Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

21. Yüzyılda Savaş Suçları ve Soykırım

Murat BAYAR
16 Kasım 2018 17:16

Birleşmiş Millet Genel Kurulu’nda 1948’de kabul edilen Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi soykırımı etnik, dini, ulusal veya ırksal bir grubu kısmen veya tamamen ortadan kaldırmaya yönelik olarak öldürme, fiziki veya psikolojik zarar verme, yaşam koşullarını zorlaştırma, çocuk sahibi olmalarını engelleme ve çocuklarını zorla başka gruplara verme şeklinde tanımlamaktadır. 1949 Cenevre Sözleşmesi (IV, md.23) ise sivillere gıda ve ilaç ulaştırılmasını kasıtlı olarak engellemeyi savaş suçu olarak belirtmektedir. Ancak, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde sivil topluluklara karşı işlenmekte olan suçlar, uluslararası hukukun ve insan haklarının korunmasına yönelik normların yerleşmesinde 70 yılda ne kadar mesafe alınabildiği sorusunu gündeme getirmektedir.   

Dünyanın en eski medeniyetlerinin beşiği Asya’da Arakan’dan Suriye’ye, Doğu Türkistan’dan Yemen’e kadar geniş bir coğrafyada halen yaşanmakta olan trajedileri ve bunların karşısında sergilenen iki yüzlü tavırları yeterince vurgulamak zordur. Bu bakımdan en çarpıcı örneklerden birisini Arakan sorunu oluşturmaktadır. Ülkesi Myanmar’daki askeri yönetime karşı çıkarak demokrasiyi savunduğu için başta Nobel Barış Ödülü olmak üzere bir çok ödüle layık görülen Aung San Suu Kyi, hükümetin başına geçtikten sonra azınlık Rohingya Müslümanlarına yapılan ve B.M. gözlemcileri tarafından halen devam ettiği Ekim 2018’de tespit edilen soykırım için önce sessiz kalmış, sonra da inkarcı, hatta meşrulaştırıcı bir tutum göstermiştir. Buna mukabil, Nobel Komitesi Ağustos 2018’de yaptığı açıklamada, “Ödülü bir defa vermiş bulunduk” mealinden bir ifade kullanarak ödülü geri çekmeyeceklerini duyurmuştur. Öte yandan, Suu Kyi’nin aldığı Vicdan Büyükelçisi Ödülü, Transparency International tarafından Kasım 2018’de iptal edilmiştir. Myanmar hükümeti soykırım kanıtlarını inkar etmeye devam etmekte ve Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu isimli örgütü çatışmalardan sorumlu tutmaktadır.   

İkinci olarak, B.M. denetçileri Suriye’de 2013 yılından beri yapılan 39 kimyasal saldırıdan 33’ünün failinin Esad rejimi olduğunu, kalan vakalarda ise failin tespit edilemediğini açıklamıştır. Esad rejimi bu suretle, Nobel Barış Ödülü’ne sahip bir diğer siyasetçi olan eski A.B.D. Başkanı Obama’nın “kırmızı çizgi”sini de ihlal etmiş, ancak Obama yönetimi kendi uyarısının gereğini yerine getirmekten kaçınmıştır. Öte yandan, B.M. Suriye temsilcisine göre ülkede hem rejim, hem de terörist gruplar tarafından konvansiyonel silahlar ile 400,000 kişi öldürülmüştür; Suriye İnsan Hakları Ağı’na göre bu rakamın yarısını siviller oluşturmaktadır. Bu gelişmelerden anlaşılan, “kırmızı çizgi”nin sivil ölümlerini engellemekle ilgili olmadığıdır; aksi halde kimyasal ve konvansiyonel silahlar arasında ayrım yapmamak gerekir. Ayrıca, Rus hava bombardımanları sivil ölümlerinin üçte bir oranında artmasından sorumlu tutulmaktadır. Esad rejimi ve Rusya sivillerin özellikle hedef alındığı yönündeki iddiaları reddetmekte, yürüttükleri silahlı harekatları terör örgütleriyle mücadelede zaruri göstermektedirler.   

Üçüncü olarak, Yemen hükümet güçleri, İran tarafından desteklendiği öne sürülen Husiler ve El-Kaide bağlantılı AQAP arasında 2015’den bu yana devam etmekte olan savaş 28 milyon nüfuslu Yemen’in yarısını açlık sınırına sürüklemiştir. B.M.’nin Ağustos 2018’deki tespitlerine göre, Suudi Arabistan ve B.A.E. öncülüğündeki koalisyonun bombardımanları ülkede binlerce sivilin ölümünden doğrudan sorumludur ve savaş suçu kapsamına girmektedir. A.B.D.’nin bu hafta başına kadar açıktan lojistik destek verdiği koalisyonun ülkedeki havalimanları ve Al Hudaydah deniz limanından insani yardım yapılmasını kısıtlaması ve Riyad’a yapılan füze saldırısından sonra tamamen durdurması, savaşın yol açtığı insani felaketi büyütmüştür. Bombardıman ve sivil yerleşim yerlerine uygulanan abluka, Suriye örneğinde olduğu gibi, terör örgütleriyle mücadelede zorunlu gösterilmektedir. A.B.D. ve Birleşik Krallık’ın Yemen’deki insani krize çözüm bulunması için son iki haftadır yaptıkları ateşkes çağrıları ise ancak gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın katledilmesinde Suudi üst yönetiminin sorumluluğu bulunduğuna dair güçlü kanıtların ortaya konulmasından sonra gelmiştir. Bu bakımdan, Suriye’de “kırmızı çizgi” konulmasındaki tutarlılık ve samimiyet düzeyi ateşkes çağrılarında sürmektedir.

Yukarıda sayılan örneklere kıyasla açıktan şiddet uygulanması kısıtlı kalan Doğu Türkistan (Çin’in Şincan bölgesi) vakası uluslararası medyada daha da az yer bulmaktadır. B.M. Irksal Ayrımcılığı Önleme Komitesi Ağustos 2018’deki panelinde, Çin’in 1 milyon Uygur’u toplama kamplarında tutmasını eleştirmiştir. Çin devletinin önce inkar ettiği, sonra da “mesleki eğitim” amaçlı diyerek varlığını kabul etmek durumunda kaldığı bu kamplara ek olarak 2.2 milyon Uygur açık kamplara devam mecburiyetinde bırakılmaktadır. The Economist dergisinde Mayıs 2018’de yayımlanan bir rapora göre, fiziki şiddetin yaygın olduğu binlerce kampta Çin rejimine ve liderine mutlak itaat öğretilmektedir; içki içmemek, Ramazan’da oruç tutmak ve evinde Kur’an-ı Kerim bulundurmak “aşırı dinciliğin” emaresi sayılmaktadır. Diğer uygulamalar arasında Uygur dilinin öğretilmesini ve kültürel simgeleri yasaklamak, çocuklara İslami çağrışımı olan isimler verilmesini engellemek ve cami minarelerini yıkmak bulunmaktadır. Dahası, Çin’de 1.1 milyon devlet görevlisi, evin erkeklerinin kamplarda tutulduğu haneler dahil olmak üzere 1.6 milyon Uygur ailesine düzenli ziyaretler yapmakta ve geceleri konaklamak suretiyle rejimin gözetleme ve sadık bir nesil yetiştirme amacını ifa etmektedirler. Çin’in Kuşak ve Yol Projesi’nin Orta Asya’ya açılma kavşağında bulunan Doğu Türkistan/Şincan’da bütün bir dini-etnik grubu potansiyel terörist görerek toplama kamplarında zorla asimilasyona tabi tutmak herhalde ancak 20. yüzyılın en karanlık dönemleriyle karşılaştırılabilir.

Sonuç olarak, devletlerin sivil toplulukları fiziki ve psikolojik şiddet uygulayarak, kıtlığa mahkum ederek, o da yetmezse bombalayarak idare veya yok etmek için her zaman bir mazereti bulunmaktadır.  İnsanlığa karşı işlenen suçların, soykırımın ve savaş suçlarının stratejik konum, kıtalararası ticaret projeleri ve petrol/silah alımı gerekçeleriyle uluslararası camia tarafından dile getirilmekten kaçınıldığı 21. yüzyıl, bu bakımdan geçmişe kıyasla bir ilerlemeye değil, olsa olsa tarihin kendini tekrarına sahne olmaktadır.

 

16.11.2018