Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (22-28 Nisan 2019)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
29 Nisan 2019 15:49

27 Nisan E-Muhtırası Yansımaları

27 Nisan e-muhtırasının üzerinden 12 yıl geçti. Unutmadık.

Genelkurmay Başkanlığı’nın 27 Nisan 2007 gecesi internet sitesi aracılığıyla 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, meclis tarafından Cumhurbaşkanı seçilmesi süreci ile ilgili yayınladığı bildiri; post modern bir vesayet örneği olarak e-muhtıra olarak tanımlanmaktadır.

CHP’nin Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili ilk oylamayı Anayasa Mahkemesi’ne götürdüğü gece saat 23.17 itibariyle Genelkurmay Başkanlığı internet sitesinde yayınlanan basın açıklamasında, “Türk Silahı Kuvvetlerinin (TSK) laikliğin savunucusu olduğu” hatırlatılarak; bu konumunun kararlılıkla sürdürüleceği ve gerektiğinde bu görevin eksiksiz yerine getirileceği sert bir şekilde dile getiriliyordu. Bu bildiriyi daha önceki askeri vesayet bildirilerinden ayıran tek özellik kullanılan mecranın farklılığıdır.

2007 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hemen öncesinde verilen bu post modern muhtıra, yakın tarihimizde kritik bir viraj olarak tarihteki yerini almıştır. 27 Nisan bildirisi öncesinde ve sonrasında yaşanan süreç, Türk siyasi tarihi bakımından bir kırılmayı ifade etmektedir. Baskıcı ve vesayetçi anlayışın topluma ve demokrasiye hakim olmak için nasıl bir çalışma yürüttüğü ve bu çalışmaya TSK içindeki demokrasi karşıtlarının nasıl destek verdiği, 27 Nisan’a kadar gelinen süreci, e-muhtıra gecesi yaşananları ve sonrasındaki gelişmeleri iyi tahlil etmek gerekecektir.

Muhtıra Öncesi Süreç

TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu, 2012’de hazırladığı raporda, 27 Nisan’a giden süreci, Ak Parti’nin iktidar yıllarının başlangıcındaki laiklik tartışmalarını, Deniz Kuvvetleri Eski Komutanı Özden Örnek’in günlükleriyle ortaya çıkan darbe teşebbüslerini 2002-2007 yılları arasında yaşanan faili meçhul cinayetlerini de kapsayan bir hatırlatmayla ele almaktadır. Bu dönemde yaşanan cinayetleri ve toplumsal hareketleri darbe girişimlerinin dışında tutmak mümkün değildir.  Ülkede kaosun hakim olmasını isteyen güçler, 2006’da Cumhuriyet Gazetesi’ne bomba atılması, Danıştay ve Rahip Santoro cinayetleri, 2007’nin başında ise Hrant Dink cinayetini gerçekleştirmişlerdi. ABD’den Hudson Enstitüsü Türkiye uzmanı Zeyno Baran, 2006’nın son günlerinde Newsweek Dergisi’nde çıkan bir makalesinde “2007 yılında Türkiye’de yüzde 50 ihtimalle darbe olacağı” ile ilgili öngörüsünü dile getirmiştir. Baran’ın dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Ergun Saygun’dan aldığı bilgiyle bu öngörüde bulunduğu iddia edilmişti.  Kamuoyundaki tartışmalarla ve medyada yer alan böyle öngörülerle şartların olgunlaştığını düşünen TSK, bir kez daha gücünü denemek istemiş; 28 Şubat 1997 ve sonrasında “1000 yıl sürecek”  denilen iklimin kalıcılığı için harekete geçmişti. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de muhtıradan iki hafta önce gerçekleşen takvime göre başkanlık edeceği son Milli Güvenlik Kurulu’ndaki (MGK) irticai faaliyetlerin arttığıyla ilgili tartışmaları gündeme getirmişti. Genelkurmay Başkanlığı 10 Nisan MGK’sının ardından cumhurbaşkanının “cumhuriyet değerlerine sözde değil özde bir bağlılık taşıması” gibi öznel bir kriterini dile getirmişti. Tam da bu vakitlerde Nokta Dergisi 13 Nisan günü, 2002 sonrasını kapsayan günlerde darbe planlayan bir cuntanın varlığıyla ilgili yaptığı haberler sebebiyle Askeri Mahkeme kararıyla baskına uğradı ve kapatıldı.

Cumhuriyet Mitingleri

Cumhurbaşkanlığı seçimi giderek AK Parti‘ye karşı muhalefetin yoğunlaştığı bir alan haline gelmiş ve irtica-laiklik-türban tartışmalarının etrafında cereyan etmeye başlamıştır. Bu tartışmaların gölgesinde Atatürkçü Düşünce Derneği’nin (ADD) ‘Cumhuriyet’e sahip çık’ çağrısıyla düzenlenen mitingler; Çankaya Köşkü’nü “yıkılmayacak kaleleleri” olarak görenlerin laiklik bahanesiyle meclisin, yani milletin iradesinin yansımasını engellemek adına gerçekleştirdiği gövde gösterileri oldu. ADD Başkanı Şener Eruygur ve gazeteci Tuncay Özkan’ın başını çektiği Cumhuriyet mitinglerinin ilki 14 Nisan’da Ankara Tandoğan’da tertip edilmişti. Mitinge Cumhuriyet Halk Partisi, Demokratik Sol Parti, Genç Parti, İşçi Partisi gibi siyasi partilerle, Cumhuriyet Kadınları Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), İstanbul Barosu gibi kuruluşlar da destek veriyordu. Bu mitingler daha sonra İzmir, İstanbul, Çanakkale, Antalya ve Diyarbakır gibi illerde de yapılmıştır. Tandoğan mitingi e-muhtıra öncesi gerçekleşen tek miting olması sebebiyle üzerinde durulması gereken bir organizasyondur. Mitinglerin ortak özelliği “Mustafa Kemal’in askerleri” olduklarını söyleyen kimselerin sivilliklerini unutup “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganına geri dönmeleri ve askere davetiye çıkarmalarıydı.

2007, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) cumhurbaşkanlığı için, Türkiye genelinde ise milletvekili seçimleri için sandıkların kurulacağı bir seçim yılıydı. İngiliz Observer Gazetesi, iktidarın seçimlerin favorisi olduğunu, ama seçimi kazanmaları halinde darbe olabileceğiyle ilgili bir analizine dayanak olarak cumhuriyet mitinglerini ve bu mitinglerde yapılan konuşmaları gösteriyordu.

Cumhurbaşkanlığı Seçim Süreci

“Cumhuriyetin bekçisi” olduğu iddiasındaki kesim laikliğin tehlike altında olduğu propagandasını yayarak seçimlere hazırlanırken “cumhurbaşkanlığı seçiminde eşi ‘türbanlı’ birini Çankaya’ya çıkartmayacakları” vaadi ana muhalefet liderinin ağzından duyuldu. İktidar partisi 24 Nisan günü Abdullah Gül’ün ismini açıklamış, böylece Gül partiden 2 gün önce adaylığını açıklayan Ersönmez Yarbay’dan sonra ikinci aday olmuştu. Bu günlerde Ak Parti’nin 354 vekiliyle tek başına adayını seçtiremeyeceği, nitelikli çoğunluk olan 367 milletvekili olmadığı için diğer partilerin seçime katılmaması halinde herhangi bir adayın köşke çıkamayacağı fikri Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu tarafından dile getirilse de gözler seçimlere çevrilmişti. 27 Nisan günü gerçekleşen seçimlerin ilk turuna muhalafetin küçük desteğiyle 361 milletvekili katılmış ve 367 sayısının altında kalınmıştı.

Muhtıra Gecesi ve Ertesi

Seçimin ilk turunun ardından Metehan Demir ve asker kökenli gazeteci Nuri Elibol gibi bazı gazetecilerin Genelkurmay’da ışıklarının sönmemesi ve komutanların bir çalışma içerisinde olduklarını haber almalarıyla beraber hükümet kanadıyla bu bilgiyi paylaştıklarında iktidarın olan bitenden haberdar olmadığı hatta böyle bir bildiriyi hiç beklemedikleri anlaşıldı. Saatler 23:17’yi gösterdiğinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) resmi web sitesinin Basın Açıklamaları ve Duyurular kısmında sonradan “e-muhtıra” olarak nitelendirilecek olan bildiri yayınlandı.

Muhtırada laiklik hassasiyetinden bahseden TSK, Kutlu Doğum faaliyetleri sırasında ortaya çıkan başörtülü kızların görüntülerinden ve ilahi okumalarından rahatsızlıklarını dile getirdi. Bu kutlamaların 23 Nisan ile aynı döneme denk gelmesini “(devletin) temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin” hususi gayretlerine bağlayan Genelkurmay, “dini duyguların istismar edildiği” tespitini de yaptı. Buna dayanak olarak gösterilen haberlerinin içerisinde tekzip edilenlerin olması TSK’nın asıl maksadını da ortaya koyuyordu. Gelişmelerin buradan cumhurbaşkanlığı seçimine ve “sözde değil özde rejime bağlılık” ilkesine bağlanmasıyla bildiri; hükümetin içişlerine tamamıyla karışarak muhtıra hüviyetine bürünmekteydi. Bildiride ayrıca seçimlerin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvuran ana muhalefet partisine de örtülü bir destek sunulmuş oldu. Laikliğin tartışılmasından endişe duyulduğunun ifadesiyle devam eden e-muhtıra “Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.” düşmanlaştırmasıyla bitiyor ve TSK’nın müdahalelerine devam edeceği “kesin inancıyla” noktalanıyordu. 

Muhtıranın Yansımaları

a- İktidar

Muhtıranın ilanıyla beraber Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yakın çalışma arkadaşlarını toplayarak nasıl bir cevap vereceklerini tartışmaya açtı. Toplantıya katılanların büyük çoğunluğu sessiz kalınmaması konusunda görüş birdirdi. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Devlet Bakanları Ali Babacan ve Cemil Çiçek ve Adana Milletvekili Ömer Çelik’in Erdoğan’ın talimatıyla Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün başkanlığında, konutta toplanarak bir karşı bildirinin yazıldığı belirtilmektedir. Yine o gece Erdoğan’ın Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ı aradığı ancak telefona çıkmadığı da sıkça konuşulmuştur.

28 Nisan sabahı yapılan toplantıda, Cemil Çiçek’in hazırlanan bildiriyi hükümet adına açıklama olarak kamuoyuyla paylaşılmasına karar verildi. Saat 15:15’te kameraların karşısına geçen hükümet sözcüsü Cemil Çiçek: “Başbakanlığa bağlı bir kurum olan Genelkurmay Başkanlığı’nın herhangi bir konuda hükümete karşı bir ifade kullanması, demokratik hukuk devletinde düşünülemez. Genelkurmay Başkanlığı, Hükümet’in emrinde görevleri anayasa ve ilgili yasalarla tayin edilmiş bir kurumdur… Bildirinin bu hassas dönemde, anayasa mahkemesi eksenli tartışmalar yapılırken ortaya çıkması, yüce yargıyı etkilemeye yönelik bir girişim olarak algılanacaktır. Herkes şunu açıkça bilmelidir ki, hükümetimiz, devletimizin Anayasa´nın 1, 2 ve 3. maddelerindeki temel ve vazgeçilmez ortak değerleri, ülkemizin birlik ve bütünlüğü, milletimizin saygınlığı, Türkiye´nin laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olma niteliği konusunda herkesten daha fazla taraftır ve hassastır.” sözleriyle TSK’nın durması gereken yeri hatırlatarak, hükümetin bu vesayet girişimine boyun eğmeyeceği kararlılığını ortaya koydu.

b- Muhalefet

CHP başta olmak üzere muhalefet partileri bildirinin muhtıra olduğu, başta erken seçime gidilmesi olmak üzere, gerekenin yapılması yönünde açıklamalar yaptı. ÖDP ve Saadet Partisi gibi bazı partiler ise muhtıraya karşı bir duruş sergilediler.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal: Bu tablonun değişeceğini meydanlar gösterdi. Müdahaleye uğrayan yönetimlere halk sahip çıkmadı. Halkımız devlet organlarıyla çatışanlara sahip çıkmaz. Bu ortamda mağduriyet yok dayatma var. Anayasa Mahkemesi 367 kararını onaylamazsa ülke çatışmaya gider.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen: Genelkurmay’ın tesbitleri bizim tesbitlerimizden farklı değildir. Altına imzamızı atarız. ‘Ne mutlu Türküm diyene’ sözünü kimse küçümseyemez ve bunu küçümseyenleri devletin düşmanı sayarız. Türkiye’yi Atatürk düşmanlarına teslim etmeyeceğiz.

DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar: Türkiye‘nin, her türlü zorluğu, milletin yüksek iradesi içinde her zaman arzuladığımız sandık yoluyla çözmekte bir zorluğu olmayacaktır. Genelkurmay‘dan böyle bir açıklama beklemiyordum. Benim siyasette millet dışında hiçbir yolum olamaz

ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu: “Ülke bir krizle karşı karşıya, çözüm derhal seçime gitmektir. Kim Çankaya‘ya çıkmak istiyorsa seçim sürecinde adaylığını ilan etmelidir. Millet reyini ona göre kullanacaktır. Biz bütün bu süreç boyunca demokrasiden yana olacağımızı bir kez daha ilan ediyoruz”

c- Sivil Toplum

Başta barolar ve üniversiteler olmak üzere Cumhuriyet mitinglerinden itibaren muhtıraya örgütlü kesimlerden destekler gelmiştir.

Prof. Dr. Nur Serter’in muhtıradan bir gün sonra Çağlayan’daki Cumhuriyet Mitingi’nde yaptığı konuşmadan: Genelkurmay Başkanı’na memur diyen bir zihniyete karşı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin önünde, şanlı ordumuzun önünde saygıyla eğiliyoruz. Türk ordusu çok yaşa. Türk ordusu, 27 Nisan’da bizim sesimizi duymuş, bizim sesimize sahip çıkmış, demokrasiye sahip çıkmıştır. 27 Nisan’da Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek iradesine sahip çıkmıştır.”

Arzuhan Doğan Yalçındağ (Dönemin TÜSİAD Başkanı): AKP toplumda git gide artan ve TÜSİAD’ın da paylaştığı laik rejimi koruma kaygısını yeterince dikkate almıyor. Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasıyla yaratılan fiili durum demokratik teamüllere uygun değil. Laikliği ve demokrasiyi korumak için bir an önce genel seçimlere gidilmeli.

Ural Akbulut (Eski ODTÜ Rektörü): Bu ikinci 28 Şubat’tır. TSK her şeye rağmen soğukkanlı davranmıştır.

d- Medya:

İsmet Berkan, Hasan Cemal, Mehmet Altan gibi bazı gazeteciler muhtıraya karşı görüş bildirse de ana akım medyanın geneli muhtırayı destekler bir tutum içinde yer almıştır.

Erdal Şafak (Sabah): Rehn (AB temsilcisi) Beyefendi son olarak Genelkurmay Başkanlığı’nın ‘e-muhtıra’sı için esip gürledi… Ama Batı basınında da özellikle son dönemde ısrarla vurgulanan ‘Türkiye’nin laik kurumlarının altının oyulması’ girişimleri için ‘Not ediyoruz’ demekle yetindi.

Oktay Ekşi (Hürriyet): Bu adı konmamış bir muhtıradır.

Ertuğrul Özkök (Hürriyet): Demokrasi kaygısıyla, sadece askeri eleştirmek, ne adil, ne yararlı, ne de sonuç verici bir girişim olacaktır. Çünkü o bildiride savunulan görüşler, toplumun önemli bir bölümü tarafından paylaşılmaktadır.

Yılmaz Özdil (Sabah): Bundan sonraki adım, tank olur. “Gücüm var” diye dayatırsan, gücü olan sana dayatır.

Hıncal Uluç (Sabah): Ordu sonuna kadar bekledi.. Gerekli uyarıları en demokratik şekilde yaparak, “Sözde değil, özde” diyerek bekledi.

Fikret Bila (Milliyet): TSK, türbanın ve temsil ettiği zihniyetin Çankaya’ya çıkmasına karşı ilkesel bir duruş sergilemiştir.

e- Uluslararası Güçler (Avrupa Birliği ve ABD) 

Avrupa Birliği’nin Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, TSK’nın demokratik laikliğe ve demokratik değerlere saygı gösterdiğini ispatlaması için seçim sürecine karışmamasının gerektiğini söyledi.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice: ABD Türkiye’nin demokrasi ve anayasal gelişim sürecini, dolayısıyla seçimle işbaşına gelenleri tam destekliyor. Cevabımız evettir, ABD de Avrupa Birliği’nin bu konuda Türkiye’ye verdiği destekle aynı pozisyondadır.

Anayasa Mahkemesi’nin İptal Kararı

Anayasa Mahkemesi’nin seçimlerin ilk turunu CHP’nin başvurusu üzerine iptal etmesi de yargının bir ara darbesi oldu. Bildirinin içerdiği kanaatler kadar tarzı ve zamanlaması açıkça bir muhtıraya işaret ediyordu. Hükümete bir istifa çağrısı içermese de Anayasa Mahkemesi’nin kararını hukuki olmaktan çıkaracak bir yola taşlar döşeniyordu. Zaten vesayetin başka bir ayağı olan yargı da daha önce veremediği sınavlar gibi bu darbe girişiminde de 1 Mayıs itibariyle iptal kararını açıklamış oldu. İlk bakışta daha önceki hiçbir seçimde aranmadığı için hukuki olmadığı belli olan 367 “icadı”, Anayasa Mahkemesi tarafından seçimlerin ilk turunun iptali isteminin kabulüne kadar gitti.

Oysa Özal’ın seçildiği 1989 yılında da 1982 anayasası vardı ve böyle bir çoğunluk aranmadan seçim yapılmış, sonuçlara herhangi bir itiraz da gelmemişti. Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu’nun 10 Nisan’da sinyalini verdiği seçimin ilk turunun iptali kararının ortaya çıkmasında birlikte hareket edeceklerini açıklayan muhalafet partileri Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi’nin grup kararı alarak oylamaya katılmaması belirleyici oldu. DYP’nin 4 vekili sonucu etkileyecek olmasa da ANAP’ın 20 vekilinin de Erkan Mumcu’nun kararına uyması sonucu belirledi. Mumcu başta cumhurbaşkanını meclisin seçmesi olmak üzere istediği anayasa değişikliklerine iktidarın yanaşmamasını öne sürse de kulislerde karanlık planların neticesinde bu kararın verildiği ifade ediliyordu. Daha sonraki yıllarda Ergenekon iddianamesinde bu yönde beyanlar olsa da Mumcu bu iddiaları kesin bir dille reddetti. Fakat o tercih cumhurbaşkanı seçimlerini sabote etmiş ve ülke erken seçim kararına yeni bir cumhurbaşkanı seçemeden sürüklenmişti.

Hükümet daha Anayasa Mahkemesi’nden karar çıkmadan yapılan erken seçim çağrılarına uymasa, Abdullah Gül adaylıktan çekilmese de 1 Mayıs’taki iptal duyurusu ile beraber hükümet erken seçim ve Gül’ün çekilme kararını açıkladı. 16 Mayıs’ta görev süresi dolan Ahmet Necdet Sezer de köşkte fazladan 3 aydan uzun süre kalarak demokrasiye darbeye katkıda bulunmuş oldu. İptal kararıyla genel seçimler 22 Temmuz’a alınırken yapılan anayasa değişikliği ile bundan sonraki cumhurbaşkanlarını halkın seçmesi kararı Sezer’in zorunlu onayıyla yürürlüğe girdi.

Muhtıra Sonrası Süreç

Muhtıranın hemen ardından gerçekleşen ve içeriği açıklanmayan Büyükanıt ile Erdoğan arasındaki Dolmabahçe Buluşması halen gizemini koruyor. Bu tarihten sonra da her iki isim de konuşulanları sır gibi saklıyor. Sonrasında Erdoğan muhtırayı yanıtladıklarını ve artık sadece bir açıklama olarak gördüğünü ifade etti. Büyükanıt da Meclis Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu dahil tüm açıklamalarında metni kaleme aldığını ama muhtıra olmadığını, sadece laiklik hassasiyetini ortaya koyan bir metin olduğunu savundu. 2011 yılında da Cumhurbaşkanı Gül’ün girişimleriyle muhtıra siteden kaldırıldı.

22 Temmuz 2007 seçimlerinde iktidar partisi yüzde 46.7 oy oranıyla tekrar tek başına hükümet kurmayı başardı, halk muhtıraya tepkisini Ak Parti’yi destekleyerek göstermiş oldu. MHP’nin meclise girerek verdiği destekle 28 Ağustos’ta Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ağustos törenleriyle başlayan asker ile gerilim bir süre daha devam etti. 2008 yılında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği iddiasıyla Ak Parti hakkında kapatma davası açtı. Ancak, Anayasa Mahkemesi’nde parti kapatma için yeterli evet oyu çoğunluğu sağlanamadığı için, bu antidemokratik girişim de atlatılmış oldu.

Sonuç

AK Parti Hükümeti, TSK’nın 27 Nisan’da internet bildirisiyle yaptığı vesayet girişimine daha once askeri müdahalelere maruz kalan hükümetlerin yapmadığı bir şekilde kararlı bir tutum göstermiş ve böylece kendisine yönelmiş büyük bir saldırıyı bertaraf etmiştir. Bu konudaki tutumu halk tarafından da büyük destek görmüştür. Ancak daha sonraki yıllarda 27 Nisan bildirisine karşı kararlı tutum; “açıklamanın muhtıra olmadığı” rutin bir açıklama olduğu şeklinde bir düşünceye doğru evrilmiştir. Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’na ifade veren Yaşar Büyükanıt da hükümet temsilcilerinin sonradan değişen bu açıklamalarını bildirinin muhtıra olmadığı düşüncesine kanıt olarak sunmuştur. Bülent Arınç’ın ‘metni yazan sonuçlarına katılacak” açıklamalarına rağmen komisyona verdiği cevaplarda metni yazdığını kabul eden Yaşar Büyükanıt ve muhtıra hakkında takipsizlik ve görevsizlik kararları verilmiştir. Büyükanıt başta olmak üzere 27 Nisan’a ilişkin hiçbir soruşturmanın yapılmamış olması demokrasi adına son derece üzüntü vericidir. 28 Nisan 2007’de gösterilen kararlı duruşun istikrar ve demokrasi adına ülkeye sağladığı katkıları hatırlatırken bu kararlılığın yargı aşamasının cezasızlıkla sonuçlanmasının olumsuzluğunu unutmamak gerekmektedir.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Altun'dan 27 Nisan mesajı!

"27 Nisan e-muhtırasının üzerinden 12 yıl geçti. Tam da bugün Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, siyasette sosyal mühendislik oyunlarına, vesayet odaklarına hiçbir zaman fırsat vermediklerini ve sadece milletin desteğine güvenen bir hareket olduklarını vurguladı.

27 Nisan e-muhtırası da 17-25 Aralık ve 15Temmuz darbe girişimi gibi devletin içinde yuvalanıp kendini milletin üstünde görenlerin işledikleri cürümler olarak tarihe gömüldü.

Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliği ile vesayet odakları zayıflatıldı, istismar siyaseti kan kaybetti. Cumhurbaşkanımız, illegal müdahalelerle doğrudan milli iradeyi ve şahsını hedef alan her türlü vesayet ve darbe girişimine karşı eğilmeden bükülmeden yürümeye devam ediyor.

Cumhurbaşkanımızın ifade ettikleri gibi milletimizin emanetine halel getirmemek bizim namus borcumuzdur. Bugüne kadar milli iradenin, milletin tercihlerinin, demokrasinin, hukukun yolundan asla ayrılmadık. Bundan sonra da Cumhurbaşkanımızın liderliğinde aynı yolda yürüyeceğiz."

Yabancı Medya’nın Yeni Türkiye Kuşatması

29 Nisan günü, Dünyanın en büyük yayın kuruluşlarından İngiltere’nin BBC’si, Almanya’nın Deutsche Welle’si, Fransa’nın F24’ü ve Amerika’nın VOA’sı, yani Amerika’nın Sesi kuruluşu bir araya gelerek Türkiye’ye yönelik Türkçe bir YouTube haber kanalı açacaklar.

Dördü de ülkelerinin kamusal kuruluşları tek tek Türkiye’ye negatif yayıncılığın daniskası içinde bulunuyorlardı. Bu dört kuruluşu ilk defa böyle bir ortaklık içinde Türkiye’ye yöneldiklerine göre çok düşünmek lazım çok.

Bu dörtlü bizim için istihbarat enstrumanları olarak çalıştıklarından “Neticede bir YouTube kanalı” deyip geçilecek türden bir şey değil bu... İleride çok konuşacağımızı düşünüyorum.

Deniz Baykal’ın TV’si Halk TV’de Neler Oluyor?

Halk TV’de kanalın tanınan çalışanlarından Lâle Özan Arslan, Semra Topçu, Rahmi Aygün gibi isimlerin gönderilmesinin ardından yeni bir gelişme daha yaşandı. Yaşananların ardından ismi gündemde olan Halk TV Genel Müdürü Şaban Sevinç ile de yollar ayrıldı.Antalya’da Deniz Baykal’ı ziyaret eden Sevinç, bu görüşmenin ardından Halk TV’den ayrıldı.

Reha Muhtar ekranlara geri dönüyor! Nerede bu Devlet, nerede bu hükümet ‘anosları ile meşhur olmuş  bir zamanların Televizyon dünyasının fenomen ismi Reha Muhtar,  ekranlara dönüyor. Reha Muhtar'ın kurduğu youtube kanalı 6 Mayıs'ta yayında başlayacak..

Lifetime Kadın TV Kapanıyor

Mart 2016’da yayına başlayan ve dünyada A+E Television Networks çatısı altında yayın yapan ünlü kadın kanalı Lifetime, yayın hayatını sonlandırıyor. MCD Medya Yönetim Kurulu Başkanı Esra Oflaz Güvenkaya’nın önderliğinde yayın yapan kanalın kapanma nedeninin ise ekonomik nedenlerden kaynaklandığı belirtildi.

Duyuru: “A+E Television Networks LLC (AETN) ve MCD MEDYA PAZARLAMA HİZMETLERİ A.Ş. (MCD), Lifetime Türkiye Kanalının üç yıllık yayın sonrası 26 Nisan 2019 tarihinde yayınını sonlandırmıştır. Bu kararı, Türkiye’deki Kanal’ı olumsuz etkileyen makroekonomik faktörler nedeniyle aldık. Ancak, ileriki yıllarda yeni işbirlikleri arayışında olmayı umuyoruz.’’

Türkiye’nin İlk Dijital Çocuk Televizyonu Yayında

Türkiye'nin ilk dijital çocuk televizyonu Pepee TV yayın hayatına başladı. Basın toplantısında konuşan Düşyeri Kurucusu Ayşe Şule Bilgiç, Türkiye'nin ilk yerli çizgi filmi Pepee'nin 2008 yılından bugüne kadar geçirdiği süreçten bahsederek, 10 yıl önce Pepee çizgi filmini yapma ihtiyacını neden hissettiyse Pepee TV'yi kurma ihtiyacını ondan hissettiğini söyledi.

Kendisinin biyolojik olarak belirli sayıda çocuğa sahip olabileceğini ancak böyle bir çizgi filmle önce Türkiye'nin sonra dünyanın tüm çocuklarına dokunabileceğini düşünerek, çocuklara faydalı olmak için bu yola çıktığını anlatan Bilgiç, çocukların faydalı ve güvenli içeriğe ulaşma ihtiyacından yola çıktığını bildirdi.

Bilgiç, "Dijital dünyanın kendimize ve çocuklarımıza sunduğu pek çok faydanın yanında ne yazık ki kontrolsüzlüğün getirdiği büyük tehlikeler de var. Bunu hepimiz yaşıyoruz ve görüyoruz. Bu ihtiyaç buradan doğdu" diye konuştu.

'Pepee İçerikleri İnternette 4.1 Milyar Dakika İzlendi'

Bilgiç, dijital verilere bakıldığında her ay 5,5 milyon, son 3 ayda ise 11,5 milyon kişinin Düşyeri içeriklerini izlediğini belirterek, Pepee'nin Türkiye'de yüzde 98 marka bilinirliği olan çocukların ilk öğrendiği markalar arasında 9. sırada bulunan, anne ve çocukların sevip güvendiği bir marka olduklarını söyledi.

Bilgiç, Pepee TV ile başlayan dijital yolculuğun yeni hizmetlerle devam edeceğini ve dünyanın en büyük dijital anne çocuk platformunu oluşturacaklarını kaydederek, şu bilgileri verdi:

“Yapılan bağımsız bir araştırma sonucuna göre Pepee yüzde 14'lük pay ile en çok bilinen çocuk TV programı. Türkiye'den çıkan bir markanın dünyaya açılması ise ayrı bir gurur kaynağı. Şimdi Pepee TV ile dünyadaki tüm çocuklara ulaşmak istiyoruz. Pepee TV Türkiye'den çıkıp bir dünya markası haline geldiğinde, bu bizim olduğu kadar ülkemizin de gurur ve mutluluk kaynağı olacaktır."

İş Birliğine Gittiklerini Anlattı

Bilgiç, Türkiye'de bir ilki gerçekleştirerek tasarlanan Pepee TV'nin kumandası ile çocukların sadece dijital dünyada değil evlerinde de güvenle çizgi film izleyebileceğini vurguladı.

Verilen bilgilere göre, Türkiye'nin saygın iş insanları Düşyeri'ne  yatırım yapıyor.Yatırım yapan isimler arasında; Ali Koç, Ali Sabancı, Ayşegül Akşak, Begüm Doğan, Göktekin Dinçerler, Kenan Çolpan, Nevzat Aydın, Timuçin Öğün, Varol Civil, gibi isimler bulunuyor.

ABD CIA İle İngiliz BBC Dar Alan Paslaşmaları

İngiliz BBC’nin servis ettiği CIA'in ilk Instagram fotoğrafı merak uyandırdı.

Dünya çapında çok sayıda edebiyat eserine, film yapımına ve komplo teorisine konu olan ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA), özünde gizlilik ve casusluk taktikleri ile biliniyor.. Ancak yeni sosyal medya hesabıyla CIA'in daha çok esprili ve ironik tarafının ortaya çıktığını söylemek mümkün.

CIA, yeni açtığı Instagram hesabından ilk fotoğrafını geçtiğimiz hafta içinde paylaştı.

ABD'nin Virginia eyaletindeki Langley şehrinde yer alan genel merkezinden paylaşılan fotoğrafta, kurum içinde çalışan ajanların kullandığı nesneler yer alıyor.

Fotoğrafın altında ise "Tek gözümle bile casusluk yaparım" yazıyor..CIA'in sözcüsü, Amerikan CBS haber kanalına yaptığı açıklamada nesnelerin çoğunun çalışanlarına ait olduğunu aktardı.

Daha önce Twitter ve Facebook hesapları bulunan CIA'in Instagram'a giriş yapmasının nedeni ise gençlerin ajan, analist ya da memur olarak işe başvurması için ilgisini uyandırmak.

Bu nesnelerin mesajları:

Bir bitki, CIA'in yabancı istihbarat 'köklerini' anlatan alaylı bir benzetme.

Bir saat, 11 Eylül 2001 saldırıları sırasında Dünya Ticaret Merkezi'ne ilk uçağın çarptığı 8:46 saatini gösteriyor.

ABD'nin Asya'daki ana rakibi Çin'in bir haritası

Yunan tanrıçası Athena'yı ve bilgeliği temsil eden altın kaplama bir baykuş heykeli. CIA'in operasyon direktörü (COO) Andy Makridis tarafından fotoğrafa konması tavsiye edilmiş.

Nazar boncuğu. CIA çalışanlarının yüz yüze kaldığı tehlikeleri anlatmak amacıyla konmuş olabilir.

Amerikalı aktör Ben Affleck'in yönettiği ve başrolde oynadığı Oscar ödüllü Argo filmine ilham veren eski CIA ajanı Tony Mendez'i temsil eden bir çizim. Bu yılın başında 78 yaşında ölen Mendez özellikle 1979-81 yılları arasında film prodüktörü kılığına girerek İran'dan 6 Amerikan diplomatı kurtarmasıyla biliniyor.

Kol düğmeleri, CIA ajanlarının birbirini tanımak için kullandığı söylenir.

Büyük ihtimalle kimliğini saklamak isteyen CIA ajanları tarafından kullanılan gri bir peruk.

CIA Direktörü Gina Haspel'in fotoğrafının olduğu bir kimlik kartı.

Çok gizli kanıtları yok etmek için ajanlar tarafından kullanılan kağıt torba.

'Gizli konumlardan selfieler olmayacak'

CIA sözcüsü, yaptığı açıklamada Instagram üzerinden genç yeteneklere ulaşmayı hedeflediklerini söylerken, "Hesap üzerinden ajanların hayatına dair gözlem olanağı vereceğiz ancak gizli konumlardan selfie konulacağına dair söz veremeyiz" dedi.

CIA Direktörü Gina Haspel, hesabın açılacağını Alabama'daki Auburn Üniversitesi'ndeki bir soru-cevap seansı sırasında açığa çıkarmıştı.Haspel'e göre hesabın açılmasının amacı istihbarat servisinin modern çağa ayak uydurarak dijitalleştiğinin bir kanıtı.

Daha Oyun Bitmedi Trump

Trump'tan Game of Thrones'lu gönderme! "Oyun bitti..."ABD Adalet Bakanı William Barr'ın Muller davasında ABD Başkanı Donald Trump'ın aleyhine bir delilin elde edilmediğine dair yaptığı ön açıklama sonrası, Başkan Donald Trump fenomen dizi Game of Thrones'a (Taht Oyunları) atıfta bulunarak, "Oyun Bitti" yazılı bir görsel paylaştı.

"OYUN BİTTİ". Sosyal medya hesabında fenomen dizi Game of Thrones'a (Taht Oyunları) atıfta bulunan Trump, "Gizli anlaşma yok, blokaj yok. Kıskananlar ve sol kanattaki radikal demokratlar için oyun bitti" yazılı bir görsel paylaştı.

Japonya’da Aynular Kimler, Talepleri Ne?

Japon ırkının baskın olduğu 125 milyon nüfusa sahip Japonya'da hükümet uzun zamandır Aynuları tanımamakta ısrar ediyordu. Yeni kanun, merkezi ve yerel yönetimleri Aynu kültürünü korumak ve halkını turizm yoluyla sosyo-ekonomik yönden geliştirecek adımlar atmakla yükümlü kılıyor.

Ancak Aynular bu adımların, tarih boyunca maruz kaldıkları ayrımcılığı gidermede yeterli olmadığını düşünüyorlar ve Japonya'nın 2007 yılında yayınlanan Birleşmiş Milletler Etnik Halklar Bildirgesi'ne uymasını istiyorlar.

Aynular kimdir? Yüzyıllardır Japonya'nın en kuzeydeki Hokkaido Adası, Pasifik Okyanusu'nda Rusya'nın en büyük adası olan Sahalin ve tartışmalı Kuril Adaları civarında yaşayan Aynular, tıpkı Avustralya'daki Aborijinler gibi bu adalara özgü etnik bir ırk.

"Aynu" kelimesi kendi dillerinde "insan" demek. 1868-1912 yılları arasında Japonya'nın batılılaşmaya çalıştığı Meiji Devri sırasında Japonlar Hokkaido'yu kendilerine bağlayıp Aynular'ı Japon vatandaşı yaptı ama aynı zamanda topraklarını ellerinden aldı ve Aynu dilini yasakladı.

Telif hakkı Getty Images Image caption 1950 yılında çekilen bu fotoğrafta Aynu kadınlar dans ediyor

Yıllar süren asimilasyon politikaları çerçevesinde binlerce Aynu'nun ismi Japonca'ya değiştirildi. Aynular sadece etnik kimliklerini kaybetmekle kalmadılar, geleneksel kültürlerine özgü yaşam biçimleri olan avcılık ve balıkçılık yerine çiftçilik yapmaya zorlandılar.

Kenji Matsuda 70'li yaşlarını süren bir Aynu. Hokkaido'daki Aynu bölgesinin içinde yer alan Akan Gölü civarında bir ramen (erişte çorbası) dükkanı işletiyor.

Ninesinin, kendi selameti için kendini Aynu kimliğini reddetmeye zorladığı zamanları acıyla anlattığı anıları hala taze. Evde Matsuda'nın büyükleri özellikle genç yaştaki Aynular'a Japon toplumuna karışmalarını salık veriyormuş.

Ancak yüz hatları bakımından Japonlar'dan bir hayli değişik olan Aynular okulda ve işte hemen dikkat çektikleri için bu kadar bariz farklılığı bastırmaları mümkün olmuyor ve ayrımcılığa uğruyorlar.

Hatta 1930'larda Hokkaido Üniversitesi'ndeki Japon araştırmacılar daha da ileri gidiyorlar.

Aynu etnik kökenlerini araştırma bahanesiyle onlar tarafından kutsal sayılan mezarları açıp onlarca Aynu atasının kalıntılarını ve özel eşyalarını izinsiz bir şekilde tıp fakültesinin laboratuvarlarına taşıyorlar.

Telif hakkı Getty Images Image caption Akankohan'da küçük bir Aynu köyünde sokaklar dükkanlarla dolu.

O zamandan beri Aynular bu miraslarını geri almak için çalınmadık kapı bırakmadılar. Son olarak mahkemeye verdikleri Hokkaido Üniversitesi, kalıntıların bir kısmını Aynular'a iade etmeye mahkum edildi.

1997 yılında Japon hükümeti asimilasyon politikasına son verdi ama Aynular'ı etnik bir azınlık olarak tanımlamaya yarayacak bir sonraki adımı da atmadı.

2007 yılına gelindiğinde ise Birleşmiş Milletler Etnik Halklar Bildirgesi'nin yayınlanmasıyla birlikte yapılan baskılar sonucu bir yıl sonra, yani 2008'de hükümet nihayet Aynular'a ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapan görüşe tamamen son verdi.

Hokkaido'da bir heykel.

Hokkaido'da 2017'de yapılan bir araştırmaya göre her üç Aynu'dan sadece biri eğitimine devam edip üniversiteye giriyor ki bu da Japonya ortalamasının yüzde 10 altında bir rakam.

Yeni yasayla Japon hükümeti 2020 yılı nisan ayında Hokkaido'nun Shiraoi kentinde ulusal bir Aynu müzesi ve parkı açarak ilk yıl 1 milyon turist çekmeyi hedefliyor.

Bugün sayıları 25 bine kadar düşen Aynular ise diğerleri gibi yok olmaya yüz tutan kültürlerini yeniden canlandırmaya çalışıyorlar. Matsuda da babasının ölümünden sonra Hokkaido'nun başkenti Sapporo'dan Akan Ulusal Parkı içindeki bu gölün çevresine taşınıp babasından kalan tahta oymacılığı işini devraldığından bahsediyor.

“Ardından annemi de kaybedince dilimizi, törelerimizi ve kültürümüzü korumak benim için kaçınılmaz olmuştu." diyor. Aynular'ın bugün bile binlerce yıldır yapageldikleri gibi nehirlerde serbestçe somon avlamaları ve düzenledikleri törenler için ulusal parktan odun ve diğer malzeme toplamaları yasak.

Japan Times'a konuşan ve bir Aynu derneğinin yöneticisi olan 77 yaşındaki Satoşi Hatakeyama, Aynular'ın haksız yere gasp edilen balık avlama haklarını geri iade etmediği için yeni yasayı eleştiriyor.

"Değişen hiç bir şey yok. Hala Hokkaido'da yerel hükümetten izin almak zorundayız" diyor. Geçen hafta kabul edilen yasa Aynular'a bir takım kolaylıklar getiriyor ve haklar tanıyor. Ancak etnik halklara kendi kendini yönetme ve eğitim gibi temel insan hakları sağlanmasını öngören 2007 tarihli Birleşmiş Milletler Bildirgesi'ne uyumlu uygulamalar içermiyor.

Hokkaido Aynu Derneği'nin başkan yardımcısı Kazuşi Abe mücadeleye devam etmekte kararlı olduklarının altını çiziyor:"Yurtdışındaki etnik kökenli halkların uygun anayasalar ve kanunlar çıkartıldığı için bir takım politikalar geliştirdiklerini duyuyorum. Biz de haklarımızı geri almak için konuşmalara devam edeceğiz."

RTÜK Başkanı’ndan Habercilere Tarafsızlık Uyarısı

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Başkanı Ebubekir Şahin, bazı ana haber bültenlerinde tarafsızlık ilkesinin ihlal edildiğini, yorumlarda basın ahlakı ve genel ahlak ilkelerine ters düşen yakışıksız bir üslubun kullanıldığını söyledi.

RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, 6112 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun'a göre, "Yayın hizmetlerinin tarafsız olması, siyasi düşünce nedeniyle ayrımcılık yapmaması, bireyleri aşağılamaması, siyasi partilerle ilgili tek yönlü ve taraf tutar nitelikte olmaması"nın esas olduğunu anımsattı.

Yayınlarda bu esasları gözetmenin herkesin ortak sorumluluğu olduğunu belirten Şahin, şunları kaydetti:

"Ne var ki bazı ana haber bültenlerinde bu ilkelerin ihlal edildiği, yorumlarda basın ahlakı ve genel ahlak ilkelerine ters düşen yakışıksız bir üslubun tercih edildiği, abartılı el kol ve parmak hareketleriyle bazı kişiler ve hükümet üyelerinin uyarıldığı görüntülere şahit olduk. Toplumsal temsil açısından mühim rol oynayan, toplumun tamamına örnek olup yol göstermesi gereken kişilerin bu denli sorumsuz davranmasını anlamakta güçlük çekiyoruz. RTÜK olarak beklentimiz, haberci meslektaşlarımızın olaylara duyarlı ve dikkatli bir dil ve üslupla yaklaşmalarıdır."

İlginç Yazılı Medya Ve Sosyal Medya Eleştirileri

Hürriyet Yayın Kurulu Başkanı Mehmet Soysal: ’Trol milletleri’ başlıklı yazısı.

Yalanı söyleyen yalanı yayılınca kendisi de kendi yalanına inanıyormuş...

Günümüz online dünyasında yalanı söyleyen artık kendi yalanına inanmıyor ama milyonlarca insanı inandırmayı başarıyor...

Ve kendisi de gelişmeleri gülerek takip ediyor... Yalancı çoban efsanesi artık yok gibi... Trollerin kendi gerçekleri var... Ne yazık ki milyonlarca insan da bu yalanlara inanıyor.

*

Yalancı çobanların günümüzdeki bilimsel adı artık ‘trol’...

Onlar için sonuca giden her yol mubah.

Dijital dünyanın içerisindeki trol milletini analiz eden bilişim ve istihbarat kuruluşları şu önemli noktalara dikkat çekiyor:

İnternet ortamındaki troller kişiler arası çatışma ve uyuşmazlıklara sebep olur.

Şok edici anti sosyal eylemler gerçekleştirir.

Tartışma ve çatışmayı teşvik eder.

Argümanları kendi düşüncesinin aksine olsa dahi kasıtlı bir biçimde kullanır.

Ayartıcı ve düşmanlık dolu içerikler üretir.

*

“Troller başlıca nefret, ırkçılık ve kadın düşmanlığı içeren söylemleriyle öne çıkarken başkaları için basit bir ağız dalaşı sürdürmek de yöntemleri arasında bulunur” diyen uzmanlar, trollerin kendilerine edilen hakaret de dâhil her türlü tepkiden beslendiğini belirterek şunları ifade ediyor:

Argümanlarında gerçekçi değiller.

Onlar için iftiranın tahrik edici ve ses getiren bir boyutta olması yeterli.

Troller kendilerini online ya da değil, içinde bulundukları topluluktan ayırarak bu toplumun kurallarına uymaz ve topluma aidiyet sorumluluğu üstlenmezler.

Genellikle kendilerini nezaket kurallarından ayrı tutarlar.

“Başkalarına kendilerini rahatsız ve kötü hissettirmek onlar için bir başarıdır”diyen uzmanlar başlıklar halinde şunları sıralıyor:

Bu durum genellikle hoşlarına gider.

Kendilerine edilen hakaretler trolleri besler.

İletişim halinde bulundukları kullanıcının öfkesi de onlara enerji kazandırır.

Belli bir grubu ya da kişileri hedef alarak onları kızdırmak ve tepki dalgasını yaymak için paylaşımlara yalan ve iftirayla karışık her tür yorum yapabilirler.

Bu bağlamda diğer kullanıcı gruplarını küçük düşürmek, aşağılamak stratejileri vardır...

Kasıtlı bir ilgi çekme gayesi dikkat çeker.

*

Ve kendilerince hedef aldıkları kişilere yönelik her türlü tartışmayı başlatan troller, büyük bir kimliksiz millet halindedir...

Ülkeleri, ırkları ve dinleri çok farklı olsa da...

Kendilerince geliştirdikleri bir anlayışla cinsiyetçi, küfür içeren, manipüle eden ve hedef göstermeyi başarabileceklerini söyleyen uzmanlar, provokasyon için organize hedefleri seçtiklerini vurguluyor...

Karar Gazetesi Yazarı Taha Akyol’un ,’Medya böyle giderse’başlıklı yazısı:

"Medyada muhalefetin sesini kısmak, eleştirenleri aşağılamak, medyanın büyük kısmını iktidar yanlısı haline getirmek iyi mi sonuç verir, kötü mü?

Bir süre için iktidarların lehine oluyor. Fakat bir süre sonra bumerang etkisi yapıyor, ülkeye de iktidara da zarar veriyor.

Medyanın çoğunlukla görmediği ya da küçülttüğü şu iki habere bakın lütfen:

19 Kasım 2016: TUSİAD Başkanı Cansen Başaran Symes ‘endişeli’ olduklarını söyledi. “Son iki haftadır yükselen döviz kurunun, enflasyona ve uzun vadeli faizlere yapacağı etkilerden endişe duyuyoruz” dedi.

25 Aralık 2018: Rahmi Koç Bilim Madalyası’nı kazanan ünlü iktisatçı Daron Acemoğlu “Ekonomide yavaşlama riski çok yüksek. Türkiye’de 2018 ve 2019’da kriz riski var” dedi.

Özgürlük neye yarar? Bu uyarılar zamanında ciddiye alınsaydı, çağırılıp görüşmeler yapılsaydı... Medya iktidarı tedbirler almaya yöneltmek üzere özgür tartışma programları yapmak suretiyle kamuoyu oluştursaydı...

Büyük bir ihtimalle, kriz en azından daha yumuşak olurdu.

Ama öyle olmadı; iktidar yanlısı medya toz pembe tablolar çizdi. Dahası, sorunlar düşman saldırısı gibi gösterildi. Eleştirenlerin şahıslarına, kurumlarına hakaret edildi...

Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı, manşetlerde “faiz lobisinin kaos planını” uygulamakla suçlandı!

Özgür ortamda alınabilecek tedbirler böyle bir siyasi iklimde alınmadı, hatta ekonomi daha da ısıtıldı...

Geldiğimiz durumu hep beraber yaşıyoruz; enflasyon, döviz ve faiz sorunları büyümüş, bunlar da faizi tırmandırmış durumda.

Gelişmiş demokrasilerde fikir ve ifade hürriyetinin çok önemli olmasının sebebi, sadece hürriyet inancı değildir. Sorunların zamanında görülebilmesi ve ortak akıl geliştirilebilmesi için  fikir ve ifade hürriyeti, medyada çoğulculuk şarttır.

Gerçeği merak etmek

Dahası Türkiye’de medyada sadece tek seslilik değil, kutuplaşmayı körükleyen bir öfke, hatta nefret dili gelişti.

Yeni Şafak’ın değerli yazarı Kemal Öztürk’ün kaleminden görelim:

“Eğer bu medya düzeni devam ederse, eğer bu üslup ve bu yayınlar sürerse, kızgın demirin soğutulması mümkün olmayacağı gibi, daha kötü olaylar da yaşarız.”

Öztürk, bu yazısını, Kemal Kılıçdaroğlu’nun “bir suçluymuş gibi, bir düşmanmış gibi” saldırıya uğraması üzerine yazmıştı.

“Siyasetin en tepesinde söylenmiş bir söz, tabana indikçe şiddeti ve ağırlığı çoğalır” diye uyarıyordu. (23 Nisan)

Siyasi öfke, medyada siyasi nefret halinde dışa vuruluyor. Siyasi görüş degil, siyasi nefrettir belli medyanın topluma aşıladığı duygu!

İktidarı samimiyetle destekleyen kitlelerde de bu propaganda ve nefret dili bıkkınlık ve gerçeği farklı kanallardan öğrenme ihtiyacı doğuruyor.

AK Partili Aydın Ünal, kalemini bırakırken “AK Parti tabanı dahi haberleri muhalif kaynaklardan öğrenmeye çabalıyor” diyerek bu gerçeği kayda geçmiş bulunuyor. (Yeni Şafak, 19 Kasım 2018)

Bölükbaşı kürsüde

Merhum Adnan Menderes iktidara geldikten hemen sonra 14 Temmuz 1950’de bir basın kanunu çıkardı. Prof. Tanel Demirel, haklı olarak, bunun o zamana kadarki tarihimizde “en özgür basın kanunu” olduğunu yazar.

Fakat zamanla siyasi kavgalar kızıştı, Menderes 1956’da Tek Parti devrine benzeyen yasakçı bir basın kanunu çıkardı.

Meclis görüşmelerinde 6 Mayıs 1956 günü Osman Bölükbaşı kürsüdedir. Bu kanunun gerekçeleri ile 1930’lardaki baskı kanunlarının gerekçeleri arasındaki şaşırtıcı benzerlikleri anlatır. Sözü ABD’nin kurucu atalarından Thomas Jefferson’a getirir...

Jefferson’a sormuşlardı; hürriyetlerin en önemlisi hangisidir? Jefferson’un cevabını Osman Bölükbaşı Meclis kürsüsünde okumaktadır:

“Basın hürriyetini tercih ediyorum. Eğer basın hürriyeti olursa, o memlekette parlâmento da kurulur, adalet de tesis edilir, dürüst seçimler de yapılır, suistimallerle de mücadele edilir ve her şey yerine gelir…”

Jefferson sözlerine “basın baskılanırsa bu kurumlar da sıkıntıya girer” diye devam ediyor.

Türkiye’nin “kızgın demiri soğutmaya” ekmek su gibi ihtiyacı var; medyadan başlayalım kitlelere de intikal eder...

Medya dili medenileşsin, medyadaki siyasi tekel kalksın, çoğulculuk olsun; ülkemiz kazanır.

Siyasette ve medyada öfke ve nefret dili devam ederse, “ortak akıl”la yakalayabileceğimiz birçok fırsatı ülkemiz kaybetmeye devam eder diye korkuyorum’’

Ara Güler Sergisi Dünyayı Dolaşıyor

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı tarafından geçen hafta Londra’da açılan Ara Güler Sergisi, İngiltere’nin en saygın ve popüler yayınlarından Conde Nast Traveller dergisi tarafından Londra’da haftasonu gidilecek en iyi 10 etkinlik arasında gösterildi.

Ara Güler’in anısını yaşatmak ve eserlerini tüm dünyaya tanıtmak amacıyla Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı tarafından sırasıyla İngiltere, Fransa, Japonya, ABD, İtalya ve Somali’de gerçekleştirilecek olan Ara Güler sergiler dizisi Londra’da muhteşem bir açılış ile başladı.

Londra Saatchi Galeri’de İngiliz Devlet Bakanı Sir Alan Duncan ile beraber medya ve sanat dünyasından 500’ü aşkın kişinin katıldığı açılışın ardından serginin yansımaları basında da geniş yer buldu.

The Times’ın sayfalarında yer alan Ara Güler Sergisi, açılışının ertesi sabahında da London Live’ın geniş kapsamlı haberiyle gündeme taşındı.TimeOut da Haberinde “sokaktaki insandan dünyanın en önemli isimlerine uzanan muhteşem kareler” ifadeleriyle sergiyi okurlarına tavsiye etti. İngiltere’nin Art Forum, Creative Boom, All in London, Fabuk Magazine, Art Rabbit gibi önemli sanat mecralarında da yer alan sergiye basın ve sanat dünyasının ilgisi artarak devam ediyor.

Sergi Takvimi

Nisan 2019 - LONDRA, SAATCHI GALERİ


Mayıs 2019 - PARİS, POLKA GALERİ


Haziran 2019 - KYOTO, TOFUKUJİ TAPINAĞI


Eylül 2019 - NEW YORK, SMITHSONIAN ULUSAL AMERİKAN YERLİ MÜZESİ


Ocak 2020 - ROMA, TRASTEVERE MÜZESİ


Nisan 2020 - MOGADİŞU, T.C. BÜYÜKELÇİLİĞİ

Türk yönetmen Çolak: Rus kültürüyle filmlerimde bağ kurmak istiyorum, bu kültürde bizi besleyen bir memba var

Yönetmen Seyid Çolak, "Burada yarışmak bizim için önemliydi. Filmimizi dünyanın tüm festivallerine göndermek için fırsatımız oluştu, festival yolculuğumuz sürecek" dedi. Çolak, Rus kültürüyle filmlerinde bağ kurmak istediğini söyledi.

Rusya'nın başkenti Moskova'da, Türkiye’nin "onur konuğu ülke" olarak katıldığı 41. Uluslararası Moskova Film Festivali'nde, dünya prömiyeri yapılan "Kapan" filminin yönetmeni Çolak, festivali ve Rus kültürünü AA muhabirine değerlendirdi.

TRT'nin ortak yapımcısı olduğu "Kapan" filminin yönetmeni Çolak, bu festivale ilk kez katıldığını dile getirerek, "Dünyanın en önemli festivallerinden birisinde filmin prömiyerini yaparak, amacımıza ulaşmış olduk. Burada yarışmak bizim için önemliydi. Filmimizi dünyanın tüm festivallerine göndermek için fırsatımız oluştu." dedi.

Çolak, festivalin kendisi için çeşitli ülkelerden gelen yönetmen ve oyuncularla tanışmasına vesile olduğunu belirtti.

Filmin hikayesinin izole edilmiş bir adada geçtiğini anlatan Çolak, "Zor bir hikayeyi anlatmaya çalıştık. Rus izleyicileri, hikayeyi baştan sona kadar anlamış. Bu beni çok mutlu etti." diye konuştu.

Çolak, yeni film projesi için hazırlıklar yaptığını anlatarak, "Senaryomda, Rus bir karakteri yazarsam, Rus oyuncularla setimi paylaşmak istiyorum." ifadesini kullandı.

Seyid Çolak, sanatın, iki ülkenin kültürlerini birbiriyle etkileştirdiğini söyledi. Rus kültürün dünyaca ünlü olduğuna işaret eden Çolak, "Rus kültürüyle, filmlerimde bağ kurmak istiyorum. Bu kültürde bizi besleyen bir memba var." değerlendirmesinde bulundu.

Çolak, Rus kültürünü edebiyat eserleri ve filmlerinden tanıdığını dile getirerek, "Rus yazarların kitaplarıyla kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Dostoyevski’nin müzesine gittiğimde çok farklı duygulara kapıldım. Çünkü bende onun yeri ayrıdır." diye konuştu.

Çolak, "Kapan" filmin senaryosunu Güven Adıgüzel ile beraber yazdığını ve ilk uzun metrajlı filmi olduğunu ifade etti. Filmin çekimlerinin eğlenceli ve tartışmasız geçtiğini belirten Çolak, "Film çekmek meşakkatli bir iştir. Elbette, çekimler esnasında zorluklar da yaşadık. Fakat bu zorlukları eğlenceye çevirmeye çalıştım, çünkü sevdiğim bir iş yapıyorum." şeklinde konuştu.

Çolak, film hikayesinin üç şehirde geçtiğini kaydederek, "Film kaynak gerektiren bir şey. Kültür (ve Turizm) Bakanlığından ilk film desteği aldık, sonra da TRT ortak yapım anlaşmasını imzaladık. Bundan dolayı filmin yapımı kolaylaştı."