Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (6-12 Nısan 2020)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
17 Nisan 2020 11:30

TÜRKİYEM. BU ŞARKIYI HEP BERABER SÖYLEYELİM

Söz, müzik ve aranjmanı Ceyhun Çelikten'e ait "Biz Bize Yeteriz" isimli şarkı, sanatçı Kutsi tarafından seslendirildi. Şarkının sözleri şöyle:

"Farklı farklı düşünsek de bu vatan bizim, biz biriz,

Bugün birlik olma günü biz bize yeteriz,

Acı, keder ya da sevinç her durumda kalp kalbe,

Kenetlendik milletçe yok başka Türkiye,

Rengimiz fark etmiyor, canlarımız gidiyor,

Her zorluğun üstesinden geliriz biz Türkiye'm,

Bugün bize el ele birlik olmak düşüyor,

Haydi şimdi biz bize yeteriz Türkiye'm."

Corona virüsü ile ilgili bomba iddia: Salgını Bill Gates başlatmış

Corona virüsü vaka sayısı 2 milyona dayanırken ABD'den flaş bir komplo teorisi ortaya atıldı.. ABD'li siyasi danışman ve yazar Roger Stone, "Bill Gates insanlara mikroçip takmak için corona virüsünü yarattı" dedi.

ABD’li yazar ve siyasi danışman Roger Stone, katıldığı radyo programında corona virüsü ile ilgili açıklamalarda bulundu… ABD Başkanı Donald Trump’ın uzun süre danışmanlığını üstlenen ve ABD kulislerinde “efsane” olarak tanınan Stone, corona virüsünü ünlü milyarder Bill Gates’in geliştirdiğini iddia etti.

The Answer isimli radyo programında Joe Piscopo’ya konuşan Stone, “Bill Gates’in bu salgının yaratım ve yayılım sürecindeki rolü çok önemli. Bazı arkadaşlarım bu iddiaların gerçek olmadığını söylerken diğerleri de çok mantıklı buluyor. Gates ve diğer küreselçiler bu aşıları ve mikroçipleri zorunlu hale getirdi” dedi.

Uzun bir süreden beri küresel bir salgına karşı hazırlıklı olunması gerektiğini dile getiren Gates’i eleştiren Stone, “Kimse benim bedenime mikroçip takamayacak” dedi.

POST- KORONA DÜNYA DÜZENİ

(Bercan Tutar. Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü)

Korona virüs salgını global dengeleri alt üst etmiş durumda. Liberal sistemin bütün foyasını ortaya çıkaran salgın bir anlamda küresel bir devrim gerçekleştirdi.

Zira daha şimdiden korona sonrası dünya düzeni ile ilgili devasa bir literatüroluşmuş durumda.

Hemen belirtelim ki korona devrimi en ağır darbeyi reel-kapitalizmin temel dayanağı olan Batılı piyasa uygarlığına indirdi.

En büyük maliyeti ise insani, ekonomik ve siyasi açıdan geleneksel sistemin merkez gücü konumundaki ABD ödüyor.

Çünkü korona her şeyden önce ABD'nin en etkili hegemonya araçlarındanolan ve son dönemlerde ise Çin'in bayraktarlığını yaptığı küreselleşme ideolojisinin tabutuna son çiviyi çaktı.

Salgının ilk aşamalarında şeffaf politika izlemediği için sert eleştiriler alan Çin şimdi her ülkeye yardıma koşarak vaziyeti kurtarmaya çalışıyor.

İşte bu yüzden Çin'in modern İpek Yolu diye nitelenen 'tek kuşak tek yol projesi' post-korona çağında artık eski cazibesini kaybedecek ve daha çokihtiyatlı bir tedirginlikle karşılanacaktır.

Bunun bir diğer nedeni de karşılıklı bağımlılığa dayalı AB ve ABD ile tanımlanan Atlantikçi neo-liberal sistemlerin salgınla mücadelede işlevsizliğinin anlaşılmasıdır.

***

Oysa aralarında Türkiye'nin de yer aldığı ulusal ve sosyal tandanslı devlet formasyonlarına sahip kimi Asya ülkeleri korona sınavından başarıyla çıktı.

Parlamenter sistem yerine güçlü liderlerin yönetimindeki başkanlık sistemleri en iyi performansı sergiledi.

İspanya, Fransa, Almanya ve İtalya gibi ülkelerin karar alma mekanizmalarındaki ağır işleyişin yol açtığı trajedilerin faturası ise ağır oldu.

Başkanlık ve monarşik sistem avantajlarına rağmen ABD ve İngiltere gibi ülkeler de ırkçı "Sosyal Darwinizm'in yeni sürümü olan 'sürü bağışıklığı'ideolojisine sarılmanın bedelini ödüyor.

İşte bu nedenle post-korona döneminde güçlü başbakanlık sistemi veya güçlendirilmiş başbakanlık mekanizmaları ile toplumsal devlet formasyonları küresel ölçekte yeni bir jeopolitik trende dönüşecektir.

Dolayısıyla korona sonrası dünya sisteminde ilk siyasi depremlerin önce Avrupa Birliği'nde (AB), ardından da ABD ve AB arasındaki Atlantik ittifakında yaşanması kaçınılmaz görünüyor.

Korona, birbirlerinin tıbbi malzemelerine el koyacak kadar alçalan ve zorda kalan üyelere yardım etmeyen Batılı aktörlerin 'medeni maskeleri'ni birer birer düşürdü. 

Haliyle korona sonrası dönemde sadece Atlantik değil Çin, Rusya ve Türkiyeliderliğindeki blokta da hem ulusal hem küresel stratejiler yeniden revize edilecektir.

Nitekim Çin'in koronayı yenmesi ABD'nin ise Batı'nın Hasta Adamı'nadönüşmesi, Washington'un II. Soğuk Savaş'taki ilk raundu kaybetmesianlamına geliyor.

Sağlık eksenli yumuşak güç mücadelesinde küresel bir darbe alan ABD, postkorona döneminde Çin ve diğer ülkelerle mücadeleyi askeri, biyolojik ve ekonomik savaş düzeyine de taşıyabilir.

Bu da küresel siyaseti yeniden sıcak çatışmaların yaşandığı bir cepheye dönüştürecektir.

Zaten Henry Kisisnger da WSJ'deki son yazısında "Liberal küresel sistemin yıkılması dünyayı ateşe atacaktır" diyerek yükselen yeni güçlere aba altından sopa gösteriyor.

Ne var ki ulusal saplantılarını aşamayacağı görülen ABD'nin post-korona çağında pek fazla şansı yok, zira tehditleri artık kimseyi korkutmuyor.

ABD liderliğindeki Atlantik ne yaparsa yapsın bu gidişatı engelleyemeyecektir. Koronanın yıktığı küresel ütopyanın enkazından yeni bir dünya doğacaktır.Çünkü zamanın ruhu ve insanlığın ortak talebi, köklü bir küresel değişimi kaçınılmaz kılıyor

DERİN ODAKLAR

(Bülent Erandaç.Takvim Gazetesı Yazarı)

CUMHURBAŞKANIMIZ Tayyip Erdoğan, "Dünya Beşten Büyüktür" mottosuyla mevcut dünya düzeninin çöküşünü haber veriyordu.

BM'DE AYLAN BEBEK konuşmasını asla unutmayalım.

MİT Başkanı Hakan Fidan, adeta 2020 yılı-CORONAVİRÜS kurgulamalarını öngörmüş gibi, geçen yıl Yüksek Öğretim Kurulu'nda (YÖK) konuşmuştu. Hakan Fidan, Türkiye'nin jeostratejik ve jeopolitik konumundan bahsederek şunları kaydetti:

"Bireylerin devletleri tehdit edebildiği yeni bir uluslar arası düzen ortaya çıkıyor. Teknolojik gelişmelerin ve imkânların da etkisiyle, ulus devletlerin çatıştığı klasik rekabet ortamından, bireylerin devletleri tehdit edebildiği, asimetrik çatışmaların yaşanabildiği uluslar arası bir düzen ortaya çıkmaktadır. Hareketli bir coğrafyada bulunan Türkiye, iç içe geçen siyasi, güvenlik, ekonomik, siber tehditlere karşı bilinçli ve hazırlıklı olmak durumdadır."

15 TEMMUZ VE VİRÜS

ABD KUKLASI FETÖ, 15 TEMMUZ'DA İŞGAL SALDIRISINDA BULUNDU. Derin Amerika-NATO gladyosu FETÖ'yü Türkiye'de besledi, büyüttü. Onların sözde lideri Fetullah'ı ABD'de koruyup kolluyor. 15 Temmuz 2016'da Türkiye'yi işgale yönelik harekette Derin ABD, NATO kuklası FETÖ'yü kullandı. Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan liderliğinde Türk Milleti, Haçlı işgalini engelledi. Fetullah'ı istiyoruz vermiyor. FETÖ'CÜLERİN ABD'YE İŞGALİNE İZİN VERİYOR. NEREDE ADALET, NEREDE VİCDAN, NEREDE ULUSLARARI HUKUK?

KORONA SONRASINI SDE (Stratejik Düşünce Enstitüsü ) Başkan Yardımcısı Alper Tan, TAKVİM okurları için değerlendirdi:
"80'li yılların sonunda Sovyetler Birliği'nin parçalanmasıyla yeni bir evreye girilmişti. Sovyetlerin dağılmasıyla, tek kutuplu dünyanın yegâne ve tartışılmaz lideri olma hevesine kapılan ve içine sürüklendiği güç sarhoşluğu ile pervasız bir küresel saltanat hayali kuran ABD, kendisi dışındaki bütün devletleri ve halkaları hiçe sayan, sadece kullanılmaya elverişli aparatlar olarak görmeye başlamıştı.

11 Eylül Saldırılarını bahane eden ABD ve onun güdümündeki NATO, yeni dönemde Sovyetlerin yerine yeni tehdit olarak İslam'ı koymuştu. Bu vaziyet, Hıristiyan veya İslam karşıtı devletlerin ve toplulukların işine geliyordu. Bu nedenle ABD önderliğinde ve NATO desteğinde ORTA DOĞU'yu yeniden çökme rezaletini desteklediler. Bir Haçlı motivasyonu ile Afganistan ve Irak, tarihin en zalim en vahşi en ahlaksız saldırılarıyla işgal edildi. İNSANLIK İFLAS ETTİ. ABD desteğindeki İsrail, BM kararlarını hiçe sayarak Filistinlileri ezdi. Müslüman kanı dökmekten utanmadı, utanmıyor. 20'inci YÜZYIL BARIŞ SAĞLAMA KURULUŞU BM İFLAS ETTI. ABD ile Rusya'nın perde gerisinde anlaştıklarını gösterir insanlık dışı uygulamalar Suriye'de devam ediyor.

25 milyonluk Suriye halkının yarısı, canını kurtarmak için Suriye'den KAÇTI. 4.5 MİLYONLUK MASUM Suriye halkına Türkiye kucak açtı. Korudu. Yaşamalarını sağladı. Dünyanın kabadayısı ABD, İran'a, Venezuela'ya, Rusya'ya kafasına göre TAZMİNAT KESİYOR, "Ne yapıyorsun?" diyen bir 20'inci yüzyıl kuruluşu ortada yok. Böyle bir dünya artık gidemezdi.

Şeytani sistem hızla çöküyor. Çökmekte olan sistemin sahiplerinin bundan sonra kısa zamanda toparlanıp yeni bir sisteme dünyayı razı etme ihtimali neredeyse sıfır. Çünkü bugüne kadar yeryüzünde kolektif olarak işledikleri toplumsal, siyasi, ekonomik, ekolojik cinayetlerle bütün inandırıcılıklarını kaybettiler. Elindeki bu kadar güçlü imkân ve kabiliyete, aşırı derecede kutsanan küresel akla rağmen bu sistem bu kadar zulüm, adaletsizlik, açlık, fakirlik güvensizlik üretti ve bunu bilerek ve isteyerek yaptı ise zaten güvenilmez ve devam ettirilemezdi.

Bu sistemin sahibi olan ülkelerle, askeri, ekonomik ve teknolojik mücadeleyi kazanamayacağını bilen "farklı bir güç", sistemin mayasına uygun olarak çeşitli şekillerde devreye girip-sızıp, fark edilmeden sistemi yönetenleri etkileyerek yaptırdığı veya zemin hazırladığı operasyonlarla, bu devletlerin güçlerini ve enerjilerini, tükettirdi ise çökmekte olan uluslararası sistemin yerini o alacak demektir.

EURONEWS ANALİZ

KAPİTALİZMDE YOLUN SONU MU? ÇARE,SOSYAL DEVLET VE HATTA SOSYALIZM  Mİ?

Koravirüs salgını sorasında yaşananlar bize ne gösterdi? Kapitalist sistem insanlığı yarı yolda mı bıraktı? Çözüm daha fazla sosyal devlet, belki sosyalizm ve hatta komünizm mi?

Dünya devletleri sadece kriz dönemlerinde değil krizden sonra da ellerinin altındaki dev servetleri yoksul ve imkanları kısıtlı kesimlere paylaştırmaya ve onlara bir takım destekler sunmaya devam etmeli mi?

Salgın sırasında sağlık gibi sektörlerde yaşanan kilitlenmelerin nedeni özelleştirmeler mi? Gıda ve hayati malzemelerdeki fiyat artışlarının sorumlusu kuralları ve vicdanı olmayan piyasa ekonomisi mi?

Meseleye bu açıdan bakma eğiliminde olan uzman kişilere neden böyle düşündüklerini sorduk ve dünya genelinde başlayan tartışmanın iktisadi, tarihi ve sosyolojik argümanlarını öğrenmeye çalıştık.

Prof.Dr. Aziz Konukman:

Virüs dönemi sonrası daha sosyal bir devlet sistemi tüm dünyada kaçınılmazdır

Toplumun ortak yön duygusunun yeniden inşa edildiği bir sürece girildi. İnsanlar şunu fark etti; Demek ki, bu sistemin içinde piyasalar tökezlediğinde ben ortada kalıyorum. Ortada kalmamam için güvenceler lazım bana. Daha kontrollü, sosyal güvenceli bir döneme gidemezse kapitalistler, bu sefer çok daha keskin 'sosyalizm, hemen şimdi' talepleri ortaya çıkacak.

Ancak ne olursa olsun bundan sonrasında sosyal devlet taleplerinin yükselişi ve dünya sisteminin de bu yöne evrilmesi kaçınılmazdır.

Ezberler bozuldu

Bugüne kadar bize dayatılan ezberler vardı. Türkiye bunu 80 sonrasında somut şekilde gördü. Farklı siyasal partiler aynı politkaları uygulamaya devam etti. Alternatifim diyenler bile bu neo-liberal politkaları savundu. Ne var ki, tüm dünyada bu ezber bozuldu. Bu kadar piyasalara güvenmek sorunu çözmüyor.

'Washington Uzlaşması'nın sonucu'

Tarihsel olarak piyasaların ilk tökezlemesi değil elbette. Piyasa başarısızlıkları daha önce de oldu. 1930'dan 2008'e pek çok küresel kriz yaşandı. 90lı yıllarda Rusya, Meksika ve başka ülkelerde farklı tarihlerde arka arkaya krizler ortaya çıktığında hemen hemen tüm çevre ülkeler dediler ki 'Washington Uzlaşması' krizle sonuçlandı.

Neydi bu 'Washington Uzlaşması? kabaca üç madde: Bir, devlet küçültülecek. İki, bu çevre ülkelerdeki tüm Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) özelleştirilecek ve üç, deregülasyona yani serbestiyete, kuralsızlığa gidilecek ve piyasayı bozucu ne kadar düzenleme varsa tasfiye edilecek. Bunun için faizler serbest bırakılacak, sermaye hareketleri serbest bırakılacak.vs.

İşte bu model 90'larda tökezlediğinde o zaman ne denmesi lazımdı? 'Sorumlu IMF ve Dünya Bankası'dır o nedenle bu politikaları terk edelim' denmesi gerekiyordu. Ancak tam tersine dediler ki 'Washington uzlaşmasının eksiklikleri varmış onları tamamlayalım'. Adına da 'post-Washington Uzlaşması' (İngilizcesi 'Extended Washington Concensus') dendi.

Aldıkları yeni tedbirler neydi? Yeniden düzenleme (reregülesyon) getirelim ve kuralsızlaştırmayı yine bir kural denetimi yapan kurumlara bırakalım dendi. BDDK, SPK, Tarım Kurulu, şeker Kurulu, Enerji Kurulu gibi özerk kamu otoriteleri eliyle olsun dendi. Bunlara da düzenleyici örgütler (regulative bodies) denildi. Bu 'kalkınmacı devlet'e geri dönüş demek değildi. Politkalar aslında aynen devam edecek ama devletin hakemliği ve gözetiminde edecek.

Sistem çalışanlar için bile yoksulluk üretti

Bu programlar yoksulluk üretti. Sadece piyasalardan dışlanan kesmilerde değil üstelik. İş gücü içerisinde yoksullaşma yaşandı. 'Çalışan yoksulluğu' diye bir durum oluştu. Sürekli kemer sıkma politkaları sonucu emekçiler geçinemez hale geldi.

IMF gibi kurumların raporlarında dikkat edin 'yoksulluğun azaltılması' ifadesi geçer hep. Yani elemine edilmesi, ortadan kaldırılması değil. O tür ifadeler ancak Birleşmiş Milletler'in olaylara piyasacı bakmayan bazı yapıları vardır onların raporlarında yer alır.

Yani bu bize neyi gösteriyor? IMF ve Dünya Bankası kendi programlarının sürdürülebilirliğini sağlamak için yine kendi programları sonucu ortaya çıkan yoksulluğun yönetilmesini istiyorlar. Tüm bunlar için 'yönetişim' (governance) diye bir ilke getirdiler. Bu nedir? Siyaseti ekonomiden uzaklaştırmak.

Karar mekanizmalarına sermaye yerleşti

Bunun için de karar süreçlerine üçlü bir yönetim getirelim dediler. Kim bunlar? Sivil Toplum Kuruluşları (STK), doğrudan sermaye temsilcileri ve uluslararası finans piyasaları tarafından akredite edilmiş bürokratlar. Sorun şu ki; üçü de sermaye tabanlı ve onun kontrolünde. STK'nın asıl açılımı 'Sermaye Tabanlı Kuruluşlar'dır. Karar mekanizmalarına DİSK'in veya TÜRKİŞ'in davet edildiğini göremezsiniz. Bürokratlar da uluslararası sermayenin onayından geçmiş kişiler hep tabi. Üç koltuğu da sermayeye verdik.

Siyaseti ekonomiden ayırıyoruz adı altında karar mekanizmalarına sermayeyi oturtmuş oluyoruz. Sonuç olarak da eğitimden sağlığa her alanda özelleşmeye gidiliyor ve bir kriz vurduğunda sistem de krize giriyor.

Atipik istihdam biçimleri tipik istihdam biçimlerine dönüşebilir 

Dolayısıyla bugünkü kapitalist ve sosyalist sistem tartışmalarını son derece anlamlı buluyorum. Çünkü salgın krizi ile birlikte bir takım şeylerin olabilirliği görüldü. Eskiye dönüş kolay kolay söz konusu olamaz. Mesela atipik istihdam biçimleri tipik istihdam biçimlerine dönüşebilir bundan sonra. Ben mesela hocayım ve evden üniversiteye ders verebiliyorum. yarın normale bile dönsek bu mekanizmalar kalıcı hale gelebilir.

Bu nedir? Yıllardır atipik istihdam modeline itiraz eden sol çevreler açısından farklı bir durum yaratıyor. Sendikalar iş sözleşmelerindeki esnekleştirici hükümlere hep itiraz ettiler ancak şimdi mücadele hem bu tür bir istihdam modelini kabul ettirmek hem de bunu varolan hakları kaybetmeden ve hakedişler düşürmeden kabul ettirmek.

Kapitalistler bu tür atipik istihdamları sosyal hakları geriletmek için kullanıyordu. Esnek istihdam sendikaların örgütlü yapılarını kırmak için getirilmişti. Ama şimdi teknolojinin bu olanaklarından faydalanmamak niye kardeşim? Hem faydalanacağız hem de hakkımızı hukukumuzu koruyacağız. Belki bu şekilde daha az saat çalışacağım ama ücretim düşürülemez, sosyal haklarım tasfiye edilemez çünkü ben görevimi böyle de yerine getirebiliyorum. Dolayısıyla sol da bu istihdam biçimine itiraz aşamasını geçti artık.

Yeni dönem bıçak sırtı: fırsatlar ve riskler bir arada

Bu durum yeni bir fırsat doğurabileceği gibi tersi de olabilir ve neo-liberalizmin çok otoriter formları hayatımıza da girebilir. Kişisel verilerimiz farklı şekillerde kullanabilir ve bazı özgürlüklerimiz kısıtlanabilir. Bu bir bıçaksırtıdır ve bunu iyi görmemiz gerekir.

Yaşanan tartışmalara ilişkin fikirlerini sorduğumuz Prof.Dr. Yalçın Karatepe'nin görüşü de mevcut piyasa ekonomisi anlayışının yara aldığı yönünde:

Yalçın Karatepe:Finans Profesörü

Her bireyin kişisel menfaatini gözetmesi halinde toplumsal faydanın da artacağı düşüncesi önemli bir yara almıştır

COVID-19 salgınıyla birlikte mevcut ekonomik sistem de sorgulanır hale geldi. Odağında her bireyin kişisel menfaatlerini gözetmesi halinde toplumsal faydanın da artacağı düşüncesi olan mevcut piyasa ekonomisi anlayışı önemli bir yara almıştır. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler yaklaşımı küresel sorunların sonuçlarının ağır olmasına yol açmaktadır.

Toplumsal menfaati kollayan düzenleme ve karar süreçlerine ihtiyaç var

Hatırladığımız tarih boyunca ortaya çıkan krizlerin büyük çoğunluğu uygulanan yanlış ekonomik programların bir sonucuydu. Oysa şimdi karşı karşıya kaldığımız problem doğadan gelen ve tüm insanlığı sağlık ve ekonomik olarak tehdit eden bir olaydır. Bu nedenle alınması gereken önlemler ve ihtiyaç duyulan kaynak tahsisi konusu mevcut sistemin sorunlarının daha net biçimde ortaya çıkmasına ve bu sorunların çözülebilmesi için toplumsal menfaati kollayan düzenleme ve karar süreçlerine ihtiyaç olduğunu açık bir biçimde önümüze koydu.

Sosyalizm gelmeyecek ama sosyal devlet anlayışı talep edilecek

Buradan kastettiğim şey bu salgın sona erdikten sonra kapitalist sistemin sosyalist ya da komünist bir sistem ile değişeceği değildir. Sosyal devlet anlayışı talep edilecek ve karşılık bulacaktır.

Daha çok göreceğimiz kamusal hizmetlerin öneminin arttığı ve bu alanlara önemli yatırımlar yapıldığı olacaktır. Sağlık, eğitim, çalışma hayatı, sosyal güvenlik vb alanlara daha fazla kaynak aktarılacaktır. Çalışma koşullarında ve ücretlerde önemli düzenlemeler yapılacaktır. İnsanlar daha ucuzu aramak yerine daha “iyiyi” aramaya başlayacaktır. Fastfood restoranda hamburgeri ucuza yemek tercih olmaktan çıkıp, orada çalışanların sağlık ve gelir koşulları daha fazla önem verilen konulardan olacaktır.

Vergi sisteminde de kökten bir revizyon gerekecek

Bunların finanse edilmesi ise vergi sisteminde kökten bir revizyona gitmek ile mümkün olacaktır. Yüksek gelir gruplarında bulunanların çok yüksek oranlarda vergilendirilmesi yapılacaktır. Bu, halk tarafından talep edilecektir.

Bugün var olan mevcut düzende dünyanın en zengin 2000 kişisinin toplam servetinin 4,5 milyar insanın toplam servetinden daha fazladır. Var olan eşitsizliğin temel göstergelerinden birisi de budur. Bu nedenle kamusal ihtiyaçların finanse edilmesi için zenginler daha fazla vergilendirilecektir.

Küreselleşme de sorgulanacak

Küreselleşme de bu dönemin sonunda sorgulanacaktır. Özellikle tedarik zincirleri yeniden yapılandırılacak, ulusal üretim önem kazanacaktır. Fayda maliyet analizleri sadece ekonomik olarak değil, aynı zamanda ulusal çıkarlar da gözetilerek düzenlenecektir diye düşünüyorum.

ÖDP eski genel başkanı, iktisatçı ve endistri mühendisi Prof.Dr.Hayri Kozanoğlu "Eğer bu kadar finansallaşma ve piyasa toplumunun bu kadar derinleşmesi olmasaydı insanlık bu krizin ekonomik sonuçlarını daha kolay atlatırdı diye düşünüyorum" diyerek bundan sonraki gelecekte iki eğilimin çatışacağını şöyle anlattı:

Hayri Kozanoğlu:İktisat Politikası Profesörü

Salgınlar önemli sosyal dönüşümleri sağlayabilir ama gerekli olan bu yönde bir arzunun toplumda zaten birikmiş olması. Biz de tam böyle bir dönemi yaşıyoruz.

Tarihte de görüldüğü gibi salgınlar önemli sosyal dönüşümlerin tetikleyicisi olabilirler ama böyle bir dönüşümün gerçekleşmesi için zaten sistem içerisinde bir değişim arzusunun birikmiş olması lazım. 17. yüzyıldaki veba salgını feodalizmin sonunu getirdi ancak zaten bunun öncülleri görülmekteydi. Aynı şekilde 19. yüzyılın ortasında kolera salgını sanayi devrimini hızlandırdı ama bunun da objektif koşulları oluşmaktaydı.

Benzer şekilde düşünürsek salgın öncesinde de dünyada hali hazırda gelir ve servet dağılımı derin uçurumlara sahipti. Bu sadece işçi sendikalarında değil Davos gibi dünya forumlarında ve Foregin Affairs gibi dünyanın en bilinen düşünce kuruluşlarında da kapitalizmin geleceği tartışılıyordu. ABD'de gençler arasında sosyalizmi kapitalizme tercih edenlerin oranı çok daha yüksekti. Evrensel temel gelir gibi konular popüler olmuştu.

Dünyanın en zengin insanları bile artık teknolojik gelişmelerin gelecekte insanlara yaşanabilir bir gelir veya bir yaşam standardı sunamayacağını fark etmişlerdi ve bunu dile getiriyorlardı. İşte böyle bir dönemde salgın söz konusu oldu.

İtalya ve İspanya çok açık iki örnek oldu

İşte İtalya ve İspanya'da sağlık sisteminin özelleştirilmesi ile temel sağlık hizmetlerini herkese verebilmek yerine parası olanların talepleri doğrultusunda bir hizmet altyapısı oluştuğu görüldü. Örneğin estetik için veya cinsel yetersizlik gibi şeyler için tasarlandığı ama en yoksullarda görülen en temel hastalıklarla bir salgın durumunda cevap verecek şekilde düzenlenmediği görüldü.

Genel olarak hayatta da lüks lokantaların, her gün makyaj veya alış-veriş yapmanın hiç de öyle temel gereksinimler olmadığı görüldü. Yani insanlar geçmişe dönüp temel ihtiyaçlarını tekrar düşünmek zorunda kaldılar.

Bir de tabi bulaşıcılık meselesi 'her koyun kendi bacağından asılır' veya 'gemisini kurtaran kaptan' tarzı düşüncelerin yeterli olmadığını, başka insanların yaşadığı risklerin kendileri için de risk oluşturduğunu gösterdi. Kısaca birçok şeyin sorgulanması için uygun bir ortam oluştu.

Çatışacak olan iki eğilim

Ben bu durumda iki eğilimin çatışacağını ve insanların tavırlarına göre bir yönelimin ortaya çıkacağını düşünüyorum. İşte eğilimlerden biri sosyal devletin ve ihtiyaçların kamu kaynakları ile temin edilmesinin öneminin anlaşılması. Meselenin Çin ile ilgili değil tüm insanlığın kaderinin ortak olmasıyla ilgili olduğunun görülmesi. Sınır ulus tanımayan problemler karşısında daha eşitlikten, özgürlükten, dayanışmadan, enternasyonalizmin hüküm sürdüğü bir eğilim egemen olabilir.

Diğer eğilim ise işin riski; çünkü bu salgınla mücadele çok sıkı bir disiplin gerektiriyor. yurttaşların devletleri tarafından gözlemlenmesini, denetlenmesini ve kural dışı davrananların cezalandırılmasını gerektiriyor. Bu tip dönemlerde bilgilerin merkezileştirilmesi, ülkeleri yönetenlerin bütün gücü elde toplamak istemesi, otoriterleşme eğilimlerinin güçlenmesi tehlikesi söz konusu. Türkiye de bunlardan biri. Dayanışma çabalarının tek elde toplanmaya çalışılması, 'Biz bize yeteriz' söylemiyle milliyetçiliğin körüklenmesi bunlara örnek.

Macaristan ve Brezilya gibi yerlerde de bunları görebiliyoruz. Aşırı sağın sınırların kapatılması, ulusal kimliklerin ortaya çıkmasını, enternasyonel ve kozmopolit eğilimlerin ne kadar tehlikeli olduğunun propogandasını yaptıklarını görüyoruz. Bu tezlere de güç kazandırabilecek olan bir ortam var.

Sol siyasetçi, hukukçu ve yazar Hüseyin Aygün de sosyal medyada attığı bir tivit ile konuyu gündeme getirenlerden biri oldu ve Mansur Yavaş için söyledikleri dikkat çekti. Aygün'den de kısaca konuyu değerlendirmesini istedik:

Hüseyin Aygün:Hukukçu-Yazar

Komünizmin kötü mirası nasıl aşılır bilmiyorum ama korona gibi krizler buna yardımcı oluyor. 

Korona'dan önce zaten bir kriz hali vardı dünyada. Bu kapitalizmin kriziydi ve onun yarattığı siyasi bir yönetememe hali vardı. Korona bu krizi şiddetlendirdi ve bir avuç mutlu azınlıkla yaşam kaygısı olan çoğunluğun arasındaki çelişkiyi şiddetlendirdi.

Sağlık sektörünün son 30-40 yılda her yerde özelleştirilmiş olması ve devletlerin bu hastanelere 20-30 senedir desteklediği gerçeği de eklenince buna bir sağlık krizi de eşlik etti. Her gün bin civarı insan batı demokrasilerinde ölüyor. Bu nedenle komünizme olan ilgi son derece artmış durumda.

Yalnız batıdaki gençler arasında bu ilgi artarken Rusya'da falan artmaması benim ilgimi çekiyor. Sosyalizmi deneyimleyen ülkelerde komünist partilerin hatta komünist fikirlerin bile yükselmemesi dikkat çekici.

20.yy'da komünizm insanlığın kendisine tanıdığı fırsatı çok hovardaca harcadı. Bu nedenle o kötü miras nasıl aşılacak ne zaman aşılır bilemiyorum. Ancak korona gibi krizler buna yardımcı oluyor. Ben Mansur Yavaş tivitini o yüzden attım yani bir ironi yapıyordum. (Gülüyor)

GAZETECİ-YAZAR FERHUNDE ÜLKÜSEL 103 YAŞINDA VEFAT ETTİ

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin en kıdemli kadın üyesi, 1997 Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü ve Basın Şeref Kartı sahibi Ferhunde Ülküsel ,103 yaşında,12 Nisan 2020 Pazar günü vefat etti.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu'nun yayınladığı başsağlığı mesajında "1955 yılında Cemiyetimize üye olan, gazetecilik mesleğine uzun yıllar başarıyla hizmet veren Ferhunde Ülküsel’i kaybetmenin üzüntüsü içindeyiz. Ailesine ve basın topluluğumuza başsağlığı diliyoruz" denildi.

FERHUNDE ÜLKÜSEL KİMDİR?

1917 yılında Samsun ‘da doğdu. Samsun Kız Lisesi’nde mezun oldu. Çalışma hayatına İktisat Vekaletinde (1939-1943) başladı. Daha sonra sırası ile Anadolu Ajansı (1943-1961), Son Havadis Gazetesi (1962-1968), Türk Haberler Ajansı'nda (1968-1970) çalıştı. 1997 yılında Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü aldı. Basın Şeref Kartı taşıyordu. İki çocuğu var.

TRT GENEL MÜDÜRÜ İBRAHIM EREN  AÇIKLADI

TRT EVDEN YAYIN DÖNEMİ.

TRT Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü İbrahim Eren, korona virüs tedbirleri kapsamında alınan dikkat çekici bir önlemi paylaştı.

Eren,  “Bizim evimiz sizin eviniz” başlığı ile yaptığı paylaşımda TRT World’de sunucuların evden haber sunumuna başladığını duyurdu.

Klip şeklinde hazırlanan bağlantıda COVİD-19’a karşı TRT World sunucusu Alican Ayanlar’ın evine kurulan yayın düzenekleri ve yayına başlama anı gösterildi.

8 bine yakın çalışanı bulunan devlet televizyonu TRT’de daha önce alınan tedbirlere rağmen pozitif vakalar görülmüştü.

Önümüzdeki günlerde TRT’nin diğer kanallarında da evden yayın uygulamasına geçilip geçilmeyeceği ise merak konusu.

KÜLLİYE’DE SOSYAL MEDYA ZİRVESİ

Facebook, Twitter, YouTube gibi sosyal ağlar ihlal taleplerine 48 saat içinde cevap verecek. Şirketlerin Türkiye’de   temsilcilik açması zorunlu olacak

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde Meclis'e sunulması planlanan torba yasa teklifinde yer alan sosyal medya düzenlemesine ilişkin önceki gün Cumhurbaşkanlığı Dijital Dönüşüm Ofisi Başkanlığı, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK), Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ile siber olaylara müdahale ekiplerinin katılımı ile bir zirve gerçekleştirildi. Zirvede Meclis'e sosyal medya ile ilgili sunulacak düzenlemenin aynısının Almanya ve Fransa tarafından geçtiğimiz yıl devreye alındığının ifade edildiği öğrenilirken, Türkiye’de de vakit kaybedilmeden sosyal ağ sağlayıcılarına yönelik yaptırımlar içeren tedbirlerin getirilmesinin gerektiği belirtildi.

48 SAAT ÖNERİSİ

Bu kapsamda mevcut teklifte yer alan "sosyal ağ sağlayıcıları özel hayatın gizliliğini ihlal başvurularına 72 saat içinde cevap vermek zorundadır" yönündeki düzenlemedeki sürenin 48 saate çekilmesi yönünde de tavsiye kararı alındığı belirtildi. Bu önerisinin Meclis'e sunulacağı ifade edildi.

HESAPLAR KAPATILMIYOR

Tüm dünyada Facebook, Twitter, YouTube gibi sosyal ağlar bir algı merkezine dönüşürken, Türkiye de bu durumdan en fazla etkilenen ülkeler arasında yer alıyor. Toplantıda yapılan değerlendirmede çok sayıda asılsız haber üreten, toplumu kin ve düşmanlığa sevkeden, ülke içerisinde ikilik yaratmayı hedefleyen paylaşımlar yapan operasyonel hesapların çoğu kez bu şirketlere bildirilmesine rağmen kapatılmadığının da ifade edildiği öğrenildi. Ayrıca Meclis'ten geçecek sosyal medya düzenlemesinin BTK yetkilileri tarafından doğrudan sosyal ağ şirketlerinin tepe isimlerine gönderileceği ifade edildi.

TELEFON DOLANDIRICILIĞI %11 ARTIŞ GÖSTERDİ

Asayişle ilgili artışın yüzde 4 oranında motosiklet hırsızlığı olaylarında ve özellikle telefonla olmak üzere dolandırıcılık olaylarında yüzde 10.7 arttığı belirlendi. Telefonla dolandırıcılıkta yaşanan artış da yine dolandırıcıların düşük riskle, süreçte evde kalan vatandaşları hedef alması bakımından dikkat çekti.

TEMSİLCİLİK AÇMALARI ZORUNLU OLACAK

Türkiye'de 1 milyondan fazla kullanıcısı olan Facebook, Twitter, Youtube, Tik Tok gibi sosyal ağların Türkiye'de temsilcilik açmaları düzenlemeyle artık zorunlu kılıyor. Şirketler, hali hazırda sadece avukatlarıyla ülkede davaları takip ederken, şirketi temsil etmiyorlar. Şirketler, böylece Türkiye ile doğrudan muhatap kapısını da kapatmış oluyor.

DİNLEMEYENE SINIRLAMA GELECEK

Düzenlemenin yürürlüğe girmesinden sonra 30 gün içinde temsilci belirleme ve bildirme yükümlülüğünün yerine getirilmemesi halinde, sitenin internet bant genişliği 30 gün içinde yüzde 50, 60 gün içinde yüzde 95 oranında daraltılabilecek..

HAMLET YA DA HEKUBA İLK KEZ TÜRKÇE’DE

Kitap, İngiliz yazar Shakespeare’in kaleme aldığı “Hamlet”in, bir intikam hikayesinden çok daha ötede bir yerde olduğu anlatılıyor

VakıfBank Kültür Yayınları, Alman siyaset kuramcısı Carl Schmitt’in “Hamlet ya da Hekuba” isimli kitabını Türkçe’de ilk kez okura sunuyor.

Schmitt, kitapta İngiliz oyun yazarı William Shakespeare’in eseri, dünya tiyatro tarihinin unutulmazı “Hamlet”in zihinsel arka planına odaklanıyor, eseri tarihsel bağlamda değerlendiriyor.

Cana Bostan tarafından Türkçe’ye çevrilen kitap, eleştirmenlerin görüşlerini aktarmasının yanı sıra Dumas, Sartre, Goethe ve Schiller gibi yazarlara yaptığı atıf ve yorumlarla eserin estetik-siyaset ilişkisini ortaya koyması açısından kapsamlı bir çalışma.

Shakespeare’in “Hamlet”i bugüne dek genel itibarıyla bir intikam öyküsü olarak sahnelendi. Her dönem izleyici rekorları kırarken arkasında sayısız soru işareti bıraktı.

Öncelikle bu oyunun Shakespeare’in diğer tragedyalarından farklı olduğunu belirtmek gerekiyor. Schmitt, bunun nedenlerini incelediği kitabında, karakterin ve olay dizisinin siyasi ve tarihsel bir olaydan etkilendiğini söylüyor.

Oyuna da adını veren Danimarka Prensi Hamlet, trajiğin kaynağı, dönemin koşulları, eylemsizliği, aşka bakış açısı, insan ilişkileri, içsel çatışmaları ve tarihsel bağlamı göz önüne alındığında bir hayli sıra dışı bir karakter. Schmitt’e göre oyunun öyküsü basit bir intikam hikayesinden çok daha ötedeki bir trajediyi barındırıyor.

Oyunda iyi eğitimli Prens Hamlet, babasının ölüm haberini alınca ülkesine döner. Annesi Gertrude ile amcası Claudius evlenmiştir ve sıra Hamlet’te olmasına rağmen amca Claudius tahtta oturmuştur.

Bir gece vakti Hamlet, surların üzerinde dolaşırken babasının hayaletini görür. Hayalet kendisini öldüren kişinin amcası Claudius olduğunu söyleyince Hamlet, bu cinayeti ortaya çıkarmak ve intikam almak ister.

5 perdelik oyun bunun üzerine kurulu gibi görünür. Schmitt kitabında, Kral Hamlet’i öldüren kişinin kraliçe eşi de olabileceği saptamalarına yer vererek anlatıyor:

Annenin suçluluğu meselesi oyunun başından itibaren seyirciye musallat olur ve sonuna dek de seyircinin peşini bırakmaz. Cinayete kurban gitmiş babasının intikamını almak isteyen bir oğul ne yapmalıdır? Hele ki bu durum artık katilin karısı olan annesine de bir darbe indirmesine yol açıyorsa?

Hamlet, ikinci perde ikinci sahnede tüm karakterler sahneden çıkınca kendi kendine konuşur; Hekuba tiradıyla, annesi ve amcasına bir oyun sahneleyeceğini, bu oyunla her şeyin ortaya serileceğini söyler.

Bu da üçüncü perdedeki oyun içindeki oyun sahnesiyle aktarılır. Herkes şaşkına döner. Schmitt’in tirat ve oyun içinde oyun mantığından yola çıkarak adını verdiği kitabının ilerleyen sayfalarındaki görüşleri, kraliçe tabusu ve bir intikamcı figürüyle ilgili. Schmitt, konuyla ilgili şunları söylüyor:

Bu bizi trajik olayın kökeni meselesine, trajiğin kaynağı meselesine götürür ki, ben kendi adıma bu kaynağı yalnızca tarihsel bir gerçeklikte bulabildim. Buradan hareketle Hamlet’i, onun somut durumundan yola çıkarak anlamaya çalıştım… Shakespeare’in ‘Hamlet’i ve onun çeşitli yorumları üzerinde yeterince mesai harcayan kişi mevzunun havsalaya sığmayan derinliğine de yakinen vakıf olur. Orada öyle patikalar görür ki, pek çoğu uçuruma sürüklerken, kimisi de uçurumdan doğar. Bunun yanı sıra benim gibi Shakespeare’in Hamlet’inin Mary Stuart’ın oğlu Kral James ile bir ilgisi olduğu kanaatine varan biri pek çok tabuyla karşılaşır ve fazladan yanlış yoruma teslim olma tehlikesine atılır.

RTÜK BAŞKANI ŞAHIN’DEN NETFLIX AÇIKLAMASI

Uyardık, gözümüz üzerlerinde…..

Ebubekir Şahin: RTÜK yönetimi olarak toplumumuzu rahatsız edecek her türlü yayın içeriğine geçit vermemekte kararlıyız

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Başkanı Ebubekir Şahin, çevrimiçi dizi ve film izleme platformu Netflix’i “uyardıklarını ve gözlerinin üzerlerinde olduğunu” söyledi.

Akit gazetesi geçen günlerde Türkiye’de çekilen Netflix dizisi Love 101 hakkında “Net provokasyon” başlıklı bir haber yayımladı. Haberde “Asil Müslüman Türk milletinin mukaddesatına saldıran LGBTİ’li sapkın eşcinseller, şimdi de dijital yayın platformu Netflix aracılığıyla propaganda yapmaya başladı. Netflix Türkiye tarafından çekimleri tamamlanan ‘Love 101’ isimli sapkın dizi 24 Nisan’da gösterime girecek. Ramazan-ı Şerif’in ilk günü yayınlanacak olan dizi, Türk oyunculardan oluşurken, LGBTİ’li bir sapkını canlandıracağı iddia edilen karakterlerden birinin isminin Osman olması dikkat çekiyor” gibi ifadeler yer aldı.

Bugün de konu hakkında Akit’e demeç veren RTÜK Başkanı Şahin, şunları söyledi:

Uyardık, gözümüz üzerlerinde. Çocuk ve gençlerin fiziksel ve ruhsal gelişimlerine olumsuz etki edebilecek yayın içeriklerine göz yummamız mümkün değildir. Kırmızı çizgilerimiz bellidir. RTÜK yönetimi olarak toplumumuzu rahatsız edecek her türlü yayın içeriğine geçit vermemekte kararlıyız.

"İkazları dikkate aldıklarını gördük"

Şahin, sözlerine şöyle devam etti:

İnternet üzerinden isteğe bağlı yayıncılığın düzenleme ve denetleme görevi Üst Kurulumuza verildikten sonra hızlıca yönetmelik çalışmalarını tamamladık ve lisanslama süreçleri ilerliyor. Bu kapsamda yerli ve yabancı seç-izle platformlarıyla zaman zaman bir araya gelerek talep ve beklentilerimizle kırmızı çizgilerimizi kendilerine aktardık.  Uluslararası ve yerli markalarla iletişim noktasında sorun yaşamıyoruz.

Denetim mekanizmalarımızı da oluşturduk. İzleme ve Değerlendirme Dairemizin uzmanları diğer yayınları olduğu gibi isteğe bağlı yayıncılık alanını da sıkı bir şekilde takip ediyorlar. Görevimiz gereği gözümüz üzerlerinde. Gerekli hallerde kendilerini önce sözlü uyarıyoruz. Şifahi yaptığımız ikazları dikkate aldıklarını da gördük.

Bu alanda başta sosyal medyada olmak üzere kamuoyunda son yapılan tartışmaları titizlikle izliyoruz. Bu noktada ilgili platform yöneticileriyle de gerekli temasları sağladık, uyarılarımızı yaptık. Kendileri sosyal medya üzerinden yaptıkları açıklamada dizi karakterlerine ilişkin dolaşan iddiaların asılsız olduğunu belirttiler. Aksi bir durumda tavrımız bellidir ve nettir.

"Kırmızı çizgilerimiz belli"

“RTÜK olarak toplumumuzun milli ve manevi değerlerine aykırı olası yayınlara karşı müsamaha göstermeyeceğimizi özellikle vurguladık” diyen RTÜK Başkanı, “Çocuk ve gençlerin fiziksel ve ruhsal gelişimlerine olumsuz etki edebilecek yayın içeriklerine göz yummamız mümkün değildir. Kırmızı çizgilerimiz bellidir, millet iradesiyle ortaya konulan ilgili yasamızdan aldığımız yetkiyle hareket ediyoruz.

RTÜK yönetimi olarak toplumumuzu rahatsız edecek her türlü yayın içeriğine geçit vermemekte kararlıyız” ifadelerini kullandı

24 Nisan’da Netflix’te yayınlanacak olan dizi için platformda şu tanıtım yer alıyor:

Öğretmenlerinin bir basketbol koçuna aşık olmasını sağlamaya çalışan dört isyankâr ve bir örnek öğrenci, birlikte arkadaşlığı, aşkı ve kendileri olma cesaretini öğrenir.

Netflix, RTÜK denetimine girmişti

Radyo, Televizyon ve İsteğe Bağlı Yayınların İnternet Ortamından Sunumu Hakkında Yönetmelik 2019 Ağustos ayında Resmi Gazete'de yayınlandı.

Bu yönetmelikle birlikte Netflix, Puhu TV ve BluTV gibi platformlar RTÜK denetimine girdi.

Kararla birlikte bu yayınlar RTÜK’ten lisans aldığı için Türkiye’de belirlenen sansür kurallarını uygulamak zorunda kalıyor.

AHMET KEKEÇ: FOX TV’NİN LİSANSI İPTAL EDİLMELİDİR

Bir Amerikan kuruluşu... “İzinle” ülkemizde yayın yapıyor... Dolayısıyla, yayın yaptığı ülkenin kuralları FOX TV’yi de bağlar, bağlamalıdır.

Hayır, bu TV bağımsız bir ada gibi.

İstediği gibi yayın yapıyor.

İstediği gibi çarpıtıyor.

İstediği “yalanları” yaygınlaştırıyor.

Kısacası, yayın yaptığı ülkenin “sinir uçlarıyla” oynayan ve her biri “milli güvenlik sorunu” oluşturabilecek manipülasyonlarda bulunuyor.

Geçen haftaki performanslarına bir bakalım.

Bakalım nasıl “yayıncılık” yapıyorlar!

BİR- Sağlık Bakanı Fahrettin Koca canlı yayında son durumu açıklıyor. İlk günden başlayarak toplam can kaybı 1.006’ya yükselmiş. Vaka sayısı ise 4 bin 747’ye çıkmış. FOK TV bunu, alt yazıyla, “bir günlük can kaybı 1.006” olarak sunuyor.

Dünya rekoru...

Bu hatasını (daha doğrusu yalanını) düzeltmiyor. Alt yazı uzunca bir süre “o şekilde” kalıyor.

İKİ- Bu kanalın sunucularından biri, “Biz Bize Yeteriz Türkiyem” kampanyasını değerlendirirken (itibarsızlaştırırken) vatandaşa hitaben şunları söylüyor: “Devlet bankalardaki mevduatınıza el koyacak.”

Kaos ve kargaşa çıkaracak bir yalan...

Yalan olduğunu bile bile yapıyor bunu.

Manipülasyona doymuyor, erkesi gün Ali Babacan’ı ekrana çıkarıyor. Aynı yalanı bir de onun ağzından dinletiyor.

Sorulduğunda, “Sehven oldu, yanlışlıkla oldu” diyorlar ama esasında “programlı” yalanlar bunlar.

Hazır yeri gelmişken, bir de “Portakal” namıyla maruf arkadaşa bakalım. Belli ki “seçilmiş” biri. “Takıntı” derecesinde AK Parti veErdoğan düşmanı bir adam...

FETÖ’cüleri ve PKK’lıları çok seviyor.

Birlikte çalıştığı “gazeteciler”den (!) bazıları hâlâ FETÖ şüphelisi.

PKK’yı da “meşru siyasal taraf” sayıyor. Arada sırada “PKK’ya teşekkür etmelisiniz” gibilerden açıklamalar yapıyor.

Mizansen (kurgulu) haber yaptıracak kadar kendini düşüren bu adam sürekli “teşhir” edilmelidir.

Onun cezası da bu olsun...

Utanmayacaktır ama gelecek kuşaklarda bir dönem Türkiye’de nasıl gazetecilik yapıldığına dair bir kanaat oluşsun/oluştursun.

Portakal gibi “düşük” adamlara alan açan özel televizyon kanalı FOX TV’ye gelince...

Bu kanalın yayınları teşrih masasına yatırılmalıdır.

Sürekli “kaos” ve “iç kargaşa” kovalayan (kaosu ve iç kargaşayı siyaset yordamı haline getiren), dolayısıyla giderek bir milli güvenlik sorununa dönüşen bu kanalın lisansı gözden geçirilmeli, hatta iptal edilmelidir.

Siz Amerika’da, Amerika’nın içişlerine bu kadar müdahil ve bir güvenlik sorunu oluşturacak kadar sinir uçlarında gezinen, sürekli kaosa ve kargaşaya oynayan bir televizyon yayınını hayata geçirebilir misiniz?

Buna izin verilir mi sanıyorsunuz?

Bunu yapamazsınız.

Dolayısıyla biz de, Gezi ve 17/25 Aralık’tan başlayarak, ülkenin altını oymaya çalışan girişimlerin tümünde “aktör” olarak pozisyon almış, hatta 15 Temmuz darbesini tedvire memur edilmiş bu “düşman” kanala izin vermemeliyiz.En azından, “mütekabiliyet” aramalıyız.’’

AKİT TV SUNUCUSU VE ANNESİ KORONA’YA YENİLDİ

4 saat arayla vefat ettiler.

Korona virüs salgını basın dünyasından bir ismin daha ölümüne neden oldu.Mesleği gereği evlerine çekilemeyen basın emekçileri arasında da hızla yayılmaya devam eden koronavirüs yüzünden bugün bir medya mensubu yaşamını yitirdi. AKİT TV program yapımcısı ve sunucu Süleyman Usta ve annesi Nurhayat Usta, 4 saat arayla yaşamını yitirdi.Süleyman Usta, Akit TV’de ilgi ile izlenen Sümenaltı ve Haber Analiz gibi programlara imza atmıştı.

Zİ-FİLM SEKTÖRÜNÜN KORONAVİRÜS ÇIKMAZI

Halihazırda sorunlarla boğuşan sektörü bu kez de Kovid-19 vurdu. Dizi setleri durdu, filmlerin vizyona giriş tarihi ertelendi. Yönetmenler  değerlendirdi

Koronavirüs salgını dünyayı etkisi altına alırken, hem toplum sağlığına hem de ekonomiye darbe vurdu.

Sağlık açısından en riskli şartlarda görev yapan dizi-film sektörü çalışanları da yaşananlardan en çok etkilenenler arasında.

Birbirinden farklı mekanlarda, kalabalık gruplarla çekilen pek çok dizi ve film setinin bulaş riskine davetiye çıkarması nedeniyle durdurulması, direkt ve dolaylı yoldan yüzbinlerce kişinin etkilenmesine neden oldu.

Sektördeki son durumu Independent Türkçe’ye değerlendiren Sinema-TV Sendikası Başkanı Tuba Ataç ile yönetmenler Hilal Saral, Ezel Akay ve Altan Dönmez, insan sağlığının her şeyden önemli olduğunu vurgulayarak "Setleri Durdurun" çağrısı yaptı.

Bu sezon dizilerin devam etmesinin zor olduğunu belirten Ataç, Saral, Akay ve Dönmez'e göre haziran ayında yayınlanması beklenen yeni diziler için de belirsizlik hakim.

Zira önümüzdeki ay başlanması gereken çekimler için henüz yaprak dahi kımıldayamıyor.

İşin sinema tarafında da durum farksız. Vizyona girmesi beklenen filmler, sonbahara ertelenmiş durumda.

Ancak bu durum vizyon zamanında  film sayısındaki yoğunluk nedeniyle bir sıkışıklığa neden olabilir.

Ez cümle, dizi-film sektöründeki tüm hazırlıklar artık önümüzdeki sezona programlı vaziyette.

Ancak arada işsiz geçirilmesi muhtemel 6 aylık süreç can sıkıyor. 

Özellikle de kaşe denilen haftalık ücretle geçimini sağlamaya çalışan set çalışanları darda.

 “İnsanlar evinde karantinada yeni bölüm izlesin diye 300 kişiyi riske atmak korkunç”

Bu sezon çekimleri süren 40 diziden 4'ünün (Eşkiya Dünyaya Hükümdar olmaz, Arka Sokaklar, Gel Dese Aşk ve Sevdim Seni Bir Kere) setinin ısrarla sürdürülmesine tepki gösteren Sinema-TV Sendikası Başkanı Tuba Ataç, “Şu çok net ki, setlerini durdurmayan dizilerin yapımcıları ve kanalları, göz göre göre para için insanları tehlikeye atıyor“ dedi.

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na tüm setlerin durdurulması çağrısı yapan Ataç’a göre kanallar, yapımcılara “Sizden yeni kaset (bölüm) beklemiyoruz” demeden sorun çözülmeyecek.

Ancak dizilerden elde edilen yüksek gelir sebebiyle bazı kanallar ile yapımcılar, buna yanaşmıyor.

Sektörün istisnasının devlet kanalı TRT olduğunu söyleyen Tuba Ataç, “TRT’nin yaptığı gibi kanallar da çıksın açıklama yapsın. Yapımcılar, ‘Hükümet açıklama yapıp, setleri durdurmadan biz durduramayız, kanallarla anlaşmamız var, ortada çok yüksek rakamlar var’ diyorlar” ifadelerini kullandı.

"Eski Türk filmlerini ya da dizilerin eski bölümlerini yayınlasınlar, çok seviliyor" 

Dizilerin yeni bölümleri yerine neler yayınlanabileceğine ilişkin ise Ataç, “Yayınlanacak milyonlarca şey var. Hababam Sınıfı ve Süt Kardeşler gibi eski Türk filmlerini yayınlasınlar. Çok seviliyor. Dizilerin eski bölümlerini de yayınlayabilirler, Çukur dizisi ilk bölümünden itibaren yayınlanmaya başladı. Çizgi film yayınlasınlar isterlerse, insan hayatından daha mı önemli? İnsanlar evinde karantinada yeni bölüm izlesin diye 300 kişiyi riske atmak korkunç bir anlayış” dedi.

"Ekonomik destek paketleri bize uymuyor çünkü ne sigortalıyız ne de büyük işletmeci"

Dizilerde bölüm başına, kaşe olarak belirtilen haftalık ücret alındığını belirten Ataç’a göre sektörün en büyük problemi sürekliliğin sağlanamaması.

Basında dizi kazançlarına yönelik haberlerdeki astronomik rakamlara da değinen Tuba Ataç, “10-15 kişi çok yüksek gelir elde ediyor, binlercesi neler çekiyor. Yüksek kazandığımız da oluyor, işsiz kaldığımız da. İki sene dizin var, sonra iki sene boşta kalabiliyorsun. Her ayın başında maaşı yatan sigortalı işte değiliz. Açıklanan ekonomik destek paketleri bize uymuyor çünkü ne sigortalıyız ne de büyük işletmeci” sözleriyle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’ndan destek beklediklerini belirtti.

Sektör emekçilerinin büyük bölümünün geçmişteki işlere yönelik de alacakları bulunduğunu kaydeden Ataç, önce bu parayı almaya çalışacaklarını da sözlerine ekledi.

“Sadece bizim sektörde değil tüm sektörlerde ve hatta dünyada kriz var” diyerek yaşananları kabullenmeye çalıştıklarını kaydeden Tuba Ataç’a göre, 3 ay sonra düzgün işler ve düzgün insanlarla sektör eski günlerine dönecek.

 “Biten işlerde herkes kaderi ile baş başa kalıyor"

Emmy ödüllü Kara Sevda dizisinin yanı sıra kült yapımlardan Aşk-ı Memnu, Fatmagül’ün Suçu Ne, Kuzey Güney’in yönetmenliğini üstlenen Hilal Saral da setlerin durdurulması çağrısı yaptı.

Hiçbir şeyin insan sağlığından daha önemli olmadığını kaydeden Saral sözlerini, "Bambaşka bir dünyaya uyandık. Bilimkurgu filminde gibiyiz. Bu bir vicdan sınavı. Çıkarılacak çok ders var, herkesin şapkasını önüne koyması gerekli" diyerek sürdürdü.

Hilal Saral, ekonomik krizlerin öncelikli olarak eğlence ve televizyon sektörünü vurduğunu, hali hazırda zor zamanlar geçiren sektörün tepe taklak olduğunu ve tüm planların değiştiğini anlattı.

Yönetmen Saral, yazın çekmeyi planladığı filmin de ertelenebileceğini söyledi:

Kendi adıma ben yaz başında film çekimine başlayacaktım, şuanda bunu yapamayacağım ve ertleneceğini görüyorum. Çok üzücü ama sağlık söz konusu olduğu için yaşamak ve hayatta kalmak hepimizin önceliği! Peki bu insanlar set olmadığında nasıl geçinecek? Özellikle teknik ekibin şu dönemde yaşamsal ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağı hakkında fikrimiz bile yok. Bizim sektörün en önemli sorunu bu. Biten işlerde herkes kaderi ile baş başa kalıyor. Bu bir zincir, yapım şirketi, kanallar, çalışanlar…  Nasıl ayakta durulacağını ben de bilemiyorum. Sektör olamamamızın karşılığını olumsuz bir şekilde göreceğiz zaten.

"Dizi ihracatında dünyada ikinci sıraya yerleşen sektörün yanında olunması gerekli"

"Bu bir zincir. Sektör çok zor durumda. Bu sene sezonun bittiğini görüyoruz" diyen Saral'a göre, pek çok ülkeye dizi pazarlayarak hem ülkenin tanınmasına hem de ekonomiye katkı sağlayan dizi-film sektörüne destek verilmesi zamanı:

Dizi-film sektörünün emeğiyle dünyada dizi ihracatında ikinci sıraya gelindi. Sinema ve dizi emekçileri, iyi zamanda nasıl emek verip, Türk dizilerinin dünyaya tanıtılmasına ve ekonomiye katkıda bulunduysa, bu kötü zamanda da kanalların, yapımcıların, sendikanın, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Çalışma, Aile ve Sosyal Hüzmetler Bakanlığı'nın, bu kişilerin yanında olması gerekiyor.

“Dünyanın her yerinde işlerimiz yayınlanıyor ama telif alamıyoruz“

Sektörün genel bir telif sorununun bulunduğuna da vurgu yapan yönetmen Hilal Saral, dünyanın her yerinde Türk dizilerinin yayınlandığını ama telif alamadıklarını söyledi.

Dizi ile sinema kıyaslandığında dizilerin çok daha büyük istihdam oluşturduğunu kaydeden Saral, emekçiler açısından meseleye bakıldığında dizilerin sürekliliğinin bulunduğunu ve aynı zamanda sinemanın buradan beslediğini belirtti.

Sinema-Tv Sendikası’nın elinden geleni yaptığını belirten Saral; ivedilikle sendika, meslek birlikleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, kanallar ve yapımcıların çözüm bulması gerektiğini de sözlerine ekledi. Netflix'ten 100 milyon dolarlık yardım

Hilal Saral, dijital dizi-film-belgesel platformu Netflix'in, dizi ve film setlerinin askıya alınıp, yüzbinlerce set çalışanının mağdur olmasının önüne geçebilmek için 100 milyon dolarlık fon ayırdığını hatırlattı.

"Aşk-ı Memnu hiç eskimiyor"

Yönetmen Saral, dizilerin stok bölümlerinin bitmesi nedeniyle gelecek haftadan itibaren nelerin yayınlanabileceğini sorduğumuzda ise mevcut dizilerin eski bölümlerinin yanısıra geçmişte reyting listelerine damga vuran yapımların yeniden gündeme geleceğini dile getirdi. 

Hal böyle olunca Hilal Saral'a Türk televizyon tarihinin en çok ilgi gören dizilerinden Aşk-ı Memnu'yu sormadan olmaz... 

Saral, yönetmenliğini yaptığı diziye ilişkin "Aşk-ı Memnu hiç eskimiyor, kaç kere izlesek de bizi içine alan bir dizi. Açıkçası ben Aşk-ı Memnu'yu şu dönem yeniden yayınlayacaklarını düşünüyorum. Çok izlenen diğer yapımları da yine bu dönemde ekranda görürüz" yorumunu yaptı.

 Aşk-ı Memnu dizisinin tekrar yayınları bile reyting listelerinde ilk sıralarda yer

 "Setlerin durması insan sağlığı açısından iyi ama şimdi de para kazanma sorunu başladı"

Neredesin Firuze, 7 Kocalı Hürmüz ile Hacıvat ve Karagöz gibi filmlerin yönetmeni Ezel Akay da koronavirüs tehdidi sürerken önceliklerinin setlerin tamamen durdurulması ve hayatta kalabilmek olduğunu söyledi.

Ancak işin mali yönüne de değinen Akay, “İzleyici bölüm bekliyor ama iç içe, omuz omuza, dip dibe çalışılarak yapılan bir iş bizimksi. 100-200 kişilik ekiplerden bahsediyoruz, büyük oranda setler durdu şuan. İnsan sağlığı için iyi ama şimdi de para kazanma sorunu başladı" ifadelerini kullandı.

Türkiye’de sinema-tv sektörü denilince yüzbinlerce kişiden bahsedilğini belirten Ezel Akay, işleri koronavirüs salgından en çok etkilenen yönetmenlerden.

Zira Akay'ın oyuncular Haluk Bilginer, Demet Akbağ, Elçin Sangu, Fırat Tanış, Alican Yücesoy gibi isimlerle çektiği "9 Kere Leyla" filmi bu ay vizyona girecekti ancak ertelendi:

9 yıl sonra film çektim. Yapımcılar da büyük borç altına girdiler. Gişe gerçekleşince para kazanılacaktı. 23 Nisan’da acaba vizyona girer miyiz dedik. Mümkün görünmüyor.  Sonra da Ramazan geliyor, kimsenin sinemaya gitmediği bir dönem. Artık film, sonbaharı bekleyecek.

Akay, sözlerini şöyle sürdürdü:

Yazın yeni bir film projemiz var. Sonbahara vizyonu mümkün. Ancak yaz dizileri için çekimlere en geç mayıs ayında başlamak gerekli. Bu da çok zor görünüyor.

Vizyon tarihi ertelenen 9 Kere Leyla filminin afişi / Fotoğraf: Twitter

 "Bakanlığın ve meslek birliklerinin bu konuda harekete geçmesinin tam zamanı!"

Bir çıkış yolu bulabilmek adına "Yazın sinemaya gidelim kampanyası başlatılabilir" diyen Akay, sözlerini şöyle sürdürdü:

Tv-Sinema eser sahipleri tüm dünyadan teliflerini alabilseler, işsiz kaldıkları dönemde de bir gelirleri olabilecekti. Bakanlığın ve meslek birliklerinin bu konuda harekete geçmesinin tam zamanı!

Yönetmen Ezel Akay, eylül-ekim aylarında olağanüstü sayıda filmin vizyona girme ihtimalinin de kaosa neden olacağını belirterek, şimdi vizyona girse başarı şansı olan filmlerin bu şansı kaybedeceğine değindi.

Akay'a göre, koronavirüse önlem alır gibi, 6 ay sonrası için şimdiden harekete geçip, bu duruma karşı da önlem alınmalı.

Kovid-19 salgınının tüm dünyayı etkilediğini belirten Ezel Akay, sektörün cirosu yüksek gözükse de herkesin aynı oranda kazanmadığını, çoğu zaman bir sezon alınan parayla 2-3 sezon geçinmek durumunda kaldındığını söyledi.

"Bir filmin bütçesi 4 ila 6 milyon TL"

Yönetmen Ezel Akay'a göre önlem alınmazsa sektörü derinden sarsacak mali kriz kapıda.

Bir filmin ortalama bütçesinin 4 milyon TL ile 6 milyon TL arasında değiştiğini belirten Akay, "Vizyon tarihinin gecikmesi mali krize neden olacaktır. Haziran ayına dizi yapmak için en geç mayısta başlamak lazım, yetişmesi çok zor" ifadelerini kullandı.

"Sinemacılar film çekmenin yollarını bulur, hikaye anlatıcıları bugün için lazım"

Yaşananların dijital dünyaya ve internet haberciliğine yarayacağını düşünen Ezel Akay'a göre pek çok yayıncı ve hikaye anlatıcısı, bu süreçte dijital platforma yönelecek ve şerden hayır doğacak:

Sinemacılar film çekmenin yollarını bulur. Bugün insanlar hikaye dinlemeye muhtaç. Bugünün hikayesini anlatacak araçlara sahibiz. Hikaye anlatıcıları tam da bugün için lazım. Cep telefonuyla bile çekilebilir. Meddah gibi tek başına da anlatabilir bir oyuncu. Musibetten nimet doğar…

 "Set çalışanları 6-7 ay sonra para kazanmaya başlayabilecek"

Yönetmenler Birliği (YÖN-BİR) kurucularından Altan Dönmez' göre de öncelik setlerin durdurulması.

İki aydan önce setlerin başlayacağını düşünmeyen Dönmez'e göre bu saatten sonra yaz dizilerine hazırlık zor, dolayısıyla artık çalışmalar yeni sezon için yapılacak.

Haziran ayına kadarki süreci "kayıp zaman" olarak değerlendiren Altan Dönmez, sezon ortası sayılabilecek bir zamanda ekiplerin işsiz kaldığını, güvencelerinin olmadığını belirterek yaşanan mağduriyete dikkat çekti:

Set çalışanlarının mart ayına kadar olan ödemeleri yapılır ama hazirana kadar olan zaman kayıp- ki ekipler yaz ayını ancak böyle atlatabiliyorlar. Çünkü yeni iş başlayıp, ödeme olarak geri dönmesi ekim ayını buluyor. 6-7 ay sonra para kazanmaya başlayabilecekler.

 Güneşi Beklerken, Siyah-Beyaz Aşk, Vurgun gibi dizilerin yanısıra Star Tv’de yayınlanmakta olan Güvercin dizisinin de yönetmeniliğini üstlenen Dönmez'e göre ara verilen yapımların çoğu final yapmak zorunda kalacak.

Önümüzdeki sezon dizilerin biraz geç başlayabileceği uyarısını da yapan Altan Dönmez, bu tip kriz dönemleri için önlem almanın şart olduğunu vurguladı.

Yeni bölümler yerine nelerin yayınlanabileceğini sorduğumuz Dönmez'e göre ekranlar Türk ve yabancı dizilerin eski bölümleri ile dolacak. 

Radyo anketinde ezberleri bozan sonuç

Media Liven, 26-31 Mart tarihleri arasında 15.328 kişiyle radyo dinlenmesi üzerine bir anket yaptı. Araştırmada ezber bozan sonuçlar ortaya çıktı.

Yalnızca Google hesabı üzerinden giriş yapılarak oy verilebilen, "Bilgi Anketi- Radyo Dinleyicisi" araştırmasına 15.328 Google onaylı tekil kullanıcı tarafından cevaplandı. Ankette radyolara ilişkin önemli sonuçlar ortaya çıktı.

HER GÜN RADYO DİNLEYENLERİN ORANINDA ARTIŞ

Ankete katılanların yarısı 7212 kişi her gün radyo dinlediğini söylerken,
her gün 1-2 saat dinleyenlerin sayısı 3804, 4 saatten fazla dinleyenlerin sayısı 3586.

Yapılan ankette, en çok sabah 07.00-09.00 ve 17.00-19.00 saatleri arasında radyo dinlendiği 8698 kişinin ise söz konusu tarihler arasında evinde dinlendiği ortaya çıktı.

TELEFON-TABLET ARAÇLARI GEÇTİ

Araştırmaya göre radyoyu, telefon ve tabletlerden dinleyenlerin sayısı ilk kez araçlarda dinleneme orananı geçti. Korona günlerinde de radyo dinleyicilerinin oranında önemli bir artış var.

Ankette sorulan sorulan ve cevaplar şu şekilde;

İNGİLİZ BBC ANALİZ

Koronavirüs ve mimari: Açık ofis dönemi bitti mi?

Açık ofisin sonu mu geldi? Gökdelenlerin işi bitti mi? Telefonlarımızla hiçbir yere dokunmadan yaşayabilir miyiz? Koronavirüs dünyanın her yerinde en çok kalabalık şehirleri vururken; Guardian gazetesi yazarı Oliver Wainright, mimarinin ve şehir planlamacılığının bu büyük sağlık krizinden ne gibi sonuçlar çıkarabileceğini inceledi.

Aslında büyük şehirler ve binaların şekillenmesinde salgınlar hep etkili oldu.

19'uncu yüzyılda yaşanan kolera salgınları, kanalizasyon sistemlerinin gereğini, onların üzerindeki yolların daha geniş ve düz olmasının, nüfusun dengeli yayılmasının önemini göstermiş ve modern şehirleri şekillendirmişti.

1855 yılında Çin'de başlayan üçüncü veba pandemisi farelere karşı küresel savaş sürecinde, şehirlerdeki atık su borularından, kapı eşikleri ve bina temellerine kadar birçok şeyi değiştirdi. Modernizmin tertemiz görünüşlü estetiği de sanatoryumların beyaza boyalı, havadar, bol güneş alan odaları ve temiz beyaz fayanslı banyoları düşünüldüğünde kısmen tüberkülozun eseridir. Şekiller hep işlevselliğin yanı sıra salgın hastalık korkularının da izini taşır.

Şimdi her birimiz sosyal mesafelerimiz, izolasyonlarımız, karantinalarımızla yaşar, dükkünlar kapanır, ofisler terk edilir, kent merkezleri hayalet şehre dönüşürken insan ister istemez Covid-19'un şehirlerimizde neleri değiştireceğini merak ediyor.

Evlerin, evden çalışmaya uyumlu hale getirilmesi mi gerekecek? Kaldırımlar biraz daha mesafeli olabilelim diye genişletilecek mi? Bundan böyle kalabalık yerlerden kaçınacak, açık plan ofisler ve tıkış tıkış asansörlerden uzaklaşacak mıyız?

Bir mimari tasarım ajansı şimdiden bütün enerjisini Covid-19 sonrası hayatlarımızın nasıl şekillenebileceğine yöneltmiş bile.

'En çok ofisler değişecek'

1943'de kurulan Design Research Unit (DRU) adlı mimarlık ajansı İkinci Dünya Savaşı sonrası Britanya'nın görünümünün şekillenmesinde büyük rol oynadı. Londra sokaklarının tasarımından Britanya Demir Yolları logosuna kadar birçok simgesel ve işlevsel tasarımda imzası var.

Şimdi de yaratıcı enerjisini bundan sonra binaların iç mekan tasarımlarından kamusal alanların düzenlenmesine, kullanılacak yüzey malzemelerine, en ince detaylarına kadar salgın hastalıkların yayılmasını sınırlayacak şekilde nasıl tasarlamak gerektiğini tahayyül etmeye yöneltti.

DRU'nun parçası olan Scott Brownrigg şirketinin CEO'su Darren Comber en büyük değişimin çalışma mekanları, ofislerin düzenlenmesinde yaşanacağını, son dönemde çok yaygınlaşan birçok şirketin büyük bir binada ya da mekanda "birlikte çalışma" düzenlemesinin, açık ofis fikrinin artık o kadar cazip olmayabileceğini düşünüyor.

Bu düzenin yayılması sosyal iletişim, ilişkilenme fikrinden doğmuştu. Birçok farklı firma çalışanları ya da yaratıcı işlerde serbest çalışanlar aynı ofis alanını paylaşabiliyor, o arada kahvelerinizi içebiliyordunuz. Fakat bu artık o kadar cazip bir seçenek gibi görünmüyor.

Darren Comber, "1950'lerdeki gibi herkesin çalışma alanlarının ayrıldığı günlere döneceğiz demiyorum ama bence açık plandan uzaklaşılacak. Ayrıca daha iyi havalandırılan, camların açılabildiği mekanlara geçileceğini göreceğiz" diyor.

Büyük firmalar için çalışma alanları düzenlemiş bir başka tasarımcı, şu anda Zaha Hadid Mimarlık şirketinde tasarım fikirleri bölümünün başında olan Arjun Kaicker'in de beklentisi bu yönde:

"İş yerlerinde daha geniş koridor ve antreler, daha çok bölme ve daha çok merdiven göreceğiz. Farklı ekiplerin birlikte çalışması fikri bir süredir ağırlıktaydı fakat artık çalışma mekanlarının bu kadar açık olacağını düşünmüyorum" diyor.

Arjun Kaicker'e göre ofisin içinde herkesin ne kadar alanı olacağı, asansörlere en çok kaç kişinin bineceği, bekleme salonlarına kaç kişi alınabileceği konularında yasal düzenlemeler olabileceği gibi gerektiği konularında yasaların çıkarıldığını bile görebiliriz.

Kaicker'in ekibi geleceğin ofisleri üzerinde çalışmaya ve koronavirüs sonrası bazı fikirleri işlemeye şimdiden başlamış. Örneğin bulaşıcı hastalıkların yüzde 80'inin virüs ya da bakterili yüzeylere dokunma yoluyla yayıldığı düşünüldüğünde bundan böyle çok tutulması olası bir tasarımla, çalışanların hiçbir yüzeye dokunmadan dolaşabildikleri bir bina yapmışlar.

Binada asansörler akıllı telefonlardan çağırılabiliyor, kapılar hareket sensörleriyle ya da yüz tanıma programıyla kendiliğinden açılıyor. Perdeleri açıp kapama, havalandırma, hatta kahve ısmarlama komutları bile akıllı telefonlarla verilebiliyor.

Şehirler ve parklar

Koronavirüs salgını sosyal teması "en büyük kötülük" ilan etti ve hastalığın hızlı yayılmasından kentlerin kalabalıklığını sorumlu tutan ve şehir dışı daha seyrek yerleşimleri savunanlar oldu.

Boston'daki Northeastern Üniversitesi'nden Sara Jensen Carr'ın yakında yayınlanacak kitabının konusu Sağlık Topografisi ve Amerikan kent planlamasının sağlıkla ilişkisi.

Carr, kitabında büyük sağlık krizlerine bulunan kentsel çözümlerin tarihini de özetliyor. Amerikan iç savaşında hijyen görevlisi olarak görev yapan peyzaj mimarı Frederick Law Olmstead'le başlıyor.

"Ara sıra doğa manzaralarına bakmanın insan sağlığı ve enerjisi açısından faydalı olduğunu" tespit eden Olmstead New York'taki Central Park ve Boston'daki Emerald Necklace parklarını düzenleyen kişi.

Aylarca evlere kapandıktan sonra parklar ve kentlerdeki yeşil alanlara ve aynı zamanda tuvalet altyapısı, içme suyu ve el yıkama imkanlarına hepimiz daha büyük ilgi göstereceğiz.

Antik Yunan'dan itibaren yaygın kabul gören bir görüşe göre hastalıklar topraktan geliyor ve miasma adı verilen zehirli gazlarla yayılıyordu. Bu düşünce şehirlerin biçimlenmesinde çok uzun süre etkili oldu.

Saint Andrews Üniversitesi'nden tıp antopoloğu Christos Lynteris, "Sokakları taşlarla döşeme fikri ilk önce topraktan gelen zehirli gazların önünü kesme, hastalıkları engelleme arzusuyla ortaya çıktı" diyor.

Hastalığın toprakla doğrudan teması olan her yapıdan sızacağı düşüncesi ile duvarlar, binalar sıvandı, kaplamalar yapıldı, cilalandı ve bu görünmez düşmana karşı kat kat tedbirler alındı. Çatlakların büyük kaygı yaratması binaların çürüklüğünün işareti olduğu kadar buralardan zararlı gazların sızabileceği korkusundan da kaynaklanıyordu.

Telif hakkı GETTY IMAGES

Lynteris dünyada onlarca yıl hüküm sürerek 12 milyondan fazla insanın ölümüne yol açan üçüncü veba salgınını incelediği çalışmasında bu felaketin kentlerde ne kadar radikal önlemlere sebep olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin en popüler çözümlerden biri kentin belli bölgelerini tamamen yakmak. 1900 yılında Honolulu'da bunun abartılı bir örneği yaşanmış.

"Kentin Çin mahallesinde hastalığın yayıldığı bölgenin yakılması planlanıyordu. Fakat rüzgarın yönü değişince yangın kentin tamamının yanmasına sebep oldu."

Başka ülkelerde de hastalık sebebiyle belli bölge ve binaları yakma yöntemi deneniyor. Fakat vebayı taşıyanın fareler olduğu bir kez keşfedildiğinde, bütün dikkatler binaları bu kemirgen zararlılardan korumaya veriliyor.

Lynteris, "Dünyadaki bütün şehirlerde birdenbire işi binaları farelerden koruma yöntemleri geliştirmek olan mühendisler bir araya geldi. Bu küresel bir çılgınlığa dönüştü ve 1910 ile 1920 arasında saçaklık koruyuculardan çimentolu engellere kadar binlerce icadın patenti alındı" diyor.

Fakat Lynteris, koronavirüsün bir şeyleri değiştireceği konusunda kuşkulu. "Salgınların kendilerine has bir geçicilikleri var. Bunlar belli zamanlara yoğunlaşıyor ve panik çok çabuk geçiyor, insanlar nadiren hatırlıyorlar" diyor.

'Her yere yürünen şehirler'

Böyle düşünmesinin bir sebebi 2003'te yaşanan Sars salgını. Hong Kong'da bir apartmanın, kanalizasyon borularından evlerin banyolarına gelen çok küçük sızıntıların hastalığın süper yayıcısı olduğu anlaşılmış, ancak bu tür şeylerin bir daha tekrarlanmasını engelleyecek bir teftiş ve yenileme çalışması yapılmamıştı.

Lynteris, "Bir kere gelen bir pandemi genellikle hiçbir iz bırakmıyor. Dikkate almamız için birkaç kere geri gelmesi lazım" diyor.

Kimileri de yaşadığımız krizi şöyle bir geri çekilip kentlere bakışımızdaki temel varsayımları değiştirme fırsatı olarak görüyor.

Hollanda'daki Delft Teknoloji Üniversitesi'nden, Tasarım Politikası Profesörü Wouter Venstiphout, "her yere yürüyerek gidebileceğiniz kentler tasarlamak için çok doğru bir zaman" diyor:

"Koronavirüs adem-i merkeziyetçilik için bir katalizör olabilir mi? Dev hastanelerimiz ve üst üste yaşayan insanlarımız var fakat hala bunlara ulaşabilmek için uzun yollar gitmemiz gerekiyor. Pandemi bize hastaneler ve okulları daha küçük birimler halinde geniş bir alana yaymamız ve tek bir merkez yerine çok merkezi güçlendirmemiz gerektiğini gösteriyor."

Böylece günlük seyahatin çok sınırlı olacağı her bir yerel merkezin dükkanları ve her şeyiyle kendine yeterli hale geleceği bir doku öneriyor.

Salgının bir başka etkisi ise Vanstiphout'a göre turizmin fiilen durmasıyla oluştu. "Turizm durunca Airbnb yoluyla kiralanan evler bomboş. İnsanlar komşuları, mahalleleri kalmadığını fark ediyorlar. Turistleri çıkarınca şehirden geriye bir şey kalmıyor."

Koronavirüs turizmin ve göçün etkisini dünyanın her köşesinde farklı biçimlerde ortaya koydu.

Delhi'de seyahat ve sokağa çıkma kısıtlamaları, para kazanamayınca bulundukları eyaletlerde kalamayan binlerce göçmen işçinin köylerine gidebilmek için yüzlerce kilometre yürümek zorunda kalmasına sebep oldu.

Profesör Venstiphout, "Küresel şehirler balonu önemli darbeler yiyecek" diyor:

"Metropollerin ne kadar gelişkin olduğu ile çok övünüldü ama artık kenti güvenli, evinin olduğu, sürekliliği olan bir yer olarak görme isteği var. Bunu göçe karşı bir uyarı olarak yorumlayanlar olabilir ama ben tam tersi bunun turizme karşı, insanları kısa sürelerle göç etmeye zorlayan eşitsizliklere karşı, kamu hizmetlerinin yok edilmesine karşı bir uyarı olarak görüyorum.

"Pandeminin zihin açıcı bir etkisi oldu. Kamu sağlığı hizmetlerinin ve doğru düzgün bir sosyal güvenlik sisteminin vazgeçilemez bir ihtiyaç olduğunu açıkça görebiliyorsunuz. İyi olanı açıkça gösteren net bir resim ortaya çıkardı.

GAZETE TİRAJLARI

6 Nisan -12 Nisan Haftası Tiraj Raporu