Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (20-26 Nisan 2020)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
28 Nisan 2020 21:50

KORONAYI YENMEDE TÜRKİYE MODELİ

Türkiye'nin koronavirüsle mücadelesi dünyaya örnek olmaya devam ediyor. Salgının başladığı günden bu yana ilk kez iyileşen hasta sayısının yeni vaka sayısını geçmesi ise herkesi umutlandırdı. Sevindiren tabloyu değerlendiren Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, tedavideki başarının 5 nedeni olduğunu söyledi.

KLOROKİN/HİDROKSİKLOROKİNE ERKEN BAŞLIYORUZ

"Ateş, boğaz ağrısı, öksürük vb şikâyetleri olan herkesi "Bir ateş düşürücü al, istirahat et, evinden çıkma" diyen ülkelerden farklı olarak hastaneye çağırıyor, test ve tetkik yaparak kuşkulandığımız durumlarda da test neticelerini bile beklemeden klorokin ile tedaviye başlıyoruz.

AZİTROMİSİNİ FARKLI KULLANIYORUZ

Klorokin tedavisine ek olarak azitromisin isimli antibiyotiği diğer ülkelerden daha bilinçli ve erken devreye sokuyoruz. Bu, başarı oranımızı etkileyen önemli bir faktör oldu.

FAVİPİRAVİR'DEN ÇOK YARARLANDIK

İlk kez Çin'de kullanılan ve orada sadece yoğun bakımdaki entübe hastaları (genel durumu ağır, solunum yetmezliği ciddi vakalara) verilen Favipiravir'i de biz çoğu zaman erken dönemde devreye sokuyoruz.

Solunum sıkıntısının daha yeni başladığı, kan oksijen yoğunluğunun yeni yeni kritik değerlere düştüğü akciğer harabiyetinin erken dönemlerinde biz Favipiravir'i hemen devreye sokuyoruz. Bu sayede ciddi bir 'ön alma' başarısı yakaladığımızı düşünüyoruz.

Yoğun bakıma ihtiyaç duyan hasta sayısının da yoğun bakım ve entübasyon uygulanan vaka sayısının da çok daha önemlisi kaybettiğimiz insanlarımızın az olmasının önemli bir nedeni de kanaatimce bu 'ön alma stratejisi'dir.

YOĞUN OKSİJEN DESTEĞİ VERİYORUZ

Bilinenden ve rutin uygulamalardan farklı olarak solunum sıkıntısı çeken hastalarımıza çok erken dönemde yüksek basınçlı oksijen tedavisi desteği uyguluyoruz. Farklı ve öncü ön alma stratejilerimizden biri de bu.

Bu farklı uygulama sayesinde solunum yetmezliğinden kaybettiğimiz vaka sayımızda çok şükür ciddi bir azalma oldu.

HASTANIN POZİSYONUNU DEĞİŞTİRMEK DE ÇOK İŞE YARADI

Kandaki oksijen yoğunluğunu arttırabilmek için uyguladığımız yüksek basınçlı oksijen desteği yanında ikinci ve farklı bir seçeneği daha devreye soktuk: Ağır solunum sıkıntısı yaşayan yoğun bakım hastalarını yüzükoyun yatırarak, akciğerdeki oksijen/karbondioksit değişimini kolaylaştırdık.

Bu basit pozisyon değişimi sayesinde daha fazla akciğer alanında oksijen değişiminin gerçekleştiğini ve kandaki oksijen yoğunluğunun memnuniyet verici seviyelere yükseldiğini tespit ettik. Bizim daha salgının başından beri uyguladığımız bu basit uygulamayı pek çok ülke daha geçtiğimiz hafta devreye sokmayı akıl etti!

DİJİTAL BİLEZİKLİ YENİ DEMOKRASİYE DOĞRU

(Takvim Gazetesi Yazarı. Bülent Erandaç)

ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI (KÜRESEL SALGIN) CORONA SONRASI, Dünyanın alacağı yeni yaşama düzeni hakkında analizler çoğaldı.

Pandemi etkisinin hâkim olduğu ve kapatma önlemleriyle insanların evde daha fazla vakit geçirdiği bir ortamda hem küresel hem de ULUSAL platformlarda, iletişim, telekomünikasyon, teknoloji, elektronik gibi sektörlerin ülkelerin kaderine hükmedeceği ağırlıklı biçimde gündeme girmiş bulunuyor.

Kriz sonrası dönemin avantajlıları dijitalleşmeye yatırım yapan şirketler olacağı, çünkü evden çalışmanın artmasıyla beraber YENİ SİYASET, YENİ DEMOKRASİ-YENİ SOSYAL VE EKONOMİK HAYAT MODELLERİNİN GELİŞECEĞİ, Bunun da DİJİTAL DEVRİMLE ÜLKELERİN BÜYÜK

DEĞİŞİM YAŞAYACAĞI ÖNGÖRÜLÜYOR.

Coronavirüs salgınıyla mücadelede bazı ülkeler, cep telefonu uygulamaları ve yazılımlarla dijital teknolojinin sağladığı izleme yöntemlerini yoğun biçimde kullanıyor. Covid-19 haritası çıkaran ülkeler böylece salgını kontrol altına almayı ve gerekli müdahaleyi dijital sistemlerle yürütmeyi planlıyor.

Dijital yöntemlerin bu yöntemin salgınlara karşı faydalı bir yöntem olduğunu düşünenler olacaktır, ancak; halkın devlet kontrolüyle izleniyor olmasının bireysel özgürlükleri ve veri gizliliğini ihlal edeceği hususunda da yorumlar artıyor.

Ülkeler enfekte olmuş insanların takip edilmesi ve her hareketinin sonuçlarının görülmesi için uygulamalar üzerinde çalışırlarsa, hâliyle DEMOKRATİK REJİMLER, DİJİTAL BİLEZİKLERLE NASIL İŞLEYECEK?

Evet. İnsanlarımızın YAŞAM HAKKI İÇİN, demokratik hakların KISITLANMASI MECBUREN GÜNDEME GİREBİLİR. Coronavirüs'le yaşam zor, ancak sert önlemlerin herkesi korumak için gerekli olduğu ortada.

İşte bu süreçte, DEMOKRAT TÜRKİYE'NİN CUMHURBAŞKANI Recep Tayyip Erdoğan, CORONA SONRASI YENİ DÜNYAYA TÜRKİYE'NİN HAZIRLANMASINI SAĞLAYACAK STRATEJİ ÜZERİNDE ÇALIŞIYOR.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, korona sonrası SAĞLIK DEMOKRASİ DENGESİ, DİJİTAL SİSTEMLERLE YENİ DEMOKRASİ ARASINDA, vatandaşın LEHİNE DEMOKRATİK YAŞAM için nasıl bir dünya oluşacağına kafa yoruyor. 2023- 2053-2071 stratejilerin, YENİ DÜNYA yolunda yeniden şekillendiriyor.

CORONA SONRASI YENİ DÜNYA

Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) Başkanı Prof. Dr. Muhammet Savaş Kafkasyalı, TAKVİM OKURLARINA YENİ DÜNYA'YI değerlendirdi: "Uluslararası Sistemi inşa edenler, güçlü oldukları için istediklerini yapabiliyor ve istediklerini yapabildikleri için hep güçlü olmak istiyorlardı.

Bu doğrultuda vara vara, kurgusal bir sistemin işleyişiyle hemen her alanın kurgulanması ve nihayetinde kurgusal bir hayat tarzı ve kurgusal bir dünyaya varıldı. Güçle ve güç için yürünen yolun sonunda, güç yüzünden güçsüz düştüler.

Güçleri sebebiyle hastalandılar.

Uluslararası Sistem zaten yıkıcılıktan bîtap düşmüş durumdaydı. Coronavirüs bu (KENDİNİ GÜÇLÜ SANAN) hastalar için muhakkak çok tahripkâr olacaktır"

SONUÇ

Bütün dünyayı, "Cambaza bak!" diyerek olanlara baktıran ve olayları anlaşılmaz kılan, ama kendileri sürekli olayları planlayan, kurgulayan hasta adamlar, iyileşemeyecekler.

Hasta adamların kendileri de, hasta tanımlamaları da, nitelemeleri de, fikirleri de, sistemleri de ölecek. Temiz dimağlar, kavramlar, fikirler ve sistem gelecek. Yeter ki, biz beyazı anlatalım.

Beyazı bilsin dünya. Beyaz bilinsin ki, beyazı lekeleyen, karartan ne varsa fark edilebilsin kolayca.

Önce dünyayı ve zihinleri karartan Uluslararası Sistemi yıkacak ve hasta adamların kirlettiği zihinleri ve dünyayı yıkayacak bir tufan kopuyor... Sonra bahar olacak. İNŞALLAH BU BAHAR BÜYÜK TÜRKİYE BAHARI OLACAKTIR.

YENİ KÜRESEL PARADİGMA

(Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü Bercan Tutar)

Korona virüsten dolayı dünyanın içine girdiği sosyoekonomik koma halinin yakın gelecekte de süreceği anlaşılıyor. Daha şimdiden birçok ülke 'yeni dünya düzensizliği' denilen bu kaotik realiteye göre farklı stratejik projeksiyonlar yapıyor.

Dolayısıyla korona salgınının artçı şokları bile bundan sonraki küresel jeopolitik güç dengelerini belirleyen en önemli kıstas olma halini devam ettirecek gibi görünüyor.

Korona sonrası dünyada özellikle ABD'yi kimin ve nasıl bir mantıkla yöneteceği sorusu merak ediliyor. Unutmayalım ki korona salgını tıpkı Berlin Duvarı'nın yıkılışı gibi tarihsel bir kırılmanın simgesine dönüşüyor.

9 Kasım 1989'da yıkılan Berlin Duvarı nasıl SSCB ve reel-sosyalizmin çöküşünün sembolü haline geldiyse benzer şekilde korona salgını da Batı'nın ve reel-kapitalizmin çözülüşünün miladı olarak kayıtlara geçecektir.

Bir bakıma 'tarihi biz yazarız' kibriyle dünyaya don biçen ABD ve Avrupa'nın şimdi kendisi 'tarih olma' riskiyle karşı karşıya.

Bu bağlamda ekonomisi ve sağlık sistemi alt üst olan ABD'de en yetkili ağızlarda bile rejim değişikliği hatta sistem için köklü bir dönüşüm çağrıları yükseliyor.

Demokrat Parti'nin aday adaylarından Bernie Sanders, 40 milyon insanın aç yaşadığı, işsiz ordusunun 22 milyonu aştığı ve 87 milyon insanın sigortasız olduğu ABD'nin acilen bir nizam değişikliğine gitmesini istiyor.

Cumhuriyetçi senatörlerden Marco Rubio bile "Üretime ve çalışmaya odaklı yeni bir ekonomik anlayış" isteyerek statükoya itiraz ediyor.

ABD Başkanı Donald Trump ile eyalet valileri arasındaki siyasi kutuplaşmaya işaret eden eski FED başkanı Janet L. Yellen, "Paradigma değişikliği kaçınılmaz. Kamu sağlığına yatırımı merkeze alan yeni bir strateji lazım" çağrısında bulunuyor.

Nitekim 2008 krizinin yol açtığı popüler başkaldırı Trump'ın seçilmesiyle noktalandı. Koronanın da ABD'de köklü bir değişimi tetikleyeceğini vurgulayan tarihçi Jill Lepore, buna benzer bir krizin geçmişte hiç görülmediğinin de altını çiziyor.

Korona sonrası yenidünyada ABD'yi bekleyen akıbetin dışında akıllara takılan diğer sorular da var. İşte onlardan birkaç tanesi...

Çin ve Atlantik arasındaki rekabetin seyrinin nasıl olacağı? Avrupa Birliği, NATO, BM, G7, G20, IMF ve Dünya Bankası gibiküresel yapıların dağılacağı mıyoksa daha da zayıflayacağı mı? Ortadoğu'daki istikrarsızlığın nasıl bir aşamaya evirileceği? Latin Amerika ve Afrika'yı gelecekte ne tür bir siyasi ve ekonomik tablonun beklediği?

Ve son olarak da Türkiye başata olmak üzere Çin, Rusya, Hindistan, Japonya ve Almanya gibi aktörlerin yeni dönemdeki stratejilerinin nasıl şekilleneceği...

Burada şunu hemen söyleyebiliriz ki hiç bir şey eskisi gibi olmayacak.

'Rest of the West/Batı dışındaki dünya' güç kazanırken yeni dönemde ABD ve Avrupa'nı etkisi küresel çapta törpülenecek. Haliyle küresel siyasetin dinamikleri kökten değişecek.

Reel-kapitalizmin çıkmazını simgeleyen korona krizinin küresel ekonomik paradigmada tarihi bir devrime yol açması kaçınılmaz görünüyor.

Batı'nın dünyaya empoze ettiği sözde liberal ve demokratik değerler bütün cazibesini kaybetti. Büyülü kavram artık özgürlük değil sağlıklı, adil ve güvenli hayat olacak.

Batı'nın egoizm ve hedonizme dayalı bireysel liberal ideolojisi yerine toplumsal dayanışmaya dayalı kolektif özgürlük ve adalet anlayışı belirleyici hale gelecek.

Özetle bütün maskeleri yırtan korona tarihi hızlandırarak küresel değişimi zorlayacak. Bir anlamda korona sonrası süreçte dünyanın dengesi yeniden düzelecek ve taşlar yerine oturacak. Zaten olması gereken de bu değil mi?’’

ALİ ERBAŞ YALNIZDIR

(Yenişafak Yazarı  İsmail Kılıçaslan )

Azgın azınlığın sessiz ve makul çoğunluğa hükmetmesi neredeyse insanlık tarihi kadar eski bir mesele. Antik Yunan’da, Roma’da, Mısır’da, cahiliye Mekke’sinde… Her yerde karşımıza çıkıyor.

Kur’ân’ın bize hayatından bahsettiği Hz. Lut’un kavminin hikâyesi de aynı hikâye aslında. Azgın azınlık, sessiz çoğunluğa hükmediyor. Hz. Lut kıssasının bütününden çıkardığımız sonuç şudur: Aslında “eşcinsel ilişki” kavmin bütününe sirayet etmiş, “başat”lık kazanmış bir ilişki değil ancak azgın azınlık, dilediğini yapacak güce sahip olduğu için mesele çığırından çıkıyor ve “Hz. Lut kavminin pek azının yaptıkları yüzünden” helâk kaçınılmaz oluyor.

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş Hoca, işini yapıp Cuma hutbesinde “Kur’ân’a göre zina haramdır. Eşcinsellik de sapkınlıktır. Kur’ân eşcinselliği lanetler” deyince azgın azınlığın koparttığı fırtına, gücünü hâlihazırda dünyadaki yaygın ve hâkim “söylem”den alan bir fırtına. Ankara Barosu’ndan bilmem ne sivil toplum örgütüne kadar “suç duyurusunda bulunacağız”, “yedi asır öncesinin diliyle konuşuyor” böğürmeleri, cesaretini tam buradan devşiriyor.

Hangi desteği verirsek verelim, “Ali Erbaş Yalnız Değildir” kampanyasını ne kadar köpürtürsek köpürtelim Ali Erbaş yalnızdır. Bu çılgın dünyada Ali Erbaşların heybesine düşen yalnızlıktır.

Ne demek istiyorum? Anlatmaya çalışayım dilim döndüğünce.

Bu çılgın dünya ve onu yöneten azgın azınlık “kadim olandan, sabit olandan, köklü olandan nefret etmeye” ayarlıdır. İster ki insanın ve toplumun hiçbir sabitesi olmasın. Böylelikle “her an yönelimleri değişebilecek/değiştirilebilecek müşteriler” oluşsun dünyanın dört bir yanında ve bu müşterilerin satın alma arzuları hiç eksilmesin. Çünkü bu çılgın dünya için iki temel ilke vardır. Birincisi “müphemiyet”, ikincisi “piyasa devamlılığı.”

Müphemiyet yani belirsizlik, sabiteden nefret eder. Mesela asla faiz alıp vermeyecek bir tek insanın varlığını bile kendisine tehdit olarak görür. Mesela “toplumsal dayanışmayı” ekonomik ranttan bağımsız şekilde sürdürebilen insan topluluklarından tiksinir.

Bu çılgın dünyanın “müphemiyet ilkesi”ni ele veren en önemli mesele ise cinsiyet meselesidir. Sadece cinsiyet kavramının belirsizleşmesi değildir üstelik konu. Artık iş “birey sabah uyandığında kendisini hangi cinsiyette kabul ediyorsa kendini o cinsiyetle ifade etmelidir” yerleşik kalıbından “kişi kendini herhangi bir cinsiyet kalıbıyla tanımlamak zorunda değildir”e kadar ilerledi.

İş burada kalsa yine de bir bakıma “kabullenilebilir” bir durum çıkar ortaya. Yani “azgın azınlık kendini nasıl ifade etmek istiyorsa etsin” deyip geçilebilir. Dikkat isterim: “Geçilmelidir” demiyorum, “geçilebilir” diyorum. Fakat hayır. Sabiteden, ilkeden, “değişmeyecek olan”dan bahseden her metni ve her kişiyi düşmanlaştırmak da neredeyse değişmeyen bir yönelimidir çılgın dünyanın.

Ali Erbaş Hocayı o yüzden hedef tahtasına oturtuyorlar. Ali Erbaş Hocaya destek verenlere o yüzden “trol” deme iğrençliğine düşüyorlar. Çünkü “leş gibi” zihinleriyle “başkasının hakikati yoktur, benim doğrum vardır” diye düşünüyorlar. Olanca saldırganlıkları, olanca züppelikleri, olanca müptezellikleri de tam olarak buradan kaynaklanıyor.

Kur’ân büyük tehlike onlar için. Çünkü “sabiteler manzumesi” bir bakıma. Eşcinselliği “tedavi edilebilir bir hastalık” olarak tanımlayan onarım terapisi yaklaşımını bir şekilde alt edebileceklerini kestiriyorlar. “Aile elden gidiyor” tadında takılan “Hristiyan muhafazakâr kuşak”ı öyle ya da böyle yeneceklerini düşünüyorlar. Modern bilime önünde sonunda “eşcinsellik genetik bir gerçek” dedirtebileceklerini hesaplıyorlar. Fakat Kur’ân’ı yenmek, “sabite”yi yenmek çok zor.

İncil gibi aslında sadece “hadis literatürü” diyebileceğimiz bir metni yenebilmeleri bile 500 yıllarına mal oldu. Kur’ân gibi bir “kale”yi devirmenin ne denli zor olduğunun farkındalar. Ve bundan nefret ediyorlar. O yüzden “kendi hayatlarını yaşamak” yerine kuduz köpek saldırganlığıyla davranıyorlar her fırsatta.

Ve evet, bu mücadelede özelde Ali Erbaş Hoca da yalnızdır, dünyanın tüm diğer Ali Erbaşları da. Çünkü dünyanın elinde kalan tek ve uygulanabilir alternatifin “kullanma kılavuzu” olan Kur’ân’ı savunmaya çalışmak, bu çılgın dünyada bunu sürdürmeye çalışmak “yalnızlık ve nefret” dışında bir karşılık görmemekte, görememektedir.

Sabiteye değil müphemiyete iman etmiş çılgın dünyaya kafa tutmanın bedelini ödetmek istiyorlar bize. Başkası değil. O zaman şöyle diyelim: Ne mutlu yalnızlara!’’’

BBC ANALİZ

Koronavirüs salgını tüketici alışkanlıklarını nasıl değiştiriyor?

Wall Street Journal'da (WSJ) yer alan habere göre, Euromonitor International, Ocak ayında 2020 yılına dair açıkladığı küresel tüketici eğilimleri araştırmasını koronavirüs salgının ardından güncelledi ve aradan geçen üç ay içerisinde çok ciddi değişimler olduğunu söyledi.

Euromonitor, tüketici eğiliminde meydana gelen bazı değişimlerin beklediklerinden hızlı olduğuna dikkat çekti. Beklenenden hızlı değişen eğilimler arasında evlerin iş, eğitim, eğlence ve egzersiz gibi birden fazla amaca uygun hale gelecek şekilde dönüştürülmesi başı çekiyor.

Euromonitor'un araştırmasında ortaya çıkan bir diğer bulgu da tüketicilerin kişisel bilgilerle ilgili kaygılarının ikinci plana düşmesi ve tekrar kullanılabilir ürünlere olan ilginin de azalmış olması.

Euromonitor'un yaşam tarzı araştırmaları bölümü Direktörü Alison Angus, "Hepimizin de bildiği gibi, hayatlarımız tepetaklak oldu" dedi.

Evler daha birden fazla işleve sahip.

Angus, evlerin ileride birden fazla işleve sahip mekânlar haline geleceği öngörüsünün "bir gecede" gerçek olduğunu söyledi.

Ocak ayındaki araştırmasında yüksek hızlı internet bağlantısına erişim arttıkça insanların daha fazla evde kalma eğilimi göstereceği tespitini yapan Euromonitor, Covid-19 salgınıyla birlikte insanların evde kalmaya zorlandığı ve işlerini daha çok internet üzerinden yapmaya başladıklarını belirtti.

Euromonitor, salgının evleri artık hem çalışma hem sosyalleşme hem eğlence hem de dinlenme ve egzersiz faaliyetlerinin tamamının bir arada yapıldığı mekânlara dönüştürdüğünü ve önemli bir eşiğin aşıldığını belirtti.

Euromonitor, evde geçirilen zamanın artmasıyla artık takım elbise gibi kıyafetlerin yerini alan gündelik giysilerin kısıtlamalar kaldırıldıktan sonra dışarıda da kullanılması ve sosyal mesafe kuralları esnetildikten sonra bile sanal ortamlarda yapılan sosyal faaliyetlerin sürmesi yönünde eğilimler belirlemeye başladığını ifade etti.

Angus, "Evlerin çok işlevsel merkezlere dönüşmesinin heyecan verici ve iddialı bir süreç olması zaten bekleniyordu. Şimdi bu oldu ve bu durum kalıcı olacak. Tüketicilerin evdeki alışkanlıkları da zaman içerisinde değişecek" diye konuştu.

Tüketicinin dikkati daha çok dağılıyor.

Euromonitor'un araştırması, gündelik hayatın evlere taşınmasıyla birlikte iş, dinlenme, eğlence ve egzersiz gibi daha önce farklı mekânlarda yapılan aktiviteler arasındaki sınırların kaybolmaya başladığını ve bunun da tüketicilerin dikkatini daha hızlı dağıttığını belirtti.

Araştırmaya göre bu durum şirketlerin artık tüketicilerin dikkatini çekmek için mesajlarını daha hızlı ve daha derli toplu bir şekilde vermelerini gerektiriyor.

Dahası salgın nedeniyle tüketicilerin de şirketlerden beklentileri değişiyor ve özellikle kamu sağlığı konusunda çaba sarf etmeleri beklentisi artıyor.

Angus, "Tüketiciler, artık şirketlerin kamu sağlığına odaklanmalarını ve ürünlerini satmaktan çok, virüsle mücadeleye destek vermelerini bekliyor" dedi.

Tüketici davranışında görülen bir diğer değişiklik de yerel marka ve ürünlere olan talebin artması.

Angus, salgının "Bu işi birlikte atlatacağız" duygusu yarattığını ve bunun da tüketicileri yerel ürünleri tüketmeye teşvik ettiğini belirtti.

Angus'a göre yerel ürünlere olan talebin artmasında tedarik zincirinin kısa olması ve bu süreçte daha az kişinin elinden geçmesinin yarattığı güven duygusu rol oynadı.

Yapay zekâ içeren ürünlere ilgi arttı.

WSJ'nin haberine göre, Angus, pazartesi günü internet üzerinden düzenlediği bilgilendirme toplantısıyla Euromonitor'ın araştırmasının sonuçlarını aktardı.

Euromonitor, ocak ayında yaptığı eğilim araştırmasında ilginin arttığını tespit ettiği Amazon'un Alexa cihazı gibi yapay zekâ içeren ev aletleri ile sanal asistanlara talebin Covid-19 salgınıyla birlikte yeni bir düzeye çıktığını belirtti.

Angus, "Sesle kontrol edilen teknolojiler, yüzeylere dokunma ihtiyacını azaltıyor ve bu nedenle de çekici hale geliyor" dedi.

Angus, yine bu dönemde temassız teslimat gibi özellikleriyle virüs riskini azalttıkları için robot ve robot benzeri ürünlere olan ilginin de artmaya başladığını vurguladı.

Tüketicilerin kaygıları ve öncelikleri de değişiyor.

Euromonitor, tüketicilerin Covid-19 salgınından önce gösterdikleri bazı eğilimleri bu süreçte ikinci plana ittiklerini söyledi.

Bu eğilimler arasında, atıkları azaltmak için salgın öncesinde teşvik edilen ve ilgi toplayan tekrar kullanılabilir ürünlere olan talebin azalması da yer alıyor.

Angus, tüketicilerin sağlık kaygılarıyla tek kullanımlık ürünler kullanmaya başladıklarını belirtiyor.

Değişen bir diğer eğilim de tüketicilerin şirketlerin veri kullanımıyla ilgili kaygıları göz ardı etmeye başlaması olduğu belirtiliyor.

Angus, "Şu anda tüketicilerin odak noktasında virüs yer alıyor ve korkularının kaynağını da bu oluşturuyor. Özel hayata dair kaygılarını bir kenara bırakmaya ve kamu sağlığı adına kişisel verilerinin paylaşılmasına izin vermeye hazırlar" dedi.

Euromonitor, internet üzerinden alışveriş ve ödeme yapmanın öngörülebilir bir süre daha tercih değil, zorunluluk olmasıyla kişisel verilere ilişkin kaygıların da geri planda kalmayı sürdüreceğini tahmin

DEUTCHE WELLE(ALMANYA’NIN SESİ) ANALİZ

HAYATININ YENİ NORMALİ: EVDEN ÇALIŞMA

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yüz binlerce insan artık evden çalışıyor. Çalışanların yeni sisteme ilişkin fikirleri değişse de, şirketlerin yüzde 60’ının salgından sonra da evden çalışmaya devam edeceği öngörülüyor.

Koronavirüsün küresel salgın haline gelmesi, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de iş ve çalışma hayatını derinden etkiliyor. Çalışanlar zorunlu olmadıkça evden çalışmayı talep etse de, çoğu şirkette bu uygulama yok.

Koronavirüs salgını, dünya genelinde toplumsal hayatı derinden etkilemeyi sürdürüyor. Salgın nedeniyle alınan önlemlerin en çok etkilediği alan ise çalışma hayatı. Tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de pek çok sektörde yüz binlerce insan artık 'evden çalışma' yöntemi ile işlerine devam ediyor.

Peki, evden çalışma, kalıcı hale gelebilir mi?

"Her gün 3 saatim yolda geçiyordu"

Yapılan araştırmalara göre, pek çok şirket salgın sonrasında 'evden çalışma'ya devam edecek. Ancak evden çalışmaya sıcak bakanlar olduğu gibi, bir an önce ofis ortamına dönmek isteyenler de var.

Özel bir şirkette çalışan Fatma Baş, evden çalışmanın salgın sonrasında da devam etmesini isteyen çalışanlardan biri.

Mart ortasından beri evden çalıştığını, şirketindeki bilgisayarı evinin salonuna taşıyarak kendine küçük bir ofis kurduğunu anlatan Baş açıklama yaptı:

 "Yaklaşık 1 buçuk aydır evden çalışıyorum. Normalde ev ile iş arasında günde 3 saatim yolda geçiyordu. Şimdi bu zamanı kendime ayırabiliyorum" diyor.

Öte yandan evden çalışma ile birlikte elektrik, su ve mutfak harcamalarının arttığına da değinen Fatma Baş, "Evden çalışmak bazı masrafları artırıyor ama ben bundan sonra da evden çalışmak isterim. Ama çalıştığım şirkette nasıl bir karar verilir bilemiyorum" diye konuşuyor.

"Her gün yolda kaybettiğim saatler…"

Büyük bir perakende şirketinde orta derece yönetici olarak çalışan Serhat Rodoplu da, evden çalışmanın hem iyi hem de kötü yönleri olduğunu söylüyor. İstanbul gibi yoğun trafik sorununun olduğu bir şehirde evden çıkmadan çalışmanın önemli bir zaman kazandırdığını dile getiren Rodoplu, "Her gün yolda kaybettiğim 2 saat ile beraber gün benim için artık 26 saat. Bu söz konusu 26 saati ne kadar efektif değerlendirdiğiniz ise tamamen sizin elinizde" diyor.

Salgın öncesinde pek çok yöneticinin evden çalışma ile ilgili soru işaretleri olduğuna dikkat çeken Rodoplu’ya göre, son 1 buçuk ayda yaşanan pratik, pek çok şirket yöneticisine evden çalışmanın da çok verimli olabileceğini göstermiş durumda.

Bununla beraber, evden çalışmanın sosyal etkileşim ihtiyacı yüksek çalışanlar için zorlayıcı olabildiğini de vurgulayan Serhat Rodoplu, "Her ne kadar beyaz yaka çalışanlar toplantılarını ve görüşmelerini video görüşmeler ile yapabiliyor olsa da yine de yüz yüze etkileşim olmadığı durumlarda, iletişimin temel taşlarından biri olan beden dili ve duygu aktarımının düşük olması sebebiyle iletişim kazalarına yol açabileceğini düşünüyorum" diye konuşuyor.

Öte yandan evden çalışmanın ‘mesai saati’ kavramını ortadan kaldırdığını, çalışanlardan gece geç saatlerde bile iş talep edilebildiğini kaydeden Rodoplu, salgın sonrasında sürekli olmasa da haftanın belli günlerinde evden çalışmaya devam etmek istediğini belirtiyor.

"Ev ile iş hayatını ayıramıyorsunuz"

Evden çalışmak birçok açıdan cazip olsa da, bu durumun uzun sürmesini istemeyenler de var. Evden çalışmanın konfor açısından artıları olsa da iş ilişkileri açısından bir süre sonra yetersiz kaldığını dile getiren Didem Rastgeldi, çalıştığı kurumda iş arkadaşları ile kurabildiği diyaloğun evden çalışırken zayıfladığını dile getiriyor.

Bu durumun birlikte karar alma, yeni fikirler üretme gibi noktalarda yetersizlikler ortaya çıkardığını belirten Rastgeldi, "Ayrıca evde aile ile birlikteyken işe konsantre olmak kolay değil. Ev ile iş hayatını birbirinden ayıramıyorsunuz. Salgından sonra açıkçası evden çalışmaya devam etmek istemem" diye konuşuyor.

"Şirketlerin yüzde 60’ı evden çalışmayı sürekli hale getirecek"

Çalışanların 'evden çalışma' konusundaki düşünceleri değişse de, Türkiye’de son dönemde yapılan araştırmalar, salgın sona erdikten sonra pek çok sektörde binlerce şirketin evden çalışmaya devam edeceğini gösteriyor.

130 ülkede faaliyet gösteren insan kaynakları danışmanlığı şirketi Mercer Türkiye’nin yaptığı araştırmaya göre,  salgın sonrasında şirketlerin yüzde 60’ı evden çalışma uygulamasını sürdürmeyi planlıyor.

Yaptıkları araştırmanın ayrıntılarını  paylaşan Mercer Türkiye Genel Müdürü Dinçer Güleyin, Türkiye’de farklı sektörlerde faaliyet gösteren 103'i küresel ve 64'i yerel olmak üzere 167 firma ile görüştüklerini söylüyor.

Araştırmaya katılan şirketlerin yüzde 45’inin salgın öncesi dönemde de uzaktan çalışma yöntemini bir alternatif olarak kullandığını dile getiren Güleyin, "Fakat korona sonrası dönemde şirketlerin yüzde 95’i merkez ofisler başta olmak üzere uzaktan çalışma modeline geçti" diyor.

Şirketlerin yüzde 36’sının saha çalışanları için de uzaktan çalışma modelini uygulamaya başladığını kaydeden Güleyin, "Bu süreçte şubesi bulunan şirketlerin de yüzde 23’ü uzaktan çalışma modeline geçiş yaptı" ifadesini kullanıyor.

Güleyin, şirketlerin yüzde 66’sının bu dönemde çalışma saatlerini esnettiğini, yüzde 60’ının ise salgın sonrasında uzaktan ve esnek çalışma modelini kalıcı hale getirmeyi planladığını kaydediyor.

"Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak"

'Evden çalışma' modelinin yeni dönemde iş dünyasının en önemli değişimlerinden biri olacağını vurgulayan Güleyin’e göre, son 100 yıldır toplumlardaki yaşam ve iş arasındaki belirgin çizginin ortadan kalkacağı bir döneme girildi. Bu süreçte çalışanların evden çalışmanın dezavantajlarını iyi yönetmesi gerektiğini dile getiren Güleyin, şunları söylüyor:

"Bu salgın bir anda ezberleri bozdu ve biz bu yeni senaryoya uyum sağlamaya çalışıyoruz. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Aile fertleri ile ilişkilerden iş arkadaşları ve yöneticilerle diyaloğa kadar pek çok şey dönüşmek zorunda. Ayrıca evin içinde uzun süre hareketsiz kalma tehlikesine karşı, bedeni ve zihni koruyacak egzersizler büyük önem taşıyor."

BM’DEN COVID-19 SONRASI İÇİN YOL HARİTASI

Birleşmiş Milletler (BM), yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgınının ardından ''eski normale'' dönüş olmayacağını ve hükümetlerin yeni bir ekonomi ve daha fazla istihdam yaratmak için harekete geçmesi gerektiğini bildirdi.

BM, salgın döneminde ekonomilerin toparlanabilmesi ve istihdamın korunmasına yönelik yol haritasını açıkladı.

Covid-19'un tarihi bir ekonomik durgunluk ve rekor seviyelere ulaşan iş kayıplarına neden olduğu belirtilen açıklamada, yaşanan insani krizden ise en fazla yoksul ülkelerin etkilendiğine işaret edildi.

Kriz sonrası sosyal ve ekonomik iyileşme için olağanüstü uluslararası desteğe ve siyasi taahhütlere ihtiyaç duyulacağı vurgulanan açıklamada, "Toplumların ve ekonomilerin eski normalden daha iyi, daha sürdürülebilir, cinsiyet eşitliğinin olduğu ve karbon nötr bir yola ihtiyacı var." denildi.

Eski normale dönüş olmayacağı ve hükümetlerin yeni bir ekonomi ve daha fazla istihdam yaratmak için harekete geçmeleri gerektiği kaydedilen açıklamada, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in ''Kriz sırasında ve sonrasında yapacağımız her şey, pandemi, iklim değişikliği ve karşılaştığımız diğer küresel zorluklar karşısında daha dirençli, daha eşit, kapsayıcı ve sürdürülebilir ekonomiler ve toplumlar inşa etmeye odaklı olmalı.'' şeklindeki değerlendirmesine de yer verildi.

DÜNYADA ASKERİ HARCAMALAR SOĞUK SAVAŞ ‘TAN BU YANA EN YÜKSEL SEVİYEYE ULAŞTI

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) 2019 yılı silahlanma harcamaları raporunu açıkladı. Buna göre dünya genelinde silahlanmaya ayrılan bütçe Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana en yüksek seviyeye ulaştı. Türkiye son 10 yılda askeri harcamalarını ikiye katladı.

Dünya genelinde bir yıl içinde askeri harcamalar 1 trilyon 782 milyon euroya ulaştı. Askeri harcamalar bir yıl içinde yüzde 3,6 arttı. Böylece 2010 yılından bu yana en büyük artış gözlemlendi.

Sipri'de araştırmacı olarak çalışan Nan Tian, "Askeri harcamalar Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana, 1989'dan bu yana en yüksek seviyeye ulaştı" dedi.

ABD dünyanın en büyük askeri bütçesine sahip olan ülke konumunu koruyor

Amerika Birleşik Devletleri dünyanın en büyük askeri bütçesine sahip olan ülke konumunu koruyor. 2019 yılında askeri harcamalarını yüzde 5,3 oranında artırdı. ABD yedi yıl aradan sonra askeri harcamalarını 2018 yılında yeniden artırmaya başlamıştı.

ABD'yi askeri harcamalarını yüzde 5,1 oranında artıran Çin takip ediyor. Üçüncü sıraya ise yüzde 6,8 artışla Hindistan yerleşmiş durumda.

Çin'in ABD ile açık ve net bir şekilde rekabet içinde olduğunu hatırlatılıyor.

Araştırmacı Siemon Wezeman, "Çin tarafından atılan adımlar Hindistan'ın da bazı kararlar almasına sebep oluyor. Hindistan, Çin ve Pakistan karşısında askeri harcamalarını artırıyor." diyor.

ABD, Çin, Hindistan, Rusya ve Suudi Arabistan toplam askeri harcamaların yüzde 60'ını oluşturuyor.

Türkiye de askeri harcamalarını artırdı

Türkiye de bir önceki yıla göre askeri harcamalarını artırdı, 2019 yılında 20 milyar dolarlık harcamasıyla ilk 40 ülke arasında en fazla artış gösteren ülkeler arasında yer alıyor.

Türkiye en fazla askeri harcama yapan ülkeler arasında 16. sırada bulunuyor.

Raporda, Ankara'nın son 10 yıl içinde askeri harcamalarını neredeyse ikiye katladığı görülüyor.2010 yılında Türkiye'nin askeri harcamasının 11 milyar dolar düzeyinde olduğu belirtiliyor.

Almanya en çok askeri harcama yapan 7. ülke

Fransa'nın hemen ardından yedinci sıraya yerleşen Almanya 2019 yılında askeri harcamalarını yüzde 10 oranında artırdı. Raporda bunun Rusya'ya bağlı bir karar olduğu ifade ediliyor.

Nan Tian, ülke ekonomilerini sarsan Covid-19 nedeniyle hükümetlerin harcamaları yeniden gözden geçirmesi gerekeceğini ifade ediyor.

Raporda, Fransa ve İngiltere'nin harcamalarının değişmediği belirtiliyor.

ÇOK ÖNEMLİ BİR ARAŞTIRMA

TÜRKİYE’NİN ÇOCUK PROFİLİ

5-17 yaş grubundaki çalışan çocuk sayısı 720 bin

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunun 100'üncü yıl dönümünü etkinlikleri salgın nedeniyle meydanlarda iptal edilse de kutlamalar evlere ve dijital ortama taşındı.

Çocuklar, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün 1929'da tüm dünya çocuklarına armağan ettiği bu bayramı evlerinde büyük bir çoşkuyla kutluyor.

Birleşmiş Milletlerin tanımına göre ise 18 yaşına kadar tüm bireyler çocuk sayılırken, Türkiye'de 6 yaşında bir çocuk iş gücüne katılıp veya 14 yaşında evlendirilebiliyor.

Türkiye genelinde 5-17 yaş grubundaki çocuk sayısı 16 milyon 457 bin olarak tahmin ediliyor. Türkiye İstatistik Kurumu rakamlarına göre bu çocuklardan 720 bini ekonomik faaliyette çalışıyor.

Nüfusun yüzde 27,5'i çocuk

Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) sonuçlarına göre; 2019 yılsonu itibarıyla, Türkiye nüfusu 83 milyon 154 bin 997 kişi iken bunun 22 milyon 876 bin 798'ini çocuklar oluşturdu. Birleşmiş Milletler tanımına göre; 0-17 yaş grubunu içeren çocuk nüfus, 1970 yılında Türkiye'de toplam nüfusun yüzde 48,5'ini oluştururken bu oran 1990 yılında yüzde 41,8 ve 2019 yılında yüzde 27,5 oldu.

Nüfus projeksiyonlarına göre; çocuk nüfus oranının 2023 yılında yüzde 27,0, 2030 yılında yüzde 25,6, 2040 yılında yüzde 23,3, 2060 yılında yüzde 20,4 ve 2080 yılında yüzde 19,0 olacağı öngörüldü.

Avrupa Birliği (AB) üye ülkelerinde 2019 yılında çocuk nüfusun toplam nüfus içindeki oranı incelendiğinde; AB-28 üye ülkelerinin çocuk nüfuslarının toplam nüfus içindeki oranı yüzde 18,6 oldu. AB-28 üye ülkeleri içerisinde en fazla çocuk nüfus oranına sahip olan ülkelerin sırasıyla; yüzde 24,5 ile İrlanda, yüzde 21,7 ile Fransa, yüzde 21,1 ile Birleşik Krallık ve İsveç olduğu görüldü. Çocuk nüfus oranının en düşük olduğu ülkeler ise sırasıyla; yüzde 16,0 ile İtalya, yüzde 16,2 ile Malta ve yüzde 16,4 ile Almanya oldu.

Beklenen yaşam süresi 15 yaşındaki çocuklar için 64,4 yıl

Hayat Tabloları, 2016-2018 sonuçlarına göre; doğuşta beklenen yaşam süresi, Türkiye geneli için 78,3 yıl, erkekler için 75,6 yıl ve kadınlar için 81,0 yıl oldu.

Türkiye'de 7 yaşına ulaşan bir çocuğun kalan yaşam süresinin ortalama 72,3 yıl, erkek çocuklar için 69,6 yıl ve kız çocukları için 75,0 yıl olduğu görüldü. Çalışma çağının başlangıcı olan 15 yaşındaki çocuklar için ise bu süre 64,4 yıl oldu. Erkekler için bu süre 61,7 yıl iken kadınlar için 67,1 yıl oldu. Bu yaş için kadın ve erkek arasındaki beklenen yaşam süresi farkı 5,4 yıldır.

Ekonomik faaliyette çalışan çocuk sayısı 5-17 yaş grubunda 720 bin kişi

Çocuk İşgücü Araştırması, 2019 sonuçlarına göre; 5-17 yaş grubunda çalışan çocuk sayısı 720 bin kişi olup çalışan çocuklar arasında 5 yaşında çocuk gözlenmedi. Ekonomik faaliyette çalışan 5-17 yaş grubundaki çocukların aynı yaş grubundaki çocuklar içinde payını gösteren istihdam oranı ise yüzde 4,4 oldu.

Çalışan çocukların yüzde 79,7'sini 15-17 yaş grubundakiler oluştururken yüzde 15,9'unu 12-14 yaş grubundakiler, yüzde 4,4'ünü ise 5-11 yaş grubundaki çocuklar oluşturdu. Çalışan çocukların oranı cinsiyete göre incelendiğinde, çalışan çocukların yüzde 70,6'sını erkek çocukların, yüzde 29,4'ünü ise kız çocukların oluşturduğu görüldü.

Çalışan çocukların yüzde 65,7'si aynı zamanda eğitime devam etti

Çalışan çocukların yüzde 65,7'si eğitime devam ederken bu oran erkek çocuklarda yüzde 65,6, kız çocuklarda yüzde 66,0 oldu. Çalışan çocuklar yaş gruplarına göre incelendiğinde; 5-14 yaş grubundaki çalışan çocukların yüzde 71,9'u, 15-17 yaş grubunda çalışan çocukların ise yüzde 64,1'i aynı zamanda eğitime devam ettiği görüldü. Çalışan çocukların yüzde 34,3'ü eğitime devam etmedi.

Çalışan çocukların yüzde 45,5'i hizmet sektöründe yer aldı

Çalışan çocukların yüzde 30,8'i tarım, yüzde 23,7'si sanayi, yüze 45,5'i ise hizmet sektöründe yer aldı. Yaş grubuna göre incelendiğinde; 5-14 yaş grubunda çalışan çocukların yüzde 64,1'inin tarım sektöründe, 15-17 yaş grubunda çalışan çocukların ise yüzde 51,0'ının hizmet sektöründe yer aldığı görüldü.

Beş yaşındaki çocukların net okullaşma oranı yüzde 75,2

Milli eğitim istatistiklerine göre; beş yaş net okullaşma oranı, 2015/'16 öğretim yılında yüzde 67,2 iken 2018/'19 öğretim yılında yüzde 75,2 olarak gerçekleşti.

Erken çocukluk gelişimi endeksi, okur-yazarlık ve sayısal beceri açısından, fiziksel olarak, sosyal-duygusal açıdan ve öğrenme konusunda normal gelişim gösteren 36-59 aylık çocukların sayısının, nüfustaki aynı yaş grubundaki toplam çocuk sayısına oranını ifade etmektedir. Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması (TNSA), 2018 sonuçlarına göre; üç ve dört yaşlarındaki çocuklar için erken çocukluk gelişimi endeksi, 2018 yılında yüzde 73,7 olarak hesaplandı. Erkek çocuklar için yüzde 69,8 olan endeks değeri, kız çocuklar için yüzde 78,0 oldu.

Ortaokul seviyesinde net okullaşma oranı yüzde 93,3

Milli eğitim istatistiklerine göre; ortaokul seviyesinde net okullaşma oranı, 2018/'19 öğretim yılında yüzde 93,3 oldu. Net okullaşma oranı cinsiyet bazında karşılaştırıldığında, erkek çocuklar için ortaokul seviyesinde net okullaşma oranının yüzde 92,9, kız çocukları için ise yüzde 93,6 olduğu görüldü.

Kız çocuklarının çocuk yaşta evlendirilmesi

Evlenme istatistiklerine göre; 16-17 yaş grubunda olan kız çocuklarının resmi evlenmelerinin toplam resmi evlenmeler içindeki oranı 2009 yılında yüzde 8,1 iken bu oran 2019 yılında yüzde 3,1'e düştü.

Bu oran, illere göre incelendiğinde; 2019 yılında Ağrı ilinin yüzde 13,2 ile kız çocuk evlenmelerinde en üst sırada yer aldığı görüldü. Bu ili, yüzde 13,0 ile Muş ve yüzde 10,6 ile Kars izledi. Kız çocuk evlenmelerinin toplam evlenmeler içindeki oranının en düşük olduğu iller ise yüzde 0,2 ile Tunceli, yüzde 0,7 ile Bayburt ve Rize, yüzde 0,8 ile Trabzon oldu.

Türkiye'de yasal evlenme yaşı 18, istisnai ve özel durumlarda 17 ve 16 olduğundan daha küçük yaşta evlendirilen kız çocuklarının sayısına dair herhangi bir resmi veri bulunmuyor.

Çocuk nüfus oranının en yüksek olduğu il Şanlıurfa

ADNKS sonuçlarına göre; illerin toplam nüfusları içindeki çocuk nüfus oranı incelendiğinde; 2019 yılında en yüksek çocuk nüfus oranına sahip olan il, yüzde 45,8 ile Şanlıurfa oldu. Şanlıurfa ilini yüzde 43,5 ile Şırnak ve yüzde 41,9 ile Ağrı izledi. Çocuk nüfus oranının en düşük olduğu ilk üç il ise sırasıyla; yüzde 17,1 ile Tunceli, yüzde 17,9 ile Edirne ve yüzde 18,5 ile Kırklareli oldu.

En fazla koruyucu aile İstanbul'da

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının verilerine göre; 2019 yılında Türkiye genelinde mevcut koruyucu aile sayısı 5 bin 967 oldu. Koruyucu aile sayısı illere göre incelendiğinde; en fazla koruyucu ailenin 623 aile ile İstanbul'da olduğu görüldü. İstanbul'u 381 aile ile Ankara, 368 aile ile İzmir, 251 aile ile Kayseri ve 203 aile ile Kocaeli illeri takip etti. Koruyucu aile yanındaki çocuk sayısı ise 2019 yılında 7 bin 259 oldu.

Boşanma davaları sonucu velayeti anneye verilen çocukların oranı yüzde 76,0

Boşanma istatistiklerine göre; 2018 yılında boşanan çiftlerin sayısı 143 bin 573 iken 2019 yılında 155 bin 47 oldu. Kesinleşen boşanma davaları sonucunda 2018 yılında 125 bin 768 çocuk velayete verilirken 2019 yılında 139 bin 660 çocuk velayete verildi. Çocukların velayetinin yüzde 76,0'ının anneye, yüzde 24,0'ının ise babaya verildiği görüldü.

Obezite erkek çocuklarında daha yaygın

TNSA, 2018 sonuçlarına göre; 5 yaş altı çocuklarda kötü beslenme yaygınlığı erkek çocuklarında yüzde 11,0, kız çocuklarında ise yüzde 8,4 oldu. Aynı yaş grubunda kötü beslenmeye bağlı olarak obezite yaygınlığı erkek çocuklarında yüzde 9,3 olurken kız çocuklarında ise yüzde 6,8 oldu. Bu yaş grubundaki erkek çocukların yüzde 1,7'sinin, kız çocuklarının ise yüzde 1,6'sının aşırı zayıf olduğu gözlendi.

Her iki bebekten biri sezaryen ile doğdu

Doğum istatistiklerine göre; 2018 yılında canlı doğan bebek sayısı, 1 milyon 248 bin 847 oldu. Canlı doğan bebeklerin yüzde 51,3'ü erkek, yüzde 48,7'si kız oldu.

Sağlık Bakanlığı verilerine göre; hastanede gerçekleşen doğumların oranı, 2010 yılında yüzde 91,6 iken 2018 yılında yüzde 98,0 oldu. Sezaryen doğumların canlı doğumlar içerisindeki oranı ise 2014 yılında yüzde 51,1 iken 2018 yılında yüzde 54,9 oldu.

İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflaması (İBBS) 1. Düzeye göre; 2018 yılında sezaryen doğumların en yüksek oranda görüldüğü bölge yüzde 66,0 ile TR6 Akdeniz (Antalya, Isparta, Burdur, Adana, Mersin, Hatay, Kahramanmaraş, Osmaniye), en düşük oranda görüldüğü bölge ise yüzde 37,9 ile TRA Kuzeydoğu Anadolu (Erzurum, Erzincan, Bayburt, Ağrı, Kars, Iğdır, Ardahan) oldu.

Bebek ölüm hızı binde 9,3

Ölüm istatistiklerine göre; 2014 yılında bebek ölüm hızı binde 11,1 iken 2018 yılında binde 9,3'e geriledi. Bebek ölüm hızı cinsiyete göre incelendiğinde, 2014-2018 yılları arasında bebek ölüm hızının erkek bebekler için binde 11,8'den binde 9,8'e, kız bebekler için binde 10,3'ten binde 8,7'ye düştüğü görüldü.

Doğumdan sonraki beş yıl içinde ölme olasılığını ifade eden beş yaş altı ölüm hızı, 2014 yılında binde 13,3 iken 2018 yılında binde 11,4'e düştü. Beş yaş altı ölüm hızı cinsiyete göre incelendiğinde; 2014-2018 yılları arasında beş yaş altı ölüm hızının erkek çocuklar için binde 14,2'den binde 12,1'e, kız çocuklar için binde 12,3'ten binde 10,7'ye düştüğü görüldü.

Bebeklere konulan en popüler erkek ismi Yusuf, kız ismi Zeynep

ADNKS sonuçlarına göre; 2019 yılında doğan bebeklere konulan en popüler erkek bebek isimleri, Yusuf, Eymen ve Miraç, en popüler kız bebek isimleri ise Zeynep, Elif ve Defne oldu. Bununla birlikte, 0-17 yaş grubundaki çocuklarda en çok kullanılan erkek isimlerinin Yusuf, Mustafa ve Mehmet; kız çocuk isimlerinin ise Zeynep, Elif ve Yağmur olduğu görüldü.’’

DÜNYANIN EN GÜÇLÜ 10 DİLİ

Dünyada yaklaşık 6 bin dil var. Bunlardan 2 bin kadarı bin kişiden az insan tarafından konuşuluyor. Dünya nüfusunun yaklaşık yarısı 15 dili kullanıyor.

Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Jean Claude Juncker, Kasım 2018'de son kez yaptığı "Birliğin Durumu" konuşmasında İngilizce'nin Avrupa'da önemini yitirmeye başladığını öne sürmüştü. Ancak Dünya Ekonomik Forumu'nun (World Economic Forum) yayınladığı araştırmaya göre "dünyanın en güçlü dili" İngilizce. İlk 10 dilden 6'sını Avrupa dilleri oluştururken Türkçe 18. sırada yer alıyor.

Araştırmada dillerin etkinliği, sundukları beş imkan çerçevesinde değerlendiriliyor.

  1. Coğrafya: Seyahat yeteneği
  2. Ekonomi: Ekonomiye katılma yeteneği
  3. İletişim: Diyaloğa girme yeteneği
  4. Bilgi ve medya: Bilgi ve medyayı kullanabilme yeteneği
  5. Diplomasi: Uluslararası ilişkilere dâhil olma yeteneği

'Dilin gücü endeksi'nde bir dilin konuşana sağladığı kolaylık ve kullanışlılık dikkate alınırken, o dilin kültürel özellikleri ve tarihi arka planı araştırma dışı tutuluyor.

Çincenin bütün lehçeleri dikkate alındığında sıralama değişmiyor

1             İngilizce - 446

2             Çince (Mandarin) - 960

3             Fransızca - 80

4             İspanyolca - 470

5             Arapça - 295

6             Rusça - 150

7             Almanca - 93

8             Japonca - 125

9             Portekizce - 215

10          Hintçe - 310

Kaynak: WEF

AVRUPALILAR NEDEN OSMANLICA VE TÜRKÇE ÖĞRENİYOR?

Avrupa’da birçok ülkede üniversiteler Türkçe, Osmanlıca ve Türkiye kültürü üzerine eğitim veriyor. Her yıl yüzlerce kişi Türkçe öğrenmek için bu eğitim kurumlarının kapısını çalıyor.

Peki, Avrupalılar günümüzde niçin Türkçe öğrenmeyi tercih ediyor? Türkçe bölümüne kimler en çok başvuruda bulunuyor? Tarihten günümüze Avrupa'da Türkçe eğitimi nasıl bir gelişim gösterdi?

Strazburg Üniversitesi Türk Etüdleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Samim Akgönül, euronews'in sorularını cevapladı.

Akgönül, son yıllarda Avrupalıların özellikle Fransızların Türkçe öğrenmeye ilgisinin arttığını söylüyor. 1990'larda ve 2000'lerde gurbetçi aile çocuklarının dillerini geliştirmek ve 'başka seçenekleri olmadığı' için bu bölümlere geldiğini hatırlatan Akgönül'e göre, yakın dönemde Fransız olup da Türkçe eğitim almaya gelenlerin sayısı gözle görülür oranda yükseldi.

Akgönül, geçtiğimiz yıllarda Avrupa'da Türkçe eğitim alanların profilini şu şekilde özetliyor: "2000'lerin başında tek tük olmaya başlamıştı. Bütün öğrencilerimiz hemen hemen yüzde 90-95'i Türkiye kökenli ailelerin burada doğan çocukları olmaya başlamıştı.

Hala da öyle, ezici çoğunluk hala da öyle. Fakat son birkaç senede benim gördüğüm bir ilginin aksine arttığı. 10 sene önce belki arada bir tane iki tane Türkiye kökenli olmayan Fransızlar gelip de Türkçe öğrenirken şimdi, daha yeni sınavdan çıktım bu sabah, karşımda 10-15 Türkiye kökenli olmayıp da Türkçe eğitimi alan öğrenciler var."

'Avrupalılara Türkçe öğretmek için açılan kurumlar Türklerle dolu'

Batı Avrupa'da Osmanlı Türkçesine ve Türkiye Türkçesine ilginin arttığını belirten Akgönül, ancak Avrupalılara Türkçe öğretmek için açılan kurumlara bugün büyük oranda Türklerin talepte bulunduğunu söylüyor:

"1990'lardan itibaren bu kurumların içindeki öğrencilerin profili tamamen değişti. Hatta belki değişmeye de devam ediyor. 1990'larda Batı Avrupa'da, Fransa'da, Almanya'da doğan fakat Türkiye kökenli ebeveynleri olan çocuklar bir nevi bir kimlik arayışı içerisinde, bazen de başka yerde okuyamadıkları için bu bölümlere gelmeye başladılar.

Fransa'da öğrencilerin ezici bir çoğunluğu Türkiye kökenli ailelerin Fransa'da doğmuş, büyümüş, sosyalleşmiş, eğitim almış çocukları. Fakat gene de küçük bir azınlık olsa da Türkiye kökenli olmayıp da Türkçe öğrenmeye gelenler de var.

Bunların çoğu gene aynı gelenek içerisinde başka konularla ilgilenen, tarihle, sosyolojiyle ilgilenen, arkeolojiyle ilgilenen ve Türk kontekstine bağlamına ilgi gösteren öğrenciler. Birçoğunun başka diplomaları da var. Gelip bizde Türkiye'nin dilini, edebiyatını, tarihini, sosyolojisini öğreniyorlar."

'Fransa doğumlu Türkiye kökenliler daha çok ev Türkçesi biliyor'

Fransa'da doğup büyüyen Türkiye kökenli öğrencilerin Türkçe öğrenmekte karşılaştıkları zorluklara değinen Akgönül, bu kişilerin üniversite çağına geldiklerinde 'gerçek Türkçe' ile buluştuklarını kaydediyor:

"Fransa doğumlu Türkiye kökenli öğrencilerin konuştuğu, bildiği Türkçe daha çok ev Türkçesi. Televizyon aracılığıyla öğrenilmiş Türkçe, anneyle babayla konuşularak öğrenilmiş Türkçe. İşin bilimsel arka planı oldukça zayıf elbette. Şunu da unutmamak gerekir, bu çocukların büyük bir çoğunluğu orta ve lise eğitimleri sırasında çok azı ancak Türkçe görebilmişler, o yüzden üniversiteye geldiklerinde gerçekten Türkçe'nin başka bir yönünü keşfediyorlar."

Yabancıların Türkçe öğrenme sebepleri?

Avrupa'da çeşitli kurumlarda Türkçe bölümünde okuyan yüzlerce kişi diplomatik misyondan turizm alanına, medyadan sivil toplum örgütlerine kadar birçok alanda iş imkanlarını geliştirmek istiyor.

Akgönül, Avrupalıların Türkçe öğrenme sebebi olarak şunları sıralıyor: "Çoğu tarihle ilgileniyor. Ya da paralel olarak tarih eğitimi alıyorlar, ya da paralel olarak arkeoloji, sosyoloji eğitimi alıyorlar. Türkiye'ye ilgileri daha çok entelektüel bir seviyede.

Sonuçta Türkiye gerçekten büyük medeniyetlerin var olmuş olduğu, üst üste geldiği birbiriyle karıştığı bir ülke. Bazen de çiftlerin Türk olmayanları geliyorlar yani bir karı koca ya da sevgili, biri Türkiye kökenli diğeri değil, sevdiği insanın dilini, tarihini ya da her neyse kültürünü gelip öğrenmek isteyenler de çok çıkıyor."

Türkçe öğrenen Avrupalıların motivasyonları arasında şunlar yer alıyor:

  • Üniversite ve okullarda araştırma yapmak
  • Diplomatik hizmetler
  • Turizm alanında, seyahat ajansları ve tur operatörlüğü gibi alanlarda çalışmak
  • Medya alanında çalışmak
  • Ulusal ve uluslararası sivil toplum örgütlerinde çalışmak
  • Bilimsel ve kültürel etkinlik organizasyonunda çalışmak
  • Halkla İlişkiler alanında iş yapmak, uluslararası şirketlerde çalışmak

Türkçe’nin konuşulduğu ülkeler şöyle:

‘’Bulgaristan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Makedonya, Yunanistan, Kosova, Romanya, Azerbaycan, Suriye, Irak, Kazakistan, Rusya Federasyonu, Kırgızistan, Özbekistan, Ukrayna gibi ülkeler var. Ayrıca Türk nüfusunun yoğun olduğu Almanya, Hollanda, Fransa, Avusturya, Amerika Birleşik Devletleri, Belçika, İsviçre gibi ülkelerde de Türkçe yaygın’’

EURONEWS ANALİZ

Osmanlıyı yeniden keşfedin': Avrupa'daki üniversitelerden öğrencilere Türkçe eğitim daveti

Avrupa'da Osmanlıca, Türk kültürü ve modern Türkçe alanlarında eğitim veren çok sayıda kurum bulunuyor. Almanya'dan Macaristan'a, Danimarka'dan Hırvatistan'a kadar birçok ülkede açılan bölümler, Avrupalı öğrencileri çekmek için özel tanıtımlar yapıyor.

 "Osmanlı İmparatorluğu geçmişi olan Türkiye'nin ve Türkçe'nin önemine" dikkat çekilen tanıtımlarda "Birlikte yaşayabilmek için birbirimizi anlamamız önemli" şeklinde ifadelere yer veriliyor.

Ayrıca Türkiye'den "Dünya medeniyetinde binlerce yıldır parlayan kültür, "Doğu-Batı arasında kavşak noktasında, dünya ekonomisinde ilk 20'de", "Osmanlı İmparatorluğu'na yeni bakış açıları keşfedin" gibi tanıtım yazıları da kullanılıyor.

Peki Avrupa'da Türkçe ve Osmanlıca eğitim veren başlıca kurumlar öğrencileri çekmek için tanıtımlarında hangi ifadelere yer veriyor?

Almanya'da göçmen ve Türk işçi vurgusu

Almanya'da Türkçe eğitimi konusunda geniş bir ağa sahip. Ülkedeki en az 10 üniversitede Türk Kültürü, Modern Türkçe, Osmanlı Türkçesi, Osmanlı Devleti, Oryantalizm, İslam, Yakın Doğu ya da Orta Doğu, Türki Cumhuriyetler ile ilgili bölümler mevcut.

Bamberg Üniversitesi'nde Türkçe eğitim veren bölümde Osmanlı İmparatorluğu'ndan modern Türkiye'ye geçişteki sürece odaklanılıyor. Osmanlıca da buradaki eğitimin bir parçası.

Berlin'deki Frei Üniversitesi, Almanya'ya olan Türk işgücü göçünün 'geleneksel araştırma alanlarını genişlettiğini' kaydediyor. Üniversitedeki Türk Çalışmaları bölümünde Osmanlıca eğitimi de veriliyor.

Duisburg-Essen Üniversitesi'ndeki bölümde Türkçe geniş perspektiften ele alınıyor. Üniversite Türk Çalışmaları bölümünü şu şekilde tanıtıyor: "Türk Çalışmaları, geçmişte ve günümüzde Türk halklarının kültürleri ve dilleriyle ilgilenmekte.

Türkiye Türkçesi ve Osmanlıcanın yanı sıra, diğer Türk halklarının dilleri ve kültürleri de Türk Çalışmaları konusunu oluşturuyor. Türk dillerinin konuşanları, Güneydoğu Avrupa'dan, Yakın Doğu'ya, Orta Asya'ya ve Rusya'dan Çin ve Moğolistan'a kadar uzanan bir alana yayılmıştır."

Karahanlılar grameri; Türkçe-Moğolca dil ilişkileri öğretiliyor

Frankfurt Üniversitesi ülkedeki en kapsamlı Türkçe eğitimi veren kurumlar arasında. 1920'den bu yana Türkçe'nin öğretildiği Frankfurt'ta 1971'de Türkoloji Bölümü açıldı. Bu bölümde geniş yelpazede Türkçe eğitimi veriliyor.

Onlar arasında, Eski Türkçe ve Karahanlılar grameri, erken dönem Budist olmayan Türk kaynaklarının işlenmesi, Osmanlıca ile bağlantılı Türk dilbilimi, Sibirya bölgesindeki Türk dilleri, erken dönem batılı Türk halkları, Türkçe-Moğolca dil ilişkileri var.

Göttingen Üniversitesi'nde Orta Asya Çalışmaları ve Türkoloji bölümlerinde İpek Yolu boyunca kültürlerin anlaşılması için Türkçe öğrenmenin önemine dikkat çekiliyor.

Hamburg Üniversitesi'nde Orta Doğu Tarihi ve Kültürü ile Türkçe Çalışmaları bölümlerinde ana hedef, yenilikçi araştırmalar başlatmak ve diyalog projeleri yürütmek için Almanya, Avrupa ve Türk ortaklarla işbirliğini artırmak ve güçlendirmek olarak özetleniyor.

Heidelberg Üniversitesi'ndeki Osmanlıca ve Türkçe Eğitim Programı, "Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihi ve kültürü ile İran'ın da dahil olduğu Güneydoğu Avrupa, Kafkasya'daki yakın bölgelere odaklanıyor; öğrencilere modern Türkçe ve Osmanlı Türkçesi öğretiliyor."

Johannes Gutenberg Üniversitesi'de Türkoloji ve Türkçe çalışmaları bölümünde "Osmanlı İmparatorluğu'nun ve Türkiye Cumhuriyeti'nin dini, siyaseti ve tarihi" hakkında eğitim veriliyor. Osmanlı Türkçesi ve Türk dilindeki tarihsel gelişimler de bölümde inceleniyor.

Eberhard-Karls Üniversitesi'nde Osmanlıca ve Türkçe Çalışmaları bölümünde Osmanlı İmparatorluğu ve modern Türkiye'ye odaklanılıyor.

Fransa: 17. yy'dan bu yana Türkçe eğitim veriliyor

Fransa'nın başkenti Paris'teki Sorbonne Üniversitesi'ne bağlı Doğu Dilleri ve Kültürleri Enstitüsü (INALCO) 17. yüzyıldan bu yana Osmanlıca ve Türkçe eğitim veriyor.

Strasbourg Üniversitesi bünyesindeki Türk Etüdleri bölümü ve Lyon'daki Jean Moulin Üniversitesi Dil Fakültesi'nde yer alan Türk Dili ve Kültürü bölümünde Türkçe program bulunuyor.

INALCO eğitimiyle ilgili tanıtım yazısında Türkçe'nin kurumda eğitimi verilen ilk doğu dili olduğu, bu dilin 'Balkanlardan Çin'e kadar 150 milyon kişiyi kapsadığına ve konuşan sayısı açısından dünyada 12. sırada yer aldığına' dikkat çekiliyor.

Yazıda ayrıca "eski Sovyet cumhuriyetleri Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan'ın merkezinde yer alan Türkiye", G-20 üyesi, gelişmekte olan ülke ve dünyanın en büyük 15. ekonomisi' olarak tanıtılıyor.

"Dünya medeniyetinde binlerce yıldır parlayan kültür"

Belçika’nın köklü kurumlarından Özgür Brüksel Üniversitesi (1834) Sanat ve Beşeri Bilimler Fakültesi'nde Türkçe kurslar veriyor.

Saint-Louis Üniversitesi’nde de Türkçe eğitimi var. Üniversite niçin Türk dilini seçtikleriyle ilgili yaptığı açıklamada Türkiye'nin ve Türk dilinin son yıllarda artan önemine dikkat çekiyor:

"Türkiye, Doğu ile Batı arasındaki kavşakta, Avrupa Birliği üyeliğine aday, dinamik ve hızla büyüyen bir ülke. Bu yeni ortakla siyasi, bilimsel ve ekonomik işbirliği için fırsatlar sınırsız; Türk dil bilgisi, dünya medeniyetinde binlerce yıldır parlayan kültürü kavramayı mümkün kılıyor. Türk dili çalışmaları hızla artıyor. Bugün, her zamankinden daha fazla, İngilizce-Türkçe-Fransızca çevirmenler ve tercümanlar için ilginç kariyer fırsatları sunuyor."

Türkçe'nin dünyada konuşanların sayısına göre 7. sırada yer aldığı hatırlatılan yazıda Türk dillerinin Balkanlar, Türkiye, İran'ın kuzeyi, Orta Asya, Sibirya ve Çin'in kuzeyinde konuşulduğu hatırlatılıyor.

"Osmanlı İmparatorluğu'na yeni bakış açıları keşfedin"

Macaristan'ın başkenti Budapeşte'deki Orta Avrupa Üniversitesi, Osmanlıca ve Türkçe çalışmaları bölümünde öğrencilere Osmanlı İmparatorluğu'na yeni bir bakış açısı sunulacağı ifade ediliyor:

 "Osmanlı İmparatorluğu'nu ve onun Orta Avrupa, Balkanlar ve Doğu Akdeniz'deki miraslarını keşfetmekle ilgileniyorsanız, Budapeşte'deki Orta Avrupa Üniversitesi'nde Ortaçağ Araştırmaları Bölümü,Tarih Bölümü, Osmanlıca ve Türkçe Araştırmalarında Osmanlı geçmişine yeni bakış açıları keşfedebilirsiniz."

Bölümde ayrıca "Osmanlı İmparatorluğu'nu anlamak" için "Osmanlıca Türkçesi, Arapça, eski Yunanca, Sırpça, Latince, klasik İbranice dilleri de öğretiliyor.

Dünyanın en prestijli üniversitelerinden Oxford, bünyesindeki Doğu Çalışmaları Fakültesi'nde lisans düzeyinde dört yıllık Türkçe bölümü yer alıyor. Bölümde Türkçe, Osmanlıca ve İslam tarihi yanında Arapça, Ermenice, eski Yunanca ve Farsça dillerinden birini seçmek de mümkün.

İngiltere'de çok sayıda üniversitede Osmanlıca ve Türkçe eğitimi veriliyor. Onlar arasıdaki Birmingham Üniversitesi Bizans, Osmanlı ve Yunan Çalışmaları Merkezi öğrencilerine birçok fakülte bünyesinde eğitim alma imkanı sunuyor.

Uluslararası alanda önde gelen bir kurum olarak tanıtılan Edinburgh Üniversitesi'nde İslam ve Orta Doğu Çalışmaları bünyesinde Türkçe, Arapça ve Farsça eğitim var.

Ülkede ayrıca Manchester Üniversitesi, Durham Üniverstiesi, Exeter Üniversitesi, Londra Üniversitesi, Manchester Üniversitesi ve Galler Üniverstisi'nde Türkçe eğitimi almak mümkün.

Hollanda'daki Leiden Üniversitesi'nde bulunan Türk Dili ve Kültürü programında Türkçe öğrenmek mümkün.

Üniversitenin Beşeri Bilimler Bölümü'nde farklı dillerde eğitimin önemine dikkat çekiliyor: "Bu küreselleşme çağında beşeri bilimler her zamankinden daha önemli. Göç, entegrasyon, ticaret ve teknoloji, ülkeler ve kültürler arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. İşbirliği yapabilmek ve birlikte yaşayabilmek için birbirimizi anlamamız çok önemli. Beşeri bilimler bunu yapmamız için gerekli olan içgörüyü sunuyor"

Yüksek lisans programında Arap, Fars ve İslam dünyasının, Türkiye ve Osmanlı İmparatorluğunun dillerini, tarihini, edebiyatını ve siyasetini kapsayan araştırmalar yapılacağı belirtiliyor.

Polonya

Varşova Üniversitesi, Poznan'daki Adam Mickiewicz Üniversitesi ve Krakov'daki Jagiellonian Üniversitesi'nde Türkçe ve Osmanlıca eğitim almak mümkün.

Belarus

Belarus’un başkenti Minsk’te Minsk Dil Üniversitesi’nde Türkçe Dili bölümü (MGLU) yer alıyor. Üniversite'nin internet sayfasında Türkçe eğitim sonunda öğrencilerin hangi alanlarda bu eğitimi kullandığına dikkat çekiliyor: "Üniversitemizden mezun olmuş yabancı öğrencilerin yorumları analiz edildiğinde öğrencilerin kendi ülkelerindeki dışişleri bakanlığında, diplomat heyetlerinde, radyo ve televizyonda, haber ajanslarında, yayınevlerinde, farklı ülkelerle ile iş birliği yapan çeşitli şirketlerde, turizm firmalarında çalıştıkları görülmektedir.

MGLU’da ikinci eğitim olarak öğretmenlik eğitimi alan veya doktora öğrenimini tamamlayan mezunlarımız, üniversitelerde, kolejlerde, okullarda yabancı dil öğretmeni olarak başarıyla görev yapmaktadırlar. Bazıları, kendi ülkelerinde özel yabancı dil enstitüleri açmışlardır."

Belarus'ta Minsk Dil Üniversitesi’nde Türkçe eğitimi veriliyor

Hırvatistan

Zagrep Üniversitesi'nde Felsefe Fakültesi Türkoloji bölümünde, Çağdaş Türkiye Türkçesi, Osmanlı Türkçesi ve Türkolojiye giriş dersleri veriliyor. Üniversite bünyesindeki Türkoloji Öğrencileri Kulübü, öğrencilerle üniversitenin ve diğer kurumların idari organları arasında iletişimi sağlama, öğrencileri ve lisansüstü Türkologları bir araya getirmek amacıyla 2008'den bu yana etkinlikler düzenliyor.

Bulgaristan

Bulgaristan'ın başkenti Sofya'daki Sofya Üniversitesi'nde Türkçe ve Osmanlıca Çalışmaları bölümünde kapsamlı eğitim veriliyor. Bölümde Eski Türk Edebiyatı, Modern Türkçe, Türkçe Gramer, Osmanlıca, Türkçe Çeviri ve Türkiye'nin Sorunları başlıklı dersler yer alıyor. Şumnu kentindeki Konstantin Preslavsky Shumen Üniversitesi'nde Türkçe Çalışmaları bölümünde, Modern Türk Edebiyatı, Osmanlı Tarihi ve Türkçe eğitimi veriliyor.

Bosna Hersek

Bosna Hersek'in başkenti Saraybosna'nın köklü kurumlarından Saraybosna Üniversitesi'nde Türkçe-Arapça Çalışmaları bölümü bulunuyor. Bölümde Türk edebiyatı, tarihi ve Osmanlı İmparatorluğu dersleri veriliyor.Tuzla Üniversitesi'nde 2003 yılından bu yana Türk Dili ve Edebiyatı dersleri veriliyor.

Finlandiya

Finlandiya'nın başkentindeki Helsinki Üniversitesi Orta Doğu Çalışmaları Bölümü'nde Türkçe, Arapça, İbranice ve Farsça eğitim veriliyor.

Arnavutluk

Arnavutluk’un başkenti Tiran’da Tiran Üniversitesi’nde Türkiye Çalışmaları bölümü.

Kosova

Kosova’nın başkenti Priştina’daki Priştina Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı bölümü.

Ermenistan

Ermenistan’ın başkenti Erivan’da Erivan Devlet Üniverstitesi’nde Doğu Çalışmaları Fakültesi’nde Türkiye Çalışmaları bölümü.

Avusturya

Avusturya’nın başkenti Viyana’da Viyana Üniversitesi’nde Türkçe ve Osmanlıca Çalışmaları bölümü.

Strazburg Üniversitesi Türk Etüdleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Samim Akgönül Euronews'e Avrupa'daki Türkçe eğitimini değerlendirdi.

Türkçe’nin konuşulduğu ülkeler arasında Bulgaristan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Makedonya, Yunanistan, Kosova, Romanya, Azerbaycan, Suriye, Irak, Kazakistan, Rusya Federasyonu, Kırgızistan, Özbekistan, Ukrayna gibi ülkeler var. Ayrıca Türk nüfusunun yoğun olduğu Almanya, Hollanda, Fransa, Avusturya, Amerika Birleşik Devletleri, Belçika, İsviçre gibi ülkelerde de Türkçe yaygın.

GÖBEKLİTEPE’NİN YENİ BİR SIRRI

İsrailli arkeologlar tarafından yapılan bir keşif, Göbekli Tepe’nin düşünülenden daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu ve o zamanlar için imkansız olduğu düşünülen karmaşık planlama teknikleri uygulandığını gösteriyor.

İsrailli arkeologlar tarafından yapılan bir keşif, Göbekli Tepe'nin düşünülenden daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu ve o zamanlar için imkânsız olduğu düşünülen karmaşık planlama teknikleri uygulandığını gösteriyor.

Göbekli Tepe'deki en eski üçtaş mahfaza üzerinde yapılan çalışmalar, bu yapıların tüm mimari planının altında yatan gizli bir geometrik desen, özellikle de bir eşkenar üçgen olduğunu ortaya koydu.

Tel Aviv Üniversitesi'nden arkeolog Gil Haklay ve Avi Gopher tarafından elde edilen bulgular, şimdiye kadarki varsayımın aksine, üç mahfazadan oluşan yapının tek bir birim olarak tasarlandığını ve muhtemelen aynı zamanda inşa edildiğini gösteriyor.

Bu durumda, Göbekli Tepe'yi inşa edenlerin, tekerleğin icadından binlerce yıl önce, geometrik prensipleri anladığını ve söz konusu prensipleri inşaat planlarına uygulayabildiklerini ortaya koyuyor.

İLETİŞİM BAŞKANI FAHRETTİN ALTUN’DAN GAZETELERİN ACİL YARDIM ÇAĞRISI

Türkiye Gazeteciler Federasyonu (TGF) Yönetim Kurulu adına bir açıklama yapan Genel Başkan Yılmaz Karaca, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun'a çağrıda

Tüm dünyayı ve ülkemizi etkileyen Koronavirüs sebebiyle daha da zor duruma düşen medya sektörü için acil eylem planı alınması ve desteklenmesi için Türkiye Gazeteciler Federasyonu, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun'a çağrıda bulundu.

Türkiye Gazeteciler Federasyonu (TGF) Yönetim Kurulu adına bir açıklama yapan Genel Başkan Yılmaz Karaca, “Dijitalleşme ile birlikte bugün içinde bulunduğumuz olumsuz şartlar nedeniyle yerel medya çok zor duruma düşmüştür.

Sektörümüzün bağlı bulunduğu Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığının yerel medyaya yönelik acil yerel medya eylem planı/yasasını hazırlayarak Cumhurbaşkanımıza / meclise sunması gerekmektedir. Aksi takdirde bugün birçok gazete, televizyon ve radyo kapısına kilit vuracak, binlerce basın emekçisi işsizlikle karşı karşıya kalacaktır.” dedi.

İLAN REKLAM GELİRLERİNİN DÜŞMESİ BELİMİZİ BÜKTÜ

Zorluklar içerisinde kısıtlı imkânlarla halkın haber alma hakkı için gece gündüz demeden çalışan, yayın yapan yerel ve yaygın gazete, kurumsal internet haber portalı, TV ve radyoların, koronavirüs salgını nedeniyle zor günler yaşadığını söyleyen Karaca, şu görüşlere yer verdi:

“Anadolu Basını ilan ve reklamlarla ayakta duran bir sektör. Özellikle Basın İlan Kurumu üzerinden alınan resmi ilanlar, yaygın ve yerel gazeteler için can suyudur. Alınan tedbirler kapsamında uzun bir süre icra ve ihale ilanları, duyuruları yayınlanmayacak olması, özel işletmeler de reklam kısıtlamasına gitmesi, gazete satışlarının tabana vurması, yaşam mücadelesi veren Anadolu Basınını daha da güç duruma düşecek, yok olma ile karşı karşıya kalacaktır.”

ANADOLU BASINI KURTARILMALIDIR

Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı Yılmaz Karaca, Korona Virüsü salgını nedeniyle medya sektörünün acilen desteklenmesi gerektiğini söyledi. Karaca, işini, gelirini kaybeden basın emekçilerine maaş verilmesini, gazetecilere faizsiz kredi imkânı sunulmasını önerdi.

Karaca, Anadolu basını için alınabilecek tedbirleri şöyle sıraladı:

- Korona salgınından olumsuz etkilenen medya için “Tedbir Destek Paketi” açıklanmalıdır.

- İşsiz kalan, salgın yüzünden evden çıkamayan ve iş bulamayan basın emekçilerinin maaşı işsizlik fonundan ödenmelidir.

- Gazete Sahiplerine BİK tarafından faizsiz borç imkânı sağlanmalıdır. BİK’nun şubesi dışında kalan illerdeki basın çalışanlarına da faizsiz kredi verilmedir.

- TV’lerin Uydu bedelleri 6 ay süreyle alınmamalı ve uydu bedeli sonraki süreçte en aza çekilmelidir.

- TV ve Radyolar da Maliye Bakanlığının mücbir sebep kapsamına alınmalıdır.

- Devletin, Belediyelerin ve STK’ların medya sektörüne destek vermesi sağlanmalı, İl Genel Meclisi kararları, Belediye Meclisi ve Encümen kararları yerel gazetelerde yayınlanmalı ve Anadolu basınına sahip çıkılması öngörülmelidir.

- Gazetelerimizden kesilen %15’lik BİK kesintinin tamamen kaldırılması gerekmektedir

- Medya sahiplerine acil kredi imkânı sağlanmalıdır. Gazete basımında kullanılan kâğıt, kalıp, mürekkep gibi ithal malzemelerin kurdan etkilenmeyecek şekilde ayarlanmaları ve gümrük vergileri sıfırlanmalıdır.

- Sigorta ve vergiler indirilmelidir. SGK ve Maliye borçları en az bir yıl ertelenmelidir.

- Özel ilan ve reklamlardan vergi alınmamalıdır.

- İnternet haberciliği yasasının çıkartılması sağlanmalı.

- Her daim devletinin yanında olan Anadolu Basını bir an önce desteklenmeli ve gereken tedbirler yasalarla koruma altına alınmalıdır.

TGF Genel Başkanı Karaca, “Demokrasinin temel taşı medya için yukarıda belirtmiş olduğumuz tedbirlerin hayata geçirilmesi hususunda Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Sayın Fahrettin Altun ve Basın İlan Kurumu Genel Müdürü Sayın Rıdvan Duran’ı yerel basına can suyu ve destek olmaya davet ediyoruz” dedi.

GAZETE TİRAJLARI

20 Nisan -26 Nisan Haftası Tiraj Raporu