Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (20-27 Ocak 2020)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
29 Ocak 2020 14:20

KUDÜS AĞLIYOR

(Milli şair ve yazar Sezai Karakoç)

Kudüs şehri. Gökte yapılıp yere indirilen şehir.

Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri.

Altında bir krater saklayan şehir.

Kalbime bir ağırlık gibi çöküyor şimdi.

Ne diyor ne diyor Kudüs bana şimdi

Hani Şam’dan bir şamdan getirecektin

Dikecektin Süleyman Peygamberin kabrine

Ruhları aydınlatan bir lamba

İfriti döndürecek insana:

Söndürecek canavarın gözlerini

İfriti döndürecek insana

Ve Kudüs'ü terk ettiğin o ikindi

Birinci Cihan Harbi günü vakti

Kan sızdırıyor kaburga kemikleri

Karlı dağlardan indirdiğin atların

Bir evde perdeyi indiriyor bir kadın

Mahşerin perdesini kıyametin perdesini

Ağlıyor yere inen saçları

Göğü yırtan kefen beyazı elleri

Ve Kudüs şehri. Gökte yapılıp yere indirilen şehir.

Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri.

Yeşile dönmüş türbelerin demiri

Zamanın rüzgâr gibi esen zehriyle

Ve yatırlar patır patır kaçıyor geceleri

Boşaltıyorlar işgal edilmiş bir şehri boşaltır gibi

Kaçıyorlar Lut şehrinden kaçar gibi

Tuz heykele dönüşmemek için Tanrı gazabıyla

Susmuş minarelerin azabıyla

Yıkılmış cami kubbelerinin ıstırabıyla

 

Ve şehit kemiklerinin bakışı bir başka bakış

Artık burada taş bile durmak istemez

Ve Ay’ı görmek istemez zeytin ağaçları

Eğilerek selamlamazlar hilali hurmalar

Artık ne Zekeriya ve ne İsa var

Sararmış bir tomar mı mucizeler

Ölülerin dirilişi şifa veren kelimeler

Ve ne de Miraçtan bir iz

Yerden yükselen kaya

Ve Kudüs şehri. Artık yer şehri, toprak şehri.

Bakır yaprakların, çelik gövdelerin, acımasız yüreklerin.

Demir köklerin, tunçtan ve uranyumdan dalların.

Kurşundan çiçeklerin şehri.

Gülle kusuyor ana rahmi

Bomba parçalıyor beynini bebeğin

Tanklar saldırıyor evlere bir anda ev yok tank var

Uçak var gök yok utanç var

Ve kime karşı bütün bunlar

Masum insanlara karşı

Binlerce yıl oturdukları yurtta kalmak isteyenlere karşı

Ve kim tarafından bütün bunlar

 

Romanın, Babil'in, Asur'un ve Firavunların

Ve nice milletlerin zulmünü görenler tarafından

Zalime olan öcünü mazlumdan almak

Zalim olmak ve en zalim olmak

Ve artık ne İbrahim ne Yakup ve ne Musa var

Tersinden okunan Tevrat hükümleri

Karaya boyanmış Mezmurlar

Ve Kudüs şehri. İçiyle ve ruhuyla suskun

Göklere kaçmış hayaliyle

Bir pervane gibi ışığa uçmuş gönlüyle

Bir başka âleme göçmüş hakikati

Tanrı katına varmış

İki elini kavuşturup divana durmuş

Hüküm istemiş

Yeryüzüne yeryüzü kadısına

Hüküm ki:

Haksız yere bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir

Ve haksız yere insan öldürenin cezası ölüm

Ve fitne, Arzı fesada verme, daha büyük suç adam öldürmekten

Fitne bastırılıncaya kadar savaşın!

Yeryüzünden fesat kalkıncaya kadar

Ey insanlık, ey insanlar

En gündüzden daha gündüz,

Hakikatten daha hakikat

Müslümanlar.’’

YÜZYILIN KARA LEKESİ (TRUMP’IN FİLİSTİN PLANI)

Trump'ın Orta Doğu Planı: Kudüs bölünmemiş bir şekilde İsrail'in başkenti olacakmış!

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile birlikte "Yüzyılın Planı" adını verdiği Ortadoğu 'Barış Planı’nı açıkladı. Planda Kudüs'ün bölünmemiş bir şekilde İsrail'in başkenti olması öngörülüyor. Filistin'e 'koşullu' bir bağımsız devlet öngörülüyor, koşulların yerine getirilmesi için 4 yıllık bir süre tanınıyor. Plana Filistin Yönetimi lideri "Kudüs satılık değil", Gazze'de yönetimde bulunan Hamas ise "Kudüs açıklaması saçmalık" tepkisini gösterdi.

"Bu vizyon geçmiştekilerden çok farklı" diyen Trump, damadı Jared Kushner'in yönetiminde hazırlanan yeni planını "Geçmiştekiler çok ayrıntılı önerilerdi, ve çok ayrıntılı olduğu için de başarılması zor önerilerdi. Kesin ve taktik çözümlere ihtiyacımız var" sözleriyle savundu.

Trump'ın önerileri:

  • Kudüs bölünmemiş bir şekilde İsrail'in başkenti olacak.
  • ABD, planın kavramsal haritasında İsrail'e ait olması öngörülen toprakları tanıyacak. Trump, İsrail'in de bazı ödünler vereceğini söyledi.
  • Filistin toprakları iki katına çıkacak. Kurulacak Filistin devletinin başkenti Doğu Kudüs'te bulunacak ve ABD burada büyükelçilik açacak. Trump, planla Filistinlilerin kendi bağımsız devletlerini kuracağını söylese de bu konuda çok fazla ayrıntı vermedi.
  • Plana göre hiçbir İsrailli ya da Filistinli yerlerinden edilmeyecek. Bu da mevcut Yahudi yerleşimlerinin olduğu gibi kalacağını gösteriyor.
  • İsrail, Ürdün Kralı Abdullah bin Hüseyin ile birlikte çalışarak Mescid-i Aksa ve Harem-ül Şerif gibi kutsal yerlerin mevcut durumunun korunmasını sağlayacak.
  • Trump'ın planındaki haritada Filistinlilere verilen topraklara 4 yıl boyunca dokunulmayacak. Bu süreçte Filistinliler İsrail ile müzakere edecek ve bağımsız devlet olmak için planda koşulan şartları yerine getirecek.

Plan öncesinde her iki tarafla bir araya geldiğini belirten ABD Başkanı "İsrail şimdi barışa doğru önemli bir adım atıyor. Doğrudan müzakerelere gidecek bir yolu kabul etti." dedi. İsrail ile birlikte oluşturacakları komiteyle planda önerilen kavramsal haritanın detaylandırılacağını anlatan Trump, "Bu, ödünlerin verileceği bir harita olacak. İsrail devleti olarak çizdiğimiz bu sınırları ABD tanıyacak. İki devletli yapıya geçiş sürecinde İsrail'in güvenliği hiçbir şekilde tehlikeye girmeyecek." ifadelerini kullandı.

Trump, Gazze'de yönetimde bulunan Hamas'a da değindi, "Hamas'ın, İslami Cihat Örgütleri'nin barışa kaşrı atacakları adımları yasaklayacak kanunlar olacak. Terörün hiçbir şekilde destek almasına izin vermeyeceğiz." dedi.Trump, Umman, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne "barış çabalarını destekledikleri için" teşekkür etti.

ABBAS: KUDÜS SATILIK DEĞİL

Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas ise "Başarısız olacak bir komplo. Kudüs satılık değildir" diyerek plana tepki gösterdi.

Ramallah'ta televizyon konuşması yapan Filistinli lider, "Trump ve Netanyahu'ya şunu söylemek istiyorum: Kudüs satılık değildir. Haklarımız satılık değildir. Ve sizin bu anlaşmanız sonunda başarısız olacak bir komplo. Halkımız bunu tarihin çöplüğüne atacaktır" dedi.

Gazze Şeridi'ndeki Hamas yönetimi de planı "saçmalık" olarak niteledi.

Hamas Sözcüsü Sami Ebu Zühri, "Trump'ın açıklamaları düşmanca ve şiddetli öfkeyle karşılanacak.

Trump'ın Kudüs açıklaması saçmalık. Kudüs Filistin toprağı olacak" açıklamasını yaptı.

Barışa giden yol neden bu kadar zorlu?

Filistin ile İsrail arasındaki sorunların çoğu şimdiye kadar çözümsüz kaldı. 1993'te barış anlaşması daha sonra çöktü, şu an taraflar çözüme her zamankinden daha uzak görünüyor. Tüm barış ve çözüm süreçlerinde şu başlıklardaki ihtilaflar öne çıkıyor:

Kudüs: Hem İsrail hem de Filistinliler kent üzerinde hak iddia ediyor. Daha önce Ürdün'ün elinde bulunan kentin doğusunu 1967'de işgal eden İsrail, Kudüs'ün tamamını başkent olarak görüyor. Bağımsız bir devlet isteyen Filistinliler ise yaklaşık 350 bin Filistinlinin yaşadığı Doğu Kudüs'ü de başkent olarak kabul ediyor.

Filistin devleti: Filistinliler Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudüs'ü kapsayan bağımsız bir devlet istiyorlar. Şimdiye kadar İsrail başbakanları, Filistin devleti kavramını alenen kabul etmiş olsalar da bu devletin yapısı netleştirilemedi. Kurulacak herhangi bir Filistin devletinin kendi kendini yönetme yetkisini tanıyacağını söyleyen Binyamin Netanyahu, bu devletin silahlardan arındırılmış olması ve İsrail'i tehdit etmemesi şartlarını koşuyor.

Yahudi devleti: İsrail, herhangi bir barış anlaşmasının, Filistin'in İsrail'i "Yahudi devleti" olarak tanınmasını içermesi konusunda ısrar ediyor. Aksi takdire Filistinlilerin toprak iddialarının süreceğini bunun da soru kalıcı hale getireceğini iddia ediyor. Filistin tarafı ise İsrail'in kendisini nasıl adlandıracağının kendisini bağlayacağını, Yahudi devleti tanımının İsrail sınırları içerisinde yaşayan Dürzi, Müslüman, ve Hıristiyan toplumlara karşı ayrımcılık anlamına geleceğini savunuyor.

Sınırlar: Her iki taraf da muhtemel bir Filistin devletinin sınırları konusunda farklı fikirlere sahip. Filistinliler, 1949 ile 1967 arasında İsrail ile Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze'yi birbirinden ayıran ateşkes sınırlarında bir devlet istiyor. İsrail, bu sınırların askeri açıdan savunulamaz olduğunu ve kalıcı olamayacağında ısrarcı. Filistin sınırları konusunda kesin bir hat çizmiyor ve İsrail'in doğu sınırının Ürdün Nehri boyunca uzanması gerektiğini savunuyor.

Yerleşimler: İsrail, 1967'den beri işgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te yaklaşık 140 yerleşim yeri inşa etti. Bunlara hükümetin izni olmadan inşa edilen 120 yerleşim birimi daha bulunuyor. Bu yerleşimlerde yaklaşık 600 bin İsrailli yaşıyor. Uluslararası toplumun yerleşimleri yasadışı bulsa da İsrail buna itiraz ediyor. Filistin tarafı, Filistin devletinin kurulabilmesi için tüm yerleşimlerin kaldırılması gerektiğini ifade ediyor. Ancak Netanyahu, yerleşimle

Dışişleri Bakanlığı Tepkisi Sert

Dışişleri Bakanlığı'ndan ABD Başkanı Trump ve İsrail Başbakanı Netanyahu'nun Orta Doğu Planı'na ilişkin yapılan açıklamada, “ABD’nin sözde barış planı ölü doğmuştur. Bu plan, iki devletli çözümü öldürmeyi ve Filistin topraklarını gasp etmeyi hedefleyen bir ilhak planıdır. Filistin halkı ve toprakları parayla satın alınamaz” denildi.

Dışişleri Bakanlığı, ABD Başkanı Donald Trump'ın açıkladığı Ortadoğu planına sert tepki gösterdi. Dışişleri'nden yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

* ABD'nin sözde barış planı ölü doğmuştur. Bu plan, iki devletli çözümü öldürmeyi ve Filistin topraklarını gasp etmeyi hedefleyen bir ilhak planıdır. Filistin halkı ve toprakları parayla satın alınamaz.

* Kudüs kırmızı çizgimizdir. İsrail'in işgal ve zulmünü meşrulaştırmaya yönelik adımlara izin vermeyeceğiz. Kardeş Filistin halkının daima yanında olacağız.

* Filistin topraklarında bağımsız Filistin için çalışmaya devam edeceğiz. Filistin'in kabul etmeyeceği hiçbir planı desteklemeyeceğiz. İşgal politikalarına son vermeden Ortadoğu'ya barış gelemez.

Mahmud Abbas‘Tan Kudüs Tepkisi

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, ABD Başkanı Donald Trump'ın açıkladığı sözde Orta Doğu barış planına tepki göstererek, "Halkımız bu planı tarihin çöplüğüne atacak" dedi.

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkladığı sözde Orta Doğu barış planının ardından Ramallah kentinde basın toplantısı düzenledi. Abbas, Trump’ın İsrail-Filistin meselesine ilişkin sözde barış planı olarak sunduğu “Yüzyılın Anlaşması”na karşı güçlü bir şekilde karşı çıkacaklarını ifade etti.

Abbas, “Stratejimiz, işgali sona erdirme mücadelemize dayanıyor ve halkımız bu planı tarihin çöplüğüne atacak. Yüzyılın Anlaşmasını başarısız kılmak için direnişe ve çalışmaya başlayacağız” ifadelerini kullandı.

Hiçbir Filistinli Müslüman veya Hristiyan’ın bu planını kabul etmesinin mümkün olmadığını vurgulayan Abbas, “Kudüs ve tüm haklarımız satılık değildir” dedi.

ERDOĞAN’IN CEZAYİR-GAMBİA-SENEGAL HAREKÂTI

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, 26-28 Ocak tarihlerinde Cezayir, Gambiya ve Senegal'i ziyaret etti. Görüşmelerde ikili ilişkilerin tüm boyutlarıyla ele alındı, bölgesel ve uluslararası gelişmeler hakkında görüş teatisinde bulunuldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Türkiye ile güçlü bağları bulunan, önemli ekonomik paydaşlardan biri olan Cezayir'i ziyareti, Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun'un geçen yıl aralık ayında göreve gelmesinin ardından bu ülkeye Devlet Başkanı seviyesindeki ilk resmi ziyaret olma özelliğini taşıyordu.

Ziyarette Erdoğan ve Tebbun tarafından iki ülke arasında Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi'nin ihdas edilmesi anlaşması imzalandı.

Erdoğan'ın Gambiya ziyareti, bu ülkeye Cumhurbaşkanı düzeyinde yapılacak ilk resmi ziyaret oldu. Programının son ayağında  Afrika'da Türkiye ile köklü ilişkileri bulunan Senagal'e ziyaret gerçekleşti.

AKDENİZ DİPLOMASİSİ

(Hasan Basri Yalçın. Sabah Gazetesi Yazarı)

Cumhurbaşkanı Erdoğan Cezayir, Senegal ve Gambiya seyahatine başladı. Gezinin bir boyutu Afrika ülkeleri olmasına karşın en kritik adres Cezayir ve dolayısıyla Libya veDoğu Akdeniz meselesi.

Son dönemlerde Türkiye'nin Libya üzerine attığı adımların en önemli halkalarından birisi de Cezayir. Türkiye geniş katılımlı uluslararası toplantılara katılmasına rağmen asıl kritik görüşmelerin ikili diplomatik ilişkiler çerçevesinde yapılacağını biliyor. Artık uluslararasıkurumlar üzerinden diplomasi yürütmek çok mümkün değil. Geniş katılımlı toplantılarda farklı türlerdeki çıkarların arasında ortak bir nokta bulunamıyor. Bu nedenle Cenevre ve Berlin gibi süreçler imaj çalışması ve görüntüden başka bir şey değildir.

O yüzden Irak'a komşu ülkeler, Suriye'ye komşu ülkeler veya Libya'ya komşu ülkeler gibi inisiyatiflerin hiçbir anlamı yok. Zaman zaman görüyorum. Bunlar çok orijinal fikirlermiş gibi sunuluyor ama gerçekle uzaktan yakından alakası yok. Vakti zamanında çok daha uygun ortamlarda dahi bu tür inisiyatiflerin neredeyse hiçbiri Ortadoğu'da sonuç üretmedi. Bunun yerine aktörleri tek tek ele alıp, her biriyle tek tek görüşüldüğünde somut uzlaşılar üretmek mümkün oluyor. Mesela Türkiye Suriye'de Amerika ile ayrı Rusya ile ayrı görüştüğü için sonuç alabiliyor. Ama tüm aktörlerin katıldığı Cenevre'den çıkabilecekbir planı bekleseydi bırakın sonuç almayı çok daha kötü sorunlarla karşılaşabilirdi.

İşte bu mantık çerçevesinde Erdoğan her ülkeyle ikili görüşmeler yoluyla ilerliyor. Türkiye'yi örtülü bir ittifak sisteminin merkezi haline getiriyor. Suriye'de olduğu gibi Akdeniz'de de yeni bir örgü ortaya çıkartıyor. Bir bakıyorsunuz İtalya Başbakanı Türkiye'ye geliyor. Bir bakıyorsunuz Erdoğan Cezayir'e gidiyor. Bir bakıyorsunuz Merkel geliyor. Doğu Akdeniz konusunda Türkiye Mısır, İsrail ve Yunanistan dışındaki tüm aktörlerle teker teker anlaşmalar üretmenin peşinde. Fransa bile zamanla Türkiye'nin çizgisine gelebilir.

O zaman Doğu Akdeniz'in dengesi bambaşka bir yöne evrilmiş olacaktır. Şimdilik Almanya, İtalya, Rusya, Cezayir ve Tunus'la bir noktaya kadar gelindi. Dikkat ederseniz Türkiye tüm bu aktörlerle ikili olarak görüşen tek ülke. Bu sayede birbirinden çok farklı hedefleri olabilecek bu ülkeler Türkiye'nin merkezi bir rol oynadığı bir yapılanmaya doğru gidiyor.

Sorunsuz olmayacaktır ama herkes kendi dar çıkarının garanti altında olduğunu hissettikçe kimin merkezde olduğuna çok bakmaz. Cezayir de bu ülkelerden biri. Hem Mısır'dan duyduğu rahatsızlık hem de Libya'daki iç savaşın neden olabileceği göç hareketlerinden endişeli olduğundan Cezayir'e uzatılan bir elin karşılık bulmaması sürpriz olur.

Türkiye ikili görüşmelere dayalı bu geniş ittifakı kurabilirse, uzun vadede Yunanistan ve Mısır daha fazla yalnızlığa savrulabilir. Böylece Türkiye'nin Doğu Akdeniz çıkarları koruma altına alındığı gibi kilit rol konumu kurgulanabilir.

ELAZIĞ DEPREMİ

Elazığ ruhu!

(Takvim Gazetesi Yazarı Bülent Erandaç)

ÇANAKKALE bir ruhtu, bir idealdi. Vatandı, bayraktı sancaktı, şahadetti. Yıllar sonra Elazığ, Malatya, Tunceli, bir ruh, bir mana, bir ideal, birlik ve beraberliğin tecelli ettiği vatan toprakları oldu. Deprem sonrası, Devlet Başkanımız Tayyip Erdoğan'la, ordusuyla, milletiyle, ayağa kalkan bir milletin evlatları olduk. Acılı günlerde, birbirimize sarıldık. Çok uğraştılar, Çanakkale ruhunu yıkmak için. Elazığ'da işte o ruh yeniden canlandı. Deprem felaketi karşısında İstanbul, İzmir, Adana, Hatay, Van, Kars, Trabzon olduk, Türkiye olduk.

Çanakkale'de 250 bin canı feda ederek kurulan bir ruh yüreklerde devam ediyor. Felaket nedeniyle 41 canımızı hakkın rahmetine uğurladık. Elbirliği ile aynı duygularla, birbirimize sarıldık.

Tek kalp, tek gönül, tek iman olmuştuk Çanakkale'de. Yıllar sonra Elazığ'da aynı ruh coğrafyasını tekrar gösterdik.

Çanakkale Ruhu'nun Elazığ ruhu olarak canlanması, Büyük Millet olduğumuzu yine gösterdi. Sakarya- Yalova depremini ve sonrasını bizzat yaşamış bir gazeteci olarak, dimdik ayakta olmamız, Cumhurbaşkanı, Bakanları, ordusu ve milletiyle el ele Elazığ'da birlikte olmak güzel ve anlamlıdır. Takdiri ilahiye boyun eğmekten başka bir şey yok. Ama Devlet-Millet beraberce bu kahrolası günleri aştı, aşacak. "Hazır ol cenge ister isen sulhu salah" atasözümüzü unutmayalım. Türkiye'nin dünyanın en kritik deprem fay hatları üzerinde olduğunu bilerek, afetlere karşı birlik içinde hazır olmak zorundayız.

İstanbul depreminde, eski hükümetlerin acizliğini görmüş, yöneticilerin şaşkınlığına şahit olmuş bir gazeteci olarak, Elazığ'da gördüğüm birlik ve elbirliği, büyük millet olduğumuzu bir kez daha gösterdi.

Ama yetmez. Depreme daha çok hazır olacağız. Depremin bizi yıkamayacağı her imkânı kullanmak zorundayız.

İnsan bir ruhla diri olur. Biz de Elazığ ruhu ile dik olacağız. İçimizde hangi ruh dolaşıyorsa onun diriliğini yaşarız.

Elazığ'da yaşadıklarımız bize yeni dersler verdi. Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan'ın deprem şehitlerinin cenazesinde akıttığı gözyaşlarını gördünüz. Ordu ağladı, millet ağladı.

Ama depreme teslim olmamayı da Elazığ ruhu bize gösterdi.

Elbette koşarız. Elbette birbirimize sarılırız. Ama Depreme asla teslim olmayacağız. İlkokuldan başlayarak, okullarda, evlerde, TV'lerde, gazetelerde eğitim eksik olmamalı. Çünkü Türkiye bu tür felaketlere sebep olacak fay hatları üzerinde.

'Bir daha olmasın diye dua edeceğiz Allah'ımıza. Ama tedbir almak için Erdoğan'ın, ordunun, belediyelerin jandarmanın, AFAD'IN yaptıklarıyla iftihar edeceğiz, daha fazlasını da yapacağız.

Dün de yazdım. Emine'ler, Azize'ler, damarımızdaki kandır. Elazığ depremiyle canlarımızı kaybettik. Enkaz altından 17 saat sonra Azize kurtarıldı. Azize'mizi, Emine Kuştepe'nin insanüstü çabası kurtardı.

Gönüllü hemşire Emine Kuştepe, bir Türk insanı sembolüdür. Onun, "Azize, Azize" diye seslenişi Türk Milleti'nin kulaklarında çınlıyor. Deprem felaketlerine karşı, Eminelerimiz çok daha fazla, çok daha kalabalık müdahale edecek biliyorum. Allah'ımızın bir mucizesi hep olacak. Bugün 82 milyon, yıllar sonra 100 milyonluk Türkiye depreme teslim olmayacak.

Japonya yapıyorsa, Türk milleti daha iyisini yapar. ELAZIĞ RUHU, YAPACAKLARIMIZIN TEMİNATIDIR. UMKE GÖNÜLLÜ ORDULARI KURMAK ZORUNDAYIZ.

Emine onların sembolü. İşini severek yapanlarla, can kurtarmak için dini, kimliği kim olursa olsun aziz Türk Milleti'ne hizmet edenleri asla unutmamalıyız. Daha birçok isimsiz kahraman Elazığ'da var. Felaketlerde birlik olmamızın sembolleri oldu onlar.

Kadınlarımız, annelerimiz Elazığ'da Çanakkale Ruhu'nun birer yansıması oldular. Depreme teslim olmayacağız.

Daha çok canlar kurtarmak için seferber olacak ordular kurmak zorundayız.

Vefat eden canlarımıza Allah rahmet eylesin, mekânları cennet olsun, Geride kalanlara sabır versin…

AB’YE 2 YENİ ÜYE GELİYOR

Almanya Başbakanı Angela Merkel, Arnavutluk ve Kuzey Makedonya'nın Avrupa Birliği'ne (AB) üyelik müzakerelerine başlamasını istediklerini söyledi.

BERLİN - Almanya Başbakanı Angela Merkel, Arnavutluk ve Kuzey Makedonya'nın Avrupa Birliği'ne (AB) üyelik müzakerelerine başlamasını istediklerini söyledi.

Başbakan Merkel, Arnavutluk Başbakanı Edi Rama ile Berlin'deki görüşmesi öncesi yaptığı açıklamada, Almanya'nın Arnavutluk ve diğer Batı Balkan ülkeleri için AB perspektifini güçlü şekilde desteklediğinin altını çizdi.

Her iki ülkenin de son yıllarda ciddi ilerleme kaydettiğini vurgulayan Merkel, "Mart ayında yapılacak AB Konseyi toplantısında Arnavutluk ile ve aynı zamanda Kuzey Makedonya için AB üyelik müzakerelerinin başlatılması konusunda anlaşmaya varmak istiyoruz." dedi.

Alman Şansölye, Arnavutluk'un "yargı reformu" konusundaki ilerlemesini överek, hukukun üstünlüğü ile ilgili konuların ülkenin AB'ye katılım sürecinde önemli rol oynamaya devam edeceğini kaydetti.

Merkel, "Batı Balkan ülkelerinin AB'ye üye olması hepimizin çıkarına olacak." ifadesini kullandı.

Fransa, geçen yıl Arnavutluk ve Kuzey Makedonya ile AB üyelik müzakerelerinin başlatılmasını engellemiş ve her iki ülkenin de müzakerelerin başlayabilmesi için daha fazla reform uygulaması gerektiğini savunmuştu.

KÜRESEL SİLAH ŞİRKETLERİ BÜYÜYOR

(Abdullah Muradoğlu. Yenişafak Yazarı)

ABD Başkanı Trump’ın “Kasım Süleymani” için sürpriz şekilde suikast emri vermesinin arkasındaki giz perdesine dair Amerikan medyasında yer alan iddialara şöylece bir değinmiştik. İngiliz polisiye romanlarının efsanevi isimlerinden Agatha Christie’nin çok bilinen “cinayetten kim, kimler yarar sağladı” kuralı elbette bu suikast için de geçerli. Süleymani örneğinde suikastten politik yarar sağlayanlar belli, İsrail, Suudiler ve diğerleri.

ABD’de bu suikasttan politik yarar sağlayanlar ise “Neoconlar” ile bölgedeki kaostan “Kıyamet savaşı” çıkarmak isteyen “Evanjelist Hıristiyan-Siyonistler”. Ancak bölgede savaş çıkarma yahut gerilimi artırma ihtimali yüksek suikastların bir de ekonomik boyutu var. Ülkeler arası gerilimlerin silahlanma için güçlü motivasyon sağladıkları ise bir vakıa.

Suudiler ve Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere İran ile gerilim yaşayan rejimlerin savunma harcamalarının artmasından ise uluslararası silah şirketleri yararlanıyor elbette. 2018 yılında küresel askeri harcamalar 1.8 trilyon dolara ulaştı. ABD “649 milyar dolar” ile askeri harcamalarda ilk sırada yer aldı. Bu rakam küresel askeri harcamaların yüzde 36’ına tekabül ediyor. Aynı yıl Çin’in savunma bütçesi “250 milyar dolar” iken üçüncü sırada “67. 6 milyar dolar” ile Suud-i Arabistan yer alıyor. Rusya ise “61. 4 milyar dolar”la altıncı sıradaydı.

Trump 2020 yılı için ise “738 milyar dolar”lık savunma bütçesini onayladı. Bu rakam ülke tarihindeki en yüksek savunma bütçesi oldu. Küresel ölçekte devam eden silahlanma yarışının “Soğuk Savaş” dönemini bile aratmayacak rakamlara ulaştığını söyleyebiliriz.

Hiç kuşkusuz küresel askeri harcamalardan aslan payını Amerikan şirketleri alıyor. “Amerikan Endüstriyel-Askeri Silah Kompleksi” olarak nitelenen bu şirketlerin etrafında oluşmuş güçlü bir lobi ağı var. Politikacılar, emekli askerler, medya organları, savunma alanında faaliyet gösteren düşünce kuruluşları, akademisyenler bu ağın içerisinde. ABD Başkanı Barrack Obama’nın Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcısı Ben Rhodes bu ağı, “The Blob(Büyüyen Canavar)” diye niteliyor. Rhodes “The Blob” adıyla çekilen fantastik bir filmden esinlendi. Filmde “Blob” uzaydan dünyaya düşen ve önüne geleni yutarak büyüyen yaratığın adıdır.

Rhodes’un “Büyüyen Canavar”ının gerilimlere, çatışmalara, savaşlara ihtiyacı var. Rhodes’a göre “The Blob”, Amerikan dış politikasını yönlendiren siyasal elitleri temsil ediyor. Liberal Enternasyonalistler, Yeni Muhafazakarlar(Neoconlar) ve Realistler bu sınıfta yer alıyorlar.

“Süleymani Suikasti”nin ardından Amerikan medyasında çıkan bir haberde Ortadoğu’daki gerginliklerin silah şirketleri için büyük fırsatlar yarattığı belirtiliyordu. Bu durumun “Northrop Grumman” ve” Lockheed Martin” başta olmak üzere büyük silah şirketlerinin stoklarında ciddi erimelere yol açacağı ifade ediliyordu. Taleplerin bu yılla sınırlı kalmayacağı vurgulanırken, ülkeler için savunma harcamalarının azaltılmasının savunulmasının siyaseten mümkün olmadığına işaret ediliyordu. Bazı değerleme kuruluşlarıysa savunma sektörü için yükseliş öngörüyorlardı. Küresel ekonomide durgunluk beklenirken silah sektöründeki büyüme tahminleri 2020 yılı için “yüzde 7”, 2021 yılı için ise “yüzde 6” olarak gösteriliyor.

“Süleymani Suikasti”nin ardından “Northrop Grumman” ve “Lockheed Martin” şirketlerinin hisse senetlerinin yükselmesi dikkat çekiciydi. Demokrat Partili senatörler Elizabeth Warren ve Chris Van Hollen ise sözkonusu borsa hareketliliğinden yola çıkarak Trump’ın “Süleymani Suikasti”yle ilgili olarak önceden kimleri bilgilendirdiğini sorguluyorlar. Warren ve Hollen “Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu” Başkanı Jay Clayton ile ve “Emtia Vadeli İşlemler Komisyonu” Başkanı Heath Tarbert’e bir mektup göndererek suikast öncesinde Florida’da Trump’a ait “Mar-a -Lago” tatil köyünde konaklayan şahısların araştırılmasını istiyorlardı.

SİPRİ: ÇİN DÜNYANIN İKİNCİ BÜYÜK SİLAH ÜRETİCİSİ  

SIPRI raporuna göre Çin Halk Cumhuriyeti dünyanın en büyük ikinci silah üreticisi. Her yıl ilk yüz şirketin listesini hazırlayan araştırmacılar, daha önce Çin'den veri elde edememişti.

SIPRI raporuna göre Çin Halk Cumhuriyeti dünyanın en büyük ikinci silah üreticisi. Her yıl ilk yüz ülkenin listesini hazırlayan araştırmacılar, daha önce Çin'den veri elde edememişti.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI), Çin Halk Cumhuriyeti'nin savunma sanayisini mercek altına aldı. Ülkedeki dört savunma sanayi şirketinin elde edilen "güvenilir" verileri inceleyen araştırmacılar, bugüne kadar ilk kez Çin'deki silah üretimine dair bir rapor sunmuş oldu.

SIPRI’nın yıllık raporuna göre tüm dünyada askeri harcamalar 1,8 trilyon dolara ulaştı. Birinci sırayı her zamanki gibi ABD çekerken, Türkiye ise 15'inci sıradaki konumunu korudu.

SIPRI, daha önce elde ettiği verilerin güvenilir olmadığı ve Pekin'in veri paylaşımında şeffaf olmaması nedeniyle küresel silah ticareti ile ilgili raporlarında daha önce Çin'e yer verememişti.

Bu yıl hazırlanan raporda, ülkedeki dört büyük şirketin verileri üzerinden Çin'in ABD’den sonra dünyanın en fazla silah üreten ülkesi olduğuna yer verildi. Çin'i Rusya takip ediyor.

Verileri değerlendirilen dört şirket, Çin Havacılık Sanayii Kurumu (AVIC), Çin Elektronik Teknoloji Grubu (CETC) Çin Kuzey Sanayii Grubu (NORINCO) ve Çin Güney Sanayii Grubu (CSGC).

Hava, uzay, elektronik ve karada kullanılan silah ve silah sistemleri alanında faaliyet gösteren dört şirketin 2015 ile 2017 yılları arasındaki verileri incelendi. Buna göre söz konusu şirketler, 54 milyar 100 bin dolar değerinde savunma sanayi ürünü sattı.

Listeye girseydi ilk 10'da olacaklardı

Her yıl dünyanın en fazla silah satan ülkeleri listesini hazırlayan SIPRI, elde ettiği verilerle Çin’e yönelik en kapsamlı verileri sundu. 2017 yılı listesinde ilk yirmide ABD'den 13 şirket ve Batı Avrupa'dan altı ve Rusya’dan da üç şirket yer alıyordu.

Çin’deki söz konusu dört şirket o dönem listeye alınabilseydi, listede ilk 20’ye girebilecekti. Ayrıca üç tanesinin de ilk 10 arasında olabileceğine dikkat çekiliyor.

SIPRI uzmanları, Çin Halk Cumhuriyeti'nin savunma sanayisine ayırdığı bütçeye de ulaşabildi. Buna göre 2017 yılında 228 milyar dolar, 2018 yılında da 250 milyar dolar

YENİDEN YÜKSELEN SÖMÜRGECİLİK

(Independıt Analiz)

Kendini "dünyanın geri kalanından" hala üstün gören Batı, dünyayı bu kez din yerine demokrasi ve bilime uymaya zorluyor

Çin'in büyüyen ekonomik emperyalizmi, insan hakkı ihlalleri ve çok uluslu şirketlerin insanı ve doğayı büyük ölçekte sömürmesi üzerine söylenecek çok şey var. Peki ya Batı?

Sömürge Dönemi'nde Batı, din aracılığıyla "iyi şeyler" getirmek, diğer ülkelerin doğal kaynaklarını ve insanlarını sonuna kadar sömürürken dünyayı "medenileştirmek" için yabancı ülkeleri işgal etti.

Şimdi çok farklı. Batılı ülkeler evrimleşti, tarihten ders çıkardı... Gerçekten mi? Öyle mi oldu? Aynı temel kalıplar hala yürürlükte değil mi? Batı hala dünyaya karşı üstün hissetmiyor mu?

Psikoloji/psikoterapiyi bir analiz aracı olarak ele alalım: "Üstünlük hissi", aşırı telafi edilmiş bir "aşağılık kompleksinden" kaynaklanıyor (Sigmun Freud'ın "Çarşamba Topluluğuna" katılmış Avusturyalı fizikçi Alfred Adler'in adlandırmasıyla). Bu da

Adler'in "üstünlük kompleksi" olarak adlandırdığı şeydir: Başkalarından üstün hissetmek için kendi yetersizliklerini aşırı telafi etmek.

Sömürgeciliğin temelinde de Hristiyanlıktaki kültürel açıdan kökleşmiş aşağılık kompleksinin ("orijinal günah") üstünlük kompleksine doğru aşırı telafisinden kaynaklanan ve diğerlerinden üstün olduğunu iddia eden kolektif inanç yer almıyor mu?

Afganistan, Irak, Suriye, Libya ve diğerleri Batı müdahaleciliği ve “ulus inşası” saldırılarına maruz kaldı. Sovyet-Afgan savaşında (1979-1989) üstünlük kompleksinin yönlendirdiği SSCB, Afganistan'da komünizmi getirme çabasında mağlup oldu.

Batılı müttefikler 2002'den beri Afganistan'ı ve bölgeyi Batılılaştırıyor ama beklenen sonucu alamıyor: "Tarih kendini tekrarlar, ilki trajedi sonraki komedi olur." (Karl Marx)

Batılı liderlerin dünyayı kendi idealleri doğrultusunda şekillendirerek kurtarma, asırlık yerel gelenekleri kırarak bunun yerine herkesi Batılı geleneklerine çağırma çabasından oluşan bir tarihi var.

Kendini "dünyanın geri kalanından" hala üstün gören Batı, dünyayı bu kez din yerine "yeni dinler" olarak ortaya çıkan demokrasi ve bilime uymaya zorluyor.

Peki, Batılı teknoloji dünya genelinde benimsenirken demokrasi ve insan haklarının tesisi neden zor oluyor?

İnsan haklarını şiddetle savunurum. Ancak birçokları insan haklarını Hristiyanlığın, örneğin şeri hukuktan farklı, sekülerleşmiş bir alt katmanı olarak görüyor. Bu inkâr edilemez. Ve çoğu şunu öne sürüyor: Kültürün ötesinde, neredeyse tüm ülkeler BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne riayet etmeyi taahhüt etmiştir.

Elbette öyle, ancak yerel geleneklere tehlike yaratan bir "Batı ürünü" olarak reddedilen insan haklarına birçok ülkede sadece kâğıt üzerinde saygı duyuluyor.

Evrensel olarak herkese uygulansa da, birçok kimse insan haklarını Aydınlanma Çağı temelli, İkinci Dünya Savaşı'nın dehşetine bir tepki olarak ilk önce Batılı düşünürler tarafından üretilen bir "Batı icadı" olarak algılıyor. İnsan haklarının zayıflığı burada.

İnsan haklarına direnişin kökeninde bu hakların, dünya genelinde demokrasiyi yayarken insan haklarını yeryüzünün sorumsuzca sömürülmesine karşı bir kılıf olarak kullanan Batılı güçlere ait yeni bir sömürge türü olarak algılanması yatıyor. Çin ise bunu, demokrasi ve insan hakları olmadan işletiyor.

Ayrıca, insan hakları Batı ülkelerinde bile yeterince oturmuş değil (mesela entegrasyon sorunları, çok uluslu şirketlerin etik dışı davranışları). Büyük oranda üst düzey Batılı üniversitelerde eğitim görmüş Asyalı patronların yerel işçilere yaptığı işkenceleri, Batı'da eğitim görmüş birçok zalim diktatörü hatırlayın. Batılı eğitim, dayatıldığı takdirde yetersiz kalıyor. Görülen o ki, nispeten yeni bir kavram olan insan haklarının kültürel olarak içselleştirilmediği yerlerde köklü ve asırlık kültürler daha ağır basıyor

Batı müdahalelerinin bedelini kim ödüyor? Batının ekonomik ve stratejik çıkarlarıyla örtüşen "ulus inşasının" ve müdahaleciliğin tarihi; Paolo Sensini ("Siz demokrasiye gelmezseniz demokrasi size gelir") William Blum ("Amerika'ya nazik olun. Yoksa ülkenize demokrasi getiririz!") gibi eleştirmenleri, hatta video oyunlarını bile ("Demokrasiyi kucaklayın yoksa yok edileceksiniz!" - Fallout 3, Liberty Prime) besliyor.

Peki "demokrasi ve insan haklarını yurt dışında yayma" arzu edilen sonuçlara ulaşabildi mi? Batılı değerlerin dünya çapında tesisini savunanlar "Değişim zaman alır" diyor. Doğru, nesiller sürer.

Amerikalı sosyolog Robert K. Merton'un Beklenmedik Sonuçlar Kanunu, müdahalelerin istenmeyen sonuçlarına atıfta bulunuyor. Zalim geleneklerle karşı karşıyayken müdahale etmemek zor olabilir. Ama unutmayın: Bunlar, Batı perspektifine göre "zalim".

Batı'nın "tepedeki parlak şehir" (bkz. Püriten John Winthrop ve Amerikan istisnacılığı) veya "dünyanın gıptası" olduğu yönündeki öz imgesi; dünyayı Batılı standartları kabul etmeye ve (Hollywood ve medya üzerinden yayılan)Batı kopyaları yaratarak kendini model almaya çağırdığı aşırı telafi üzerinden kendini ele veriyor. Hindistan'ın yaygın cilt beyazlaştırma takıntısı veya Asya'nın Batılı görünmek için yapılan güzellik ameliyatları çılgınlığı çok şey söylüyor.

Batı, İnternet üzerinden yeni bir sömürgeciliğe küresel kültürel standardizasyon sürecine öncülük ediyor. Standartlaştırılmış bir dünya temelde kapitalist küresel ticarete fayda sağlar. Batılı liderler çoğu zaman, demokrasi isteyip istemedikleri sorulmayan yerel halkı ezip geçiyor. Bu nedenle de Batı müdahaleciliği, yabancı ülkelerin doğa ve insan kaynaklarını sömürme girişimleri gibi görünüyor.

Bu ikiyüzlü Batılılaşma süreci kendi içinde çelişki arz ediyor: İncil'in Batı'da büyük ölçüde "miadı dolmuş" görülmesi sebebiyle artık Hristiyanlığı yaymayan Batılı kültürel emperyalistler, dünyayı Batılı yaşam tarzları, demokrasi ve insan hakları gibi unsurları kabul etmeye çağırıyor. Çokuluslu Batı şirketleriyse dünya çapında halkları ve doğayı pervasızca sömürüyor, insan haklarını ihlal eden zalim rejimlere silah temin ediyor.

Gelenekleri değişime hazır olmayan yerel nüfus göz ardı edildiğinde, yukarıdan aşağıya empoze edilen demokrasi sadece yüzeysel sonuçlar yaratıyor. Fransız Devrimi'ne (1789-1799) baktığımızda Fransa'daki rejimi Fransızların devirdiğini, Amerikan Devrimi'nde (1775-1784) Britanya hükümdarlığını yıkanın Amerikalılar olduğunu görürüz.

Devrimler sadece içeriden dışarı doğru bir "güçle" ve halkın çoğu istediğinde kalıcı değişimler sağlar. Devrimci faktör budur. Bu olmadan, yerel halkın müdahaleciliğe gönülsüzlüğünü göz ardı ederek değişim getiren yabancı güçler kendi çıkarlarını güvene almaya çalışan emperyalistler olarak algılanıyor. Fransız Devrimi yabancı güçlerin içişlerine müdahalesi olarak algılansaydı Fransız halkının devrime göstereceği gönülsüzlüğü düşünün.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya ve Japonya halkın çoğunluğu üzerinden değişimi kabullendi. Psikolojik açıdan her şey, empoze edilen şey demokrasi olsa bile, kabilelerden internet sansürcüsü rejimlere kadar her yerde bundan insanlar değişime gönülsüzse direnişi körükler. Dünya genelindeki Batılı kültürel-ekonomik-askeri müdahale Batı karşıtı duyguları, hatta "küresel terörizmi" tetikliyor ve besliyor.

Devrimin itici gücü, yerel halk değişime hazır olduğunda var olan "iç güçtür". Ancak o zaman, zemin değişimi bizzat kucaklayan halk tarafından sağlandığında kalıcı olacaktır

Dr. Immanuel Fruhmann, bilim ve dil felsefesiyle kültürel ve sosyal felsefede uzmanlaşmanın yanı sıra jeopolitik analiz ve halka felsefi ve eğitimsel perspektif sunmada uzun yıllar deneyim sahibi olmuş, Avustralyalı felsefeci ve eğitimcidir. Psikoterapi eğitimi alan Fruhmann, aynı zamanda koç, danışman ve yazar olarak çalışıyor.

ENTRİKACI SOROS KONUŞTU       

Siyonist finans spekülatörü George Soros göz boyamaya devam ediyor. Siyonist kaos tetikçisi, diktatörler tarafından yönetildiğini iddia ettiği bir dünyada sivil toplumların erozyonuna karşı ve iklim kriziyle mücadele çalışmaları kapsamında sözde 'yeni bir üniversite ağı projesi' için bir milyar dolar bağış sözü verdi. Çeşitli ülkelerin devlet başkanlarına ağır eleştiriler yönelten Soros'un bu proje ile söz konusu ülkelerde kaos çıkarma peşinde olduğu yorumları yapıldı.

İsviçre'nin Davos kentindeki Dünya Ekonomik Forumu'nda (WEF) konuşan siyonist finans spekülatörü George Soros, insanlığın bir dönüm noktasında olduğunu ve gelecek yılların ABD Başkanı Donald Trump ve Çin lideri Şi Cinping gibi liderlerin kaderini tayin edeceğini ve aynı zamanda dünyanın kendi kaderini de belirleyeceğini söyledi.

"Tarihin dönüşüm geçirilen, açık toplumların ayakta kalmasının tehlikede olduğu bir dönemi yaşıyoruz." diyen Macar asıllı 89 yaşındaki ABD'li milyarder, bir başka büyük bir sorunun ise iklim değişikliği olduğunu dile getirdi.

"Açık Toplum Üniversite Ağı" (OSUN) planını hayatının en önemli ve en kalıcı projesi olarak nitelendiren Soros, tüm dünyadaki üniversitelerin katılabileceği eğitim ve araştırma adına uluslararası bir platform olacağını dile getirdi.

Soros, "Ben hala hayattayken projenin de hayata geçirildiğini görmek istiyorum." dedi.

George Soros, yaptığı konuşmada, "OSUN'a olan bağlılığımızı göstermek için projeye bir milyar dolar katkıda bulunuyoruz. Ancak tek başımıza küresel bir ağ kuramayız; bu projede dünyanın her yerinden ortak kurum ve destekçilere ihtiyacımız olacak." ifadelerini kullandı.

Devlet başkanlarını hedef aldı

Çeşitli ülkelerin liderlerini diktatörlükle suçlayan Soros'un 1 milyar dolar bağış yapacağını söylediği söz konusu proje ile ismini verdiği devlet başkanlarını devirme planları yaptığı belirtiliyor.

Macaristan'da kurduğu Orta Avrupa Üniversitesi (CEU), aşırı sağcı ve popülist söylemleriyle bilinen Başbakan Viktor Orban'ın baskısıyla bu ülkedeki faaliyetlerini sonlandırmak zorunda kalmıştı.

Orban'ı diktatörlükle suçlayan Soros, açık toplumların çok daha risk altında bulunduğu şimdilerde projenin hiç olmadığı kadar önemli olduğunu kaydetti.

Soros konuşmasında, 'Çin, Rusya ve ABD gibi dünyanın en güçlü ülkelerinin diktatörlerin elinde olduğu ve gün geçtikçe otoriter yöneticilerin saflarının genişlemeye devam etmesi' nedeniyle yaşadığı üzüntüyü dile getirdi.

Irkçılığın dünya çapında çok daha fazla arttığını, en büyük ve en korkutucu gerilemenin ise Hindistan'da yaşandığına işaret eden George Soros, Hindistan Başbakanı Narendra Modi'yi de 'Hindu milliyetçisi bir devlet yaratmak'la suçladı.

"Trump yeniden seçilebilir"

ABD Başkanı Donald Trump'ı 'hilekâr, dolandırıcı, narsist ve iklim inkârcısı' olarak tanımlayan Soros, mevcut ekonomik verilerin Trump'ın yeniden seçilmesine olanak sağlayabileceğini kaydetti.

"Trump, hâlihazırda canlı olan ekonomiyi aşırı derecede ısıttı." ifadesini kullanan Soros "Aşırı ısınmış bir ekonomi kaynama noktasında çok uzun süre tutulamaz." sözleriyle uyarıda da bulundu.

Soros "Bunlar seçime kısa süre kala yaşansa muhtemelen seçimi garantileyecekti ama onun sorunu daha 10 ay kalmış olması. On ay.. Devrimci bir gözle bakıldığında bir ömür kadar uzun." şeklinde konuştu.

Çin'e ağır eleştiri

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in tüm gücü kendi etrafında topladığına işaret eden Soros, Komünist Parti geleneğinin kırıldığını ve Çin ekonomisinin de daha önceki esnekliğini kaybettiğini ileri sürdü.

Şi Cinping'in göreve başlayıp yeterince güç kazanır kazanmaz 'diktatör' haline geldiğini, başarılarının 'teyitten çok uzak olduğunu' ve tek çocuk politikasından kaynaklı durumun demografik olarak bu ülkenin aleyhine işlediğini ifade etti.

En rahatsız edici olan durumun ise, Şi Cinping'in yeni bir otoriter sistem yaratmaya çalışması olduğunu ifade eden Soros, keza insanların, başlarına herhangi bir şey gelmemesi için kişiliklerini dahi teslim etmek isteyeceği (bağlılık bildireceği) yeni bir insan türü yaratma gayreti olduğunu savundu.

Soros konuşmasını şu ifadelerle tamamladı:

"İnsan bir defa kişisel özerkliğini (kendi kendini idare etme) kaybederse bir daha toparlaması çok zor. Açık bir toplumun da böylesi bir dünyada yeri olamaz."

MİLLİ OTOMOBIL 250-300 BIN LİRADAN SATILACAK

TOGG direktörü Gürcan Karakaş, TOGG fabrika inşaatı için zemin etüdü çalışmalarına başlandığı, temelinin Gemlik'te mayıs ayında atılacağını söyledi. Karakaş, “2022 yılında ilk ön üretim araçlarımızı bantlardan indireceğiz. 15 yılda yapacağımız 22 milyar TL’lik yatırımla, yıllık ortalama 175 bin adetlik üretim kapasitesine ulaşacak fabrikamızda, 2032 yılına kadar toplamda 1 milyon aracı bantlardan indirmeyi hedefliyoruz” dedi.

Karakaş, C-SUV modeli piyasaya çıktıktan sonra sedan modelinin de 18 ay içinde piyasaya girmesinin planlandığını belirtti.

Marka belirlenmesi konusunda da çalıştıklarını ve bu konudaki nihai kararlarını sonbaharda açıklayacaklarını söyleyen Karakaş, “Marka için en doğru ismin sadece Türkiye'de değil global ölçekte de kabul edilebilir olmasını hedefliyoruz. Araştırmalarımızı Norveç, Almanya, Rusya, Fransa ve Türkiye'de gerçekleştirdik. Markamızın ismini sonbaharda duyuracağız” bilgisini aktardı.

ŞARJ ALTYAPISI 2022’DE OLUŞACAK

Şarj altyapısı konusunda Norveç, Almanya, Fransa, İngiltere, ABD ve Çin'i yakından incelediklerini anlatan Gürcan Karakaş, “Şarj altyapısı 2022'de hazır olacak. TOGG olsun olmasın, 2022'de Türkiye’ye elektrikli araçlar girecek ve şarj altyapısını oluşturacak. Çünkü içten yanmalı motora sahip araçlar için pazar yüzde 50'nin altına inecek. Bu da pazarın yüzde 50'den fazlasının elektrikli olacağı anlamına geliyor” ifadelerini kullandı. İhracat için de önemli hedefleri olduğunu belirten Karakaş, “Bizim ihracat pazarı olarak ilk etapta gördüğümüz pazar Avrupa ve altyapısı hazır olduğu sürece bazı Türk Cumhuriyetleri olacak” dedi.

NETFİLX’İN TÜRKİYE’DEN KAZANDIĞI PARA

En popüler çevrimiçi film ve dizi platformu olan Netflix'in Türkiye'den aylık kazandığı fiyat dudak uçuklatıyor. Ülkemizde 1.5 milyon ücretli abonesi bulunan Netflix, Türkiye'den elde ettiği yıllık gelir 540 milyon TL.

Son zamanların en popüler dizi ve film platformunun Amerika merkezli Netflix olduğu herkes tarafından bilinen bir gerçek.

Son zamanlarda karşısına Apple ve The Walt Disney Company gibi kuruluşlar gibi önemli şirketler çıksa da Netflix'in uzun bir süre daha flim ve dizi sektörünün lideri olacağı öngörülen bir gerçek. Sizce Netflix Türkiye'den ne kadar gelir ediyordur? RTÜK ile yaşanan bir takım gelişmeler gelirini ne derece etkileyebilir?

Netflix'in Türkiye'ye uyguladığı 3 farklı paket var. Bunların isimleri Temel, Standart, Özel olarak farklı kategorilere ayrılıyor. Fiyatlarıda verdiği özel avantajlara göre değişiyor. Fiyatlar sırasıyla 17.99, 29.99 ve 41.99 olarak belirlendi.

Netflix'in açıklamasına göre Türkiye'de mevcut abone sayısı 1.5 milyon abone. 3 paketin ortalama ücreti ise 29.99 TL. Ancak bu abone sayısı tam olarak gerçeği yansıtmıyor çünkü bir aboneliği bir kaç kişi kullanabiliyor. Belirtilen abone sayısıyla Netflix'in ortalama ücretiyle hesapladığımızda Netflix'in Türkiye'de aylık kazancı 45 milyon TL olduğu görülüyor.Ancak bu sonuç tam olarak doğru sonuç vermiyor bu hesaplanan tutarın biraz altı veya biraz üstü olabileceğini belirtmekte fayda var.

GAZETE TİRAJLARI