Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi ( 21 Ocak - 27 Ocak 2019)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
28 Ocak 2019 10:29

İngiliz Basını, Venezuela Ordusu Üzerine Analizlere Hız Kazandırdı

İngiliz dış siyasetinin kodları yüzyıllar içinde oluştuğundan, İngiliz basının çeşitli ülkelerle ilgili analizlerine özellikle dikkat etmekte yarar var. Nitekim İngiliz basınının başta BBC olmak üzere, venezuela Ordusu’na yönelik analizlere ağırlık vermesinin anlamı derinlidir

Venezuela: Krizin çözümünde anahtar orduda

Venezuela ordusunda 300 binden fazla asker bulunuyor Venezuela'da son 25 yıl içinde 3 darbe girişimi oldu ve ülke yakın tarihinin en derin siyasi ve ekonomik krizinden geçerken tüm gözler orduya çevrildi.

Ordu, Devlet Başkanı Nicolas Maduro'ya sadık mı kalacak, yoksa taraf değiştirip, muhalefetin lideri ve kendini devlet başkanı ilan eden Juan Guaidó'yu mu desteklemeye başlayacak?

Venezuela'nın tek meşru devlet başkanı olduğunu söyleyen Maduro, Guaidó'yu geçici başkan olarak tanımasının ardından ABD ile ilişkileri kesme kararı aldı. Ancak, Savunma Bakanı Vladimir Padrino López'in sadakat konusunda herhangi bir şüpheye yer vermeyecek şekilde Guaidó'nun orduya taraf değiştirme çağrısını kınamış olmasına karşın Maduro'nun geleceği belirsizliğini koruyor.

López, Twitter'dan attığı mesajda, "Ulusumuzun askerleri, ne olduğu belirsiz çıkar gruplarının dayattığı ya da kendinin yasaların dışında olduğunu ilan eden bir başkanı kabul etmez" dedi.

Hükümetle güçlü ilişkileri var. Maduro'nun kabinesinde yer alan isimlerin üçte biri ya halen orduda görev yapıyor ya da bir zamanlar orduda görev yapmış kişilerden oluşuyor. Her ne kadar Venezuela Anayasası, silahlı kuvvetlerin siyaset dışında kalmasını talep ediyor olsa da, Savunma Bakanı López'in yayımladığı bildirgelerin altına attığı imzası oldukça meşhur:

"Chavez yaşıyor, vatanımız yürüyor. Bağımsızlık ve sosyalist vatan."López, 2002 yılındaki başarısız darbe girişimi sırasında Hugo Chavez hükümetine sadık kalan albaylar arasında yer alıyor.

Bu sadakatinin ödülü olarak önce Genelkurmay İkinci Başkanlığı ve sonra da Venezuela Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığı'na atandı. 2014 yılında da Maduro tarafından Savunma Bakanlığı görevine getirildi.

López'in kariyer çizgisi, ordunun üst kademesindeki komutanlardan çok da farklı değil. Bu komutanların seçeceği taraf da Venezuela'nın gelecek liderinin belirlenmesinde kilit rol oynayabilir.

Ordu gündelik hayatın içinde. Peki, ordunun taraf değiştirmesini sağlayabilecek şey ne olabilir?

2013 yılında hayatını kaybeden eski Devlet Başkanı Hugo Chavez döneminde hazırlanan 1999 anayasası, ordunun yetki alanını genişletti ve bugünkü geleneksel savunma ve güvenlik alanlarının ötesine geçen siyasi bir rol tanımladı.

Hiperenflasyon ve kıtlık yaşanan ülkede, petrol, pirinç, kahve ve diğer temel gıda maddelerinin yanı sıra tuvalet kâğıdı, kadın pedi ve bebek bezi gibi sağlıklı ürünlerin de dağıtımı ordu mensupları tarafından yapılıyor.

Protesto gösterilerinde ya da süpermarketlerin yağmalanması sırasında tutuklanan kişilerin yargılanması da genellikle askeri mahkemelerde yapılıyor. Birçok insan hakları örgütü bu uygulamayı hak ihlali olduğu gerekçesiyle kınıyor.

Başkent Caracas'ta bulunan Simon Bolivar Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim Üyesi, güvenlik uzmanı Prof. Dr. Hernan Castillo, "Ordu, gündelik hayatta hiç bu kadar görünür olmamıştı" dedi.

Venezüela Ordusu’nun gücü. Başkan Maduro, ordu ile siyaset arasındaki ilişkilerin daha da birbirine geçmesini sağladı. Emekli ordu mensubu Cliver Alcala, "Silahlı Kuvvetler, bugüne kadar hiç olmadığı kadar ülkenin kalkınmasıyla ilgili çalışmaların ve gündelik hayatın içinde" dedi.

Chavez destekçisi olan ancak Maduro hükümetine eleştiriler yönelten Alcala, ülkede idari ve mali işlerin büyük bölümünün orduya ait kurumlar tarafından yürütülüyor olmasının kabul edilemez bir durum olduğunu belirtti.

Alcala, "Maduro, Silahlı Kuvvetlere ve ordunun başkomutanına çok ciddi şekilde bağımlı hale geldi. Siyasetçilerin ve sivil toplumun desteğini kaybetti ve şimdi olduğu yerde kalabilmesi için gereken desteği almak için yüzünü orduya dönmeye karar verdi" dedi.

Ordunun içinde rahatsız kesimler var. Ordunun komuta kademesinin halen Başkan Maduro'ya yakın duruyor olmasına karşın, alt rütbelerde ise durum oldukça farklı.

Ordu mensupları da ülkede yaşayan diğer herkes gibi ekonomik sıkıntılarla mücadele etmek zorunda kalıyor. Üst kademelerin aksine, alt rütbelerdeki ordu mensupları da yakıt ve gıda sıkıntısı çekiyor ve hiperenflasyonun tüm etkilerini hissediyor. Bu nedenle de bu grup içerisinde giderek büyüyen bir rahatsızlık mevcut.

Bu hafta içerisinde düzenlenen protesto eylemlerinde bazı asker gruplarının göstericilere müdahale etmek yerine destek verdiği görüldü. Son aylarda 100 kadar ordu mensubu ihanet, isyan, yağma veya ordudan kaçma gibi suçlamalar nedeniyle cezaevine konuldu.

Alcala, "silahlı kuvvetler içerisinde belirsiz bir durumun" oluşmaya başladığını ve bunun ordu içindeki gerilimler nedeniyle şiddetlendiğini söyledi. Alcala, geçen yıl içerisinde darbe planlamakla suçlanan üç ordu subayı Kolombiya'ya kaçtı ve burada sığınma talep etti. Şu ana kadar Venezuela Silahlı Kuvvetleri'nin Maduro'nun yanında durduğu görülüyor. "Sadakatinden" dolayı 16 bin 900 askerin terfi ettirildiği tahmin ediliyor ve bu askerler mevcut krizde kilit rol oynuyor

SUPERHABER ‘İN DARBELER DERLEMESİ

SuperHaber internet haber sitesi kurucusu Cengiz Er, Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu’nu bitirdikten sonra stajyer olarak TRT'de gazetecilik mesleğine başladı. Kanal 7,Star TV,Turkuvaz Medya Grubu'nun haber kanalı, aHaber’de önemli görevler yaptıktan sonra SuperHaber’i kurdu.

Venezüela bağlamında güzel bir darbeler derlemesi yaptılar. Birlikte okuyalım:

Washington'un siyasi oyun alanı darbeler!

Venezuela'da Nicolas Maduro yönetimini görevden uzaklaştırma çabası ve Washington'ın bu girişimi doğrudan desteklemesi, ABD'nin "siyasi oyun alanı olarak kullandığı darbeleri" bir kez daha gündeme getirdi. İşte, ABD'nin Vietnam'dan 15 Temmuz'a uzanan kirli darbeler tarihi...

ABD'nin tertip ettiği darbeler ve darbelere karşı çıkarlarına uygun tavrı sadece yakın coğrafyasındaki Latin Amerika değil, Ortadoğu, Avrupa ve Uzak Doğu'ya uzanan coğrafyada kan, gözyaşı ve geri kalmışlıkla sonuçlandı.

Venezuela'nın önceki devlet başkanı Hugo Chavez'in de iktidarı süresince maruz kaldığı darbe girişimlerinde ABD parmağı sıklıkla zikredildi.

Bunlardan en dikkati çeken 2002'deki başarısız darbe girişimiydi. Ülkede 11 Nisan 2002'de genel grev ile başlayan olayların kontrolden çıkması sonrasında Venezuela ordusundan bir grup komutan Chavez'i tutuklayarak askeri bir üsse götürdü.

Yeni devlet başkanı olarak Fedecamaras işveren sendikası başkanı Pedro Carmona göreve getirildi, ancak Venezuela halkının kararlı protesto gösterileri, hükümete bağlı ordu mensuplarının duruma el koyması ve uluslararası kamuoyunun Carmona'yı devlet başkanı olarak tanımaması sonucunda darbe girişimi başarısız oldu ve Chavez 47 saat sonra göreve geri döndü.

Venezuela, başarısız darbe girişiminin arkasında dönemin ABD Başkanı George W. Bush'un olduğunu öne sürdü. Bush yönetimi iddiayı reddetti, ancak eski ABD Başkanı Jimmy Carter, 2009'da bir röportajında darbenin Bush yönetimi tarafından desteklenmiş olması ihtimalini doğruladı. Uluslararası basında da darbenin Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatının (CIA) bilgisi dâhilinde gerçekleştiğine yönelik haberlere yer verildi.

LATİN AMERİKA'DA "MUZ CUMHURİYETİ"

Washington'ın 1. Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında yakın coğrafyası Latin Amerika'daki darbe girişimleri, bölgenin kaderi ve tarihinde geri dönülemez tahribatlara yol açtı.

ABD'nin bölgede muz ticaretini yöneten Birleşik Meyve Şirketi'nin (United Fruit Company) faaliyetlerini kolaylaştırmak için Honduras ile Nikaragua'da düzenlediği ve desteklediği darbeler, dünya siyaset literatürüne "muz cumhuriyeti" terimini kazandırdı.

Washington yönetimi, 1. Dünya Savaşı sırasında benzer şekilde finansman sağlayan Amerikan bankalarının çağrısıyla 1915'te Haiti'yi işgal etti. Kısa süre içinde yandaş bir hükümeti göreve getiren ABD, Haiti anayasasında yabancıların mülk edinmesini engelleyen maddeyi değiştirtti.

Bölgede ABD'nin desteklediği silahlı grupların yerel direnişçilerle girdiği savaşlarda binlerce kişi hayatını kaybederken, ABD'nin silah zoruyla bölgeye dayattığı gerici liderler, bu coğrafyanın gelişmesinin de önüne geçti.

İRAN'DAKİ DARBENİN İZLERİ DEVRİMİN SLOGANLARINA TAŞINDI

ABD, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Soğuk Savaş döneminde darbe oyun planını, yakın coğrafyadan çıkararak dünya geneline taşıdı.

Bunun en büyük örneği, 1953'te İran'da seçimle göreve gelen Başbakan Muhammed Musaddık'ın darbeyle görevinden uzaklaştırılmasıydı. Musaddık'ın İran petrolünü millileştirme kararının ardından ABD-İngiltere'nin Ajax Operasyonu adını verdikleri darbe planı devreye sokuldu. Uzun yıllar inkâr edilmesine rağmen ABD'nin darbedeki planlayıcı rolü, 2013'te CIA tarafından açıklanan belgelerle itiraf edildi.

Musaddık hükümetine yapılan darbenin izleri, İran'da 1979'da gerçekleşen devrimin sloganlarına taşındı. Devrimden sonra da Batı'nın darbedeki parmağı, İranlıların Batı'ya takındığı düşmanca tavrın gerekçesi oldu.

GUETAMALA'DA İÇ SAVAŞ

ABD muz şirketleri üzerinden CIA'nin teşvikiyle planlanan darbelerinden biri de 1954'te Guetamala'da gerçekleşti.

Guetamala'nın seçimle göreve gelen Cumhurbaşkanı Jacobo Arbenz'in ordu ve silahlı milislerin desteğiyle devrilmesini sağlayan Washington yönetimi, göreve getirdiği aşırı sağcı Carlos Castillo Armas ve sonrasındaki askeri yönetimlerin kanlı operasyonlarına ve tüm ihlallerine göz yumarak destek çıktı.

Darbenin yol açtığı 36 yıllık iç savaş, sonunda 200 binden fazla Guetamalının hayatına mal oldu. İstikrarsızlık, ilerleyen yıllarda El Salvador'a sıçradı. Bu ülkede ABD destekli cunta yönetiminin yürüttüğü iç savaş 75 bin sivilin ölümüne yol açtı.

VİETNAM'DA HEM SAVAŞ HEM DARBE

Vietnam savaşına ilişkin ABD'nin kirli çamaşırlarını ortaya çıkaran Pentagon belgeleri, Washington'ın Vietnam'daki savaşta desteklediği Güney Vietnam liderliği içinde de darbe organize ettiğini gösterdi.

ABD'nin Güney Vietnam Devlet Başkanı Ngo Dinh Diem'den memnuniyetsizliğini Vietnam ordusuna bildirmesi üzerine iki taraf iş birliği kararı aldı. Ordunun 2 Kasım 1963'te kalkıştığı darbede, Diem ve kardeşi suikast sonucu öldürüldü.

ABD'nin Vietnam'daki savaşı, bu savaşın bölgeye getirdiği kan ve gözyaşı, Washington'ın hala yüzleşmeye çalıştığı gerçek olarak karşısına çıkıyor. Vietnam savaşının bölgede 1 ila 4 milyon kişinin ölümüne yol açtığı tahmin ediliyor.

ŞİLİ'NİN TARİHİNDEKİ KARA LEKE

Şili de Latin Amerika'daki diğer ülkeler gibi Washington'ın tertip ettiği darbelerden payını aldı.

Şili ordusu ve polisinin 1973'te seçilmiş Cumhurbaşkanı Salvador Allende'ye darbe girişimi başarılı oldu. Darbeyle göreve gelen General Augusto Pinochet'in ülkedeki muhaliflere indirdiği demir yumruk, Şili'nin ortak hafızasından silinemedi. Bu dönemde, 3 bin 200 siyasi muhalif kayıplara karışırken, çoğu işkenceye maruz bırakılan 30 binin üzerinde Şilili tutuklandı.

Şili, 27 yıllık diktatör Pinochet yönetimini geride bıraktıktan sonra bu dönemin milli hafızasındaki izleri, beyaz perdenin yanı sıra birçok sanat dalında ilham kaynağı oldu.

ABD'nin CIA aracılığıyla Pinochet darbesine giden süreçte, orduyla iş birliği yaparak darbeye zemin hazırladığına ilişkin belgeler 2000'de CIA tarafından kamuoyuna açıklandı.

"BİZİM ÇOCUKLAR BAŞARDI"DAN, 15 TEMMUZ'A

ABD'nin Avrasya bölgesindeki darbe girişimlerinden Türkiye de nasibini aldı. CIA Türkiye Şefi Paul Henze'nin, Türkiye'nin yakın tarihinde en kanlı darbe diye anılan 12 Eylül darbesini, Başkan Jimmy Carter'a bildirirken kullandığı, "Bizim çocuklar başardı" ifadesi hafızalara kazındı.

Benzer şekilde, 15 Temmuz'da Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) hain darbe girişimi sırasında, Washington'ın darbeyi kınamak ve Türk hükümetine desteğini açıklamak konusunda geç kalması, Türkiye'nin dikkatinden kaçmadı.

Türkiye'de halk darbecilere karşı mücadele ettiği sırada ABD'de bugün Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevini yürüten John Bolton, yorumcu olarak katıldığı televizyon programında, "ordunun anayasal sorumluluğu olan laik devleti koruma görevini" yürüttüğünü öne sürmesi, Washington'ın darbe karşısındaki tutumuna ilişkin gerçekleri bir kez daha ortaya koydu.

"MISIR ORDUSU DEMOKRASİYİ TESİS EDİYOR"

Arap Baharı denilen sürecin ardından seçimle göreve gelen Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, görevinde sadece bir yıl kalabildi.

Washington, Mısırlı General Abdulfettah Sisi'nin 3 Temmuz 2013'te gerçekleştirdiği darbeye sessiz kaldı.

Sonraki dönemde Mısır'ı ziyaret eden dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'nin sarf ettiği "Mısır ordusu demokrasiyi yeniden tesis ediyor" ifadeleri de Washington'ın darbeler karşısındaki ikiyüzlü tutumunun açık bir örneği olarak kayıtlara geçti.

ABD'den gelen bu açıklamaların ardından Mısır'daki cunta yönetimi, darbe karşıtlarının gösterilerini dağıtmak için harekete geçti ve binlerce kişiyi öldürdü.

Darbe sonrası Mısır'da binlerce kişi ülke dışına kaçarken, hala on binlerce Mısırlı cezaevlerinde bulunuyor, yüzlerce Mısırlı hakkında idam kararları veriliyor.

ALMAN DEUTSCHE WELLE

SURİYE’DE ‘GÜVENLİ BÖLGE ‘ANALİZİ

ABD Başkanı Donald Trump'ın, Amerikan askerlerinin Suriye'den çekileceğini açıkladığı 19 Aralık tarihinden sonra özellikle ülkenin kuzeyinin kimin ve hangi şartlarda kontrolünde olacağına dair bugüne kadar birçok taraf açıklamada bulundu.

Ankara'nın, Fırat Nehri'nin doğusunda başlatmayı planladığı ancak ABD'nin çekilme kararıyla ertelediği askeri harekâta ilişkin halen somut bir girişim olmazken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Türkiye sınırında oluşturulması planlanan "güvenli bölge" fikrini bir kez daha ortaya attı.

Trump ile telefonda görüş Erdoğan, bu fikri Suriye'nin kuzeyinde "terörden arındırılmış güvenli bir bölge" oluşturulması sözleriyle ifade ederken, bölgenin kimin kontrolünde ve nasıl bir yönetim anlayışına sahip olacağına dair taraflardan herhangi bir uzlaşı açıklaması yapılmadı.

Türkiye ne istiyor?

Erdoğan'ın bahsettiği "güvenli bölge" fikri aslında yeni bir girişim değil. Başbakan olduğu dönemde, Trump'ın selefi Barack Obama'ya "güvenli bölge" fikrini açtığını hatırlatan Erdoğan, ABD'nin gerekli hava sahası kontrolünü ele alması durumunda Türkiye'nin de karada güvenliği sağlayabileceğini ve oradaki insanların yaşam koşullarının iyileştirilebileceğini söylediğini anımsattı.

Cumhurbaşkanı, "Üzerinde tüm ilgili arkadaşlarımızın konuşabileceği, değerlendirmeler yapabileceği ki benim de olumlu baktığım bir konudur, bu konu üzerinde çalışılabilir, hatta ve hatta bu 20 mil daha da uzatılabilir ve bu bölgede böyle bir adım atılabilir" ifadesini kullanmıştı.

Başta ABD olmak üzere IŞİD'le mücadele koalisyonu güçlerinin gerekli lojistik ve maddi destek vermesi durumunda, o bölgedeki insanların güvenli bölgede yaşama şansı bulacağını belirten Erdoğan, TOKİ'nin de gerekli adımları atmaya hazır olduğunu belirtti.

Türkiye'nin mültecileri çadır ve konteyner kentlerde barındırdığının altını çizen Erdoğan, "güvenli bölge noktasında da henüz atılmış ciddi bir adım yok" şeklinde konuştu.

ABD'nin yaklaşımı

Trump'ın, Amerikan askerlerinin Suriye'den çekileceğini açıklamasından yaklaşık bir ay sonra Erdoğan ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde gündeme gelen güvenli bölge fikri mevcut Washington yönetimi tarafından 2017 yılı başında da konuşulmuştu.

ABD Başkanı, görevi devralmasından hemen sonra 25 Ocak 2017'de ABC News kanalına verdiği söyleşide "Suriye halkı için kesinlikle güvenli bölgeler oluşturacağım" şeklinde konuşmuştu. Trump, ABD askerlerinin Suriye'den çekileceğini 19 Aralık'ta açıklamıştı. Görüşmeler sürüyor.

Suriyeli Kürtler ne diyor?

Türkiye'nin oluşturulmasını teklif ettiği güvenli bölge konusunda Suriyeli Kürtler farklı temsilciler aracılığıyla çeşitli mesajlar verdi.

Suriye Demokratik Güçleri (SDG)sözcüsü, güvenli bölgelerin oluşturulmasına "uluslararası garantiler" verilmesi ve Suriye'nin doğusu ile kuzeyine "yabancı devletlerin müdahalesi" olmaması şartıyla destek verebileceklerini belirtti.

Moskova ve Şam'ın duruşu

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, "Bu bölgelerle ilgili tek ve en iyi çözümün, bu alanların Suriye hükümetinin, güvenlik güçlerinin ve yönetim birimlerinin kontrolüne verilmesi konusunda ikna olmuş durumdayız" dedi.

İNGİLİZ BBC AVRUPA ANALİZİ

Aydınlardan manifesto: 'Avrupa gözlerimizin önünde parçalanıyor'Mayıs ayında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesi 21 ülkeden 30 tanınmış entelektüel, ortak bir manifestoyla milliyetçiliğin ve popülizmin güç kazanması ve liberal demokrasi değerlerinin tehlike altında olması nedeniyle "Avrupa gözlerimizin önünde parçalanıyor" uyarısında bulundu.

Fransız filozof Bernard-Henri Levy'nin girişimiyle hazırlanan manifestoyu imzalayanlar arasında Orhan Pamuk, Milan Kundera, Salman Rüşdi, Mario Vargas Llosa, Svetlana Alexievich, Herta Müller, Elfriede Jelinek ve Roberto Saviano gibi bazıları Nobel ödüllü yazar, tarihçi ve düşünürler de var.

Fransa'da Liberation, İngiltere'de The Guardian, İtalya'da La Repubblica gazetelerinde yayımlanan manifestoda "Avrupa fikri tehlikede" deniliyor.

La Repubblica'da "Evimiz Avrupa'yı kurtaralım" başlığıyla yayımlanan manifestoda şu ifadeler yer alıyor:

"Avrupa, öfkeden körleşmiş ve ilgi odağı olma fırsatı yakalamanın coşkusuyla dolmuş sahte peygamberlerin saldırısına uğruyor. Geçen yüzyılda kendisini iki kez intihardan kurtaran, biri Manş Denizi'nin diğeri Atlantik'in öte yanındaki iki büyük müttefiki tarafından terk ediliyor. Kremlin'in lideri tarafından gittikçe daha alenileşen manipülasyonlara maruz kalıyor. Avrupa, bir fikir olarak, bir irade ve temsil olarak gözlerimizin önünde parçalanıyor."

Avrupa Parlamentosu seçimlerinin bu "feci atmosferde" yapılacağını vurgulayan imzacılar "Faşizmin yenilgiye uğratılmasından 3 çeyrek asır sonra, Berlin Duvarı'nın yıkılmasından 30 yıl sonra medeniyet için yeni bir savaş yaşandığını" belirterek şöyle devam ediyor:

"Bir şeyler değişmezse; yükselen dalgayı durduracak bir müdahale gelmezse, tüm kıtada en kısa zamanda yeni bir direniş ruhu ortaya çıkmazsa bu seçimler bugüne kadar gördüklerimiz içinde en yıkıcısı olacak: Sabotajcılar zafer kazanmış olacak; Erasmus, Dante, Goethe ve Comenius mirasına hâlâ inananlar için utanç verici bir yenilgi olacak; akıl ve kültürü aşağılama politikası kazanacak; yabancı düşmanlığı ve antisemitizm patlaması yaşanacak; bir felaket olacak."

Kendilerini "Avrupa-perverler" olarak tanımlayan imzacılar, "Bu yaklaşan felakete teslim olmayı reddediyoruz" diyor.

Manifesto şu cümlelerle sona eriyor:

"Şimdi Avrupa fikri için savaşmalıyız, aksi halde onun popülizm dalgaları altında yok oluşunu izlemek zorunda kalacağız.

"Milliyetçi ve kimlikçi saldırıya karşılık olarak aktivizm ruhunu yeniden keşfetmeliyiz ya da aksi halde öfke ve nefretin bizi sarmalayıp batıracağını kabul etmeliyiz. Paris'ten Roma'ya kadar, Barcelona, Budapeşte, Dresden, Viyana ve Varşova duraklarından geçen, özgürlüklerimizi ateşe atmak isteyen bu ruh kundakçılarına karşı alarm zillerini acilen çalmalıyız.

"Ufukta beliren bu garip 'Avrupa' yenilgisinin ardında; toplumlarımızı büyük, saygıdeğer ve müreffeh kılan her şeyi yıkmayı amaçlayan bu yeni Avrupa vicdani krizinin ardında, 1930'lardan bu yana görülmemiş büyüklükte bir meydan okuma var: liberal demokrasiye ve onun değerlerine yönelik bir meydan okuma.

BBC’NİN  ‘ADANA MUTABAKATI’ ANALİZİ 

Türkiye ile Suriye arasında 21 sene önce imzalanan Adana Mutabakatı yeniden gündeme geldi. Suriye yönetiminin PKK ve uzantılarının kendi topraklarını kullanarak Türkiye'ye tehdit oluşturmasını önlemeyi amaçlayan ancak 2011'den bu yana fiilen uygulanamayan protokolü gündeme getiren isim ise Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin oldu.

Rus liderin amacının Türkiye ile Suriye arasında diyaloğun başlatılması ve böylece Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yeni bir sınır ötesi operasyonunu önlemek olduğu kaydediliyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 2019 senesinin ilk görüşmesini 23 Ocak günü Moskova'da gerçekleştirdiler.

ABD'nin Suriye'den çekilme kararının ardından yapılan bu ilk yüz yüze görüşmede, Türk ve Rus yetkililer, başta Türkiye-Suriye sınırında oluşturulması gündeme gelen güvenli bölge, IŞİD'le mücadele, İdlib'teki son durum ve siyasi çözüm çabaları olmak üzere birçok konuda kapsamlı müzakereler yaptılar.

Ancak Putin'in, ortak basın toplantısında, Türkiye'nin YPG'den kaynaklanan güvenlik kaygılarıyla ilgili konuşurken 1998 yılında yapılmış Türkiye-Suriye Adana Mutabakatı'nı anımsatması görüşmelerin sürpriz konu başlığı olarak öne çıktı. Üstelik Putin'in bu anımsatmayı Türkiye ile ABD arasında yürütülen güvenli bölge görüşmelerinin sorulması üzerine yapması daha da anlamlı bulundu.

Peki, bu mutabakat neden önemli?

Suriye, 1980 ve 1990'lar boyunca PKK ve lideri Abdullah Öcalan'ın kendi topraklarında konuşlanmasına, eğitim kampları oluşturmasına, her türlü propaganda faaliyetine ve topraklarından Türkiye'ye dönük terör eylemleri gerçekleştirmesine izin vermişti. Türkiye'nin 1996'da verdiği çok sert notaya rağmen PKK eylemlerini engellemeyen Suriye, Fırat'ın suları ve Hatay meselesini de sürekli gündeme getirerek Türkiye'yi uluslararası baskı altına almaya çalışıyordu.

Dönemin hükümeti 1998 yılının ikinci yarısından itibaren Suriye'yi teröre destekten vazgeçirmeye dönük "kuvvet politikası" uygulamaya başladı. Cumhurbaşkanı ve hükümet yetkilileri güçlü ifadelerle Suriye yönetimini uyarırken, Türk Silahlı Kuvvetleri de sınır hattında takviye ettiği birlikleriyle askeri tatbikatlar yapıp Şam yönetimine gözdağı veriyordu.

Olası bir Ankara-Şam askeri çatışmasından kaygılanan uluslararası toplum, Mısır ve İran'ın girişimleri sonucu Suriye yönetimini Türkiye'nin taleplerini karşılama noktasına getirdi ve 20 Ekim 1998 günü Adana'da bir araya gelen iki ülke heyetleri Adana Mutabakatı'nı imzaladı.

O dönem Türkiye'de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Mesut Yılmaz, Dışişleri Bakanı İsmail Cem'di. Suriye'nin başında ise Hafız Esad vardı.

Türkiye-Suriye terörle mücadele belgesi

Türkiye adına Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Büyükelçi Uğur Ziyal ve Suriye adına Tümgeneral Adnan Badr al-Hasan'ın imza attığı Adana Mutabakatı, Öcalan'ın Suriye'nin dışında olduğu ve bir daha asla girmeyeceği, yurtdışındaki PKK unsurlarının Suriye'ye dönemeyeceği, ülke topraklarındaki PKK kamplarının bir daha kullanılmayacağı ve tutuklanan PKK üyelerinin listelerinin Türkiye'ye verilmesi taahhütlerini içeriyordu.

Mutabakat, Suriye tarafının kısa vadede yerine getireceği taahhütlerin yanı sıra iki ülkenin uzun vadeli terörle mücadele çerçevesini de çiziyor:

  1. Suriye kendi topraklarından Türkiye'nin güvenlik ve istikrarını tehlikeye atacak eylemlere izin vermeyecek. Suriye, PKK'nın silah, lojistik ve mali destek sağlamasına ve propaganda faaliyetlerine izin vermeyecek.
  2. Suriye, PKK'yı terör örgütü olarak ilan etmiştir. Suriye, diğer terör örgütlerinin yanı sıra PKK ve uzantılarının topraklarındaki faaliyetlerini yasaklamıştır.
  3. Suriye, PKK'nın topraklarında eğitim kampı kurmasını ve ticari faaliyetlerde bulunmasını yasaklamıştır.
  4. Suriye, PKK üyelerinin transit yollarla üçüncü ülkelere gitmesine izin vermeyecektir.
  5. Suriye, PKK liderlerinin topraklarına girmesini engelleyecek ve gümrük yetkililerine bunun için talimat verecektir.

Aynı mutabakat, tarafların bu taahhütlerin yerine getirilmesini sağlamak ve gözlemek için bazı mekanizmalar kurmasını da sağlıyor. İki ülkenin üst düzey güvenlik yetkilileri arasında doğrudan telefon hattı kurulması, diplomatik temsilciliklerde güvenlik işleri için özel temsilcilerin atanması bunlardan sadece birkaçını oluşturuyor.

Putin'in 21 sene önce imzalanmış ancak 2011'den bu yana işlerliği olmayan mutabakatı gündeme getirmesinin iki temel amacı olduğu kaydediliyor.

Birincisi, son dönemde askeri hazırlıklarını tamamlayan Türkiye'nin tek taraflı bir müdahaleye kalkışıp Suriye sınırları içinde yeni bir cephe açmasını ya da ABD ile anlaşarak güvenli bölge oluşturmasını önlemeye çalışmak.

İkincisi, güvenlik kaygılarına saygı gösterdiği Türkiye'ye terörle mücadelede en doğru yolun Suriye yönetimi ile iletişim kurmak olduğu mesajını verirken, Suriye yönetimine de Türkiye'ye dönük terör tehditlerini önleme taahhüdü anımsatmak.

İki tarafın başta güvenlik konuları olmak üzere önemli süreçlerde Rusya aracılığıyla temas kurma gereksinimi içinde olduğunu iyi bilen Putin, Adana Mutabakatı'nın bu amaç için en doğru hukuki ve siyasi zemin olduğu mesajını da veriyor. Rus lider, ABD'nin çekilme sürecine girdiği bir dönemde Şam ve Ankara'ya iletişim için en doğru zaman mesajını da bu kapsamda iletiyor.

Türkiye, Putin'in çağrısını olumlu buldu

Türk yetkililer, Putin'in Adana Mutabakatı'nı gündeme getirmesini olumlu bir gelişme olarak değerlendirdiler. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Moskova dönüşü gazetecilere yaptığı açıklamalarda, 1998 mutabakatının önemli olduğunu kayda geçirirken, "Nitekim Sayın Putin de özellikle gündeme getirdi; 'Adana Mutabakatı önemli bir konu. Türkiye bunu işlemeli' dedi. Bunun Türkiye'nin bölgedeki ağırlığını hissettirebileceği önemli bir anlaşma olduğu kanaatindeyim" ifadelerini kullandı.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da, AHaber'e verdiği demeçte, Adana Mutabakatı'nın, Suriye'nin taahhütleri yerine getirmemesi durumunda Türkiye'ye askeri müdahale hakkı belirtti. Bakan Çavuşoğlu, bu mutabakatın Moskova tarafından niye gündeme getirildiği sorusuna ise "Putin'in Türkiye müdahale edebilir anlamında söylediğini düşünüyorum, bu da olumlu" sözleriyle yanıt verdi.

Müdahale hakkı veriyor mu?

Çavuşoğlu'nun müdahale hakkı verdiğine ilişkin açıklamalarına karşın, Adana Mutabakatı'nın hiçbir maddesi doğrudan Türkiye'ye güç kullanma yetkisi tanımıyor.

Belgenin imzalandığı dönemde Dışişleri Bakanlığı'nda üst düzey görevlerde bulunmuş yetkililer de mutabakatın Türkiye'ye otomatik bir müdahale hakkı tanımadığını ve basında zaman zaman iddia edildiği gibi açıklanmamış, gizli kalmış hiçbir maddesi olmadığını kaydettiler.

Yetkililer, "Aslında doğrudan müdahaleyi içeren bir maddeye de gerek yok. Suriye'nin bu mutabakata uymaması durumunda Türkiye, BM Şartı'nın 51. Maddesi de olmak üzere uluslararası hukuktan kaynaklanan birçok hakkı kullanabilirdi. Bu metnin asıl önemi, Suriye'nin PKK'yı ve uzantılarını terörist olarak tanımlaması ve Türkiye'ye taahhütte bulunmuş olması."

Yaşama geçirilebilir mi?Yetkililer, hukuki geçerliliği olsa bile, mevcut koşullarda Suriye yönetiminin bu mutabakattan kaynaklanan taahhütlerini yerine getirmesinin olanaklı olmadığını kaydederken, "Suriye, 2011'deki aynı Suriye devleti değil. Türkiye sınırının büyük çoğunluğunda yıllardır kontrolü yok," değerlendirmesini yaptılar.

Temel bir başka sorun ise siyasi durumun tamamen değişmiş olması ve Şam yönetiminin bugünlerde YPG ile ABD'nin çekilme süreci sonrasına dönük işbirliği arayışında olması. Sahadaki aktörler arasındaki dengenin bu kadar süratli ve temelden değiştiği bir süreçte, Suriye yönetiminin Türkiye ile 21 yıl önce imzalanmış bir mutabakatı yeniden yaşama geçirip, YPG'nin faaliyetlerini engellemeye kalkması çok da mümkün görünmüyor

RUS HABER KANALI SPUTNİK’İN ANALİZİ

Türkiye’nin Afrin operasyonu sahada ve diplomaside neleri değiştirdi?

Türkiye’nin Afrin’e yönelik 20 Ocak 2018’de başlattığı ve 58 gün süren Afrin-Zeytin Dalı Harekâtı’ndan bu yana hem sahada hem diplomaside neler değişti?

Suriye'deki siyasi çözümün önüne açan Astana ortaklarından biri olan Türkiye'nin 20 Ocak 2018'de, o dönem Suriye'nin kuzeyindeki Afrin'de bulunan ABD destekli YPG'ye yönelik askeri harekât başlatmasının üzerinden 1 yıl geçti. Bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından ilan edilen ve Türk Silahlı Kuvvetleri ile Özgür Suriye Ordusu'nun (ÖSO) birlikte gerçekleştirdiği operasyonun sonucunda, YPG yaklaşık 2 bin kilometrekarelik alandan çıkarıldı.

Afrin'e yönelik operasyon, hem Azez, Cerablus, Bab ve Çobanbey'i kapsayan Fırat Kalkanı Harekâtı'nı takip etmesi, hem de Türkiye'nin YPG ile mücadelesindeki kararlılığını teyit etmesi sebebiyle önemliydi. Ankara'nın ‘hava sahası kullanımı için Astana ortaklarıyla görüştüğünü' açıkladığı Zeytin Dalı Harekâtı ayrıca, TSK'nın ABD ile Menbiç planı üzerinde anlaşma sağlaması ile son dönemde Türkiye'nin Fırat'ın doğusuna yönelik operasyonu gündeme almasında da önemli rol oynadı.

TÜRKİYE, MENBİÇ VE FIRAT'IN DOĞUSU İÇİN ‘HAZIR'

Gelinen noktada, YPG halen Türkiye ve ABD'nin kağıt üzerinde uzlaştığı Menbiç'te bulunsa da; Türkiye, hem ABD ile yapılan Menbiç anlaşmasının hayata geçmemesi hem de ABD Başkanı Donald Trump'ın Suriye'den çekileceğini açıklamış olması sebebiyle teyakkuzda. Zira Türkiye Cumhurbaşkanlığı kaynaklarından edinilen bilgilere göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD Başkanı Trump ile yaptığı son görüşmede, Türkiye'nin Menbiç bölgesinde güvenliği vakit kaybetmeden devralmaya hazır olduğunu, PKK ve PKK'nın Suriye'deki uzantılarının Suriye'nin kuzeydoğusunu istikrarsızlaştırmaya dönük eylemlerine izin verilmeyeceğini vurguladı. Erdoğan'ın sözlerini destekleyen bir diğer açıklama da Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar'dan geldi. Menbiç ve Fırat'ın doğusuna yönelik olası harekâtlara işaret eden Akar "Gerekli hazırlıklarımız yapıldı, yapılıyor, planlarımız yapıldı, lojistik desteğimiz, milletimizin güveni, desteği tam. Teröristleri kazdıkları çukurlara gömmek üzere hazırlıklarımızı tamamlamış buluyoruz. Yeri ve zamanı geldiğinde buradaki operasyonlar da gereken de yapılacaktır. Bu faaliyetleri sürdürürken Suriye'nin de Irak'ın da toprak bütünlüğüne, siyasi bütünlüğüne saygılıyız ve bunların bütünlüğünden yanayız" diye konuştu.

TÜRKİYE'NİN SURİYE'DE GERÇEKLEŞTİRDİĞİ OPERASYONLAR TABLOYU NASIL DEĞİŞTİRDİ?

Türkiye'nin Suriye'deki rolü hususunda kilit role sahip Zeytin Dalı Harekâtı'ndan Akar'ın "Menbiç ve Fırat'ın doğusu için tüm hazırlıklar tamam" sözünü sarf ettiği 1 yıllık süreçte, hem diplomaside, hem sahada neler değişti? Menbiç'te yol haritası uygulanıyor mu? TSK ve ÖSO kontrolündeki topraklarda son durum ne? Sputnik'in bu sorularını, Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) Suriye Çalışmaları Koordinatörü Oytun Orhan ve Gazeteci-yazar Ceyhun Bozkurt yanıtladı.

Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarının "Türkiye'nin IŞİD ve YPG/PKK'yla mücadelesi" olduğunu hatırlatan Orhan'a göre Türkiye, başarıyla tamamladığı bu iki operasyonun ardından "sivil ve idari yapının nasıl olacağı" sınavıyla karşı karşıya kaldı:

"O bölgede oluşacak yönetim modeli hem halkın Türkiye'ye olan bakışını olumlu etkilemek hem de Türkiye'nin Suriye'nin doğusundaki diğer bölgelerinde terörle mücadele operasyonlarındaki yerel desteği alabilmesi açısından büyük önem taşıyordu. Türkiye her bölgede, o bölgenin kendine has özelliklerini gözeten sivil idareler kurdu.Yerel meclisler kuruldu ve bu yerel meclisler belediyelerin işlevini üstlendi. Bu yerel meclisler tamamen o şehrin demografik yapısına uygun olarak, yerel insanlar arasından seçilen kişilerden oluşturuldu. Bölgede ayrıca bir güvenlik yapılanması da kuruldu. ÖSO güçleri, şehir merkezlerinden çıkartıldı ve şehir içlerinde polis güçleri oluşturuldu. Kontrol noktalarında, şehir içlerinde artık silahlı insanlardan ziyade diğer ülkelerde olduğu gibi polislerin iç güvenliği sağladığı bir güvenlik yapılanması oluşturuldu. ÖSO güçleri daha çok şehir dışlarında, kendi kampları içerisinde, esas işlevleri olan cephe hatlarına doğru yönlendirildi. Bütün bunlar yapılırken Türkiye kendi tecrübesini ve kurumsal kapasitesini bu bölgeye yansıtmaya çalıştı."

‘TÜRKİYE, OPERASYON BÖLGELERİNDE SİSTEMİN YENİDEN KURULMASINDA ROL OYNUYOR'

Türkiye'nin operasyon gerçekleştirdiği bölgelerin "Suriye'nin diğer bölgeleriyle kıyaslandığında hem güvenlik açısından hem istikrar açısından iyi bir seviyede" olduğuna işaret eden Orhan "Özellikle Fırat Kalkanı bölgesi su kaynakları ve elektrik imkanları çok olan bir bölge değil. Bu yüzden Türkiye kendi imkanlarını da bu bölgedeki normal yaşamın gelişimi ve temel hizmetlerin aksamadan sürmesi açısından bu bölgeye sundu. Türkiye'deki her kurum, orada sistemin kurulması için yönlendirme rolü üstleniyor. Örneğin, sağlık hizmetleri konusunda Sağlık Bakanlığı danışmanlık veriyor. Hastaneler, organize sanayi bölgeleri inşa ediliyor, yollar yapılıyor. Su dağıtımı konusunda Türkiye'nin Devlet Su İşleri, hem bölgede yatırımlar yapıyor hem de su kıtlığının veya ihtiyacının karşılanması için projeler geliştirip hayata geçiriyor. Ancak işi asıl götürenler, yerel unsurlar" dedi.

‘AFRİN'DE GÜVENLİK SORUNU YOK, HAYAT VE EKONOMİ CANLI'

Fırat Kalkanı bölgesi sonuçta bir askeri operasyon sürecinden geçti. DEAŞ'ın direnmesi neticesinde buradaki yeniden yapılanma süreci daha ağır geçiyor. Öncelik yeniden normal hayata dönüş ve işleyen bir sivil idari yapının kurulmasında. Ancak şehirde hayat, ekonomi gayet canlı, pazarlar dolu, insanlar güvenlik içerisinde yaşıyor. YPG/PKK'nın Afrin bölgesinde çok kısmi bir tehdidi var ve bu tehdidi Tel Rıfat bölgesinden oluşturuyor. Ama bunun dışında günlük yaşamın çok normal bir şekilde aktığını, ekonomik hayatın canlı bir şekilde işlemeye devam ettiğini söylemek mümkün. Savaştan yorulmuş olan insanlar, normal yaşantı beklentisi içinde…

‘ABD, TÜRKİYE'Yİ MÜNBİÇ'TE DAHA FAZLA OYALAYAMAYACAK'

Münbiç, ABD’nin Türkiye'yi oyalama siyasetine" dönüştü. Ancak ABD artık çekilme kararı aldığı için, Pentagon'un veya CENTCOM'un bu oyalama taktiğini sürdürmesi mümkün görünmüyor. Şu anda Türkiye ve ABD arasında teknik düzeyde görüşmeler devam ediyor. Genelkurmay Başkanları veya yetkili heyetler bir araya gelip bu çekilme sürecinin nasıl olacağı konuşuluyor. Onun dışında Münbiç'teki yerel meclisin, yine YPG tarafından atanan isimlerden oluşan yerel meclisin yerine Amerika ve Türkiye'nin ortak belirleyeceği isimlerden oluşturulan bir sivil idarenin oluşturulması konusunda çalışmalar yürütülüyor. Bence Türkiye, Fırat'ın doğusu meselesini ve Münbiç konusunda ABD'yi biraz daha taviz vermeye ve hızlı hareket etmeye zorlamaya çalışıyor. Türkiye'nin söylemindeki sertliğin arkasında da ABD'yi adım atmaya zorlama çabası yatıyor olabilir. Ancak müzakerelerden sonuç alınamazsa, ben Türkiye'nin tek taraflı olarak böyle bir operasyon yapabilme ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorum. Yine de operasyon için müzakere seçeneğinin sonuna dek tüketilmesi gerekiyor.

‘TRUMP'IN ÇEKİLME SÖYLEMİNE RAĞMEN ABD, PYD'YE SİLAH YARDIMINI SÜRDÜRÜYOR'

"Güvenli bölge" söyleminde uzlaşmacı mesajlar veren ABD ile Türkiye arasındaki sürece "mutabakat" demek bir hayli zor. ABD'nin hedeflerini biliyoruz: Suriye'nin kuzeyinde, Irak'taki gibi bir yapı oluşturarak ülkeyi bölmek istiyor. Ayrıca Irak'takinden farklı olarak Suriye'deki bölgenin kontrolü tamamen bir terör örgütü elinde ve bu terör örgütü Türkiye'yi de hedef alıyor. ABD, bu terör örgütüne binlerce TIR ve uçaklık malzeme gönderdi. Trump'ın ‘çekilme' açıklaması yaptığı 19 Aralık sonrasında da ABD bu terör örgütüne desteğini kesmedi. Zaten iki ülke yetkilileri arasındaki görüşmelerde, ABD tarafı gönderilen bu binlerce silah, mühimmat, araç ve gerecin toplanması konusunda garanti vermiyor. Yani bu silahları geri almayacaklar. Bu fotoğraf bile iki taraf arasında bir mutabakattan bahsetmeyi güç kılıyor.

‘ABD'NİN DERDİ SURİYE'DE KENDİ ASKERLERİ YERİNE BAŞKA GÜÇLERİ YERLEŞTİRMEKTEN İBARET'

ABD'nin yapmaya çalıştığının, bölgeye ABD askerleri yerine başka kuvvetler yerleştirmek olduğuna işaret eden Bozkurt "Trump, ‘Kuvvetlerimizi çekeceğiz' dedi. Peki, kuvvetlerini çekmekten söz eden ABD neden kendi yerine başka bir güç yerleştirmeye çalışıyor? Örneğin Suudi Arabistan, BAE, Mısır öncülüğünde bir Arap NATO'su oluşturup, bölgeye yerleştirme çalışması yürütüyor. Ek olarak eski ismi ‘Blackwater' şimdiki ismi ‘Academi' olan askeri şirket personelinin, ABD'nin resmi askerlerinin yerini alması gündeme geldi. Bu yapının ne tür operasyonlar yaptığını Irak ve Suriye'de çokça şahit olmuştuk. Yine hatırlayın, ABD'nin bölgedeki en önemli müttefiki İsrail İstihbarat Başkanı Yosi Cohen, Suudi Arabistan, BAE ve Mısır istihbarat yetkilileri ile bir toplantı yaptı. Toplantıda Cohen'in, ‘Asıl tehdit Türkiye' dediği gündeme geldi. Toplantıda alınan kararlardan biri de, Türkiye'ye karşı Suriye ve Irak'ta PKK/PYD örgütü üzerinden terör kartını kullanmak. Bu gelişmenin ABD'den onaysız ve bağımsız olduğunu düşünmek, akılla alay etmek olur’’