Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (13-19 Ocak 2020)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
21 Ocak 2020 15:15

ORUÇ REİS, ŞUBAT’TA GİRİT AÇIKLARINDA GAZ ARAYACAK

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ankara'daki 2019 Yılı Değerlendirme Toplantısı'nda yaptığı konuşmada, Türkiye'nin Libya'daki Ulusal Mutabakat Hükümeti ile imzaladığı münhasır bölge anlaşması kapsamındaki alanları 2020 yılı içinde ruhsatlandırıp arama ve sondaj faaliyetlerine başlayacağını söyledi.

Erdoğan, "Türkiye ve Libya deniz kıyıları arasında kalan bölgede her iki ülkenin onayı olmadan arama ve sondaj faaliyeti yapılması ya da boru hattının geçirilmesi hukuken artık mümkün değildir. 2020'de bu alanları ruhsatlandırıp en hızlı şekilde arama ve sondaj faaliyetlerine başlıyoruz" dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, söz konusu ruhsatlandırma çalışmalarının ardından ilk olarak Oruç Reis sismik araştırma gemisinin bölgede çalışmalar yürüteceğini belirtti.

Erdoğan ayrıca Fatih ve Yavuz sondaj gemilerinin 2019 yılında Türkiye'nin ve "Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin sahalarında faaliyetlerini sürdürdüğünü" belirterek "İnşallah yakında bu çalışmalardan müjdeli haberler alacağımıza inanıyorum" ifadesini kullandı.

Türkiye'nin Libya'ya asker gönderme kararıyla ilgili de konuşan Erdoğan, "Libya’daki meşru hükümetin ayakta kalmasını ve istikrarı sağlamak için bu ülkeye askerimizi gönderiyoruz. Türkiye'nin güvenliğinin sınırları dışında başladığının bilinciyle; siyasi, ticari, insani, diplomatik ve askeri tüm imkânlarımızı, güneyimizdeki coğrafyanın istikrarı için seferber etmeyi sürdüreceğiz" dedi.

Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile Türkiye arasında 27 Kasım 2019'da "Güvenlik ve İşbirliği Mutabakat Muhtırası" ile "Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası" imzalanmıştı. General Halife Hafter komutasındaki güçlerin Trablus'u ele geçirmek için geçen nisan ayında başlattığı operasyonlar nedeniyle zor durumda olan Ulusal Mutabakat Hükümeti, daha sonra da Türkiye'den asker talebinde bulunmuştu. Türkiye bunun üzerine TBMM'den geçirilen tezkerenin ardından geçtiğimiz haftalarda Libya'ya asker göndermeye başladığını duyurmuştu.

YAVUZ, RUMLARIN SÖZDE DENİZ ALANINI KAZACAK

Kıbrıs adasının batısında çalışmalarını tamamlayan Yavuz sondaj gemisi, Kıbrıslı Rumların 13 parsele ayırarak İtalyan ENIve Fransız Total ortaklığına kiraladığı 8 numaralı parselle kesişen bölgede kazı yapacak.

Yavuz’un Rumların kiraladığı parselde çalışma başlatması Rum yönetiminin, “Türkiye el koyuyor, burnumuzun dibini kazacaklar” paniğine yol açtı. Yavuz, Ada’nın güneyinde KKTC’nin verdiği ruhsat çerçevesinde çalışma yürütecek

Enerji Bakanı Fatih Dönmez’in geçen hafta ilan ettiği Yavuz’un yeni görev yeri “Lefkoşa-1” parselinin ‘neresi’ olduğu Rumların paniğiyle ortaya çıktı.

Türk tarafının “Lefkoşa-1” adı verdiği parsel, Rumların adanın güneyini 13 parsele ayırdığı bölgenin tam orta yerinde yer alan ve İtalyan ENI ve Fransız Total’in bu yıl sondaj yapmayı planladığı 8 numaralı parsel ile üst üste geliyor. Rumların tek yanlı parsellemesine tepki olarak KKTC’nin de parsellediği ve ‘G’ bölgesinde yer alan Lefkoşa -1 parseli, Limasol kentinin yaklaşık 180 kilometre güneyinde yer alıyor. KKTC’nin parseli, Rumların 8 numaralı parselinin yaklaşık 3’te 2’si ile kesişiyor. Yavuz, 24 Mayıs’a kadar sondaj yapacak.

8 NUMARAYA İNTİKAL ETTİ. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy da AB’nin “Türkiye Yavuz’u doğu Akdeniz’de yeni bir göreve gönderdi”açıklamasına yanıt verirken Yavuz’un cuma günü üçüncü sondaj faaliyeti için 8 numara ruhsat sahasına intikal ettiğini belirtti. Bu sahada Kıbrıs Türklerinin de en az Kıbrıs Rumları kadar hakkı olduğunu vurgulayan Aksoy, petrol ve doğalgaz bulunursa iki tarafın geliri paylaşacağını vurguladı.

ABD RAND CORP.TÜRKİYE KILCALLARINA SARKMA PEŞİNDE

(Superhaber Portalında dikkati çekici haber)

ABD'nin raporunda Millî Savunma Üniversitesi detayı! Müfredata müdahaleye çalışacaklar...

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon için raporlar hazırlayan RAND Corporation isimli ABD'li düşünce kuruluşunun son raporunda Türkiye ile ilişkiler ele alındı. Raporda yer alan "Türkiye’nin Millî Savunma Üniversitesi’nin müfredatının belirlenmesi noktasında pozisyon elde edilmeye çalışılmalı ve Türk askeriye öğrencilerinin ABD’deki okullara gönderilmesinin önü kapatılmamalıdır" maddesi ise dikkat çekti.

ABD’nin önde gelen “düşünce kuruluşları” arasında yer alan ve Pentagon için raporlar hazırlayan RAND Corporation,Türkiye-ABD ilişkileri hakkında“Türkiye’nin milliyetçi rotası ABD-Türkiye ilişkilerini nasıl etkiliyor”başlıklı yeni bir rapor yayımladı.

 Türkiye’nin, üç coğrafyanın birbirine bağlandığı önemli bir noktada bulunmasından dolayı 60 yıldan fazla süredir ABD’nin Avrasya ve Orta Doğu çevrelerinde önemli bir müttefiki olduğu vurgulanan raporda, iki ülkenin küresel meselelerden terörle mücadeleye, enerji güvenliğinin tesis edilmesinden kalkınma politikalarına kadar geniş bir yelpazede yakın iş birliği içerisinde olduğu anlatıldı.

RAND araştırmacıları, son yıllarda iki ülke arasında gerginlikler bulunduğunu ve önemli çekişmeler yaşandığını ifade ettikleri raporda, Türkiye ile ABD arasındaki türbülansın sebeplerini masaya yatırarak gelecek süreçte “ABD’nin izlemesi gereken Türkiye politikasını” ortaya koydu.

ABD’nin, Türkiye’nin doğrudan mücadele içerisinde olduğu terör örgütleri FETÖ ve PKK/PYD-YPG ile yakın ilişkilerinin görmezden gelindiği raporda, son dönemde iki ülke arasındaki gerilimin sebebi olarak bunlar değil, bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisi gösterildi.

Raporun “tavsiyeler” kısmında, ABD’nin izlemesi gereken 6 madde sıralandı. Söz konusu maddelerde, Türkiye’de “demokratik muhalefetle” çalışılacağı, Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın artan önemine dikkat edileceği ve Millî Savunma Üniversitesi’nin müfredatına müdahil olunmaya çalışılacağına ilişkin maddeler dikkat çekti.

İşte her şeyin açık ve net bir şekilde sıralandığı ve yoruma gerek duymayan o maddelerin doğrudan tercümesi:

- ABD, son yıllarda yaşanan yıkıcı gelişmelere karşın, Türkiye’yle ilişkileri bağlamında uzun vadeli bir stratejiye ihtiyaç duymaktadır. Türkiye’de “demokratik bir muhalefet yükselip de Türkiye’nin iş birliğine yatkın bir müttefik ve hem küresel hem de bölgesel anlamda güvenilir bir ortak olma rolünü yeniden tesis ederse” stratejik ortaklık yeniden inşa edilebilir.

- Suriye sahasındaki farklılıkların ortadan kaldırılması, ABD’nin Türk müttefikleri ve YPG’li ortaklarıyla diplomatik yakınlık kurmasını gerektiriyor.

- ABD ve NATO’nun Türk Silahlı Kuvvetleriyle askeri iş birlikleri, Rusya’nın Türkiye’deki etkisini dengelemeye yardımcı olacaktır.

- ABD’nin savunma politikalarını planlayan ekipler, başta İncirlik Hava Üssü olmak üzere ABD ve NATO’nun Türkiye’deki birçok pozisyonunu geçici ya da kalıcı olarak kaybetmesine hazır olmalıdır.

- Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın son dönemdeki artan önemi de göz önüne alınarak, ABD ile Türk askeri yönetimleri arasındaki diyaloğun derinleştirilmesi ve ABD-Türk Üst Düzey Savunma Grubu’nun yeniden tesis edilmesi için gerekli adımlar atılmalıdır.

- Türkiye’nin Millî Savunma Üniversitesi’nin müfredatının belirlenmesi noktasında pozisyon elde edilmeye çalışılmalı ve Türk askeriye öğrencilerinin ABD’deki okullara gönderilmesinin önü kapatılmamalıdır. Bu adımlar, ABD ve NATO ile sürdüreceği ikili ilişkileri güçlendirme noktasında Türk askeriyesinin gelecekte izleyeceği yol üzerinde oldukça etkili olacak ve ülkedeki asker-sivil ilişkilerinin geliştirilmesine yardımcı olacaktır. 

LİBYA DENKLEMİ

(DEUTCHE WELLE-ALMAN HABER AJANSI ANALİZİ)

Libya'daki taraflar arasında Moskova'da yapılan görüşmede anlaşma sağlanamayınca umutlar Berlin'deki Libya Konferansı'na kaldı. Peki Libya denklemi Berlin'de çözülebilecek mi?

 Moskova'da görüşmede ne oldu? 

İç savaşın yaşandığı Libya'da kalıcı bir ateşkes sağlanması için çatışmanın tarafları Rusya ve Türkiye'nin girişimiyle hafta başında Moskova'da bir araya gelmişti. Amaç, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in 8 Ocak'ta İstanbul'da yaptığı ateşkes çağrısının ardından yürürlüğe giren ateşkesi kalıcı hale getirmek ve bir anlaşma metni imzalamaktı. Ancak Hafter'in anlaşma metnindeki bazı bölümlere itiraz etmesi ve Moskova'yı terk etmesiyle birlikte bu girişim başarısızlığa uğradı.Ve umutlar Almanya'nın girişimiyle Berlin'de düzenlenecek konferansa kaldı.

Almanya, Libya krizinde uzlaşma sağlanması için neden böyle bir konferans düzenliyor?

Almanya ve Avrupa ülkelerinin başlıca korkulu rüyası istikrarsız bir Libya üzerinden büyük bir mülteci akınına uğrama riski. Almanya ve diğer Avrupa Birliği ülkeleri, Akdeniz üzerinden Avrupa'ya yönelen mülteci teknelerinin sayısını azaltmak istiyor. Libya da bu konuda kilit rol oynayan geçiş ülkelerinden biri. Yüz binlerce Afrikalı Libya üzerinden Avrupa'ya ulaşmaya çalışıyor. Berlin ve Brüksel şu anda Libya'da muhatap alabilecekleri güvenilir bir siyasi aktör bulamıyor. Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Fayiz es-Serrac başbakanlığındaki Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti'nin ülke içindeki gücü çok az ve Trablus'a karşı askeri bir operasyon başlatan General Halife Hafter'in silahlı birliklerine karşı da yardıma ihtiyacı var. Libya'daki çatışma ortamını kullanan terör grupları da Avrupa için bir tehdit oluşturuyor. Libya ayrıca zengin petrol ve doğal gaz rezervlerine sahip. Almanya'nın Libya için harekete geçmesi bu nedenlerden dolayı sürpriz değil. Ancak konferansa Berlin ev sahipliğinde yapacak olsa da konferans Birleşmiş Milletler'in himayesinde düzenlenecek.

Libya nasıl bir siyasi durum içinde?

Libya’da Arap Baharı’nın tetiklediği protestolar sonrası Muammer Kaddafi’nin devrildiği 2011’den bu yana giderek derinleşen bir iç savaş yaşanıyor. Ülke, düşük katılımlı 2014 seçimlerinin ardından ise fiilen ikiye bölünmüş durumda. Tartışmalı seçimin sonucunu İslamcılar kabul etmemiş, seçimi kazanan ulusalcılar ve liberallerden oluşan yeni parlamento da ülkenin doğusundaki Tobruk kentine çekilmişti. Rusya, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından desteklenen Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi'ne askeri destek de General Halife Hafter'den geliyor. Türkiye'yi düşman olarak gören ve Temsilciler Meclisi'nin yanında yer alan Hafter, kendini Libya Ulusal Ordusu olarak tanımlayan askeri birliklerin komutanı. 2014 seçimlerinin ardından siyasi kaosun yaşandığı Libya’da Birleşmiş Milletler'in arabulucuğu ile 17 Aralık 2015 tarihinde Fas’ın Suheyrat kendinde imzalanan Libya Siyasi Anlaşması kapsamında da Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti kuruldu. Bu hükümet Türkiye, Katar ve İtalya ile birlikte Birleşmiş Milletler tarafından Libya’nın meşru hükümeti olarak destekleniyor.

Libya'daki siyasi aktörler kimler?

Libya'daki anlaşmazlıkta öne çıkan başlıca figür, 76 yaşındaki General Halife Hafter. Kendini Libya Ulusal Ordusu olarak tanımlayan silahlı birliklerin komutanı olan Hafter, öldürülen diktatör Muammer Kaddafi'nin İslamcılara karşı savaşında önemli müttefiklerinden biriydi. Uluslararası toplum tarafından tanınmayan Tobruk merkezli hükümetin yanında yer alan Hafter, geçen nisan ayında Trablus’daki hükümete karşı geniş çaplı askeri bir operasyon başlattı. Ulusal Mutabakat Hükümeti yanlıları ise Hafter’i askeri diktatörlük oluşturmaya çalışmakla suçluyor. Libya'daki diğer bir önemli aktör ise 59 yaşındaki Ulusal Mutabakat Hükümeti Konseyi Başkanı Fayiz es-Serrac. Birbirine rakip grupların bir araya gelmesiyle oluşturulan Ulusal Mutabakat Hükümeti'nin başbakanı konumundaki es-Serrac, uluslararası toplum tarafından muhatap alınan başlıca siyasi. Ancak Tobruk merkezli parlamento, Türkiye ile imzaladığı anlaşma nedeniyle es-Serrac’ın "vatana ihanet" suçlamasıyla yargılanmasını istiyor. Ulusal Mutabakat Hükümeti, Hafter güçlerinin başlattığı operasyonlar nedeniyle Türkiye’den asker talebinde bulunmuştu.

Uluslararası güçler nasıl pozisyon alıyor?

Libya'daki iç savaş yıllar içinde Türkiye’nin de dahil olduğu bir vekalet savaşına dönüştü. Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan Hafter cephesinin yandaşlarını oluşturuyor. Hatta Wall Street Journal gazetesinde yer alan habere göre Suudi Kraliyeti, Trablus'a karşı savaşması ise Hafter'e milyonlarca dolarlık bir yardım teklifinde bulundu. Hafter'in diğer iki önemli destekçisi ise Rusya ve açık destek vermekten kaçınsa da Fransa. Rus silahlı şirketlerine bağlı paralı askerlerin Hafter saflarında savaşması nedeniyle Hafter'e daha yakın duran Rusya'nın Hafter üzerindeki etkisinin ne kadar büyük olduğu ise pek bilinmiyor. Kuzey Afrika'da siyasi nüfuzunu artırmak isteyen Moskava'nın ayrıca Kaddafi'nin devrilmesinden sonra Libya'da kaybettiği ticari kazancını da geri kazanmak istediği tahmin ediliyor. Ulusal Mutabakat Hükümetinin başlıca destekçisi ise Türkiye. Trablus merkezli hükümet ile Türkiye arasında ayrıca 27 Kasım 2019’da Güvenlik ve İşbirliği Mutabakat Muhtırası ile Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası imzalandı ve sonrasında da Erdoğan Libya’ya asker gönderilebileceğini açıkladı. TBMM de Libya’ya asker gönderilebilmesine olanak tanıyan bir tezkereyi kabul etti. Dolayısıyla Türkiye askeri olarak da Trablus'un yanında. ABD'nin durumu ise muğlak. ABD Başkanı Donald Trump, selefi Barack Obama gibi, önce es-Serrac'a da destek vermişti. Ancak şimdi yüzünü Hafter'e dönmüş gibi görünüyor. İtalya ise eski kolonisi Libya'da es-Serrac hükümetini destekliyor.

Türkiye'nin Libya'daki hedefi ne?

Türkiye'nin Libya politikasının temelini Doğu Akdeniz'deki doğal gaz kaynakları oluşturuyor. Türkiye geçen yıl Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz arama amaçlı sondaj çalışmalarına başlamıştı. Avrupa Birliği’nin bu sondaj faaliyetlerine yasa dışı olduğu gerekçesiyle tepki göstermesinin ardından Türkiye, Libya'da Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti'ne yönelmeye başladı. Doğu Akdeniz'deki doğal gaz alanlarında hak iddiasını garanti altına almak isteyen Türkiye, Trablus’daki hükümet ile Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası'nı imzaladı. Bu anlaşma uyarınca Doğu Akdeniz'de birkaç yıl önce bulunan doğal gaz alanları sadece Libya'nın değil, Türkiye'nin de deniz sınırı bölgesine girmiş oluyor. Hafter'in Libya'da iktidara gelerek anlaşmayı geçersiz kılmasından endişe eden Türkiye, bu yüzden hem siyasi hem de askeri olarak Fayiz es-Serrac hükümetinin arkasında. Öte yandan bu anlaşmaya Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail, Atina’da imzaladığı EastMed adlı doğal gaz boru hattı anlaşmasıyla karşı bir hamle yaptı. EastMed, Doğu Akdeniz’den çıkan gazın Türkiye'yi bir anlamda bypass ederek Avrupa'ya taşınmasını amaçlıyor. Libya ayrıca Kaddafi'nin devrilmesinden önce çok sayıda Türk firmasının faaliyet gösterdiği bir ülkeydi. Ülkede yaşanan iç savaş sonrası Türkiye, ekonomik anlamda büyük kayba uğradı. Ankara'nın nüfuzu altındaki bir hükümetin Libya'da iş başına gelmesi Türkiye'ye ticari anlamda da büyük kazançlar sağlayabilir. 

Libya'da ne kadar petrol ve doğal gaz var?

BP'nin 2018 tarihli Dünya Enerji Görünümü raporunda yer alan bilgilere göre Libya'da toplam 48 milyar 400 milyon varil petrol yataklarına sahip. Bu dünyadaki petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 2,8'ine tekabül ediyor. Libya'da ayrıca 1 trilyon 400 milyar metreküp de doğal gaz bulunuyor. Bu da küresel doğal gaz rezervlerinin yüzde 0,7'i anlamına geliyor. Siyaset bilimci ve ekonomist Behrooz Abdolvand, "Libya'da çatışan taraflarının her biri şüphesiz gücünü garanti altına alabilmek için petrol ve doğal gaz üretiminin kontrolüne de sahip olmak istiyor" diyor.

Konferansın başarı şansı ne kadar?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Almanya Başbakanı Angela Merkel'e konferansın başarılı olabilmesi için elinden geleni yapma güvencesi verdi. Olası bir başarısızlık Putin'in uluslararası toplum karşısında güvenirliğini kaybetmesine neden olabilir. Ancak Hafter'in Moskova'daki ateşkes görüşmelerinde masadan kalkması ve Libya'daki vekâlet savaşının çok fazla tarafı olması nedeniyle konferansın sert pazarlıklara sahne olacağı tahmin ediliyor. Berlin merkezli Bilim ve Politika Vakfı'ndan Wolfram Lacher, konferansın başarılı olabileceğinden kuşkulu. Konfrans sonunda "dişe dokunur" kararlar çıkmamasından endişe ettiğini belirten Lacher, konferansta büyük olasılıkla 2011 yılında Birleşmiş Milletler tarafından konulan silah ambargosunun da gündeme geleceğini, ancak hiç kimsenin, katılımcı ülkelerin silah ambargosuna gerçekten uymayı kabul edeceğini düşünmediğini dile getirdi. Lacher, kararlaştırılan ateşkesin somut önlemlerle gözlemlenmesi konusunda da bir karar çıkmasını beklemediğini dile getirdi.

Peki, Libya'da kalıcı bir ateşkes sağlanmazsa bu Türkiye için ne anlama gelir?

Bu, Türkiye'nin Libya'daki silahlı rekabete daha fazla dahil olabileceği anlamına gelebilir. Nitekim Hafter'in Moskova'daki görüşmeleri terk etmesinin ardından Hafter'e hak ettiği dersi vermekten çekinmeyeceklerini söyleyen Erdoğan, ayrıca hızlı bir tepkiyle Libya'ya asker göndereceklerini de açıkladı. Erdoğan, "Libya'daki meşru hükümetin ayakta kalmasını ve istikrarı sağlamak için bu ülkeye askerimizi gönderiyoruz" şeklinde konuştu.

BERLİN KONFERANSI

55 maddelik Libya barış planında neler var?

Almanya'nın başkenti Berlin'de, 12 ülke lideri ve beş uluslararası kuruluş başkanını bir araya getiren Libya zirvesi sonuçlandı. Almanya Başbakanı Angela Merkel, "Kapsamlı bir plan üzerinde uzlaştık" derken, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, "Tüm katılımcılar, gerilimin tırmanmasını önlemek için çaba harcayacakları taahhüdünü verdi" diye konuştu. Zirveye, BM tarafından Libya'nın meşru hükümeti olarak tanınan Uluslararası Mutabakat Hükümeti'nin (UMH) Başbakanı Fayez El Sarraj da katıldı.  

Ancak ülkedeki iç savaşın diğer önemli aktörü General Halife Hafter'e bağlı güçler, Libya'nın petrol ihracatının yapıldığı limanları ve boru hatlarını kapattı.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın da yer aldığı zirvede, 55 maddeden oluşan Libya barış planı  tüm katılımcılar tarafından imzalandı çok sayıda ikili, üçlü görüşmeler de yapıldı.

Ateşkes:

Sonuç bildirgesini imzalayan ülke ve uluslararası kuruluşlar, Libya'daki gerilimin azaltılması, tansiyonun düşürülmesi ve kalıcı ateşkes için çabalarını yoğunlaştırma sözü verdi.Çatışmalarda kullanılan top bataryaları ya da hava araçlarının da geri çekilmesi çağrısı yapılıyor ve "Çatışma içerisindeki tarafların ya da onlara destek verenlerin Libya topraklarında ve hava sahasındaki tüm askeri hareketliliklerini sonlandırması" çağrısı metinde yer alıyor. Ateşkesin gözetimi için ise Birleşmiş Milletler'in teknik komisyonlar oluşturacağı ifade ediliyor. Ateşkes şartlarını ihlâl edenlere de, BM Güvenlik Konseyi tarafından yaptırımlar uygulanması çağrısı yapılıyor.

Silah ambargosu:

Birleşmiş Milletler 2011'den bu yana Libya'ya silah ambargosu uyguluyor. Ancak Berlin zirvesinin ardından yayımlanan karar metninde de bu ambargonun yıllardır sık sık birçok ülke tarafından delindiği vurgulanıyor.

İmzalanan metinde, silah ambargosu kararının fiiliyata geçirilmesi çağrısı yapılıyor ve "Tüm aktörleri çatışmayı körükleyici eylemlerden kaçınmaya çağırıyoruz… Buna askeri kapasitenin güçlendirilmesi için sağlanan finansman ve paralı asker desteği de dahildir" deniyor.

Metinde BM'nin silah ambargosunun delindiğine dair iddiaları araştırması çağrısı da yapılıyor. BM ambargosunun delindiğinin tespit edilmesi durumunda ise gerekli yaptırımların ilgili ülkeler için devreye sokulması gerektiği vurgusu yapılıyor.

Berlin'de imzalanan barış planında, "Tüm katılımcılar Libya'daki silahlı çatışmalara müdahale etmeme ve Libya'nın içişlerine karışmama taahhüdünde bulunmuştur" deniyor.

Militan güçlerin dağıtılması:

Libya'da kalıcı ateşkesin sağlanabilmesi için iç savaşta etkin rol oynayan silahlı militan grupların dağıtılması gerektiği ifade ediliyor.

Bu gruplara üye kişilerin, Libya'da başlatılacak olan siyasi süreç kapsamında oluşturulacak olan güvenlik güçlerine entegre edilmeleri çağrısı yapılıyor.Birleşmiş Milletler'den de bu sürecin takipçisi olması isteniyor.

Siyasi sürecin yeniden başlatılması:

Berlin zirvesine katılan ülke ve uluslararası kuruluşlar, Libya'da savaşan tarafları siyasi çözüm için masaya davet ediyor ve "Tüm taraflar, BM'nin Libya Özel Temsilciliği gözetiminde, Libyalılar tarafından başlatılmış bir siyasi süreci yürütmelidir" deniyor.

Amacın, bir geçiş döneminin ardından Libya'da demokratik parlamento ve devlet başkanlığı seçimlerin düzenlenmesi olduğu ifade ediliyor.

Ekonomi ve petrol:

Berlin zirvesinin ardından açıklanan karar metninde tüm tarafların Libya Merkez Bankası ve Libya Ulusal Petrol Şirketi gibi kurumların bütünlüğünün korunmasına verdiği önem dile getiriliyor.

Tüm taraflara ülkenin petrol tesisleri altyapısını korumaları çağrısı yapılıyor ve "Enerji kaynaklarının gayrimeşru yöntemlerle sömürülmesinden kaçınılmalı" deniyor.

Hafter ve Sarraj arasında temas:

Berlin zirvesi kararlarında, siyasi sürecin ne zaman nasıl başlayacağına dair somut bir madde bulunmuyor.

Ancak BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, zirvenin ardından düzenlediği basın toplantısında UMH Başbakanı Sarraj ve General Hafter'in belirleyeceği beşer kişilik delegasyonların gelecek birkaç gün içerisinde İsviçre'nin Cenevre kentinde görüşeceğini ifade etti.

Bu görüşmelerin daha çok mevcut ateşkesin sürekliliğini sağlamak adına krizin askeri boyutuna odaklanacağı belirtildi.

Libya Konferansı'nın devamı şubatta yapılacak, dışişleri bakanları bir araya gelecek

Almanya'nın başkenti Berlin’de düzenlenen Libya Konferansı'nın devamı olarak şubat başında dışişleri bakanlarının bir araya geleceği bildirildi

 Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Brüksel’de gazetecilere yaptığı açıklamada, Libya Konferansı’nın hedefine ulaştığını belirtti.

Burada en önemli hedefin Libya’daki tarafları destekleyenlerin, bu desteklerini durdurması olduğunu ifade eden Maas, böylelikle çatışan tarafların masaya oturmaya zorlanabileceğini söyledi.

 "Şubat ayı başında Berlin'de dışişleri bakanları düzeyinde Libya Konferansı’nın devamını yapmaya karar verdik" diyen Maas, Berlin’de yapılan toplantının bir başlangıç olduğunu vurguladı.

Avrupa Birliği (AB) dışişleri bakanları toplantısında, bu sürece AB’nin nasıl dahil olacağının görüşüleceğini anlatan Maas, silah ambargosuna ilişkin konunun da Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi'nde ele alınacağını vurguladı.

Oluşturulacak 5 + 5 askeri komite konusunda Libya’daki iki tarafın isimler verdiğini anımsatan Maas, BM Libya Özel Temsilcisi Ghassan Salame’nin ilk toplantı için bu hafta davetleri göndereceğini kaydetti.

Almanya Başbakanı Angela Merkel’in daveti üzerine, dün, aralarında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un da bulunduğu devlet ve hükümet başkanlarının katılımıyla Libya Konferansı düzenlenmişti.

BERLİN KONFERANSI OSMANLI’NIN 140 YIL SONRAKİ RÖVANŞIDIR

(Bercan Tutar/ Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü)

Küresel arenada bütün gözler bugün Almanya'nın başkenti Berlin'de yapılacak olan Libya zirvesinde.

Türkiye'nin Rusya ile birlikte ağırlığını koymasıyla 12 Ocak'ta yürürlüğe giren ateşkes Avrupa ülkelerini de harekete geçirdi.

Trablus'taki meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti'nin (UMH) Başbakanı Fayiz Serrac'a karşı ayaklanan darbeci General Halife Hafter, 14 Ocak'ta Moskova'daki zirvede ateşkes anlaşmasını imzalamadan kaçmıştı.

Taraflar bugün Berlin'de yeniden buluşuyor. 12 ülkenin devlet başkanları ile BM dahil dört uluslararası örgütün katıldığı Libya zirvesinden Hafter'in bu kez kaçması çok zor.

Zirvede gözler Halife Hafter yanında Türkiye ve Rusya'da da olacak. Eğer ABD'nin patronajındaki Fransa, Suudi Arabistan, Mısır ve BAE destekli Hafter, Berlin'de siyasi çözümün kapılarını aralayan ateşkes anlaşmasını imzalamazsa bundan sonra Libya'nın geleceğinde de bir yeri olamayacaktır.

Gayrimeşru bir darbeciyken siyasi meşruiyet kazanan Hafter, askeri çözümde diretmesi halinde bu kez sadece Türkiye'yi değil Rusya ve İtalya'yı da karşısında göreceğini iyi biliyor. Suriye pratiğinde deneyim kazanan Türkiye, Berlin'de en rahat ve eli en güçlü ülke konumunda.

Hafter'in şansını kullanamaması durumunda Türkiye askeri seçeneği devreye sokacaktır.

***

Her açıdan Türkiye'nin şahlanışını simgeleyen Berlin Zirvesi, tarihimizdeki en acı hatıralardan olan 1878'deki Berlin Konferansı'nı da çağrıştırmıyor değil. Osmanlı'nınKuzey Afrika'dan çekilmesinin yolunu açan Berlin Konferansı, 13 Temmuz 1878'de Osmanlı İmparatorluğu, Rusya, Büyük Britanya, Almanya, Avusturya- Macaristan İmparatorluğu, İtalya ve Fransa arasında imzalanmıştı.

Konferansın hedefi 93 Harbi'nin ardından Osmanlı ile Rusya arasında 3 Mart 1878 tarihinde imzalanan Ayastefanos Antlaşması'nı revize etmekti.

Ne var ki Berlin Anlaşması, Balkan ve Kafkasya'daki toprak kayıplarına ek olarakOsmanlı'nın Kuzey Afrika'daki çözülüşünün de simgesi haline geldi.

Berlin Anlaşması'nı gerekçe gösteren emperyalist güçler üç yıl sonra harekete geçti.

Fransa 1881'de Tunus'u, 1830'da da Cezayir'i; İngiltere 1882'de Mısır ve Sudan'ı; İtalya ise 1885'te bugünkü Eritre ve Cibuti'nin tamamıyla Somali ve Etiyopya'yı kapsayan Osmanlı'nınHabeş Eyaleti'ni ve 1911'de de Libya'yı işgal etti.

***

Unutmayalım ki 1492'de Endülüs Emevi Devleti'nin düşüşünden sonra Batı'nın işgal tehdidi altına giren Akdeniz'deki Müslüman ülkeler Osmanlı Devleti'nin sağladığı güvenlik kalkanı ile ayakta kalabildi.

Kuzey Afrika ve Akdeniz'e hâkim olan Osmanlı İmparatorluğu sayesinde Fas, Cezayir,Tunus, Mısır, Libya, Sudan ve Somali sömürgeci Avrupalılardan 1878'deki Berlin Konferansı'na kadar tam dört asır boyunca korunabildi.

Osmanlı'nın mirasını devralan Yeni Türkiye, Libya'nın şahsında bir kez daha Kuzey Afrika ve Akdeniz'deki Müslüman ülkeleri savunuyor.

Tarihin cilvesine bakın ki 1878'deki o meşum konferansın yeri gibi yeni konferansın yeri de yine Berlin.

Geldiğimiz yeni aşamada Türkiye'nin müdahil olmasıyla birlikte sadece Ortadoğu'da değil Doğu Akdeniz sahasında da jeo-politik iklim yavaş yavaş değişmeye başladı.

***

Özellikle Suriye'ye yönelik harekâtlardan sonra Türkiye'nin Libya ile 27 Kasım 2019'daimzaladığı deniz sınırları ile askeri yardıma dair iki anlaşma Doğu Akdeniz'de dengeleri kökten değiştirdi.

Berlin Konferansı'ndan sonraki süreç Osmanlı ve İslam dünyası için yıkıma yol açmıştı. Oysayeni Berlin süreci Hem Türkiye hem de bölgedeki Müslüman ülkeler için bir diriliş ve şahlanışa işaret ediyor. Türkiye'nin Avrupa, Afrika ve Asya kıtalarını birleştiren Akdeniz'deki hamleleri bu nedenle küresel dalgalanmalara yol açıyor, daha da açacak.

Dolayısıyla Libya artık basit bir dış politika konusu değildir. Libya, Kıbrıs ve DoğuAkdeniz'deki hayati çıkarlarımızın korunması yanında Lübnan, Filistin, Suriye, Cezayir, Tunus, Fas ve hatta karşı kampta yer alan Mısır'ın çıkarlarının da savunulmasıyla bağlantılıbölgesel ve küresel bir mesele haline gelmiştir.

Haliyle bugünkü Berlin Zirvesi, 140 yıl önceki Berlin Konferans'ından sonra Kuzey Afrika ve Akdeniz'de Batı'dan ağır darbeler alan Osmanlı'nın tarihi rövanşına dönüşecektir.

BERLİN’DE ERDOĞAN RÜZGARI

(Bülent Erandaç-Takvim Gazetesi Yazarı)

TARİH sayfalarında Paris, Londra, Berlin'i nasıl bilirsiniz?
Osmanlı-Türkiye'nin bölünmeye çalışıldığı, emperyalistlerin masaya bizi almadıkları, sınırlarımızın ve ticaret damarlarımızın üzerinde dizayn yapıldığı toplantıların yapıldığı yerlerdi. Rezil anlaşmalara imza atıldığı yerlerdi. Sadece birini hatırlayalım. (3 Mart 1878), Avrupa devletleri Şark meselesi diyerek Osmanlı'yı köşeye sıkıştırdılar.
Kendi menfaatleri açısından maddelerle şekillendirdiler. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere, Ortadoğu'yu, Balkan coğrafyamızı doğradılar. 100 yıl sonra Berlin'de CUMHURBAŞKANIMIZ TAYYİP ERDOĞAN'ın rüzgârı esiyor. Berlin masasında Türkiye var. Berlin masasında, Oyun kuran, emperyalistlerin yeni yüzyıl planlarına set çeken Erdoğan var.
Nereden nereye?
Libya'yı yemek istediler. Doğu Akdeniz'i yutmak istediler.
Cumhurbaşkanımız Erdoğan çıktı, Emperyalist ağababaların sahneye sürdüğü Mısır-Yunanistan-Rumİsrail planlarını parçaladı. Suriye'de kurmak istedikleri ABD-İsrail-PKK uydu koridorlarını havaya uçurdu.
Libya petrollerini paylaşmaya kalktılar. Türk Ordusu Libya'ya hareket ederken, oyun planları bozuldu. Türkiye-Libya deniz anlaşmaları ile Emperyalist Batı'nın EST-MED bölüşme heyecanları kursaklarında bırakıldı.
Erdoğan rüzgârı eserken, Yunanistan ağlıyor, "Bizi Berlin'e çağırmadılar" diye. Bild gazetesi ağlıyor, "Erdoğan Merkel'e Berlin'e gelecekleri dıkte ettirdi" diye. Erdoğan-Putin, Lıbya'da ateşkesi sağlayan, Berlin mamasını oluştururken, ABD-İsrail-Fransa kuduruyor. Çakma Napolyon Macron'un süksesi söndürüşüyor.
Almanya Başbakanı Merkel, Cumhurbaşkanımız Erdoğan'la, Putin'le konuşarak, Libya masasına katılacakları belirliyor. Berlin sonrası 24 Ocak'ta Istanbul'a gelerek Erdoğan'la tekrar buluşacağını açıklıyor. Nereden nereye? 100 yıl öncelerde başı eğik, boynu bükük TÜRKİYE yok artık. Bir daha olmayacak. Yaşadığımız günler, Türkiye'ye bakılan, Türkiye'nin emperyalist tezgâhları nasıl bozduğuyla tarihin beyaz sayfalarında yer alacak. TÜRKİYE, Erdoğan'la gurur duyuyor. Libya ile deniz anlaşması yapmasaydık, Antalya körfezinde balık avlardık.
ERDOĞAN'ın cesur ve akıllı hamleleriyle Libya'ya TBMM asker göndermeseydi, Berlin masasında olmazdık. Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın çok iyi uyguladığı diplomatik-askeri stratejiyle, yeniden dizayn edilmeye çalışılan Ortadoğu- Kuzey Afrika-Akdeniz tezgâhlarını bozmuştur. Berlin'e başımız dik giderken, batı basınına anladıkları dilden verdiği mesajlara bir bakınız.
Türkiye'nin 100 yıl sonra nereden nereye geldiği çok iyi anlaşılacaktır.
Erdoğan Berlin'de daha masaya oturmadan mesajları veriyor:
"Libya'yı bir savaş baronun insafına terk etmek tarihi bir hata olacaktır", "Libya'da barışa giden yol Türkiye'den geçiyor".
Fransa, Libya'nın meşru hükümetine karşı darbeci Hafter'in yanında yer almaktadır.
Libya meselesi, Avrupa Birliği için bir turnusol kâğıdı niteliğindedir.
Avrupalı liderler, yeni bir saldırıyla karşı karşıya bulunan liberal dünya düzenini savunacak mıdır?
SONUÇ: Birleşmiş Milletler toplantısındaki Müslümanların gür sesi Erdoğan, Berlin'e yüzyılın karanlık sayfalarını yırtıp atarak gidiyor. İşte Berlin masasında Avrupa'ya DERS VEREN TÜRKİYE budur...

LİBYA’DAKİ KULOĞLU TÜRKLERİ KİMDİR?

Emekli büyükelçiler anlatıyor

Libya’ya Osmanlı vilayetlerinden giden yeniçerilerinin soyuna dayanan Kuloğlu (Köroğlu) Türkleri son dönemde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Libya'da yaklaşık bir milyon Kuloğlu Türkünün etnik temizlik riskiyle karşı karşıya kaldığına dair açıklamasının ardından tartışmaların odağına yerleşti.

Halihazırda ağırlıklı olarak Mısrata, Trablus, Zawiya, Derna ve Zliten ve Bingazi'de yaşayan Koloğlu Türkleri, 1936 nüfus sayımlarına göre yaklaşık 35 binlik bir nüfusa sahipken şu anda tam rakamları bilinemiyor.

1993-1995 yılları arasında Libya'da Trablus Büyükelçiliği yapan diplomat Uluç Özülker, Kuloğlu Türklerinin, aşiret düzeninde yaşayan ve 400’ün üzerinde aşiretin yaşadığı Libya’da prestij sahibi olan bir zümre olduğunu belirtiyor.

1949’da bağımsızlığını yeni kazanmış Libya’nın ilk başbakanı Koloğlu Türkleri’nden Sadullah Koloğlu olup, kendisinin oğlu olan Orhan Koloğlu ise 70’li yıllarda Ecevit’in Libya özel temsilciliğini yürütmüştü.

Kuloğlu/Koloğlu Türkleri Libya vatandaşlıklarının yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına sahip.

Büyükelçi Özülker, Kuloğlu Türklerini anlatıyor: “Libya ile Türkiye’nin tarihsel ilişkileri oldukça derinlere uzanıyor. Babam erken vefat etmişti. Cenaze için gittiğimizde mezarının hemen yanında Libyalı bir albayın mezar taşını gördüğümde çok etkilenmiştim. Öte yandan Muammer Kaddafi’yle konuştuğumda, Osmanlı ümmetinin parçası oldukları yılları tarihlerinin en üst noktası olarak nitelendirmiş, o yılları asla unutamadıklarını söylemişti. Libya’da bir Cuma günü eşimle birlikte bir dükkana girmek istemiştik, tatil olduğu için giremezsiniz demelerine rağmen bizim Türkiye’den geldiğimizi öğrendiklerinde kapıları sonuna kadar açıp bizi orada Osmanlı paşası gibi karşılamışlardı”

euronews Türkçe’ye konuşan Özülker, ayrıca, Libya’da Dışişleri Bakanlığı protokol genel müdürüyle tanışmaya gittiğinde kendisinin elinden öptüğünü ve zamanında Fizan köylerine sürgün giden akrabalarını anımsayan Libyalı diplomatın “ben sizin torununuzum” dediğini anımsıyor.

Simge olarak yaşatıldılar

Özülker, Kuloğlu Türklerinin Libya’da aşiret düzeni içerisinde yer almadıklarını, ancak saygınlıklarından ötürü Başbakanlığa kadar getirilmiş olduklarını ve simge olarak yaşatıldıklarını belirtiyor ve ekliyor:

“Onlar normal şartlarda Türk olarak adlandırılmazlar, Libyalı olarak görülürler. Ama bir yandan da çifte vatandaşlardır. Sayılarının bilinmesi çok mümkün değil. Daha ziyade Tobruk-Bingazi yöresinde yaşıyorlar. Ama büyükelçilik yaptığım dönemde “Ben Türk’üm” diye elçiliği ziyaret edenine rastlamadım.”

Türk dünyasının tarihi konusuyla ilgilenmiş olan eski Moskova Büyükelçisi Halil Akıncı ise euronews Türkçe'ye yaptığı açıklamada, Libya’daki Türklerin “Padişah’ın kulları olan yeniçerilerin oğulları” olarak görülmesinden dolayı Kuloğlu veya Koloğlu olarak adlandırıldığından söz ediyor.

“Bu topluluk Türk kökenli olan yeniçeri ve leventlerden oluşuyor; zira Osmanlı açık denizlere çıkarken savaşçı olarak başkasına güvenmiyor. Koloğulları daha sonraları ganimetten pay alıyorlar. Bir anlamda devletin berat verdiği bir korsanlık türü denebilir. Mısır dahil yakın tarihe kadar hep yönetim kadrolarında yer aldılar. Osmanlı döneminde Libya’nın yanı sıra Cezayir ve Mısır’a da gemilerle Türk kökenliler getirildi. Örneğin Mısır'daki Türkler de Kölemen olarak gelmişlerdir. İçlerinde yönetici olanlar da var, tüccarlık yapanlar da” diye açıklayan Akıncı da Koloğlu Türklerinin nüfusuna dair basına yansıyan rakamların gerçeği yansıtmadığını, zira bir kısmının Türkçeyi ve Türk kimliklerini unuttuğunu düşünüyor.

“Örneğin Bülent Ecevit’in anne tarafından akrabaları, Mareşal Fevzi Çakmak’ın akrabalarının kökenleri Libya'daki Türklere dek uzanıyor” diye ekliyor Akıncı... 

SÜLEYMAN SOYLU GÜZEL İŞLER YAPIYOR

Emniyetin İstihbarat Dairesi Başkanlığının statüsü yükseltildi
Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Başkanlığı kuruldu. Düzenleme kapsamında, Genel Müdürlük bünyesinde trafikle ilgili iş ve işlemler Trafik Başkanlığınca gerçekleştirilecek.

Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığının statüsü yükseltilerek İstihbarat Başkanlığı kuruldu.

Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde Değişiklik Yapılmasına Dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, Resmi Gazete'de yayımlandı.

Kararnameyle, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığı ile Trafik Hizmetleri Başkanlığı ve buna bağlı 3 daire ve bir müdürlük yeniden yapılandırıldı.

Buna göre, İstihbarat Dairesi Başkanlığının statüsü yükseltilerek İstihbarat Başkanlığı kuruldu. Başkanlık için de bir başkan ve 5 başkan yardımcısı kadrosu ihdas edildi.

Trafik Uygulama ve Denetleme Dairesi Başkanlığı, Trafik Planlama ve Destek Dairesi Başkanlığı, Trafik Eğitim ve Araştırma Dairesi Başkanlığı ile Trafik Araştırma Merkezi Müdürlüğünce yapılan iş ve işlemler de yeniden yapılandırma doğrultusunda Trafik Başkanlığınca yürütülecek.
Trafik Başkanlığı için bir başkan ve 3 başkan yardımcısı kadrosu ihdas edildi 

Dünyada en zengin 10 kişi kim, ne kadar zengin?

Dünya servetinin yüzde 60’ı 2 BİN 153 KİŞİNİN ELİNDE…

Her yıl ocak ayında İsviçre'nin Davos kasabasında dünyanın en etkili isimlerini bir araya getiren Dünya Ekonomik Forumu bir kere daha zenginler ne kadar zengin sorusunu akıllara getirdi.

İngiltere merkezli düşünce kuruluşu Oxfam, Davos zirvesi öncesi yayınladığı raporda dünyadaki 2 bin 153 milyarderin servetinin dünyanın en fakir 4,6 milyar insanın toplam servetine eşit olduğunu açıkladı.

2 bin kişilik milyarderlerin listesinin en tepesindeki isimler kamuoyunun yakından tanıdığı isimler. Forbes dergisinin listesine göre dünyanın en zengin on kişisi servetini son on yılda neredeyse 3 katına çıkardı. Aynı dönemde dünyadaki toplam servet ise sadece yüzde 80 arttı.

Son on yılda servetine servet katan bu isimler hangileri?

1. Jeff Bezos

Amazon'un kurucusu ve tepe yöneticisi

2010 yılındaki serveti: 12,3 milyar dolar

2019 yılındaki serveti: 111,5 milyar dolar

Servetteki artış miktarı: 99,2 milyar dolar

2. Bernard Arnault (ve ailesi)

Fransız moda devi LVMH'nin yönetim kurulu başkanı ve tepe yöneticisi

2010 yılındaki serveti: 27,5 milyar dolar

2019 yılındaki serveti: 109,9 milyar dolar

Servetteki artış miktarı: 82,4 milyar dolar

3. Bill Gates

Microsoft'un kurucu ortağı

2010 yılındaki serveti: 53 milyar dolar

2019 yılındaki serveti: 108,2 milyar dolar

Servetteki artış miktarı: 55,2 milyar dolar

4. Warren Buffet

Yatırım şirketi Berkshire Hathaway'in yönetim kurulu başkanı

2010 yılındaki serveti: 47 milyar dolar

2019 yılındaki serveti: 88,8 milyar dolar

Servetteki artış miktarı: 41,8 milyar dolar

5. Amancio Ortega

Zara, Massimo Dutti ve Oysho gibi giyim markalarının çatı şirketi Inditex'in kurucu ortağı

2010 yılındaki serveti: 25 milyar dolar

2019 yılındaki serveti: 77,1 milyar dolar

Servetteki artış miktarı: 52,1 milyar dolar

6. Marck Zuckerberg

Facebook'un kurucusu ve tepe yöneticisi

2010 yılındaki serveti: 4 milyar dolar

2019 yılındaki serveti: 76,3 milyar dolar

Servetteki artış miktarı: 72,3 milyar dolar

7. Larry Ellison

Oracle'ın kurucu ortağı

2010 yılındaki serveti: 28 milyar dolar

2019 yılındaki serveti: 66,4 milyar dolar

Servetteki artış miktarı: 38,4 milyar dolar

8. Carlos Slim Helu (ve ailesi)

Latin Amerika'nın en büyük telekomünikasyon şirketi America Movil'in ortağı

2010 yılındaki serveti: 53,5 milyar dolar

2019 yılındaki serveti: 63,5 milyar dolar

Servetteki artış miktarı: 10 milyar dolar

9. Larry Page

Google'ın kurucu ortağı

2010 yılındaki serveti: 17,5 milyar dolar

2019 yılındaki serveti: 61,1 milyar dolar

Servetteki artış miktarı: 43,6 milyar dolar

10. Mukesh Ambani

Hindistanlı petrol ve doğalgaz şirketi Reliance Industries'in yönetim kurulu başkanı

2010 yılındaki serveti: 29 milyar dolar

2019 yılındaki serveti: 59,7 milyar dolar

Servetteki artış miktarı: 30,7 milyar dolar

2010 yılında dünyanın en zengin 10 kişinin toplam serveti 296,8 milyar dolar iken 2019 yılı sonunda 822,5 milyar dolara çıktı. Aynı dönemde dünyadaki toplam servet 200 trilyon dolardan 360,6 trilyon dolara çıktı.

6 SUÇU İŞLEMEYENLERE AF. ONBİNLER TAHLİYE OLACAK

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan  "İnfaz düzenlemesini de içeren ikinci yargı paketinin hazırlıklarını tamamladık, birkaç hafta içinde Meclis gündemine getiriyoruz" dedi.

Bunun üzerine detaylar da netlik kazandı. 'Cinsel istismar, uyuşturucu, örgütlü suçlar, terör suçları, kasten adam öldürme ve mükerrer suçlar'a indirim yapılmayacak. İlk etapta 42 bin kişi tahliye olacak. 6 suçu işleyenler 'af paketi'nden yararlanamayacak. Onun dışındaki hükümlüler yararlanabilecek.

6 suç hariç, infaz indirime gidiliyor . Cinsel istismar, uyuşturucu, örgütlü suçlar, terör suçları, kasten adam öldürme ve mükerrer suçlar hariç olmak üzere, diğer suçlarda infaz indirimine gidilecek. Halen ceza süresinin üçte ikisinin infaz edildiği suçlarda infaz süresi ceza süresinin yarısına çekilecek

Denetimli serbestlik sistemi değişecek. Halen 1 Temmuz 2016'dan önce işlenen suçlar için 2 yıl, diğer suçlar için de 1 yıl olan denetimli serbestlik süresi, yeni sistemde alınan cezaya göre 5/1 oranında uygulanacak. Yani bugünkü gibi şartlı tahliyesine 1 yıl kala, "iyi halli olma" şartıyla otomatikman gündeme gelen denetimli serbestlik uygulaması bundan böyle infaz süresinin 5/4'ünü tamamlayanlar için geçerli olacak. Böylece ceza süresi ne olursa olsun her suçlunun mutlaka belli bir süre cezaevinde kalması sağlanacak.infaz paketinin yürürlüğe girmesiyle birlikte ilk etapta yaklaşık 42 bin kişinin tahliye olması söz konusu …

SELÇUK TEPELİ,HABERTÜRK TV GEN.YAY.MÜDÜRLÜĞÜNÜ BIRAKTI

Ciner Medya Grubu'nda önce Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Habertürk Gazetesi Hafta Sonu Ekleri ve son olarak da Habertürk TV'de Genel Yayın Yönetmeni olarak görev yapan Selçuk Tepeli  görevini bıraktığını açıkladı.

STAR TV GENEL YAYIN MÜDÜRÜ ISTİFA ETTİ

Star TV’de deprem etkisi yaratan ayrılık! Hangi isim görevi bıraktı?
Star Tv'de yöneticilik yapan bir isimle kurumun yolları ayrıldı.
Geçtiğimiz yıl nisan ayında Star TV Genel Müdürü olarak göreve başlayan Çağatay Önal ile yollar ayrıldı. yapılan bir görüşme sonrası Önal ayrılık kararı aldı.

Önal'ın ayrılmasının ardından, Doğuş Yayın Grubu İçerikten Sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi ve NTV Genel Müdürü Nermin Yurteri ve Doğuş Yayın Grubu Yürütmeden Sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet İren’in bu görevi yürütmesi bekleniyor. 

13 Ocak - 19 Ocak Haftası Tiraj Raporu

TBMM’DE 5 BİN 763 PERSONEL ÇALIŞIYOR

TBMM Başkanvekili Sürreya Sadi Bilgiç, TBMM personelinin   lkadro dağılımı hakkında  bilgi verdi. Parlamento'da toplam 5 bin 763  personel görev yapıyor, bunun 1810'unu sözkeşmeli.

Meclis'te, 4/A statüsünde 2 bin 3, 4/B statüsünde 989, 4/D statüsünde 961 çalışan bulunurken, kamuoyunda zaman zaman tartışma konusu da oluşturan sözleşmeli işçi statüsünde Parlamento'da görev yapan çalışan sayısının ise 1810 olduğu görüldü.

KHK ile kapatılan Başbakanlık personelinin 367'sinin Meclise ataması yapıldı. Başbakanlıktan gelen 33 müşavir ve 55 yasama uzmanı parlamentoda bu görevlerini sürdürüyorlar.

Türkiye’de 'konut karşılığı vatandaşlık' uygulaması sonrası satışlar iki yılda yüzde 105 arttı

Yabancı ülke vatandaşlarının Türkiye’de satın aldığı konut sayısı son iki yılda yüzde 105 arttı. 2017 yılında yabancılar 22 bin 234 konut alırken bu sayı 2019’da 45 bin 483’e kadar çıktı. Son iki yıldaki bu artışın Türkiye’de konut alan yabancılara vatandaşlık yolunun açılmasından hemen sonra gelmesi dikkat çekti.

12 Ocak 2017’de kabul edilen kanunla 1 milyon Amerikan doları değerinde ev alanlar bunları 3 yıl elinde tutarsa Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı alabiliyor. Bu miktar 18 Eylül 2018’de yapılan değişiklikle 250 bin dolara kadar düştü. Yabancılar son 7 yılda 180 bin konut satın aldı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri 2013 yılından bu yana yabancıların her yıl satın aldığı konut miktarını gösteriyor. Buna göre 2013’de yabancılar 12 bin 181, 2014’te 18 bin 959 ve 2015’te 22 bin 830 konut satın aldı. Bu sayı 2016 yılında 18 bin 189’a düştü. 2017’nin hemen başında ise Türkiye’de konut satın alan yabancılara vatandaşlık hakkı verildi. 12 Ocak’ta kabul edilen kanuna göre yabancı uyruklu kişiler 1 milyon Amerikan doları gayrimenkul satın alması ve bunun sahipliğini 3 sene sürdürmesi durumunda TC vatandaşlığı imkanına kavuştu.

Bu yolun açıldığı 2017 yılında yabancılara konut sayısı biraz yükselerek 22 bin 234’e çıktı. Ancak artışa rağmen 2015 seviyesinin altında kaldı. 2018 yılının eylül ayında 1 milyon dolar olan gayrimenkul yatırımı 250 bin dolara kadar düşürüldü. 2018 yılında yabancıların aldığı konut sayısı 39 bin 663’e çıktı. Bu sayı 2019’da ise 45 bin 483’e kadar tırmandı. Böylece vatandaşlık yolunun açıldığı 2017 başı ile 2019 arasında yüzde 100’den fazla artış yaşandı. 2013-2019 yıllarını kapsayan 7 yılda yabancılar toplam 179 bin 539 konut satın aldı.

5 konuttan 1’ini Iraklılar aldı.TÜİK, 2015 yılından itibaren konut alan yabancıların uyruklarını açıklamaya başladı. 2015-2019 yıllarını kapsayan 5 yıllık sürece bakıldığında Türkiye’de en fazla konut satın alan yabancılar Irak vatandaşları oldu. Yabancılar bu beş yılda toplam 148 bin 399 konut satın aldı. Satılan 5 konuttan 1’ini Iraklıların aldığı görülüyor. Irak vatandaşları bu beş yılda toplam 26 bin 870 konut satın aldı. Bu da yüzde 18,1’e karşılık geliyor.

Irak’tan sonra en çok S. Arabistan ve İran vatandaşları konut aldı.Irak’ın ardından 12 bin 861 konut ile Suudi Arabistan vatandaşları geliyor. Bu ülke vatandaşları son beş yılda satılan konutların yüzde 8,7’sini aldı. Üçüncü sıradaki İran vatandaşları ise 11 bin 275 konut aldı. İranlıların oranı ise yüzde 7,6 oldu.

Türkiye’de elektrikli araçlar ne kadar yaygın? Kaç elektrikli otomobil var, Avrupa'da durum ne?

Türkiye'de yüzde 100 elektrikli otomobil sayısı yaklaşık bin 150. Elektrikli-hibrit otomobil sayısı ise 15 bine dayandı. Bu sayı 2019 yılında bir önceki yıla göre neredeyse üçe katlandı.

Türkiye’nin yerli otomobili geçtiğimiz aralık ayında görücüye çıkmıştı. Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu (TOGG) üretimin 2022 yılında başlayacağını açıkladı. Ancak elektrikli araçlar henüz Türkiye’de yaygın değil.

Elektrikli otomobil sayısının önümüzdeki yıllardaysa giderek artması bekleniyor. Avrupa ülkelerinde elektrikli otomobil sayısı Türkiye’ye göre oldukça yüksek.

Avrupa Birliği İstatistik Kurumu (Eurostat) verilerine göre 2017 yılı sonunda Türkiye’de bulunan elektrikli otomobil sayısı 760. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) bülteninde ise yüzde 100 elektrikli otomobil sayısı yer almıyor. Türkiye verilerini Elektrikli ve Hibrid Araçlar Derneği’nin (TEHAD) 2018 ve 2019 verileri hesaba katıldığında toplam elektrikli araç sayısı bin 150 civarında. TEHAD verilerine göre Türkiye'de trafiğe çıkan elektrikli otomobil sayısı 2015'te 119, 2016'da 44, 2017'de 77, 2018'de 155 ve 2019’da 222 oldu.

Elektrikli-hibrit otomobil sayısı son 2 senede hızla arttı

TÜİK’e göre elektrikli-hibrit otomobiller 2011 yılından itibaren trafikte yer almaya başladı. Elektrikli-hibrit otomobil sayısı 2017 sonunda sadece bin 685 idi. Bu sayı 2018 sonunda 5 bin 367 ve 2019 Kasım ayı itibariyle de 14 bin 115’e yükseldi. Aralık ayı da eklendiğinde elektrikli-hibrit otomobil sayısının son iki yılda 8 kat artması bekleniyor. Öte yandan, TÜİK verisinde hibrit araçların benzinli veya dizel olup olmadığı ise belirtilmiyor.

Elektrikli araç sayısında Norveç ve Hollanda zirvede

Avrupa’da elektrikli otomobil sayısına bakıldığında Eurostat’ın 2017 yılı sonu verilerine göre ilk sırada 139 bin ile Norveç yer alıyor. Fransa’da 87 bin, Almanya’da ise 54 bin elektrikli otomobil bulunuyor. Bu ülkeleri sırasıyla İngiltere (41 bin), Polonya (26 bin) ve İspanya (15 bin) izliyor.

Hollanda’da ise 2012 yılı sonunda bu ülkede 91 bin elektrikli otomobil bulunuyordu. Ancak Eurostat verileri Hollanda için 2012’den sonrasını içermiyor. Hollanda’nın 2012 verileri dikkate alındığında bile bu ülke üst sıralarda yer alıyor.

Avrupa’da elektrikli-hibrit otomobillerde zirvede Polonya, İngiltere ve Fransa var

Avrupa’daki elektrikli-hibrit araç sayısına bakıldığında bunun çok büyük bir kısmının benzinli-elektrikli hibrit model olduğu görülüyor. Eurostat’ın verisine göre 2017 yılı sonu itibariyle benzinli-elektrikli hibrit otomobil sayısında zirvede 402 bin araçla Polonya var.

Polonya'nın hemen arkasından 322 bin ile İngiltere ve 304 bin ile Fransa geliyor. Benzinli-elektrikli hibrit otomobil sayısı İspanya’da 160 bin, İtalya’da 117 bin ve Norveç’te 75 bin. Türkiye’de ise 794.

Türkiye'de 582 şarj istasyonu var

TEHAD Yönetim Kurulu Başkanı Berkan Bayram’ın Nisan 2019’da yaptığı açıklamaya göre Türkiye’de bu tarih itibariyle 582 elektrikli otomobiller için şarj istasyonu mevcut. Dört yıl önce Türkiye’de sadece 3 model ile temsil edilen elektrikli ve bibrid araçlar pazarı 2019 yılına 31 model ile giriş yaptı. 2019 yılında sonunda ise pazarda beklenen model sayısı 40.

İNGİLİZ  GUARDIAN  GAZETESİ  TÜRK BALINI  İNCELEDİ

Deli Bal: Guardian deli bal yapmak için hayatlarını tehlikeye atan Türk arıcıları yazdı

1000 Roma askerini saf dışı bırakan maddenin bin yıldır insanları cezbetmesini anlamak zor değil" diye başlıyor Guardian muhabiri Bethan MacKernan 'deli bal'ı anlatmaya, ve tarihin deli balın cazibesi ve tehlikeleri üzerine hikayelerle dolu olduğunu söylüyor:

"Büyük Pompey (Gnaeus Pempeius Magnus) çağdaşlarında hayranlık ve korku yaratan bir liderdi fakat şu an Trabzon'un bulunduğu bölgede bir deli bal macerası yüzünden neredeyse erkenden tarihin karanlıklarına gömülecekti. Romalı general Pompey, MÖ97'de, Pontus ordusu karşısında ilerleyişini sürdürürken, Kral 6. Mithridates askeri bir deha sergileyerek, ilerleyen Roma ordusunun yoluna çanaklar dolusu deli bal konulmasını emretti. Bu baldan yiyen Pompey'in üç müfreze askeri hayaller görüp kendinden geçince, geri dönen Pontus askerleri tarafından katledildiler."

Bir küçük kaşık yeterli

"Karadeniz'e bakan Kaçkar dağlarında hâlâ arıcılar tarafından az miktarda deli bal üretiliyor. Grayanotoksin adlı zehirli bir madde içeren endemik bir rododendron (orman gülü) türünün yetiştiği Himalaya dağlarının etekleri dışında, dünyada deli bal üretilebilen tek yer burası. Eğer arılar bu orman gülünden yeterince beslenirse, rengi kırmızıya yakın, tadı acımsı ve keskin, ve insanları çok güçlü bir şekilde etkileyen bir bal üretiyorlar."

"Bu baldan bir küçük tatlı kaşığının ılık süt ya da suyla karıştırarak içilmesi hayal görme ve "yükselme" (yerel dilde 'vızıldatma' deniyor) etkisi yapmaya yetiyor. Hipertansiyon, iktidarsızlık ve birçok başka rahatsızlığın tedavisi için genellikle kahvaltıdan önce alınıyor."

"18. yüzyılda Avrupalılar 'miel fou' dedikleri bu balı Osmanlılardan ithal ediyor ve ekstra bir etki elde etmek için biraya karıştırıyorlardı. Deli bal batı popüler kültüründe yakın zamanlarda Matt Groening'in Futurama filmi ve 2009'da çekilen Sherlock Holmes filminde de ortaya çıktı."

"Ne var ki bu balın fazla miktarda alınması tansiyonun tehlikeli düzeylere inmesine, mide bulantısı ve bayılmaya, nöbetlere, kalp atışlarında düzensizliğe ve nadiren de ölüme yol açabiliyor. Türkiye'de her yıl onlarca kişi deli bal zehirlenmesinden hastaneye kaldırılıyor."

"27 yaşındaki doktor Abdullah Paksoy üç ay önce Karadeniz'in Fındıklı ilçesine tayin olmuş. Daha önce deli balın toksik etkileri hakkında hiçbir bilgisi olmadığını, burada meslektaşlarının kendisine semptomlar ve tedavi konusunda bilgi verdiklerini anlatıyor. Deli bal etkisine karşı genellikle hastaya serum veriliyor ya da adrenalin enjekte ediliyor, ve kalp atışları ile tansiyon normale dönene kadar kontrol altında tutuluyormuş. Paksoy 'Burada çok seviliyor. Ben daha denemedim' diyor."

"Deli balın toplaması da tehlikeli olabiliyor. 48 yaşındaki Hasan Kutluata Karadeniz'in çay üretimi için olduğu kadar, deli bal için gerekli orman gülleri açısından da mükemmel koşullara sahip dağ eteklerinde büyümüş. Babası ona ıhlamur ağacından geleneksel kovan yapımını, bunları ağaçların yüksek dallarına yerleştirmeyi -ki bu bile çok tehlikeli -öğretmiş. 30 yıldır sayısız kere ağaçlara tırmanan Kutluata gururla şimdiye kadar hiç düşmediğini anlatıyor. Fakat bir ayının saldırısına uğramış. 'Kolumu gırtlağına kadar sokup nefes almasını engelledim ve imdat çığlıkları attım' diyor, ellerinde ve sol bacağında hala duran pençe izlerini gösteriyor."

"Kutluata'nın deli bal hasadı bütün bunlara değiyor. Bölgede üretilen balın yalnızca çok küçük bir kısmı saf deli bal kategorisinde ve iyi kalite bir deli balın kilosu 2 bin liraya (260 sterlin) kadar çıkabiliyor. Bölgedeki birçok dükkanda kavanozlarla deli bal sayıları giderek artan turistlere satılsa da, hepsinin kalitesi aynı değil."

Kenevir etkisi

"Türkiye'nin Karadeniz bölgesinde aynı zamanda uzun zamandır kenevir üretimi de yapılıyor. Kutluata arıların kenevir de sevdiğini ve bunun bala ayrı bir derinlik kazandırdığını söylüyor. Kenevir üretimi onlarca yıl uyuşturucu etkisinden dolayı yasalarla engellenmişti fakat şimdi hükümetin sıkıntı içindeki ekonomiyi rahatlatma çabaları çerçevesinde yeniden yaygınlaşması bekleniyor."

"Kutluata deneyimlere açık. Güneşli bir Aralık günü Yaylacılar köyündeki evinden insanın kemiklerini sarsan 20 dakikalık araba yolculuğu mesafesindeki atölyesinde, eşi Emine ile beraber üst kata yerleştirdikleri uykulu arıları kontrol ediyor ve önümüzdeki sene kovanların bazılarını dağın kuzeye bakan tarafına yerleştirmenin daha iyi olup olmayacağını tartışıyorlar.

"'Burada arıcılık çok zor iş' diyor Kutluata. 'Fakat iyi yaptığınız zaman çok tatmin edici. Her zaman yeni şeyler öğreniyorsunuz. Mesela yeni atölyemde üst kata ayıların çıkmasını engellemek için merdiven yerine açılır kapanır köprü yaptım. Ayı ile yaşadığı maceradan sonra köylüler Hasan'a 'Ayıboğan' lakabını takmışlar ama o 'Bir daha asla bir ayıyla boğuşmak zorunda kalmak istemiyorum'diyor.

Avustralya yangınları, Mısır piramitlerinden önce inşa edilmiş kültür balıkçılığı sistemini ortaya çıkardı

Avustralya yangınları, yerli halk tarafından inşa edilmiş eski bir kültür balıkçılığı sistemini ortaya çıkardı. Sistemin, Mısır Piramitleri'nden önceye ait olduğu düşünülüyor.

Budj Bim Kültürel Peyzajı, Victoria eyaletinin güney batısında yer alıyor ve Gunditjmara halkının yılanbalığı toplamak için kurduğu taşla kaplı bir dizi kanal ve havuz içeriyor. Saha, 2019 itibarıyla UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne eklendi.

Söz konusu karmaşık kültür balıkçılığı sisteminin bazı bölümleri de yaklaşık 6 bin 600 yıl öncesine ait taş konutlara dair kanıtlar sunuyor.

Fakat aralıkta başlayan ve ancak geçen hafta kontrol altına alınabilen orman yangını sonrasında, daha önce bitki örtüsü altında gizli kalan başka arkeolojik sahalar tespit edildi. Bu alanların da kültür balıkçılığı sisteminin parçası olduğu düşünülüyor.

Gunditj Mirring Traditional Owners Aboriginal Corporation'ın proje yöneticisi Denis Rose, yangın ilk çıktığında sistemi nasıl etkileyeceğinden endişelenmediğini söyledi.

ABC'ye konuşan Rose şu ifadeleri kullandı:

Burada binlerce yıl önce de kesinlikle birçok yangın oldu. En büyük endişemiz yangın sonrasındaki etkiydi ve orada hala yapacak işlerimiz var. Ağaçlar için endişeliydik; özellikle dalyan sistemlerinin ve bağlantılı taş ev sahalarımızın içinde ve çevresinde büyüyen daha uzun ağaçların zayıflayıp zarar görmesinden, belki de devrilmesinden ve köklerinin bu antik taş yapıları altüst etmesinden. 

Yeni keşfin ışığında, yerli korucularla birlikte çalışacak arkeologlarla ve özel yazılım kullanan hava fotoğrafçılığıyla yeni bir araştırma yapılacak.

Rose, keşfin olumlu olduğunu ve yangın ülkenin diğer bölgeleri kadar şiddetli olmadığı için de şanslı olduğunu belirtti.

Rose,“Burada hayli şanslıyız. Kesinlikle Avustralya'nın doğu bölgelerindeki hasar ve yıkımla kıyaslanamayacak, nispeten daha az şiddetli yangınlar gerçekleşti. Bu yangınlar ormanı bütünüyle kavurmak yerine çalıları yaktı" diye ekledi.

Bilim insanları, ısınan iklimin ada kıtaya çok büyük değişiklikler getirirken orman yangınları krizinin Avustralya'nın doğal görünüşünü kalıcı olarak bozduğunu söylüyor.

İşletme sahiplerinin gelecek aylara uzanan rezervasyon iptallerinden endişe duyduğu sırada, Avustralya hükümeti pazar yaptığı açıklamada, bitmek bilmeyen orman yangınlarından çok kötü etkilenen turizm sektörüne finansal destek sağlayacağını açıkladı.

Avustralyalı turizm kuruluşlarının tahminlerine göre, son dönemde yağmurlar biraz rahatlatsa da, sektörün yangınlardan gördüğü zarar 1 milyar dolara (yaklaşık 5 milyar 890 milyon 800 bin TL) yaklaştı.

Bu ay yangın, Güney Avustralya kıyılarının yakınındaki 200 bin hektardan (494 bin dönüm) fazla alanı "yeryüzündeki cehennem" diye betimlenen alevlerle kavurdu.

Yağmurlar, Avustralya'nın doğu ve güney kıyılarındaki yangınların sayısını haftalardır ilk kez 100'ün altına düşürdü ve Almanya'nın yaklaşık üçte biri kadarlık alanı yakıp kül eden felaketi hafifletti.

Yangınlarda 29 kişi hayatını kaybederken milyonlarca hayvanın da öldüğü tahmin ediliyor.

Melbourne ve Victoria eyaletinin yangından etkilenen diğer bölgeleri şiddetli yağmurlara hazırlanırken,yangının çıkardığı dumanların şehirde pazartesi başlayacak Avustralya Açık turnuvasını engelleyeceğine dair endişeler azaldı.

5G teknolojisinde  2 büyük tehlike: Radyasyon ve güvenlik açığı

İspanya'nın Barcelona kentinde geçtiğimiz şubat ayında 5G kullanılarak uzaktan yapılan cerrahi bir operasyon, tüm dünyanın dikkatini bu yeni nesil teknolojinin üzerine çekmişti. Bir doktorun monitör üzerinden takip ettiği ve görüntüde sadece 0.01 saniyelik gecikmenin yaşandığı ameliyat tüm dünyada 5G'ye ile ilgili olumlu düşünceleri artırdı.

Güney Kore, dünyada 5G’yi kullanmaya başlayan ilk ülke oldu. Birçok firma 5G destekli cihazlarını piyasaya sürdü. Ancak Avrupa'da İsviçre ve Belçika gibi ülkelerde 5G karşıtı yapılan kampanyalar, bu teknolojinin ülkede yasal olarak kullanılması ve yayılmasının önüne geçti.

Peki ama bazı ülkeler 5G'ye geçmek için sabırsızlanırken, neden diğerleri temkinli davranıyor?

Radyasyon riski, yüksek frekans ve baz istasyonlarının artışı

Özellikle Avrupa ülkeleri 5G teknolojisine radyasyon yaydığı gerekçesiyle karşı çıkıyor. Konunun uzmanı bazı firmalar ve bilim insanları, 5G teknolojisinin yaydığı radyasyon miktarının insan sağlığı için tehlikeli boyutlarda olabileceğini söylüyor.

Beşinci nesil mobil ağ ya da kısa adıyla 5G (5th Generation), yüksek frekans ve yüksek bant genişliği kullanıyor. 10 Gbit hızda ve çok düşük gecikmeye sahip internet sağlayabilen 5G, 28 ila 100 GHz frenkanslarda çalışıyor. Bu da 5G'nin, 4G'den yaklaşık 1000 kat daha hızlı olması anlamına geliyor. Ancak bu tarzda yüksek veri transferi yapılabilmesi için 5G baz istasyonlarının 4G'ye oranla daha sık döşenmesi ve ortalama her 150 metrede bir güçlendirici antenlerle desteklenmesi gerekiyor.

5G şebekesinin yaydığı frekansların zararı hakkında rapor hazırlayan International Commission on Non-Ionizing Radiation Protection (ICNIRP), yüksek frekansa maruz kalmanın insan sağlığına ciddi etkileri olacağını savunuyor. 5G’nin yaydığı radyasyon miktarının incelenmesi için ortak bildiri yayınlayan Uluslararası EMF (Elektro manyetik alan) Bilim İnsanları Kurulu'nda görevli 240'ı aşkın araştırmacı ise 5G ile birlikte insan ve hayvan sağlığının tehlikeye gireceğini savunuyor.

"Düşük radyasyon sağlığa zararlı değildir" varsayımı riskli

Helsinki Üniversitesi’nden moleküler biyoloji profesörü Dariusz Leszczynski 5G'nin sağlık açısından risklerini kimsenin tam olarak bilmediğini belirterek, "5G emisyonlu radyasyonun etkilerinin biyomedikal olarak araştırılmadı. 5G'nin güvenli olduğu görüşü, düşük seviyeli radyasyon sağlığa zararlı değildir varsayımına dayanıyor" diyor..

Almanya'da Aachen Üniversitesi Elektromanyetik Çevre Uyumluluğu Araştırma Merkezi, güçlü radyo frekans alanları ile kanser teşhisi konan fareler arasında açık bir bağlantı olduğunu gösteren bir rapor hazırladı. Buna göre, iki sene boyunca günde 9 saat elektromanyetik alana maruz bırakılan farelerin beyin, kalp ve sinir sistemlerinde değişimler yaşandığı ve hücre ölümlerinin arttığı görüldü.

Beyin tümörü vakarında yüzde 34 artış

İngiltere'de Kanser Araştırma Merkezi (CRUK) 90'lı yıllardan 2016'ya cep telefonu kullanımının yüzde 500 oranında arttığını, buna bağlı olarak beyin tümörü vakarının da eskiye nazaran yüzde 34 oranında artış gösterdiğini açıkladı. Uluslararası Kanser Araştırma Merkezi ise cep telefonlarını 2011'de "kansere yol açabilecek etken" olarak tanımlamıştı.

Tüm bunlara rağmen, elektromanyetik alanların insanlar üzerindeki sağlık etkilerini araştıran Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ise,elektromanyetik alanlardan kaynaklanan önemli bir halk sağlığı riskinin ortaya çıkmadığını belirtiyor.

5G'den kaynaklı yüksek frekans ve radyasyonun zararlarının kesin olarak tespit edilebilmesi için yıllar sürebilecek bazı deneylerin yapılması şart. Bu sebeple birçok hükümet 5G teknolojisine altyapı olarak hazır olsa da, yasalarla bu teknolojinin gelmesini erteliyor.

5G'deki güvenlik açıkları

5G hakkındaki tehlike riski sadece sağlık alanıyla sınırlı değil. 5G'nin özelliklerini kapsamlı bir güvenlik analizinden geçiren ETH Zürih, Lorraine Üniversitesi ve Dundee Üniversitesi araştırma görevlileri, şu andaki hizmet kapasitesiyle pek çok güvenlik açığının bulunduğunu, bu durumun sayısız siber saldırıya yol açabileceğini belirtiyor.

Siber saldırı yapılabilecek kanal sayısı arttı

Avrupa Birliği'nin (AB) 9 Ekim 2019 tarihli 33 sayfalık raporunda, 5G ile ilgili güvenlik açığıyla ilgili olarak bu teknolojinin uygulanabilmesi için mobil ağlara olan bağımlılığın yüksek olduğu, bu sebeple de siber saldırı yapılabilecek kanalların arttığı ifade edildi. Rapora göre AB dışından gelecek özellikle devlet destekli siber saldırıların oldukça ciddi güvenlik sorunlarına yol açabileceği belirtiliyor.

5G altyapısı sağlayan firmalara bağımlılık yüksek

Listede yer alan 5G ile ilgili diğer büyük güvenlik açığı ise, bu teknolojinin altyapısını sağlayacak firmalara olan bağımlılığın fazla olması. Kısaca 5G ile depolanan verilerin korunması, bu altyapıyı hazırlayan firmaların ne kadar güvenilir olduğuyla alakalı. Bu durum da, korunan verilerin üçüncü firmalara bağlı olduğu anlamına geliyor.

5G altyapısını dünyada en çok sağlayan firmalar Çinli Huawei, ZTE, Nokia (Finlandiya), Ericsson (İsveç) ve bazı ABD'li şirketler olarak göze çarpıyor. ABD, tüm dünyada Huawei'e yaptığı baskıyı artırırken, Washington'un ekonomik yaptırımlarından çekinen AB ülkeleri şimdilik bu baskıyı ertelemeye çalışıyor. Ancak Huawei diğer firmalara göre 5G altyapısı konusunda uzak ara önde.

Farklı teknolojilerin çokluğu ve uyum sorunu

AB raporunda son olarak 5G teknolojisini oluşturan birçok etmenin bulunmasının, bu teknolojisinin uygulanmasında uyum sorununu da beraberinde getirdiğinin altı çiziliyor. 5G ağları için kritik öneme sahip IT uygulamalarının (aplikasyonlar), bu ağlarla ne derece randımanlı çalışacağı, geçiş noktalarında güvenlik açığı ortaya çıkarıp çıkarmayacağı bilinmiyor. AB ülkeleri bu sebeple 5G'ye olabildiğinde temkinli yaklaşıyor.

AB dışında tüm dünyada 5G altyapısı zayıf birçok ülke, kullanacağı cihazları ve yazılımları ithal etmek zorunda kalacak. Türkiye'de bu kapsamda Savunma Sanayii Başkanlığı, ASELSAN ve çok sayıda yerli firmanın katkılarıyla yerli baz istasyonu ULAK'ı geliştirdi. Türkiye bu gelişmeyle birlikte 5G baz istasyonunu kendi üretebilen 5 ülkeden biri haline geldi. ULAK baz istasyonları Türkiye'de halihazırda 500'ü aşkın noktada aktif olarak kullanılıyor.

Çin'in 5G ile küresel güç olmasına engel olmak için, ABD Huawei'e baskı uyguluyor iddiası

Dünyadaki operatörlerin çalışmalarını incelediğimizde 5G teknolojisinde Çinli Huawei firmasının altyapısının yoğun bir şekilde kullanılacağını görüyoruz.

Huawei, 5G mobil şebekesinde dünyanın en büyük tedarikçisi konumuna geldi. Ancak Huawei’in bu büyümesi ile ilgili farklı komplo teorileri ortaya atılıyor. Bunlardan en dikkat çekeni ise Pekin hükümetinin tüm dünyayı dinlemek istemesi ve bu sebeple Huawei’e büyük yatırımlar yapması.

"The End of Cheap China" (Ucuz Çin'in Sonu) ve The End of Copycat China (Taklitçi Çin'in Sonu) gibi kitapların yazarı China Market Research Group Genel Müdürü Shaun Rein, bu teoriden yola çıkarak Çin ile ABD arasında son dönemde yaşanan ticaret savaşlarının başka bir boyutu olduğunu söylüyor.

ABD'nin Çin'in büyümesini durdurmak istediğini öne süren Shaun, "Bu yüzden Huawei'nin peşindeler çünkü kim 5G'yi, telefonu ve interneti kontrol ederse küresel güç olacak. Çin ve ABD arasındaki gerilimden endişe ediyorum çünkü bu sadece ticarette değil askeri alanda da tansiyonun yükselmesine neden olabilir." diyor.