğlu'na satıldı. Mahiroğlu'nun ayrıca İstanbul Halkalı'ya taşınacağı öğrenildi.

Halk TV'nin satışına ilişkin CHP içerisinde birçok ismin karıştığı tartışmalar yaşanmıştı. Sürecin sonunda ise Halk TV'nin Cafer Mahiroğlu'na satıldığı kesinleşti.

GAZETE TİRAJLARI