Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (30 Aralık 2019-5 Ocak 2020)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
06 Ocak 2020 18:30

TÜRK ASKERİ LİBYA’DA

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan açıkladı: 'Türk Askeri Libya'ya Peyderpey Gidiyor, Amaç Savaşmak ya da Savaştırmak Değil'

Türk askerlerinin Libya’da muharip güç olmayacağını, sahadaki askeri koordinasyonunsa Türk askerlerince sağlanacağını belirten Erdoğan, "Askerimiz oraya lejyoner sıfatıyla gitmiyor. Askerimizin oradaki görevi koordinasyon, orada bir harekât merkezi, bir korgeneralimiz bulunacak. Şu anda peyderpey gidiyor zaten askerimiz. Yoğunlaşmaya biraz daha vakit var." diye konuştu.

Libya'da muharip güç olarak "farklı ekiplerin" bulunacağını belirten Erdoğan, bu ekiplerin içinde Türk askerinin bulunmayacağını, ancak "işin koordinasyonunun" üst düzey Türk askeri yetkililerce yapılacağını belirtti.

Erdoğan, geçen hafta olağanüstü toplanan TBMM Genel Kurulu'nda yapılan oylamayla kabul edilen tezkere kapsamında Libya'ya asker gönderilmesinin amacının "meşru hükümetin ayakta kalmasını sağlamak ve kendi topraklarına sahip olması" olduğunu belirtti ve "Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının amacı savaşmak ya da savaştırmak değil" dedi.

"Türkiye'nin Libya'ya gidişinin tarihsel arka planı olduğunu" söyleyen Erdoğan, Rusya ve Sudan'ın da ülkede askeri olduğunu belirterek "Biz hükümet tarafından çağrılıyoruz, neden gitmeyelim?" dedi.

Erdoğan "Libya adeta aç kurtların üzerine çullandığı bir ülke haline geldi, Başını Mısır ve Abu Dabi (Birleşik Arap Emirlikleri) çekiyor. İsrail'le de ciddi dayanışma halindeler" diye devam etti.

MİT’İN “KALE”SİNİN MESAJI

Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığının (MİT) Ankara Etimesgut ilçesindeki Bağlıca semtinde inşa edilen yeni binası 'KALE',  hizmete açıldı.

5 bin dönümlük bir alan üzerine inşa edilen ve etrafında başka herhangi bir yapı bulunmayan, yaklaşık 3 metre boyunda beton duvarlar ve dikenli tellerle çevrili, dinlemelere, yetkisiz girişlere ve sızmalara karşı özel olarak tasarlanmış yeni karargah binası hizmete girdi.

Teşkilatı Mahsusa’dan MİT’e

Türkler’de istihbarat çok eski devirlere dayanır. Aslında Türklerin tarih sahnesine çıkışıyla beraber kurulan ilk devlet olan Hunlar'da Mete Han'ın kurduğu askeri sistemin içinde bir haber alma teşkilatına rastlıyoruz. Özellikle Çin akınlarını ve Çin'de hangi olayların vuku bulduğuna dair yazışmaların olduğu Çin kaynaklarında görülmektedir.

 İlk İstihbarat Teşkilatı Abdülmecid Döneminde

 Daha sonra kurulan tüm Türk devletlerinde bu benzeri örneklemelere rastlamak mümkündür.

Profesyonel manada istihbarat ilk olarak Abdülmecid döneminde görülmektedir. Daha sonra Sultan 2. Abdülhamid'in kurduğu Yıldız Teşkilatı ise döneme damgasını vurur. Yıldız Teşkilatı yurtdışında önemli işlere imza atarken özellikle Ermeni komitacılara karşı büyük başarılar elde eder. Dönemin Yıldız kaynaklarından öğrendiğimize göre; Abdülhamid'e aylık 3000 jurnal gelmektedir.

 Yıldız Teşkilatı daha sonra 2. Abdülhamid'in tahttan indirilmesiyle son bulacaktır.

 Yıldız Teşkilatına Atfedilen Büyük Çaplı İşler

Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde İngiltere Osmanlı topraklarında kültürel ve sportif faaliyetleri bahane ederek istihbarat çalışması yapıyordu dönemin padişahı 2. Abdülhamit'in de buna karşılık aynı yöntemle istihbarat çalışmaları için İngiltere'de Portsmouth Kulübü'nü kurdurdu. Burada istihbarat sadece adı anılan kulüp ile sınırlı değil, özellikle transferlerde de istihbarat çalışmaları devam etmiştir. Bir futbolcu gittiği takımda da istihbarat çalışmalarını sürdürmüştür. O yüzden Portsmouth, işin görünen yüzüdür.

Portsmouth'un seçilmesinin diğer bir nedeni de, bu şehirde İrlandalılar'ın aktif olmasıdır. İrlandalılar'ın bu şehirde önemli yer tutması da bu konuda etkili olmuştur" ifadelerini kullandı.

İngiltere'nin başına 2 asır bela olan IRA (İrlanda Kurtuluş Örgütü) bizzat Abdülhamid'in destekleriyle kurulmuş ve teşkilatlanmasında büyük emekler harcanmıştır.

Kuşçubaşı Eşref'in Lawrence'a Verdiği Tarihi Cevap

Teşkilat-ı Mahsusa cemiyetinin kritik isimlerinden biri ise Kuşçubaşı Eşref'ti. Gençliğinde Abdülhamit'e muhalif olan bu yüzden Hicaz'a sürgüne gönderilen Kuşçubaşı Eşref ile Abdülhamit'in siyasi çizgisi İngiliz karşıtlığında birleşti.

Abdülhamit Hicaz demiryolunu kendi kaynaklarıyla inşa ederken İngilizler bu yolun Müslümanları birleştireceğinden endişe etti ve bölgede karışıklık çıkarmaya başladı. Birinci Dünya Savaşı'nda bölge cepheye dönüşünce ünlü İngiliz casus Lawrence bölgede çıkarılan karışıklıklarda başrolü oynadı.

İngiltere'ye IRA Hamlesi

Kuşçubaşı Eşref bizzat Lawrence ile mücadeleye tutuştu. Teşkilat-e Mahsusa üyesiyken Hayber'de yaralı olarak İngilizlere tutsak oldu. Bu sırada Kuşçubaşı Eşref Lawrence'a tarihe not düşülecek bir cevap verdi:

"Lawrence, kazandığını sanıyorsun. Fakat henüz hiçbir şey bitmedi. Hükümetinin başına öyle sıkıntılar salacağız ki, 2 Asır uğraşsanız bitiremeyeceksiniz." Bazı tarihçilere göre Kuşçubaşı Eşref'in kast ettiği İrlanda bağımsızlık mücadelesinden başka bir şey değildi.

Enver Paşa'nın Teşkilât-I Mahsûsa'sı

Ülkemizde, sistemli ve organize nitelikte istihbarat örgütü kurma girişimleri, Osmanlı Devleti'nin son yıllarında başlamıştır. Siyasi birliğin korunması, ayrılıkçı hareketlerin önlenmesi ve özellikle yabancı devletlerin Ortadoğu üzerinde odaklaşan faaliyetlerinin izlenebilmesi için bireysel bazda ve sınırlı nitelikte sürdürülen istihbarat çalışmalarının bir merkezden organize biçimde yürütülmesine ihtiyaç duyulmuş ve 17 Kasım 1913 tarihinde Enver Paşa tarafından TEŞKİLÂT-I MAHSÛSA isimli istihbarat örgütü kurulmuştur. Birinci Dünya Savaşı sırasında askeri ve paramiliter hareketler gerçekleştirerek önemli görevler üstlenen bu örgüt, savaşın sona ermesiyle 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi sonrasında dağılmıştır.

Karakol Cemiyeti

Bu gelişmeyi izleyen dönemde, 1918 sonlarında KARAKOL CEMİYETİ isimli yeni bir istihbarat ünitesi kurulmuştur. Bu örgüt, Anadolu'nun işgal edilmesine karşı çeteleri ve halkı silahlandırmış, milli kuvvetlere silah ve malzeme temin etmek suretiyle kurtuluş hareketine önemli hizmetler sağlamıştır. İstanbul'un 16 Mart 1920 tarihinde işgaliyle, mensuplarının tutuklanması üzerine Örgütün faaliyetleri sona ermiştir.

KARAKOL CEMİYETİ'nin dağılmasından sonra ZABİTÂN ve YAVUZ gibi çeşitli istihbarat grupları oluşturulmuş, bunlardan 23 Eylül 1920 tarihinde faaliyete geçen HAMZA GRUBU'nun adı 31 Ağustos 1921 tarihinde FELÂH GRUBU olarak değiştirilmiş, istihbarat grupları Kurtuluş Savaşı sonuna kadar faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.

Askerî Polis Teşkilâtı

İstihbarat örgütleri arasındaki dağınıklığı gidermek,ordu içerisine sızan düşman casusluk faaliyet ve propagandasına karşı koymak amacıyla 18 Temmuz 1920 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı tarafından ASKERÎ POLİS TEŞKİLÂTI (A.P. veya P.) kurulmuştur. Savaş yıllarında başarılı hizmetler veren örgütün faaliyetlerine 21 Mart 1921 tarihinde son verilmiştir. Askerî Polis Teşkilâtı'nın kapatılmasının istihbarat faaliyetleri açısından kısa bir süre doğurduğu boşluk ise, yine Genelkurmay Başkanlığı tarafından kurulan ve 1 Nisan 1921-22 Haziran 1922 tarihleri arasında Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde faaliyet gösteren TEDKİK HEYETİ ÂMİRLİKLERİ vasıtasıyla giderilmiştir.

Fevzi Çakmak'ın Müsellâh Müdâfaa-İ Milliye'si

Edinilen tecrübelerin ışığında ve belirlenen yeni hedeflere ulaşılabilmesi amacıyla bu defa Genelkurmay Başkanı Fevzi ÇAKMAK'ın direktifiyle MÜSELLÂH MÜDÂFAA-İ MİLLİYE isimli bir istihbarat grubu kurulmuştur. TBMM Hükümeti, 3 Mayıs 1921 tarihinde kısa adı "M.M." (MİM MİM) olan bu örgüte resmiyet kazandırmıştır.

Tedkik Heyeti Âmirlikleri Anadolu'da faaliyetlerini sürdürürken, "M.M." örgütü asker ve sivil kesimden oluşmuş kadrolarıyla, İstanbul'da büyük bir ajan ve haber ağı kurmayı başarmış, Anadolu'ya silah ve cephane kaçırılması faaliyetlerini organize etmiş, düşman karargahlarına, işbirlikçi gruplara ve yabancı misyona sızarak çok sayıda önemli belge ve bilgiler elde etmiştir. Millî Mücadele sırasında düşman faaliyetlerine karşı oluşturulan çeşitli istihbarat gruplarıyla da işbirliği yapan örgütün faaliyetleri, İstanbul'un kurtuluşundan sonra 5 Ekim 1923'de son bulmuştur.

İstihbarat örgütlerinin kapatılmasından ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurulmasından sonra, 1926 tarihine kadar geçen dönem içinde haber alma çalışmaları, Ordu Müfettişlikleri İstihbarat Şubeleri tarafından yürütülmüştür.

Millî Emniyet Hizmeti Riyâseti

Daha sonra Atatürk, 1925 yılı sonunda, gelişmiş devletlerdeki istihbarat kuruluşlarına benzer, çağdaş bir örgütün kurulması talimatını vermiştir. Bunun üzerine, Avrupa ülkelerinde eğitilen kadroların da katılımıyla, Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi ÇAKMAK'ın 6 Ocak 1926 tarihli emri doğrultusunda, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk istihbarat kuruluşu olan MİLLÎ EMNİYET HİZMETİ RİYÂSETİ (M.E.H./MAH) kurulmuştur.

Teşkilât, 5 Ocak 1927 tarihinde şeklen İçişleri Bakanlığı'na bağlanmıştır. 6 Ocak 1926 - 5 Ocak 1927 tarihleri arasındaki bir yıllık dönem çalışmaları, dönemin yöneticileri tarafından Riyâset'in kuruluşuna hazırlık dönemi olarak değerlendirilmiş ve bir gün sonraki 6 Ocak 1927 tarihi MAH'ın kuruluş tarihi olarak kabul edilmiştir.

Kuruluşuyla başkanlığına Şükrü Âli ÖGEL'in getirildiği MAH, Millî İstihbarat Teşkilâtı mensupları için bir simge olarak önemini korumakta ve MİT'in tarihi kökleriyle gelecek arasında kuvvetli bir bağ oluşturmaktadır.

MAH özellikle 2. Dünya Savaşı'nda büyük başarılar elde eder. 2. Dünya Savaşı sırasında bütün dünya casuslarıyla mücadele etmek ve onları bertaraf etmekle büyük tecrübe kazanır.

MAH, duyulan ihtiyaçlara bağlı olarak zaman içerisinde bir kaç kez küçük yapısal değişiklikler geçirmiş ve 1965 yılına kadar Türkiye'nin istihbarat faaliyetini başarıyla yürütmüştür.

Devletin millî güvenlik politikasının hazırlanmasıyla ilgili her konuda istihbaratın tek elde toplanabilmesi amacıyla, 22 Temmuz 1965 tarihinde TBMM tarafından 644 sayılı kanun kabul edilmiş ve bu kanun ile kuruluşun adı MİLLÎ İSTİHBARAT TEŞKİLÂTI (MİT) olarak değiştirilmiştir. Kanun ile MİT'in bir Müsteşar tarafından yönetilmesi ve Müsteşar'ın, kanun ile belirlenen görevlerin yerine getirilmesinde sadece Başbakan'a karşı sorumlu olması öngörülmüştür.

MİT CIA Şubesine Dönüştürülmüştü

İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarında, 'milli' istihbarattaki Alman egemenliği yerini Amerikan egemenliğine bırakır. Türkiye'nin Amerikan yeni-sömürgesi olmasına paralel olarak, MAH (ve sonra MİT) bir CIA şubesine dönüştürüldü. CIA, MAH'ı yeni baştan organize etti. CIA, MAH'ı yeniden organize etme işine 'kendi kadrolarını' yetiştirerek başlamıştır. 6 kişilik bir ekip ABD'ye eğitime götürülmüş ve MİT'in diğer kadroları da bu 6 kişi tarafından eğitilmiştir. MAH'ın başına Bu 6 kişilik ekipten Behçet Türkmen 1953'te, daha sonra da Fuat Doğu MİT'in başına getirilmiştir.

Maaşlar CIA Tarafından Ödeniyordu!

MAH'ın bu dönemde "CIA'nın bir şubesi" haline dönüştürülmesi bir benzetme değildir. Fiili bir gerçektir. O kadar ki, güya Türkiye adına(!) istihbarat yapmakla görevli istihbaratçıların maaşlarını dahi CIA ödemektedir. (İstanbul'da MAH elemanlarının maaşları zarf içinde ABD Konsolosluğu'nca ödenmiştir). Türkiye'yi yönetenler, MİT'in başındakiler zaman zaman bu gerçeği itiraf etmişlerdir.

 Bu dönemini ise, 1977'de CIA ajanlığı suçlamasıyla (tutuklanan ve kaldığı askeri hapishanede intihar eden!) tasfiye edilen MİT İstihbarat Başkan Yardımcısı Sabahattin Savaşman anlatıyor:

 "Teşkilatın kullandığı bütün teknik malzemeler CIA tarafından temin edilmiştir. Birçok personel Amerikalılar tarafından yurtdışındaki kurslarda eğitilmiş, teşkilat binası CIA tarafından kurulmuş, eğitmenleri CIA sağlamıştır.(...) Personel yıllardan beri CIA gibi çalışmakta, Amerikan Servisi hesabına görev almakta, yurtiçi ve yurtdışındaki operasyonlarda ücret kabul etmektedir."

CIA ajanı Philip Agea "CIA Günlerim" adlı kitabında CIA'nın MİT aracılığıyla Türkiye'de nasıl bir faaliyet yürüttüğünü gayet açık anlatıyor: "... CIA uzun yıllardan beri Türk Milli İstihbarat Teşkilatı ile çok yoğun bir işbirliği içindedir. Bu örgütün eğitimi ve donatılmasını CIA sağlar. CIA'nın Türkiye'deki görevi, 'Doğu Bloku ülkelerinin misyon ve operasyonlarını' kontrol etmek... ABD çıkarları için tehlikeli hale gelmelerini önlemektir."

Darbelerin Ardında CIA Çıkıyordu

CIA arşivinden çıkan 27 Mayıs belgesi

ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA)’nın, üzerindeki gizlilik kalkan belgeleri arasında 27 Mayıs darbesinden bir gün sonra hazırlanan“Çok Gizli” damgalı bir belge dikkati çekiyor. Belgede Milli Birlik Komitesi üyeleri sıcağı sıcağına sıralanırken ilginç isimler veriliyor.

28 Mayıs 1960 tarihli “Merkezi Haberalma Bülteni”ndeki bilgiler “Türk Askeri Darbesi” başlığını taşıyor. Genel gizliliği kaldırılmasına rağmen belgedeki bazı paragraflar üzerindeki gizliliğin yine de sürdüğü belgede şöyle deniliyor:

“Türkiye, 27 Mayıs’taki askeri darbeden sonra sakin ve görünüşe bakılırsa sıkı askeri kontrol altında. İstanbul’un komutanı gece 23.00’ten 04.00’e kadar devam etse de, 16.30 itibarıyla yürürlükte bulunan günlük sokağa çıkma yasağını kaldırdı. Ankara’da 24 saatlik sokağa çıkma yasağı yürürlükte ancak şehrin sakin olduğu bildirildi.

5 Mayıs’ta Türk kara kuvvetlerinden komutan olarak istifa eden General Cemal Gürsel, yeni yönetimin lideri olarak ortaya çıktı. Kendisi hem Milli Birlik Komitesi’nin –ülkenin geçici yönetimi- başkanı hem de Türk silahlı kuvvetleri komutanı. Halka yaptığı bir açıklamada Gürsel diktatör haline gelmek gibi bir arzusu olmadığını bildirdi, ülkeyi seçimlere hazırlama ve ülkeyi kazanan siyasi partiye devretme sözü verdi. Milli Birlik Komitesi tarafından yayınlanan bildiriler darbenin herhangi bir şahıs ya da partiyi hedef almadığını, tüm tarafların üyelerine ülke kanunlarına göre muamele edileceğini vurguladı.

Milli Birlik Komitesi’nin diğer üyeleri General Cevdet Sunay, Korgeneral Şahabettin Metel, Amiral Refer Arkun, Korgeneral Muzaffer Alankuş ve emekli Albay Cemal Yıldırım, Cumhuriyet Halk partisinin İstanbul lideri. CHP lideri İsmet İnönü’nün konumu henüz belli değil.”

 “Önceki yönetimin hemen hemen tüm siyasi ve askeri liderleri ‘ihtiyati tutuklama’ altına alınmış durumda. Başbakan Menderes’in 26 Mayıs’ta bir mitingde konuştuğu Eskişehir yakınlarında bulunduğu ve gözetim altında Ankara’ya götürüldüğü görünüyor.”

 “Son haftalarda önemli bir Menderes karşıtı hissin geliştiği İstanbul ve Ankara’da darbe haberleri görünüşe göre sevinçle karşılandı. Evine kapanan Ankaralıların yolda geçen askeri birlikleri alkışladıkları bildiriliyor. Yeni yönetim İstanbul’da bir bayram havası estiğini iddia etti. Menderes’in büyük desteğini aldığı kırsal bölgelerde kimi reaksiyonlar olabilecekken, askeri yönetime karşı ciddi bir muhalefetin gerçekleşmesi ihtimali bulunmuyor.”

Mbk İlk Seçimi 27 Mayıs’ın İlk Yıldönümü Günü Yapmayı Planlamış

Darbeden iki ay sonraya ait 27 Temmuz 1960 tarihli bir başka CIA belgesinde ise “Milli seçimlerin tarihi belirsiz durumda, ama MBK üyelerini çoğu seçimlerin darbenin birinci yıldönümünde -27 Mayıs 1961- yapılmasından yana. Bu arada geçici devlet başkanı General Gürsel, diğer MBK üyeleri, öğretmenler, öğrenciler ve hükümet yetkilileri doğu vilayetlerini yeni rejimin hedeflerini açıklamak üzere ziyaret ediyor.”

Belgedeki İsimler Mbk Listesinde Yer Almadı

CIA belgesinin, 27 Mayıs’tan saatler sonra, daha sokağa çıkma yasakları sürerken “MBK üyesi” olarak belirttiği isimler sonraki MBK’nın üyeleri arasında yer almadı ancak darbe hükümetlerinde bakanlık dâhil çeşitli görevlerde bulundu.

Cemal Yıldırım çeşitli komutanlıklarda bulunduktan sonra albaylıktan emekli oldu ve Millî Savunma Bakanlığı Temsil Bürosu Subaylığı, Şam Ataşemiliterliği, Harp Akademisi Öğretmenliği, İthalatçılık, Kurucu Meclis ve Cumhuriyet Senatosu İstanbul Üyeliği yaptı. Hava tuğgeneral Şahabettin Metel’in adına sık rastlanmadı. Mehmet Muzaffer Alankuş orgeneral rütbesinde iken 27 Mayıs’tan sonra Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na atandı. Kurucu Meclis Bakanlar Kurulu Üyeliği, Milli Savunma Bakanlığı yaptı. Sonra Cumhuriyet Senatosu üyesi oldu.

1971 Muhtırası  ve CIA

Daily Telegraph Gazetesi 21 Ocak 1972 tarihli nüshasında CIA'nın marifetlerini sıralarken,  12 Mart darbelerine de yer veriyordu. "Ordunun girişiminden hemen sonra (12 Mart 1971) Demirel hükümetinin zorunlu istifasında CIA ajanlarının eylemli katkıları..." diye yazıyordu gazete.

1980 Darbesi ve CIA

İngiliz yayın kuruluşu BBC, 2011 yılında Bilgi Edinme Yasası kapsamında yapılan bir başvuru üzerine, gizliliği kaldırılan 12 Eylül cunta darbesine ilişkin ABD Dışişleri Bakanlığı belgelerini, üç günlük bir yazı dizisi ile yayınladı.

BBC Türkçe’nin yayınladığı belgeler, 12 Eylül 1980 ile 5 Kasım 1980 tarihleri arasında ABD’nin Ankara, İstanbul ve İzmir’deki diplomatik temsilciliklerinden Washington’daki Dışişleri Bakanlığı ile diğer ülkelerdeki temsilciliklerine gönderilmiş 10 adet yazışmaya dayanıyor.

12 Eylül darbesini 1970’li yıllarda CIA’nin Türkiye Şefi olan Paul Henze, ABD Başkanı Jimmy Carter’a “bizim çocuklar başardı” diye haber vermişti. Ortaya çıkan belgede dönemin ABD’nin Ankara Büyükelçisi olan James Spain “Ordunun (yönetime) el koymasının ardından ABD-Türkiye ilişkileri” başlıklı yazışmasında, “darbecilerin bağlılık beyanının” kabul gördüğü şu şekilde ifade ediliyor:

“Mevcut askerî liderlerin tamamını iyi tanıyoruz ve özellikle de NATO üyeliği başta olmak üzere Türkiye’nin güvenlik ya da dış politikasında değişim yaşanacağı yönünde bir endişe taşımamıza da gerek yok.”

12 Eylül darbesi başarılı olduğu için o dönemde Büyükelçi Spain, Washington’a “endişe edilecek bir durum yok mesajını” şu şekilde vermişti:

“Buradaki esas mesele, bu çıkarları etkin ve hızlı bir şekilde yeniden tesis edilen demokratik ortamda da korumak olacak. Ancak bunun olmayacağına inanmak için de herhangi bir neden bulunmuyor.”

28 Şubat ve CIA

1996 yılının ortalarıydı. Henüz Refah Partisi-DYP koalisyonu kurulmamıştı.

ABD Merkezli Rant Coorparation, Türkiye'de bir araştırma yaptı. Bu araştırmayı, ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve eski CIA yetkilisi Abramowitz yönlendirdi. Çıkan sonuçlar, Türkiye'de yaşanacakların habercisiydi!

CIA yetkilisi ABD'li Büyükelçi Abramowitz'in, Rant Coorparation'a yaptırdığı araştırmaya göre, RP muhalefette kaldıkça güçleniyordu. Bunu önlemenin tek yolu, Erbakan'ın Refah Partisi'ni iktidara ortak etmekti!

Araştırmadan çıkan sonuç, son derece açık ve netti:

1) "Refah'ın güçlenmesini önlemek" ifadesine bakılırsa, Amerika'nın RP'den hiç hoşlanmadığı belliydi.

2) Washington, Erbakan ve RP'yi iktidara çekmek istiyordu.

3) Planın nihai hedefi, Erbakan ile birlikte RP'yi iktidarda boğmaktı.

Başta CIA yetkilisi Büyükelçi Abramowitz olmak üzere araştırmayı yapanlar, RP'nin iktidarda başarılı olmayacağını düşünüyorlardı.

Erbakan'ın, Türkiye'nin sorunları ile başa çıkamayacağını, kısa sürede yıpranacağını hesaplıyorlardı.

Bu araştırma, o dönemde RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın da eline geçti. Erbakan, ABD araştırmasından çıkan sonuçları yakın çevresine anlatmaya başladı.

Refah kurmayları konuyu masaya yatırarak, enine boyuna değerlendirdiler. Ancak, kendi içlerinde yaptıkları yorumlarla, kamuoyuna verdikleri mesajlar farklıydı.

Refah Partisi yöneticileri de asıl planı sezmişlerdi. Bu araştırma, ABD'nin partilerini "iktidara çekmek istediğini" gösteriyordu.

Büyük bir plan uygulamaya konulmak isteniyordu: "Önce iktidar, sonra hezimet!"

Ancak, Erbakan buna rağmen Başbakanlık Koltuğu'na oturmaya hayli istekliydi. Refah kurmayları da iktidarı alabildiğine özlemişlerdi. İktidara gelmeleri halinde, yapılan bütün planları boşa çıkaracaklarını düşünüyorlardı.

Üstelik, parti içinde ABD araştırmasından çıkan sonuçların tersine bir düşünce de hâkimdi.

Refah Partisi, seçimden başarı ile çıkmıştı.

İktidara hiç bu kadar yakın olmamıştı. Buna rağmen hükümeti kuramamıştı. Kendisini destekleyen kitleye iktidar olabileceğini göstermek zorundaydı. Aksi halde, bir daha aynı imkânı yakalamayabilirdi.

Türkiye'de yıllardır hep aynı görüş pompalanıyordu:

-Refah Partisi ne kadar milletvekili çıkarırsa çıkarsın, iktidar olamaz. Sistem, Erbakan'ı Başbakanlık Koltuğu'na oturtmaz.

Erbakan, bu defa Başbakan olamazsa, bu görüş kendi tabanında da taraftar bulabilirdi.

Refah seçmeni, zaman içinde başka partilere kayabilirdi.

Rant Coorparation'ın araştırması, büyük sıkıntı yaşayan DYP Genel Başkanı Çiller açısından da önemliydi. Çiller, ANAP Lideri Mesut Yılmaz ile parti içinde sesini her geçen gün yükselten muhalefet arasında sıkışıp kalmıştı.

Kendisini kurtarmak için Refah Partisi'ne yanaşarak bir koalisyon kurabilirdi. Refah'ın içinde bulunduğu durum dolayısıyla, istediği tavizi de koparabilirdi.

Nitekim gelişmeler öyle oldu...

Erbakan ve Çiller, Refahyol Hükümeti'ni kurdular. ABD'nin istediği gibi Refah Partisi iktidara geldi.

ABD'nin istediği adımlar atıldı, ama öngörüsü gerçekleşmedi. Erbakan, sanıldığı gibi ülke sorunlarına boğulmadı. Bakıldı ki, Erbakan iktidarda boğulmuyor, farklı metotlar devreye sokuldu. Sonunda, "28 Şubat Post Modern Darbesi" geldi.

Demokrasiye yapılan bu müdahalenin sembol ismi de ABD ve İsrail ile çok sıkı ilişkiler içinde bulunan Orgeneral Çevik Bir’di.

15 Temmuz FETÖ Darbesi

CIA NIN ROLÜNE İLİŞKİN GİZLİ BELGELER MUHAKKAK AMA MUHAKKAK ORTAYA ÇIKACAKTIR.

MİT Yetki Düzenlemeleri

MİT, yaklaşık 19 yıl süre ile faaliyetlerini 644 sayılı kanun hükümleri doğrultusunda yürütmüş, ancak süratle değişen ve gelişen koşulların ışığında yeni bir yasal düzenlemeye gidilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştır.

Bu amaçla, 1 Kasım 1983 tarihinde 2937 sayılı "Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Millî İstihbarat Teşkilâtı Kanunu" çıkarılmış olup, kanun 1 Ocak 1984 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Tam Bağımsız MİT Süreci

MİT’e yeni bir format atan Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan oldu.

Hakan Fidan döneminde MİT GLOBAL KİMLİĞİNE KAVUŞTU

27 Nis 2014 tarihinde çıkarılan kanunla çalışma alanı tam manasıyla bir istihbarat birimine dönüşmüştür. Dünyadaki diğer etkili istihbarat birimleri olan CIA, Mossad, FSB, MI6'nın yetkilerine haiz olmuştur

Yakın bir döneme kadar sadece ülke çapında ve Orta Avrupa'da faaliyet alanı olan kurum global bir seviyeye taşınmıştır.

Örneğin; CIA, FSB, BND ve Mossad neredeyse sınırsız yetkilerle donatılmış istihbarat örgütleri. Ülke ve devlet menfaatine ya da tehdidine karşı hükümetten her türlü yetkiyi alabiliyor.

Emre Taner Vizyonu Açıkladı

MİT Müsteşarı olduğu sırada Emre TANER’in (05.01.2007 tarihli 80. kuruluş yıldönümü açıklaması)

Bulunduğumuz Dönem, Gelecekte Birçok Ulus-devlet Ve Milletin Hızlı Bir şekilde Tarih Maratonunu Kaybetmeye Başladığı Süreci ifade etmektedir.

Türk Milli İstihbarat Teşkilatının 80. kuruluş yılını kutluyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve Milletimize 80 yıldır hizmet edebilmenin görev şuurunu, daha da güçlü olarak hissediyoruz.

 Dünyadaki tüm değerlerin, ilişkilerin, sistemlerin ve düzenlerin, ister sosyal-ekonomik-siyasi ister ahlaki-dini olsun yeniden şekillendiği ve hatta tanımlandığı bir süreç içinde bulunmaktayız. Yaşadığımız bu süreç, aynı zamanda, parçası olduğumuz uluslar arası sistemin de kuralları, başrol oyuncuları ve figüranlarıyla mevcut olandan çok farklı bir boyutta yeniden belirlenmeye ve hatta doğmaya çalıştığı bir döneme kaynaklık etmektedir.

Tarihi yakından incelediğimizde görüyoruz ki uluslararası sistemde istikrar hiçbir zaman uzun süre mevcudiyetini koruyamamıştır. Sistemin bir veya birden çok noktasında mutlaka bir değişim yaşanmıştır. Bunun etkileri geçmişte daha çok bölgesel nitelikte olsa da günümüz şartlarında, özellikle her alanda yaşanan küreselleşmenin sonucu olarak global düzeye taşınmıştır.

21. yüzyılın ikinci yarısında kurulan iki kutuplu dünya düzeninin uzun süre devam etmeyeceği önceden öngörülebilir bir olgu olmakla birlikte 1990 ve sonrasındaki sürece hazırlıksız yakalanılmıştır. Elbette bunun en önemli nedeni, sistem içindeki yapılanmaların ve analizlerin statükocu yaklaşıma koyu bir muhafazakârlıkla sahip çıkmalarıdır. Bu nedenle de geleceğe yönelik tahminler bu katı/kuralcı yaklaşım içinde başarısız olmuştur.

Dünyadaki istihbarat teşkilatları da sistemin birçok aktörü ya da oyuncusu gibi bu yeni "belirsizlikler" dünyasını öngörememiştir. Ayak sesleri özellikle teknolojik gelişmeler ve bu gelişmelerin öncülük ettiği farklılaşan ekonomik ilişkilerle ortaya çıkan, çoğu kez küreselleşme olarak nitelendirilen ve dünyadaki insan toplulukları arasında siyasi sınırların ortaya çıkardığı iletişim limitlerini belirsizleştirerek bir "değer devrimi" de yaratan bu radikal değişim süreci, sarsıcı bir hızla her şeyi etkisi altına almış, savunma ya da uyum mekanizmaları geliştirmeye imkân tanımamıştır. Soğuk Savaş döneminin ortaya çıkardığı katı kurallarla işleyen istihbarat teşkilatları da ortaya çıkan bu yeni ve inanılmaz derecede oynak ortam karşısında ister istemez yetersiz kalmışlardır.

İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılın ilk çeyreği, uluslararası ilişkiler ve güvenlik alanında yüzyıl boyunca önemli değişimlere yol açacak parametrelerin gelişmekte olduğu bir evreyi de işaret etmektedir. Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok ulus-devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır. Bu devletler sadece gelişememekle ve dünya yönetiminde söz sahibi olanlar arasına dahil olamamakla kalmayacak; aynı zamanda birçoğu günümüz teknolojik devriminin ve küresel ekonominin rekabetine dayanamayıp ulusal egemenliklerini de büyük ölçüde yitireceklerdir.

Gerek ulusal güvenliğin sağlanmasında gerekse dış ve iç politikaların yürütülmesinde güvenlik ortamını şekillendiren pek çok yeni yöntem, aktör ve vasıtanın görünür görünmez etkisi hissedilmektedir. ulusal ve uluslararası düzeyde gerçekten sağlam politikalar üretebilmek ve uygulayabilmek için ulusal güvenlik ve ulus-devlet yapısına yönelen tehdit ve kaynakları iyi algılayabilmek, ulusun karşı karşıya olduğu fırsatları ve tehditleri öngörmek, doğru analiz edebilmek ve uygun vasıtalar ile karşı koymak zorunluluğu / ihtiyacı her zamankinden daha fazla hissedilir hale gelmiştir. 21. yüzyıl güvenlik ortamı, istihbarat fonksiyonlarının önemi ve etkinliğini hiç olmadığı kadar arttırmıştır.

Önümüzdeki dönemde de uluslararası sistemin, kuralları belirlenmiş stabil bir yapıya kavuşacağını ummak ve bu yönde tanımlamalar geliştirmek faydasız bir uğraş olacaktır.

Son derece kaygan bir zemin üzerine oturmuş uluslararası ortamda Türkiye, bir yandan yakın zamana kadar değişik çap ve karakterde savaşların yer aldığı ve halen potansiyel çatışma tehditlerinin bulunduğu Balkanlar, diğer yandan birçok bakımdan sürtüşmelere sahne olan ve çeşitli istikrarsızlık potansiyelleri taşıyan Kafkaslar ile yaklaşık 40 yıldır fiili çatışmalar ve terörist faaliyetlerle yoğrulmuş Ortadoğu’nun arasında bir iç hat pozisyonuna sahip halde bulunmaktadır. Ayrıca bu pozisyon kademeli olarak Orta Asya’ya açılan alanlarla da bağlantılıdır.

Bu üç bölgenin ve Orta Asya’nın birçok bakımdan küresel politikaların ve "rol" savaşlarının belirli açılardan yoğunlaştığı alanları oluşturduğu da bir gerçektir. Dolayısıyla yeni sorun ve tehditler doğrultusunda 21. yüzyılda doğuya doğru genişleyen dinamik bir alan söz konusu olmakta ve bu durum Türkiye’nin gittikçe genişleyen bir alanda merkezi pozisyon kazandığını/kazanacağını göstermektedir.

Bu süreç içinde Türkiye, gerek stratejik gerekse jeopolitik önemi nedeniyle kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da "bekle-gör-tavır al" taktiği ile sınırlama lüksüne sahip değildir. Uluslararası sistemi ayrıntılı ve isabetli bir tanımlamayla (kendi konumu ile ilgili) taktik, stratejik ve yüksek stratejik tutumlara sahip olmak zorundadır. Yalnız savunma pozisyonunda olmak Türkiye’ye haiz şartlar nedeniyle kabul edilemez bir davranış olacaktır. Bu nedenle de Türkiye tüm kartlarını/avantajlarını maksimum düzeyde bir verimlilikle değerlendirmek durumundadır. Elbette bunu gerçekleştirebilmesi hiç de kolay değildir. Ulusal gücü sağlamanın ve korumanın en etkili yolu, istihbarat fonksiyonlarımızın ulusal güvenlik politikalarımızı ve ulusal çıkarlarımızı destekleyecek şekilde yapılandırılması ve geliştirilmesidir.

Öte yandan jeopolitik ve stratejik konumu itibariyle oldukça zor bir coğrafya üzerinde bulunan Türkiye için güçlü bir ekonomi, kusursuz bir dış politika ve caydırıcı bir askeri yapılanma şeklinde adlandırabileceğimiz çok sağlam üçayağa sahip olmak bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu üçayağın ifade edilen özellikleri içinse güçlü, dinamik, etkin, esnek, hareket kabiliyeti yüksek ve yaratıcı bir istihbarat yapılanmasına ihtiyaç vardır.

Ülke olarak içinden geçmekte olduğumuz bu zorlu dönemde, özellikle merkezinde bulunduğumuz ve bir parçası olduğumuz uluslararası sistemin gelişim süreci, Milli İstihbarat Teşkilatı olarak duyduğumuz sorumluluğu en üst seviyeye çıkarmış durumdadır. Ulusal güvenliğimizin ve ulusal çıkarlarımızın gelişimine katkıda bulunacak bir stratejik istihbarat yaklaşımı bağlamında Teşkilatımızın mevcut yapısının yukarıda ifade edilen ihtiyaçlara cevap verecek şekilde hem organizasyon şeması bakımından hem de söz konusu şemaya işlerlik kazandıracak/hayat verecek organizasyon kültürü açısından revize edilmesine yönelik 2006 yılında başlattığımız çalışmaları 80. yılımızı da kutlayacağımız 2007 yılı içinde sonuçlandırmak amacındayız. Böylece 21. yüzyılın beraberinde getirdiği koşullarla Türkiye için taşıdığı özel önem doğrultusunda, ulusal çıkar ve ulusal güvenlik politikalarımız bağlamında Milli İstihbarat Teşkilatı üzerine düşen görevi en mükemmel şekliyle yerine getirebilecektir.

Milli İstihbarat Teşkilatı olarak vizyonumuz, birlik ve beraberlik içinde ülkemizi içinden geçilmekte olan bu muğlak ve tehlikeli dönemden başarıyla daha da güçlenmiş olarak çıkarmak ve çocuklarımıza gurur duyacakları bir gelecek bırakmaktır.

Milli İstihbarat Teşkilatı mensupları; halkımızdan, resmi-özel kuruluşlardan ve medyamızdan aldığı destekle, sorumluluklarını sonsuza dek yerine getirme kararlılığı içindedir.Büyük Türk Milletine saygılarımızı sunuyoruz’’

İRANLI GENERAL SÜLEYMANİ ÖLDÜRÜLDÜ

Dünyanın gündeminde İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'nin ABD tarafından öldürülmesinin ardından meydana gelen gelişmeler var. New York Times, suikastin sonuçlarının büyümekte olduğunu yazdı.

The Guardian | Trump’ın üzerinde Süleymani’nin öldürülmesini haklı gösterme baskısı artıyor

ABD-İran gerilimi tırmanırken Donald Trump yönetimi İran’ın en güçlü komutanlarından Kasım Süleymani’nin öldürülmesinde amacın savaş başlatmak değil de durdurmak olduğunu açıklamak konusunda zorlanıyor. Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin arkasındaki istihbarata yönelik şüpheler artarken Trump ve İran kanadı birbirine ağır tehditlerde bulunmayı sürdürüyor. Trump’ın İran’da aralarından kültürel alanların da bulunduğu 52 hedef noktası belirlendiğini söylemesinin ardından Tahran 2015 nükleer anlaşmasının yükümlülüklerinden tamamiyle çekildiğini açıklayan bir hamle yaptı.

The Times | İran uyardı: Britanya askerlerini öldüreceğiz

İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin ABD saldırısında öldürülmesinin ardından artan gerilim okları bölgedeki yabancılar da hedef oldu. The Times’in aktardığına göre Kudüs Gücü’nden bir üst düzey komutan, Orta Doğu’da ABD askerlerinin hedef alınacağını söyleyerek ABD’nin bölgedeki müttefiği Britanya ve diğer NATO ülkelerinin de Trump’ın yanında yer almaları durumda kayıplar yaşayacağını söyledi. Britanya Savunma Bakanlığı kötü durum senaryolarına hazırlık yaparak bölgedeki askerlerim acil çıkış planlarını hazırlamaya başladı.

New York Times | ABD'nin üst düzey İran komutanını öldürmesinin sonuçları büyüyor

ABD'nin cuma günü yapılan bir hava saldırısıyla İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'yi öldürmesinin ardından Tahran, 2015 Nükleer Anlaşması'nın taahhütlerinin tamamına uymayı bırakacağını açıkladı. Irak'ta milletvekilleri, yıllardır ülkelerinde bulunan ABD askerlerinin Irak'tan çıkarılması yönünde oy kullandı. Suriye ve Irak'ta uzun süredir görev yapan ABD liderliğindeki IŞİD karşıtı koalisyonlardan biri, İran'ın karşılık verme tehditi sebebiyle operasyonlarını durdurdu.

The Washington Post | Maduro, Venezuela'nın yasamasını ele geçirdi

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, Ulusal Meclis'in başkanlığına kendi adayını yemin ettirerek kendini devlet başkanı ilan eden Ulusal Meclis lideri Juan Guaido'yu görevinden almaya çalıştı. Muhalefet yetkilileri gelişmeyi "parlamento darbesi" olarak nitelendirdi. ABD,  Maduro'nun hamlesini kınadı. Guaido harekete karşı çıkarak bir yerel gazetenin binasında muhalif milletvekillerini topladı ve paralel bir seçim yaparak tekrar meclis başkanı olacak oy çoğunluğuna ulaştı.

Moscow Times | Rusya'nın Lavrov'u ve İran'ın Zarif'i Süleymani'nin öldürülmesini görüştü

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile İranlı mevkidaşı Cevad Zarif, İranlı General Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle ilgili bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Görüşmeden sonra yapılan açıklamada Lavrov'un Zarif'e başsağlığı dilediği ve bakanların ABD'nin yaptığının uluslararası hukuku "iğrenç derecede" ihlal ettiğini vurguladığı belirtildi.

Le Monde | İran’dan ABD’ye karşı ‘intikam’ vurgusu

İranlı üst düzey general Kasım Süleymani’nin ABD saldırısında öldürülmesinin ardından Tahran, ‘doğru yer ve doğru zamanda intikam’ vurgusu yaptı. Irak, Suriye ve Lübnan’da bulunan İran destekli milis güçleri Tahran’ın intikam çağrısına uyarak ABD güçlerini tehdit etti. Öteyandan Trump yönetimi Süleymani’nin öldürülmesini ‘savaşı sonlandırma’ amacıyla açıklıyor.

Al Arabiya | Kasım Süleymani’nin kızı konuştu: ABD kara günle karşı karşıya

ABD saldırısında öldürülen İran Devrim Muhafızları’nın üst düzey generali Kasım Süleymani’nin kızı, babasının Tahran’da gerçekleşen cenaze töreninde konuştu. Zeinab Süleymani, ABD ve müttefiği İsrail’in babasının öldürülmesinin ardından kara günle karşılaştığını ve Orta Doğu’daki ABD askerlerinin ailelerinin şimdi çocuklarının ölüm haberini beklemek zorunda kaldığını söyledi.

SÜLEYMANİ’DEN ARMAGEDDON’A

(Takvim Gazetesi yazarı Bülent Erandaç’ın yazısı)

ABD, İranlı komutan Kasım Süleymani'yi öldürdükten sonra ABD Başkanı Trump "King Jesus International Ministry" adlı Evanjelik cemaatinin kilisesine koştu ve oradan Süleymani suikastı ile ilgili konuşma yaparak Evanjelist Hıristiyanlar'ın ruhuna mesajlar gönderdi. Neden?

Evet. Süleymani infazı derin ABD'nin hegemonya kampanyasından çok ötede, ABD'li Evanjelist Hıristiyanlar'ın KABALA-TEVRAT-BÜYÜK

İSRAİL STRATEJİSİNİN YENİ BİR SAHNESİDİR. Müslüman dünyada, Ortadoğu'da meydana gelen ve gelecek olan her türlü melanetin altında ne olduğunu anlamak için SİYONİZMİN HAMLELERİNİ çok iyi anlamak zorundayız. Birçok analiz okunacak ama İSRAİL'İN MÜSLÜMAN DÜNYA'NIN İÇİNE SOKULAN BİR HANÇER OLDUĞUNU görmezsek, gerçekleri göremeyiz.

Trump Evanjelist kilisesine giderek Derin ABD, Siyonistler ve İsrail'in neyi hedeflediklerini net biçimde ortaya koymuştur. Geçen yıl TRUMP'ın derinlikli eylemlerinde, Kudüs'ü İsrail'in başkenti yapması, Suriye'nin Golan tepelerini Yahudi toprakları ilan etmesi, Irak ve Suriye'yi hallaç pamuğu gibi atması, Müslümanlar'ı birbirine kırdırması gerçek başlıktır. Esas budur.

Büyük İsrail Projesi'ne bakılmazsa, Evanjelist Hıristiyanlar'ın Trump'ı başa geçirmesinin arka planını anlayamayız.

Trump, Yahudiler'in ARMAGEDDON'A DOĞRU YÜRÜYÜŞÜNÜ devam ettirirken diyor ki: "Süleymani'yi öldürtmeseydim, yüzlerce, binlerce Amerikalıyı o öldürtecekti. Benim dönemimde, bizler, inançlı Amerikalılar için çaba göstermekten bir an bile geri durmayacağız. İnancı yeniden Amerikan hayatının gerçek ekseni haline getireceğiz. Tanrı’nın bizim yanımızda olduğuna gerçekten inanıyorum." Amerika'da koyu Hıristiyan bir cemaatin İsrail sevdasının köklerinde ne var? Trump'ın seslendiği Evanjelist Hıristiyanlar'a göre Tel Aviv'in kuzeyindeki kadim bir kent olan Megiddo'da (ANTAKYA) yapılacak büyük bir savaştan (Armageddon) sonra kopacak KIYAMETİ öne çekmek var. Süleymani'nin infazını emreden Trump'ın EVANJELİST KİLİSEYE KOŞMASININ ucu KUDÜS'E dayanır.

İsrail'in etrafındaki Müslüman dünyada kan akıtmaya dayanır. SÖZDE NİL'DEN FIRAT'A projelerine dayanır. Trump'ın yardımcısı Pence, Dışişleri Bakanı Pompeo, diğer çekirdek Derin ABD kurmayların EVANJELİST olduğunu görmezsek, neden Ortadoğu'nun karıştırıldığını, kana bulandığını, İsrail'in adım adım büyüdüğünü anlayamayız.

Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan, Eylül ayında BM'de tarihi konuşmasını yaparken, İSRAİL'İN PARÇA PARÇA NASIL BÜYÜDÜĞÜNÜ GÖSTEREN HARİTALARI anlatırken, "İSRAİL'IN SINIRI NERESİ?" diye sormuştu.

İşte şifre burada. İsrail'in büyütmeye çalışan bir Derin ABD vardır.

KABALA-TEVRAT-BÜYÜK İSRAİL projesi adım adım yürütülmektedir.

Süleymani'nin infazı da bu projeye göre gerçekleşmiştir. SÖZDE "NİL'DEN FIRAT'A KADAR İSRAİL VE KUDÜS BAŞKENTLİ DEVLET" projelerinin arkasındaki dünyanın en büyük Yahudi patronları Rockfeller ve Rothschild ailelerini düşünmeden, MÜSLÜMAN DÜNYANIN NEDEN KANA BOĞULDUĞUNU anlayamayız.

SONUÇ: "MÜSLÜMANLAR BİRLEŞİN" DİYE HAYKIRAN CUMHURBAŞKANIMIZ TAYYİP ERDOĞAN'A HAÇLI SİYONİSTLERİN NEDEN SALDIRDIĞINI ÇOK İYİ ANLAMALIYIZ. Erdoğan ve Müslüman Türkiye, BÜYÜK ISRAİL'İ ENGELLEYECEK TEK ÜLKE olduğu için hedeftir. TARİH TÜRKLER'E YENİDEN "ETRAFINIZA BAKINIZ. GÖNÜL COĞRAFYASINI YALNIZ BİRAKMAYIN" DİYOR. BU NEDENLE IRAK'TA, SURİYE'DE, SOMALİ'DE, LiBYA'DA, AKDENİZ'DE OLUYORUZ. BAŞKAN ERDOĞAN KOŞUYOR, BÜYÜK TÜRKİYE YÜRÜYÜŞÜ SÜRÜYOR.

ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI ÇIKABİLİR Mİ?

BBC ANALİZİ

ABD, İran'ın en üst düzey askeri komutanlarından Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani'yi Cuma günü Irak'ta düzenlediği saldırıyla öldürdü.

Kasım Süleymani, İran'ın Orta Doğu'da yürüttüğü operasyonların planlayıcısı konumundaydı ve onun öldürülmesi Tahran ile Washington arasındaki gerilimi en üst düzeye çıkardı.

Ancak bu olay, Washington'un Orta Doğu'daki varlığı noktasında belirleyici olabilir. İran'ın bu suikaste ciddi bir karşılık vermesi bekleniyor. Bu da bir etki - tepki ortamı yaratarak, iki ülkeyi hiç olmadığı kadar karşılıklı bir savaş ortamına yaklaştırabilir.

İran'ın vereceği karşılık, direkt olarak ABD askeri çıkarlarını hedef alabileceği gibi, ABD ile ilişkili kimi başka hedeflere yönelik de olabilir.

Uluslararası hukuka göre böyle bir suikast yasal olabilir mi?

ABD, Süleymani'yi, Amerikan kuvvetlerine yönelik birçok saldırının sorumlusu olarak gösteriyordu. Amerikan askerleri, Irak hükümetinin izni ile bu ülkede bulunuyor.

Süleymani'nin başında olduğu Kudüs Gücü de, ABD tarafından "terörist bir örgüt" olarak görülüyor. Bu nedenle, Amerikan hukukuna göre bu suikastın bir açıklaması olabilir.

Ancak Amerika'daki Notre Dame Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Profesör Mary Ellen O'Connell'ın bu noktada farklı görüşleri bulunuyor:

"Önleyici meşru müdafaa anlayışı, hiçbir zaman bir suikastı yasal olarak meşru kılmaz. Birleşmiş Milletler tanımına göre, müdafaa saldırısının meşru olabilmesi için, gerçekleşen bir saldırıya karşılık verilmiş olması gerekiyor."

Ellen O'Connell, suikastı, "yargısız infaz" olarak tanımlıyor:

"Kasım Süleymani, ABD'ye yapılan bir saldırıya karşılık olarak insansız hava aracı saldırısında öldürülmedi. İran, ABD'nin egemenlik bölgesine karşı bir saldırı düzenlemiş değildi. Bu bağlamda, ABD yalnızca yargısız infaz yapmış olmadı, Irak toprakları içinde hukuksuz bir saldırı da düzenlemiş oldu."

Birleşmiş Milletler bu saldırıyı nasıl değerlendiriyor?

Antonio Guterres

Birleşmiş Milletler (BM) üyesi ülkelerden ayrı ayrı gelen açıklamalar dışında, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, saldırı sonrası Orta Doğu'daki durumdan endişe duyduğunu söyledi.

Antonio Guterres, "İçinde bulunduğumuz durumda, liderlerin kendilerini yapabilecekleri kadar dizginlemeleri gerekiyor. Dünya Körfez'de bir savaşı daha kaldıramaz" dedi.

Ancak Birleşmiş Milletler'in kurum olarak ortak bir görüş ortaya koyması ihtimal dahilinde görünmüyor.

Farklı siyasi duruşlar nedeniyle BM Güvenlik Konseyi üyelerinin bir görüş birliğine varması mümkün olmaktan uzak.

İran'ın nükleer bir karşılık vermesi olasılığı var mı? Elinde nükleer var mı?

Hayır. İran'ın bir nükleer silah programı bulunmuyor. Ancak aynı zamanda elinde, böylesi bir programı yürütebilecek unsurlar ve bilgi altyapısı bulunuyor.

İran, her fırsatta nükleer silah hedeflemediğini savundu.

Ancak bu suikast sonrası, 2015 yılında sınırları çizilen nükleer program anlaşmasına da artık bağlı kalmayacağını açıkladı.

Tahran yönetiminden yapılan açıklamada, uranyum zenginleştirme kapasitesindeki sınırlamaların, zenginleştirme yapılacak malzeme stoğundaki sınırlamaların, araştırma ve geliştirme konusundaki sınırlamaların artık dikkate alınmayacağı belirtildi.

Trump yönetimi, Barack Obama döneminde imzalanan JCPOA isimli anlaşmaya taraf olmaktan çekildiğini duyurmuştu.

General Kasım Süleymani neden Irak'taydı? Bağdat bunun için ne diyor?

Kasım Süleymani'nin Irak'ta tam olarak hangi görevle bulunduğu bilinmiyor. Ancak İran, bu ülkedeki farklı Şii grupları destekler konumda bulunuyor. Ve bunun yanında, Süleymani ile birlikte öldürülen Ebu Mehdi el Mühendis de, İran destekli Şii milis grup Haşdi Şabi'nin ikinci komutanıydı.

Irak hükümeti, topraklarında düzenlenen saldırı sonrası çok zor bir konumda kaldı. Hem İran hem de ABD ile müttefiklik ilişkileri yürütülüyor olmasının yanı sıra, ülkede, IŞİD ile mücadele kapsamında Amerikan askeri varlığı da yer alıyordu.

Bağdat yönetimi, Şii milislere yönelik yakın dönemdeki ABD saldırılarını kınarken bir yandan da Washington'a, milisler tarafından hedef alınan ABD üslerini korumak için daha fazlasını yapacağını iletiyordu.

Irak'ta Başbakanlıktan yapılan açıklamada suikast kınanırken, Kasım Süleymani ve onunla beraber hayatını kaybeden Haşdi Şabi Komutanı için "IŞİD ile mücadelede birçok zafer kazanmış şehitler" olarak anıldı.

Irak hükümeti, ABD'nin, ülkede bulunmasına izin veren anlaşmalara da aykırı davrandığını belirtiyor.

ABD ve İran'ın Irak'taki rolleri ne?İran, Irak'taki Şii çoğunluk hükümetinin yakın bir müttefiki.ABD'nin ise ülkede beş bine yakın askeri bulunuyor. Bu askerler, IŞİD'e karşı mücadele kapsamında, Irak ordu mensuplarını eğitiyor.

Temel olarak, bu iki bölgesel siyasi aktör, Irak'ta birbirlerini etkisizleştirmeye, devre dışı bırakmaya çalışıyor.Bu andan sonra akıllardaki soru; Yaşanacak bir krizle, ABD'nin Irak'taki varlığı savunulamaz hale gelecek mi?

MARS’A NE ZAMAN GİDİLECEK?

NASA, 2033 yılında gidilmesini planlıyor.

Mars seyahatini kısaltabilecek yeni motor teknolojileri hangileri?

Eğer bir gün Dünya'dan Mars'a ya da benzer uzaklıktaki noktalara bir seyahat gerçekleşecekse, farklı motorlara ihtiyacımız olabilir. Mühendisler, Güneş Sistemi'nde böyle uzak noktalara ulaşabilmek için devrim niteliğindeki yeni teknolojiler üzerinde çalışıyor.

Mars ve Dünya'nın, Güneş yörüngesindeki dönüşü nedeniyle, iki gezegen arasındaki mesafe 54.6 milyon kilometre ile 401 milyon kilometre arasında değişiyor.

İnsansız araçlarla yapılan Mars görevleri, bugüne kadar hep iki gezegenin en yakın olduğu aralıklarda gerçekleştirildi. Bu görevlerden birinde, kimyasal yakıtlı roketle yapılan yolculuk 9 ay sürdü.

Ama şimdi NASA ve bazı diğer özel teşebbüslerde çalışan mühendisler, bu yolculuğu kısaltmak için yeni yöntemler geliştirmeye çalışıyor.

Peki, üzerinde çalışılan bu teknolojiler arasında gelecek vadedenler hangileri?

Güneş enerjisi kaynaklı elektrikli motorlar

Güneş enerjisini elektriğe dönüştürmek ve itiş gücü elde etme prensibi üzerinden hareket eden bu sistemlerin, insansız kargo taşımacılığını yapabileceği değerlendiriliyor.

NASA’nın yaptığı bu çalışmanın amacının, kimyasal yakıtlı roketlerle astronotların Mars'a gönderilmesi öncesi gerekli tedarik uçuşlarının, bu şekilde yapılması olduğu belirtiliyor.

Ancak güneş enerjisinden elde edilecek elektrikli uzay aracının, hafif olmasının yanında bir olumsuz tarafı da bulunuyor. O da Mars'a ulaşmanın çok daha uzun sürecek olması.

BBC'ye konuşan NASA Uzay Teknolojileri bölümü başmühendisi Jeff Sheehy, "Mars'a götürmeyi planladığımız kargonun ağırlığını düşününce, bu seyahat 2.5 yıl sürebilir" diyor.

NASA adına bu teknoloji üzerinde çalışan Aerojet Rocketdyne'nden Joe Cassidy, "Güneş enerjisi en iyisi çünkü bu aracı hızlandırabileceğimizi biliyoruz" diyor.

Çalışmalarını sürdüren şirket, Gateway ismini verdikleri uzay aracında 50kW'ın üzerinde bir güce ulaşmaya çalıştıklarını açıklıyor.

Alabama Üniversitesi'nden tanınmış bir sistem mühendisi olan Profesör Dale Thomas, güneş enerji kaynaklı teknolojilerin düşük ölçekli kargo taşımacılığında işe yarayabileceğini söylüyor.

Thomas, güneş enerjili sistemler daha güçlü hale getirilene dek ise nükleer elektrik motorunun daha iyi bir opsiyon olduğunu savunuyor.

Nükleer Elektrik Motoru

Bu fikir üzerinde çalışan bilim insanlarının önerisi şu: Dünya'dan standart kimyasal yakıtlı roketlerle havalanılması ve Mars yolculuğunun devamında ise nükleer enerjili elektrik motorlarına geçilmesi.

Astronotları taşıyan Orion, Ay yörüngesinde Gateway ile kenetleniyor

Nasa'nın üzerinde çalıştığı plana göre, astronotlar, Ay yörüngesinde bekleyen uzay aracına Orion kapsülüyle gönderilecek.

Orion, bu aşamada nükleer enerjli transfer roketi ile kenetlenecek ve buradan Mars'a hareket edilecek.

Bu nükleer transfer aracında, küçük bir nükleer reaktör likit hidrojeni gerekli ısıya ulaştıracak.

Aerojet Rocketdyne'nden Joe Cassidy, nükleer termal roketlerin kilit önemde olduğunu söylüyor ve devam ediyor: "Eğer ulaşım süresini 30 ila 60 güne indirebilirsek, bu astronotların yolculukta maruz kalacağı radyasyon süresini de kısaltacaktır"

Aynı projede çalışan Profesör Dale Thomas, yakın bir gelecekte kullanıma hazır olabilecek yeni motor teknolojisinin, nükleer termal roketlerler olduğunu söylüyor.

Thomas, laboratuvar ortamında yapılan uçuş denemelerinde, Mars'a uçuş süresinin 3 aya indirilebildiğini kaydediyor: "Bu hala uzun bir süre olabilir ama kimyasal yakıtlı roketlerle aynı mesafe dokuz ay sürecektir."

bulunan astronotlar sadece orada olarak kozmik radyasyona maruz kalıyor

Boeing firması ise nükleer roket teknolojisi konusunda şüpheci. Uzay aracındaki nükleer reaktörün, astronotlar üzerinde olumsuz etkisi olacağı endişesi dile getiriliyor.

"Bu yaygın yapılan bir yanlışlık. Hidrojen uzay mekiği yakıtı, müthiş bir radyasyon kalkanıdır" diyen Profesör Thomas, Boeing firmasının endişesinin yersiz olduğu görüşünde:

"Mürettebat aracın bir ucunda, motor ise diğer ucunda olacak. İlk değerlendirmelerimize göre, astronotlar, kozmik radyasyondan, nükleer reaktöre göre daha fazla radyasyon alıyor"

Profesör Thomas, üzerinde çalıştıkları teknolojinin Dünya üzerinde kolayca teste tabi tutulamayacak olmasının, olumsuz olduğunu kabul ediyor.

Ancak Nasa, radyoaktif engeli ortadan kaldırarak, yeryüzü testlerine olanak verecek bir düzenek üzerinde çalışıyor.

İyon itki motorları

İyon itki motoru teknolojisi, uzaydaki uydularda hali hazırda kullanılıyor. Ancak düşük itiş ürettikleri için buna bağlı olarak hızlanmaları da yavaş oluyor. Ancak zaman içinde yüksek hızlara ulaşabilecekleri biliniyor.

İyon itki motoru teknolojisini hızlandırmak üzerine çalışan Ad Astra Roket şirketi, Vasimr adı verilen bir itici motor tipi üzerinde çalışıyor.

Bu sistemde, uzay gemisi yakıtının iyonize olması ve ısınması için radyo dalgaları kullanıyor. Sonrasında ise plazma sonucunu doğuracak elektromanyetik alan oluşturuluyor.

Vasimr, standart bir iyon motorundan daha fazla itiş gücü sağlasın diye tasarlandı.

Eski bir Nasa astronotu olan Ad Astra şirketinin başkanı Chang Diaz, ekibin Mars'a dokuz aydan daha hızlı ulaştırılması gerektiğini söylüyor.

Astronotu Franklin Chang-Diaz

Profesör Dale Thomas'a göre ise Vasimr'i gerekli hıza ulaştıracak teknolojiye şu anda çok uzağız.

Hatta Thomas, katedilmesi gereken teknolojik mesafeyi tanımlamak için, "çim biçicinin gücünün, roket gücüne çıkarılması" örneğini de veriyor.

Ancak Profesör Thomas gerekli teknolojik ilerleme kat edilebilirse, iyon motor teknolojisinin, elektrikli uzay araçları arasında en iyi tercih olacağı görüşünü de savunuyor:

"Fizik bunun çalışabileceğini ortaya koyuyor. Ancak Vasimr halen laboratuvar ortamında geliştirilme aşamasında. Uçuşa hazır bir noktaya gelmesine daha çok uzun mesafe var."

Lockheed Martin firması da Vasimr'in gelecek vaadettiği görüşünde ancak onlar da güneş enerjili elektrikli motorlara yoğunlaşmış durumdalar.

Kimyasal roketlerin geleceği

Her ne kadar yeni teknolojiler ilginç olsalar da, emektar uzay teknolojisi şirketleri Lockheed Martin ve Boeing, kimyasal roket motorlarının, insanlı Mars seyahati planlarının temeli olması gerektiği görüşünü savunuyor.

Lockheed Martin, Apollo Projesi'ni örnek vererek, mevcut yakıt teknolojisinin insanı Mars'a götürebileceğini kanıtladığını açıklıyor.

Lockheed Martin'de uzay mekiği tasarımcısı olan Tim Cichan, "Hali hazırda bizi Mars'a götürecek teknolojiye sahibiz" diyor.

Tim Cichan devam ediyor:

"Evet, aşmamız gereken teknik sorunlar var. Ancak temel olarak yapmamız gereken elimizdeki teknolojinin üzerine koyarak, derin uzayda uçuş tecrübesi elde etmemiz gerekiyor. Bunu yaparken de gelecekte devrim yapacak teknolojileri de geliştirmeye devam etmeliyiz."

ÇİN-PAKISTAN ORTAK SAVAŞ UÇAĞI

ABD'ye rakip olarak geliştirilen savaş uçağı ilk uçuşunu yaptı

Pakistan ve Çinli şirketler tarafından ortaklaşa geliştirilen hafif, tek motorlu, avcı bombardıman savaş uçağı JF-17'nin ilk uçuşunu yaptığı bildirildi.

Pakistan Aeronautical Complex ve Çinli Chengdu Aircraft Corporation ortaklaşa geliştirilen ve Amerika Birleşik Devletleri'nin F-16 V uçağının en son sürümüyle eşleştirmek için çalışılan JF-17 Blok 3 savaş uçağının Aralık 2019'da Çin'in Güneybatı Sichuan Eyaleti, Chengdu'da ilk uçuşunu yaptığı bildirildi.

2 yıldan fazla bir süredir geliştirilmekte olan Block III versiyonuna Çin, Elektronik Taramalı Aktif Dizin olarak da bilinen Aktif Faz Dizinli Radar (AESA), Elektronik Harp Sistemi, kaska takılı hedefleme sistemi, gelişmiş hedefleme modülü gibi yeniliklerle donatıp ABD yapımı F-16 V’nin özelliklerini yakalamayı ve rekabet etmeyi planlıyor.

Çin JF-17'yi, yeni nesil F-16 V savaş uçağının özelliklerine sahip hale getirmeyi, fiyatının ise F-16 V’nin yarısından daha azına mal etmeyi planlıyor. Böylece Çin, JF-17 Block III ile düşük savunma bütçeli ülkelerin ilgisini çekmesini planlıyor. Çin daha önce JF-17'yi Nijerya ve Myanmar'a satmıştı.

Savaş uçağı baş tasarımcısı Yang Wei, "Birçok ülke uçağı satın almak için ilgileniyor. JF-17 için bir yeni sözleşmeler imzalamaya yakınız." dedi.

Ayrıca Malezya Hafif Savaş Uçağı (LCA) tedarik programında listedeki Çin-Pakistan jetini (JF-17) kısa listeye aldı. Uçak kısa listede Hint yapımı Tejalar ve Güney Koreli F-50 ile rekabet halinde.

Aerospace Knowledge dergisinin genel yayın yönetmeni Wang Ya'nan, JF-17'ye yapılan yeni eklemeler, pilotlara daha fazla durumsal farkındalık kazandırarak, uçağı uçurmak yerine savaşa daha fazla odaklanmalarına olanak tanıdığını söyledi.

AHMET KEKEÇ AKŞAM’DA YAZACAK

Ahmet Kekeç, geçtiğimiz hafta kâğıt baskısına sonlandıran iktidara yakınlığıyla bilinen Star gazetesinden yine Türk medya grubunun bünyesinde bulunan Akşam gazetesinde yazmaya başladı. Star gazetesi, dijital medyada varlığını sürdüreceğini açıklamıştı.

Kekeç, Akşam gazetesinde “Davutoğlu, Kılıçdaroğlu'nun gözüne girmeyi başardı” ilk yazısını bugün kaleme aldı.

1999 yılında Uzanlar tarafından kurulan Star Gazetesi, 2004’te TMSF el koyana kadar aynı grupta kaldı. 2006’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakın Ethem Sancak’a satılan gazete, daha sonra Hasan Yeşildağ tarafından alınmıştı. Türkmedya grubundaki Güneş gazetesi de yayın hayatına Akşam gazetesinin eki olarak devam edeceğini açıklamıştı.

Z KUŞAĞI’NIN KILCAL DAMARLARI

"Z kuşağı seçimlere duyarlı, siyasete katılmak istemiyor, politik gelişmeleri takip ediyor. Öğretim görevlisi Dr Oral, Z kuşağının propaganda çalışmalarından etkilenmediğini ifade etti. Z kuşağının siyaset algısını mercek altına alan Dr. Uğur Oral, yeni neslin siyasi kanaatlerini, sosyal paylaşım siteleri ve internet medyası belirlediği ifade etti. Oral'ın araştırmasına göre, Seçimlerde büyük oranla sandık başına giden Z kuşağı, aktif siyasete katılmak istemese de ülkedeki politik gelişmeleri yakından takip ediyor. Oral'a göre, Z kuşağını doğru analiz eden, sorunlarını, beklentilerini bilen ve bu kesime yönelik politikalar üreten siyasi partiler, gelecek seçimlerde çok daha avantajlı durumda olacak.

Öğretim görevlisi Dr. Uğur Oral'ın gerçekleştirdiği “Z kuşağının Siyaset Algısı”başlıklı araştırma, özellikle yeni neslin siyasete bakış açısına dair dikkat çekici sonuçlar ortaya koydu.

Türkiye'nin farklı şehirlerinden, 1997-2000 yılları arasında doğmuş, “Z kuşağı” (1990'ların sonları 2000'lerin başlarında doğanlar) olarak da adlandırılan kesime mensup ve seçmen statüsündeki 360 gencin katılımıyla gerçekleşen araştırma, internet çağı gençlerinin siyaset, demokrasi ve seçim olgularına dair görüşlerini ortaya çıkardı.

Z kuşağının 1990'lı yılların sonlarında, yani internet çağında doğan; dolayısıyla da farklı değerlere ve kriterlere sahip, farklı iletişim kanallarını kullanan, farklı sosyalleşme anlayışına sahip bir nesil olduğunun altını çizen Dr. Uğur Oral,araştırmasıyla bu gençlerin siyaset algısını belirlemeyi hedeflediğini söyledi.

Araştırmada elde edilen sonuçların, seçimle yeni tanışan neslin siyasi duruşuna dair önemli ipuçları verdiğini belirten Oral, Türkiye'de bir seçimden diğerine, seçmen sayısına ortalama 1,5 milyon gencin eklendiğini ve bu yeni seçmenlerin Z kuşağından olduğuna dikkat çekti.

Z kuşağını doğru analiz eden parti avantajlı olur

Bu gerçek ışığında siyasi partilerin, geleceğe yönelik yapılanmalarında mutlaka Z kuşağının beklentilerine kulak vermeleri gerektiğinin altını çizen Dr. Uğur Oral, “Z kuşağını doğru analiz eden, sorunlarını, beklentilerini bilen ve bu kesime yönelik politikalar üreten siyasi partiler, gelecek seçimlerde çok daha avantajlı olacaklar” diye konuştu.

Ulaştığı sonuçların, yeni neslin siyasete aktif katılım konusunda isteksiz davransa da seçimlere iştirak ve demokrasiye bağlılık hususunda oldukça bilinçli ve hassas olduğunu ortaya koyduğunu, bunun da Türkiye'nin yarınları adına umut verici olduğunu söyledi.

Araştırmaya göre Z kuşağı yüksek oranda sandık bilincine sahip.

"Sandık bilinci yüksek bir nesil yetişiyor"

Araştırmasında ulaştığı sonuçların Z kuşağının seçimlere katılım hususunda oldukça bilinçli olduğunu gösterdiğini belirten Dr. Uğur Oral, “Araştırmaya katılan gençlerin sadece yüzde 11'lik bir bölümü oy kullanmaya gitmezken, yüzde 89'luk çoğunluk seçime katılmış. Bu oran, 31 Mart 2019 seçimlerindeki yüzde 84 oranındaki katılımın üzerinde; yani sandık bilinci yüksek bir nesil yetişiyor” dedi.

Gençlere, verdikleri oyun ülkenin geleceğinde etkili olacağına inanıp inanmadıkları sorulduğunda yüzde 52'sinin ‘kesinlikle evet', yüzde 29'unun ise ‘evet' dediğini aktaran Oral,  “‘Kesinlikle hayır' diyenler yüzde 12, ‘hayır' diyenler ise yüzde 5. Fikri olmadığını belirtenlerin oranı ise yüzde 2.” diye konuştu

“Gençlerin ‘Neden oy kullandıkları' sorusuna verdikleri yanıt da aynı hassasiyeti doğruluyor” diyen Oral şöyle konuştu: “Gençlerin yüzde 77'si oyuyla ülkesinin kaderine yön vereceğine inanıyor. Sadece yasal zorunluluktan ötürü oy kullandığını belirten gençlerin oranı yüzde 6'da kalırken yüzde 2'lik bir bölüm ise ailesinin ve çevresinin baskısıyla sandık başına gittiğini belirtiyor”

Z kuşağı verdikleri kararlarla ülkenin siyasi geleceğinde de etkili oluyor.

"Siyaseti yakından takip ediyorlar"

Z kuşağının, kendisinden önceki kuşaklar gibi çok fazla siyaset konuşan bir nesil olmadığına vurgu yapan Dr. Uğur Oral, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Arkadaş gruplarında çok ender siyaset konuştuklarını belirtenlerin oranı yüzde 64. ‘Hiç konuşmayız' diyenler ise yüzde 14, sık sık siyaset konuştuklarını beyan edenlerin oranı ise yüzde 22. Gençlere siyasi gelişmeleri takip edip etmedikleri sorulduğunda ‘kesinlikle hayır' diyenlerin oranı yüzde 10, hayır diyenlerin oranı ise yüzde 7. Aynı soruya ‘evet' yanıtını veren gençlerin oranı yüzde 47, ‘kesinlikle evet' diyenler yüzde 20, ‘Zaman zaman' diyenler ise yüzde 16. Yani bu oranlar Z kuşağı gençlerin neredeyse yüzde 83'lük bir bölümünün siyaseti takip ettiği sonucunu ortaya koyuyor.”

Araştırma sonuçlarının, Z kuşağının siyasete doğrudan katılım hususunda çok istekli olmadığını da ortaya çıkardığını belirten Dr. Oral şöyle devam etti: Bir siyasi partiye üye misiniz, ya da olmayı düşünür müsünüz? sorusunu yanıtlandıran gençlerin yüzde 64'ü ‘asla bir siyasi partiye üye olmam' diyor.

Görüşlerini onaylaması durumunda bir siyasi partiye üye olabileceğini beyan eden gençlerin oranı yüzde 29. Bir siyasi parti üyesi olanların oranı ise sadece yüzde 7. Yine bunu destekleyen bir diğer sonuç ise batılı demokrasilerin olmazsa olmazları arasında yer alan sivil toplum kuruluşlarına (STK) katılım hususunda elde edilen veri.

Z kuşağı gençlerinin sadece yüzde 17'si bir STK üyesi; hiçbir STK'ye üye olmayan kesim ise yüzde 83. Aynı şekilde imza kampanyası, miting, yürüyüş gibi demokratik kitle hareketlerine katılanların oranı yüzde 47, katılmayanlar ise yüzde 63.”

"Propagandadan etkilenmiyorlar"

Araştırmanın ilgi çekici bulgularından bir tanesinin de gençlerin seçim döneminde siyasi partilerin yaptıkları propaganda çalışmalarından etkilenmemeleri olduğunu ifade eden Uğur Oral, “Siyasi partilerin kitle iletişim araçlarına verdikleri ilanlardan etkilenip etkilenmediği sorulan gençlerin yüzde 62'si ‘kesinlikle etkilenmediğini', yüzde 22'si ‘etkilenmediğini' beyan ederken yüzde 9'u etkilendiğini, yüzde 3'ü kesinlikle etkilendiğini, yüzde 4'ü ise kısmen etkilendiğini belirtmiş.

Peki, Z kuşağı siyasi gelişmeleri nereden takip ediyor? Araştırmanın bu konudaki sorusu adeta Z kuşağı için kullanılan ‘Dijital Medya Kuşağı' benzetmesini doğrular mahiyette. Gençlerin yüzde 47'si siyaseti sosyal medyadan (facebook, twitter, vs.) yüzde 29'u ise internet medyasından takip ediyor. Arkadaşlarıyla girdiği sohbetler aracılığıyla bilgilenenlerin oranı ise yüzde 3” şeklinde konuştu.

Z kuşağının parti seçiminde en önemli faktörlerin neler olduğunu da araştırdığını belirten Dr. Oral, “Araştırmada dikkat çeken husus, ankete katılan Z kuşağının önemli bölümü yüzde 65 ile partinin programına ve vaatlerine önem veriyor. Bunu yüzde 15 ile lider izliyor. Adaylara bakarak oy veren gençlerin oranı yüzde 6 iken fikrinin olmadığını belirtenler ise yüzde 10” dedi.

GAZETE TİRAJLARI