Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Yeni ve Normal

Muhammet Savaş KAFKASYALI
01 Haziran 2020 13:50
A-
A+

Söz, söyleyen ve söylendiği zamanla birlikte ele alındığında durumun anlaşılması ve sınırlarının belirlenmesi bakımından fevkalâde ehemmiyet arz etmektedir. Bu cümleden olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde siyahî bir vatandaşın polis tarafından öldürülmesi üzerine önceki başkan Obama’nın verdiği demeçteki sözler, içinden geçtiğimiz ve müstakbel süreci anlayabilmek için önemli ipuçları vermektedir.

İçinden geçtiğimiz süreci anlamak, bir şeylerin eskidiği ve artık yeninin geldiği nidalarının maksadını ve mahiyetini incelemeyi de gerekli kılmaktadır. Nedir ve nedendir bu haykırışlar? Geçmişte ne zamanlar yeniyi karşılama merasimleri yapılmış? Bu soruların cevapları ışığında yeniye okunan methiyeler ve eskiye mersiyeler akledilmelidir.

Ortaokul üçüncü sınıftayken tarih öğretmenim, yapacakları “Harf Devriminin faydaları ve zararları” konulu münazarada yer almamı istemişti. Çalışmaya koyuldum. Babam yurtdışında olduğu için beni üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı bölümündeki arkadaşları olan hocalara yönlendirdi. Ben hemen hocalarla görüşmeye gittim ve onların değerlendirmelerini aldım. Türk Dili ve Edebiyatı hocalarının bir kısmı açıkça Latin alfabesinin faziletlerini ve faydalarını anlattılar. Fikirlerini ve taraftarlıklarını açıkça söylemeyi münasip bulmayanlar ise bana Harf İnkılâbı / Devrimi ile ilgili olarak hiç unutmayacağım şu sözü söylediler: “Osmanlı döneminde kullandığımız alfabe Arap alfabesiydi. Yerine getirilen alfabe ise Latin alfabesi. Eskisi de bizim değildi, yenisi de bizim değil. Onun için çok fark etmez.”

Sonradan anladım ki, maalesef şimdiye kadar alfabeyi hatta dili değerlendirirken mânâ, düşünce ve zihniyet ihmal edilmiş hep. Neyi muhafaza ettiğini bilmeden muhafazakâr olmak ya da ikbâl kaygılarıyla yeninin yanında yer alıp geçmişi, eskiyi kötülemek imiş yanlış olan. Yaptıklarımız değil, yapmak durumunda kalmamızmış sorunun kaynağı. Zira kendi yolumuzdan ayrılıp başkalarının yolunda yürüyerek varacağımız menzilde ne yapacağımızın, umduğumuz değil bulduğumuz olacağını atalar demişti evvelce. Umduğumuzu bulmak ve yapmak için, misafir olmamak lâzımmış, kendi yolumuzda yürümemiz lâzımmış. Zihniyetimizden, değerlerimizden ve düşüncelerimizden ayrılınca, zayıf düştük, zayıf düştükçe özge yollardan kurtuluşa ereceğimizi sandık. Özge yollarda giderken bizim olanlardan ıradık ve eski oldu bizim olanlar. Sabah akşam yapılan reklamlarla ve propagandalarla da yeninin hayranı olduk ve eskinin düşmanı kesildik. Neticede öyle bir hâlde kaldık ki, eski de yeni de bizim değildi ve tam bu sırada, eskiden kurtulacağımızı ve yeninin avantajlarından faydalanacağımızı sanarak kendi dünyamıza olan yolumuzu kestik. Eskiyi de yeniyi de bilmediğimiz için. 

Tarihin bir sayfasını daha çevirmek üzereyiz şimdilerde. Sayfa çevrilince eski olacak şimdi ve yeni bir sayfa gelecek önümüze. Sayfanın çevrildiği dönemlerde tarihi yazmayanlar ve yazmamış olanlar, eski sayfayı da yeni sayfayı da pek okumaz, lâkin bu okumayanların başına gelenler ya da getirilenler yazar her iki sayfada da. Onlar, eskinin gittiğini ve yeninin geldiğini fark ettiklerini ve nasıl da uyanık olduklarını göstermeye çalışırlar.   

Yeninin çok tekrarlandığı zamanlarda, cahil ve cesur olanlar, kraldan çok kralcılar, kendi oturduğu dalı kestiğini, dövdüğünün kendi başı olduğunu ve hırsla kendi sonunu hazırladığını bilmeyenler ya da anlamayanlar, gelmemiş zamanın müphem beklentileriyle ve hülyalarıyla, di’li geçmiş zamanlı cümlelerle anlatırlar şimdiki zamanı. “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp söver”ler, şimdiki zamanı da gelmemiş zamanı da bilmeden. Oysa şarkıda söylendiği gibi, “Her müphem bir fırtına olur, kalır izi”.[I]  

“Sabitesini insan aklı olarak belirlemiş ve bu sabiteye göre belirlenenleri rasyonel kabul eden bir sistem, işleyişindeki kurgularla rasyonel olanın sabit olmadığını dahası onun sabitesinin sabit ol(a)madığını görmezden gelmiş ve üzerinde durulmamasını, sorgulanmamasını sağlamıştır. Bu sebeple, sabit olmayan ama rasyonel olan, “ratio” tarafından belirlenen değerlerin ve değerli olanların benimsendiği bir “durum / state / status” oluşmuştur. Oluşmuş bu durum hem şartları ifade eden “durum” hem de yapıyı ifade eden “state / devlet”tir.”[II]

Modern Uluslararası Sistem, evvelâ verilecek kararların ve bu kararlar doğrultusuna eyleneceklerin tespit edilmesinde “ratio”nun esas alınması gerektiğini, doğruyu belirleyebilmenin yegâne yolunun ve vasıtasının “ratio” olduğunu benimsedi ve bunu bütün dünyaya benimsetti. “Ratio”nun belirlediği veya belirlemesi gereken, rasyonel idi. “Ratio” ile rasyonel olan belirlenebilirdi. Rasyonel olan, “çıkarını tayin edebilendir” ilkesinden hareketle, ikinci ana kavram (maymuncuk kavram) olarak “çıkar” kavramı devreye girdi ve bugüne kadar kendine düşen görevi başarıyla yerine getirdi. Karar alma ve alınan kararı uygulama sürecinde herkese, “kararı kendim aldım ve kendi kararımı kendim uyguluyorum” düşüncesini ve hissini veren bu kavramlar sayesinde sistem üç koldan etki sürecini işletmektedir:

  • Birincisi, “ratio”nun tanımı ve kapsamına etki
  • İkincisi, rasyonel olanın tanımına ve kapsamına etki
  • Üçüncüsü ise çıkarın tanımına ve kapsamına etki

Bu üç koldan yapılabilen müdahale, neticede bireyin, toplumun ve devletlerin rasyonel oldukları takdirde nasıl davranacaklarını ve gidecekleri yolu tayin etmek anlamına geliyordu. Böylece Modern Uluslararası Sistem, kendi yapısına ve işleyişine göre bir yol belirlemiş ve bu yolu, yolunu bilmeyen, bulamayan herkes için “benim yolum” hâline getirebilmiştir.

Yolunu evvelce bilmek ve şaşmadan, sapmadan bu yoldan gitmek lâzım. Yolu evvelce bilmek, belirlemek ise zihniyetini bilmekle olur. Zira zihniyettir yolu tayin edecek ve etmesi gereken. Lâkin zihniyetini bilmeyen, zihniyetine bigâne kalan ya da zihniyetini danan[III] için ister mecburen olsun ister cazip olsun, sistemin sunduğu yolu benimsemektedir.

Öğrencilerime her sene sorduğum bir soru vardır: “Herkesi istediği yere götürebilecek tek bir yol haritası nasıl mümkün olabilir?”

Bu sorunun cevabı, sistemin herkesin yolunu nasıl belirleyebildiği sorusunun da cevabıdır aynı zamanda. Cevap: İsteği belirleyerek. Şayet istek belirlenebilirse, herkes aynı yere gitmek “isterse”, yani herkesin isteği aynı olursa, tek bir yol haritası ile herkesi gitmek istediği yere götürebilmek de mümkün olur.

İşte Modern Uluslararası Sistem, rasyonel olanı belirlemek suretiyle normu, normları belirlemekte ve normları belirleyerek de formları ve formasyonu belirlemektedir. Dolayısıyla, neyin doğru olduğuna karar vermek, esasında nereye gitmek istendiğini, nasıl gidileceğini ve oraya varırken de yoldayken de nasıl olunacağını belirlemektedir. Doğruyu yanlıştan ayırt etmek, doğruyu seçmek, yani akletmek, zihniyete göre olur. Zihniyet, akletmenin sabitesidir ve öyle olmalıdır. Zihniyeti ise inanç inşa eder. Neticede, “modern aklı” ne kadar reddetmeye çalışsa da akletmek inanmakla olur.

Efsûs ki, ihmal edilen, önemsenmeyen, Modern Uluslararası Sistemin rasyonel olanı belirlemekle, normal olanı belirlediğidir. Gündelik hayatta, normal olmadığı için eleştirdiğimiz, normal olsun istediğimiz, normal olmadığı gerekçesiyle kızıp anormal dediğimiz, normallik aradığımız, yani normal olarak nitelediğimizi belirleyen normlar vasıtasıyla. Tıpkı sarrafın bir metalin altın olup olmadığını anlamak için kullandığı mihenk taşıdır norm ve ona göre ise normaldir her şey. Normal olan, yani norma uygun olan, formu oluşturuyor ve forma uygun olan formasyon hâline geliyor. Formasyon ise son derece başarılı bir şekilde iki taraflı olarak görev yapıyor. Bir taraftan bireyi ve toplumu ve devleti (ya da birimleri) şekillendirirken diğer taraftan da Uluslararası Sistemin işleyişini şekillendiriyor.

Modern Uluslararası Sistemin ilk normu kapitalizm ve bu normale bağlı olarak ilk formu ulus idi. Bu sebeple ilk normal kapitalizm ve ilk formasyon ulus ve ulus-devlet oldu. Buna ilâveten yeni normlar ve formlar imal edildi. Bu yeni normlar normal olanı, normaller de formları, bu şekillenmenin devamı için ise formun sistemleşip formasyonu beraberinde getirdi. Sistem her yeni normu bir mecburiyet olarak kurguladı. Biz buna “mecburiyet kurgusu” diyoruz. Normal olmayı ve normal olabilmeyi sağlayacak formasyonu sıkı sıkı benimseyen toplumlar ve devletler, aslında normal olarak ve normali kabul ederek Modern Uluslararası Sistemin yapısını ve işleyişini kavileştirdi.

İlk mecburiyet kurgusu “medeniyet” idi. Bütün toplumların medenileşmesi, medeniyete kavuşması hatta başarabilirse medeniyet seviyesini aşması, medeniyetin ve modernleşmenin temsilcisi olan Batı’yı kendine rehber edinmesi, bu sebeple lafı hiç dolandırmadan Batılılaşması gerektiği, bunun bir mecburiyet olduğu anlatıldı. Aksi hâlde normal olamayacak ve el âlem ona anormal diyecekti. Medeniyeti isteyince birey, toplum ya da devlet bir defa, medenileşmeyi / modernleşmeyi / Batılılaşmayı “benim isteğim” olarak belleyince, hangi yoldan gideceği de hemen sunulmaktaydı kendisine. Formasyon, zorunlu eğitim sistemiyle “paket program” şeklinde hazır sunulmaktaydı: Normal olmayı, medeni olmayı, çağdaş medeniyet seviyesine çıkmayı sağlayacak eğitim programı.

Dünyayı bir baştan bir başa etkileyen ve bütün toplumların, devletlerin aynı yolda “ilerleme”sini sağlayan bu mecburiyet kurgusu, medeniyetin tekliği konusundaki tartışmalar sebebiyle tesirini kaybetti. Yirminci yüzyılın ortalarında yeni bir mecburiyet kurgusuna ihtiyaç hâsıl oldu. Bu ihtiyacı gidermek maksadıyla, yeni mecburiyet kurgusu imal edildi: Küreselleşme ya da normal adıyla globalleşme.

Artık küreselleşiyorduk, küreselleşiyordu dünya ve kimse engel olamazdı buna. Karşısında durulamazdı küreselleşmenin. Normal olan küreselleşmeye ayak uydurmaya çalışmak, küreselleşmek, küreselleşen dünyanın formunu formasını giymek idi. Anormal idi zira küreselleşmeye karşı gelmek, küreselleşme için lâzım olan formasyona bürünmemek. Zaten küreselleşme, o kadar karşı koyulamaz ve engellenemez bir süreç idi ki, küreselleşmeyip anormal olmak mümkün değildi. Her konuşma, “küreselleşen dünyada” diye başlıyordu artık. Dünya hiç bu kadar hep birlikte normal olmamıştı bugüne kadar. En normal hâliydi dünyanın.

Modern Uluslararası Sistemin arzuladığı nihaî normal küreselleşme değildi elbette. Küreselleşme sadece şeklî şartların sağlanması için gerekliydi. Diğer normal hâller gibi onun da “-e hâli” vakti gelmişti. Nâm-ı diğer “yönelme hâli”. Değişmeliydi ve yönelmeliydi “yeni normal”e doğru. Bugünlerde çokça ifade edilen, lâkin anlaşıldığından emin olmadığım “yeni normal”, sanıldığından ve söylendiğinden çok daha fazlasını anlatan bir söz.

Yenisinden bahsedilen norma ve normale, her önüne gelen karar verebilemez. İçinden geçtiğimiz ve bilinmeyen çok yanı olan bir salgın hastalık sürecinde dillendirilmesi, “yeni normal”i anlamaya çalışırken bu süreci de değerlendirmek gereğini doğuruyor. Mevcut durumun normali, fevkalâde başarılı bir şekilde bütün devletlerin aynı yönde kararlar almasını ve bütün dünyanın aynı gündemle ilgilenmesini sağlayarak konjonktür oluşturmuştur. Anlaşılan o ki, bu salgın hastalık süreci “yeni normal”e geçiş süreci olarak görülmekte ve işle(til)mektedir. Küreselleşmeyle arzulanan şekil şartlarının sağlandığı düşünülerek, esasa ilişkin değişimin gerçekleştirileceği, bütün insanoğluna yeni formun giydirilesine hizmet etmesi öngörülen ve beklenen yeni normların olduğu, “yeni normal” dönemi başlayacak.

Amerika’nın eski başkanı Barack Obama’nın normalden bahsetmesi ve “yeni normal”i dillendirmesi, onun temsil ettiği umumiyetle bilinen cenahın düşüncelerini dillendirmek şeklinde değerlendirilmelidir. Bu açıklamanın ne zaman yapılmış olduğu da ayrıca dikkate alınmalıdır.

  • Amerika Birleşik Devletleri’nin artık Modern Uluslararası Sistemin liderliğini daha fazla sürdüremeyeceği, başka bir ifadeyle ABD’nin sistemi temsil etmesinin artık istenmediği bir dönem
  • Yeni bir döneme geçişin dönemi olduğu söylenen dünya çapında bir salgın hastalık süreci
  • Beyaz bir Amerikan polisinin bir siyahî vatandaşı öldürmesi hadisesinin ardından ülke çapında başlayan gösterilerin olduğu bir zaman.

Obama, salgının ardından ülkenin bir normalleşme sürecine girdiği düşünülen günlerde, “Normale dönmeyi istemek çok doğal ancak, milyonlarca Amerikalının, ırkı nedeniyle acı verici bir şekilde ayrımcılığa maruz kalması da normal olarak nitelendiriliyor” diyerek sergilenen yaklaşımları eleştirdi.     

ABD’de hayatın her alanında ırkçılığın olduğuna işaret eden Obama, “2020’nin Amerika’sında bu ırkçılık normal olmamalı, olamaz” ifadesini kullandığı mesajında, “Ancak ırkımıza ya da konumumuza bakılmaksızın, bağnazlık ve eşitsizliğin artık kurumlarımızı ve kalplerimizi zehirlemeyeceği bir ‘yeni normali’ oluşturmak, için birlikte çalışmak da bize düşüyor” dedi.[IV]

Unutulmamalıdır ki, “yeni normal” dönemi için kurgulanan normlar, siyahlarla beyazları eşit insanlar sayan normlar değil, rengi, dili, ırkı, inancı hatta devleti fark etmeksizin birer insanımsı (normal adıyla android) kabul eden normlardır. İnsana artık eskisi gibi ihtiyaç duyulmayacağından bahseden, artık insanların yaptığını robotlar yapacak diyen bir zihniyetin, dünyayı ve hayatı nasıl sahiplendiğini, insanı kendileri var etmiş gibi, üstelik ihtiyaçlar için insanı var ettiklerini ve artık ona ihtiyaç duymayacakları için gereksiz gördüğü anlaşılmaktadır. Böyle bir zihniyetin, insan olduğu için siyahları beyazlarla insanlıkta eş, eşit görecek normlar belirleyeceğini ve “yeni normal” döneminde normalin böyle olacağını sanmak safdillik olur.

Amerika Birleşik Devletleri’ni birleşik tutan unsurların artık özelliğini, daha da önemlisi gücünü kaybettiği görülebilmektedir. Bir iç savaştan sonra birleşik hâle gelmiş Amerika Birleşik Devletleri’nin birleşikliğinin ve birliğinin temelinde olduğu söylenen ve üç unsurdan müteşekkil “Amerikan Müstesnacılığı”[V], imal edilmiş bütün ideolojiler, formlar ve normlar gibi miadını doldurmaktadır. Birleşmiş olmayı başarmak, yani birleşik bir devlet olmak, birleşik kalmanın yeter şartı değildir. Birleşik kalmak, ancak ve ancak adaletle mümkün olabilir. Ne garip ki, son günlerdeki gösterilerde, ağırlıklı olarak “Adalet yoksa barış / huzur da yok!” sloganları atılıyor. Bu sloganın anlamı vakitlice anlaşılmazsa, eninde sonunda, “Adalet yoksa birleşiklik ve birlik de yok!” anlamına gelecek ya da getirilecektir.

Kurgulanmış ve benimsetilmiş, benimsetildiği için de birleşen devletlerin birleşikliğinin[VI] temeli sayılmış “Amerikan Müstesnacılığı”nı[VII] oluşturan üç unsur şunlardır:

  • Birinci unsur, Amerikan tarihinin müstesnalığı düşüncesidir. Özgürlük, siyasal ve sosyal eşitlik, bireycilik, cumhuriyetçilik, demokrasi ve serbest girişimcilik değerleri üzerine, Amerikan Devrimi ile kurulduğu var sayılan Amerikan devletinin, bu özellikleriyle “ilk yeni ulus”[VIII] olduğu ileri sürülmüştür.
  • İkinci unsur, ABD'nin dünyayı dönüştürmek ve yeni formunu kazandırmak için, diğer bir ifadeyle yeni formasyonun normalinin en mükemmel numunesi ve temsilcili olduğu kabulüdür.
  • Üçüncü unsur ise şimdiye kadarki yeni normalin modeli ve temsilcisi olmasının Amerika Birleşik Devletleri’ne sağladığı üstünlük düşüncesidir.

Biz, “görünen köy kılavuz istemez” deriz. Gördüğümüz köy için Amerikan akademisyenlerinin ürettiği teorilere ihtiyaç duymuyoruz. Görünen köyü gösterdiğini iddia eden ama gösteremeyen ya da başka köyleri gösteren teorilerin yanlış olduğunu artık biliyoruz. “Yeni normal” ya da adı henüz konmamış yeni mecburiyet kurgusu, Modern Uluslararası Sistemin koyduğu normlar dışında hiçbir normu kabul etmeyecek. Kendini bilmeyi, kendi değerlerine sahip çıkmayı, kendi inancı esas alan bir zihniyet inşasını, kendi zihniyeti doğrultusunda yaşamayı sağlayacak hiçbir formu ve formasyonu kabul etmeyecek.

Norm demek, doğrunun sabitesi, şablonu demek. Doğruyu belirleyecek kıstas demek. Ona göre ve ona bakarak normal ol(un)acak ya da anormal ol(un)acak. Doğru ya da yanlış olacak. Ona göre hareket etmek iyi sayılacak, normal hayat tarzına sahip olmak övülecek. Bu sebepledir ki, “yeni normal”i basit bir yeni dönem ifadesi gibi kullanmak, okuldaki bir dönemi bitirip ikinci döneme ya da yaz tatilinden sonra yeni sınıfa başlayacak öğrenci edasıyla zikretmek, cehaletin cüretkârlığı olsa gerek. Üstelik cehaletin en kötüsü olan kendini bilmemenin gafletiyle.

Eski normal, nasıl anılırsa anılsın, nasıl nitelenirse nitelensin, “yeni normal” de nasıl umulursa umulsun baştan bilinen bir yönü var ki, eskisi de bizim değildi, yenisi de bizim olmayacak. Tıpkı Türk Dili ve Edebiyatı hocalarının alfabemiz hakkında söyledikleri gibi. Kendimize ait sözümüzün, kendimize ait düşüncemizin, kimsenin sahip olmadığı bilgimizin olması lâzım evvelâ. Hakikati anladıktan ve bildikten sonra, hangi alfabeyle olsa anlatırız. Dünyaya söyleyecek sözümüz olduktan sonra, lal olsak da anlatırız. Düşüncesizliğimize, cehaletimize, değerlerimizi kaybedişimize, zihniyetimize sahip olamayışımıza üzüleceğimize, alfabemizin değişmesine kızmak anlamsızdır. Alfabenin değiştirilmesi kararından daha çok, değişim ihtiyacı duyacak hâle düşmüş olmaktır üzülecek ve kızılacak olan. Normlarını kaybedenler, başkalarının istediği şekilde normal olurlar. Üstelik normal olmayı marifet sanırlar. Eski normlara göre normal olanlar, yeni normlara ve “yeni normale” pek hızlı ayak uydururlar. Başkasının normlarına ve normaline alışanların gözü normalin işaretlerinde olur. Eski olmuş yeni olmuş mühim değildir gayrı. En kötüsü de bu yolun yolcuları, “benim yolum” diye başkalarının normlarıyla alay etmeleridir.

İngiltere’nin Bath şehrinde bir lokantada, Türkiye’den bir arkadaşla sohbet ederken Ankaralı olduğunu söylemesi üzerine, neresinden olduğunu sordum. Kale mahallesinden olduğunu öğrenince, ailesinin kimlerden olduğunu, Kale mahallesindeki Yahudi ailelerden olup olmadığını sordum. “Hayır canım. Öyle olsaydı inancımıza sahip çıkardık mutlaka” diye cevap verdi. Ben de “Peki neden şimdiki inancınıza sahip çıkmamışsınız öyleyse?” diye sordum. Bir cevap veremedi elbette. İnancını, sahip çıkacak kadar değerli bulmamış olacak ki, başka bir inanca sahip olsa onu koruyacağını düşünüyordu. Normal de böyledir. Sizin normlarınıza değer verip sahip çıkmazsanız, başkalarının belirlediği normların normali daha sahip çıkılası ve kıymetli hatta cazip gelir.  

Evvelce bizim kendi normlarımız ve normalimiz vardı. O normlara göre normal olurdu toplumumuz ve devletimiz. Tekrar kendi normlarımızı esas aldığımız, kendi zihniyetimizi benimsediğimiz bir dönem olmalı yeni dönem. Yeni olana, başkalarının tayin ettiği normların dönemi, “yeni normal” dönemi demeye utanacağımız, bizim normlarımızın ve bizim normalimizin dönemi olmalı. İsteğimizi ve yolumuzu başkaları belirlememeli. Çünkü bizim normalimize, bütün dünyanın ihtiyacı var. Bizim normalimiz, bütün insanlığa huzur getirecek, bırakınız sadece bizi imtiyazlı kılmasını, hiç kimseye imtiyaz tanımayacak normlara göre olandır. 

Bizim normumuz ve olması gereken, doğru olan norm adalettir. Esasında adalet hem normdur hem de takdir edilmiş nizâmın formudur. Norm adalet ve edep olduğu vakit, form da edebiyat olur elbet. Bizim edebiyatımız, bizim formumuz, edeptir, güzeldir, güzele dairdir. Güzele bakınca görülenin, güzel görülenin, düşünülenin, hissedilenin edep süzgecinden geçirilerek anlatılmasıdır. Edep süzgecinden geçirmek, anlatılacak olanın güzel olmasını sağlar. Anlatımın edepli olması da, edebiyat formuna uygun eyler anlatılanı. Bizim normumuz edep olduğu için, güzel olmayan, iyi olmayan anlatılmaz ki, edebiyata ait olsun, edebî eser olsun.

Bizim normumuzda kin, nefret, hırs, haset kötü olduğu için, formumuzda da yeri olmaz. Bizim ediplerimiz, sanatkârlarımız, kötü olanı anlatmazlar. Kötü olan, hangi formda anlatılırsa anlatılsın güzel olamaz. İyi asla olamaz. Sanat yahut edebiyat eseri diye sunulan, ama kötüyü anlatan formlar, ilgi uyandırabilir, dikkat çekebilir, model alınabilir, lâkin iyi olamaz.

Modern Uluslararası Sistemin, sanat diye benimsediği ve sunduğu, edebiyat diye gösterdiği ve ödüllendirdiği, dedikodunun, her türlü kötü hissin ve eylemin ifadesinden başkası değildir. Bizim anlatmaktan utanacağımız ne varsa anlatılan ve bizim normlarımıza göre bırakınız edebiyat eseri olmasını edepsizliğin yazılı hâli sayılacak romanlar, bu romanlara dayanan ve bakmaya utanacağımız, sinema, resim, müzik ve diğer bütün formlar, Modern Uluslararası Sistemin normlarını benimsetmeyi amaç edinmiş, başkaca normları yok eden formlardır.

Bütün şuursuzlar, cahiller ve Modern Uluslararası Sistemin sözcüleri hep birlikte “yeni normal” dönemini alkışlayarak ilan etseler de bu haddi aşan hatta büsbütün hadsiz normların normali olmayı ve normalini reddeden, yeniden bütün insanlık için adaleti norm hâline getirecek bir tufan kopacak.

Önce kötü ve yanlış normları yıkacak bir tufan kopacak ve sonra “edep”i form eyleyecek bir bahar olacak.    

____________________________________________

[I] Mabel Matiz, "Maya" albümünde yer alan "Boyalı da Saçların" isimli şarkısından.

[II] Muhammet Savaş Kafkasyalı, Değer ve “Çakma”, Stratejik Düşünce Enstitüsü, https://www.sde.org.tr/muhammet-savas-kafkasyali/genel/deger-ve-cakma-kose-yazisi-17134

[III] “Danmak” kelimesi, maalesef Türkiye’de pek kullanılmayan, kullanılmadığı için de tek bir fiille ifade edilebilecekken mecburen iki kelimeyle (yardımcı fiile birlikte) ifade edilen, “inkâr etmek” anlamını taşır.

[IV] https://mobile.twitter.com/BarackObama/status/1266400635429310466/photo/1

[V] “Amerikan Müstesnacılığı” hakkında geniş bilgi için bkz: Timothy Roberts and Lindsay DiCuirci (Eds), American Exceptionalism, 4 volumes, Pickering & Chatto Publishers, London, 2012; Andrew Bacevich, The Limits of Power: The End of American Exceptionalism, Metropolitan Books, 2008; Thomas Bender, A Nation Among Nations: America's Place in World History, Hill & Wang, 2006; Ronald W. Dworkin, The Rise of the Imperial Self, Rowman & Littlefield Publishers, 1996; Fabian Hilfrich, Debating American Exceptionalism: Empire and Democracy in the Wake of the Spanish-American War, Palgrave Macmillan, 2012; Godfrey Hodgson, The Myth of American Exceptionalism, Yale University Press, 2009; Seymour Martin Lipset, American Exceptionalism: A Double-Edged Sword, W. W. Norton & Company, 1997; Dick Cheney and Liz Cheney, Exceptional: Why the World Needs a Powerful America, Threshold, 2015; Robert Kagan, Of Paradise and Power: America and Europe in the New World Order, Knopf, 2003.

[VI] Bütün dünyaya benimsetilen bu kurgu, bizim üzerimizde dahi o kadar etkili olmuş ki, her ikisinin de adında aynı kelime (united) olmasına rağmen, Türkçede bizler Amerika Birleşik Devletleri derken Birleşmiş Milletler demekteyiz. Birleşik Devletler derken birleşik olmasına vurgu yapılmakta, fakat Birleşmiş Milletler derken sadece bir vakit birleşmiş olduğu ifade edilmektedir. Birinde sağlam bir yapısal özellik olarak birleşiklik, diğerinde ise her an dağılabilecek bir birleşmişlik düşüncesi vardır zihnimizin derinliklerinde.

[VII] Exceptionalism kelimesini Türkçeye istisnacılık diye çevirmek doğru değildir. Exception istisna, exceptional müstesna ve exceptionalism da müstesnacılık anlamına gelir. 

[VIII] Seymour Martin Lipset, The First New Nation, Basic Books, Inc., New York, 1963.