Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Tufan ve Bahar

Muhammet Savaş KAFKASYALI
31 Mart 2020 14:24
A-
A+

Geçtiğimiz günlerde Amerika Birleşik Devletleri Merkez Bankası (FED), Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve dünyaya yayılan yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını sonrası faizleri neredeyse sıfıra çekti.[1] Ardından Senato ve Kongre 2,2 trilyon dolarlık parasal genişleme paketini kabul etti, Başkan Trump da onayladı.[2]

Bu ne yaman çelişki, nasıl bir tutarsızlık ve daha da önemlisi ne büyük bir çaresizlik? Kapitalizmin geldiği hâli iyi anlamak lâzım. Onu inşa edenlerin temele koyduğu umdelerle, uygulayıcı sistemin yeltendiği yahut mecbur kaldığı hamle arasındaki çelişkiyi dikkatle ve ibretle değerlendirmek lâzım.

Oysa her şey nasıl da planlanarak başlamıştı. Reformasyon hareketiyle inanç esasları değiştirilmiş Hıristiyanlığın, Protestanlık adıyla anılacak yeni mezhebi[3], başarının kaynağı sayılarak diğer mezheplere galebe çalmıştı. Yeni inanç esaslarına göre faizi meşru kabul eden, kazanmak için çalışmayı öğütleyen ve çıkar temelli bir hayat tarzının güya ahlâkı sayılan Protestanlık, ‘Yeni Dünya’nın ve ‘Yeni Dünya Düzeni’nin inancı oluvermişti.

Ortaçağ’ın ahlak anlayışı tam fiyattan yanaydı ve faizle borç vermeyi yasaklıyordu; ama bu kabul, Calvin’in, “Tanrı katında muteber olmak için önce ticarî başarı sağlamak gerektiği” yollu teziyle ticareti ve faiz karşılığı ödünç vermeyi meşrulaştırmasıyla ciddi olarak sarsılmıştı.[4]

‘Yeni Dünya’, nâm-ı diğer Amerika Birleşik Devletleri, eski dünyada yaşanan muazzam değişim sürecinin ardından büyük bir planlamayla Protestanlık ve kapitalizm temeli üzerine inşa edilen bir yapılanmayla Modern Uluslararası Sistemin bir birimi hâline geldi. Uluslararası sistemde yaşanan çok önemli krizlerin ardından da önce dünyanın en güçlü devletlerinden biri, kısa bir süre sonra da en güçlü devleti / birimi, yani süper gücü oluverdi. 

Avrupalı devletler ve Amerika Birleşik Devletleri başarının timsali olunca, Protestanlığı benimsememiş diğer Hıristiyan toplumların, inançları sebebiyle geri kalacağı ileri sürülmüş, geri kalmış ya da geri bırakılmış toplumların bu ‘geri’liği de Protestan olmamalarına dayandırılmıştı. Meselâ, Latin Amerika ülkelerinin neden Kuzey Amerika ülkeleri gibi, bilhassa ABD gibi ol(a)madıkları sorulduğunda, cevap olarak, fevkalade bilimsel bir üslupla ve edayla onların Katolik olmaları verilmişti.[5]

Diğer inançlara sahip toplumların geri kalmışlığı, üzerinde düşünmeye dahi gerek görülmeyecek kadar hem değersiz hem de aşikârdı. Onlar, ilerlemelerine imkân vermeyecek ya da onları geri kalmaya mecbur edecek bir inancı benimsemekle zaten kaderlerini kendileri belirlemişti. Üstelik medenileşmeleri yahut modernleşmeleri için kendilerine sunulan fırsatları da değerlendirebilecek kadar başkalaşmamışlardı. İlle de kendi değerlerine bağlı kalmayı seçenler için ne yapılabilirdi ki? Sosyolojik ve ekonomik çalışmalar, geri kalmış toplumların, geri kalma sebeplerini bilimsel olarak bütün teferruatıyla ortaya koyuyordu.

‘Geri kalmışlık’, sosyolojinin hatta ekonominin çok geniş literatür oluşturan ana konularından biri olmuş ve gelişmeyi, ilerlemeyi, kalkınmayı, Batılılaşmayı (Batılı ülkeler gibi olmayı) ifade eden çeşitli modernleşme teorilerinin ileri sürülmesine yol açmıştır.[6] Fakat unutulmaması gerekir ki, modernleşme ve gelişme konusundaki çalışmalar, gelişmiş ülkelerin diğer ülkelere yönelik politika belirlemelerine ve onları istedikleri yöne çekmelerine teorik bir zemin hazırlamıştır.[7] Dolayısıyla bu çalışmalar, gelişmemiş ülkelerin gerçekten nasıl gelişeceklerini gösterecek nitelikte olabilmekten uzak kalmıştır.[8]

Uluslararası Sistemin bugün öncüsü olan Amerika Birleşik Devletleri, tuttuğu yolda hızla ilerleyerek önce zenginleşti. Sonra bölgesinde nüfuzunu artırdı ve nihayet Uluslararası Sistemdeki ‘Eski Dünya’nın hem liderliğini hem de temsilini eline aldı. Zenginleştikçe güçleniyor, güçlendikçe daha fazla etki ve nüfuz sahibi oluyordu. Daha fazla güç ise güçlü olmayı kalıcı kılma gayretini beraberinde getiriyordu. Gücünü başkalarının sahip olduklarına el koyarak ve sömürerek elde etmiş bir yapının, gücünü kalıcı kılmak için yapabileceği de ancak evvelce yaptığını yinelemek olacaktır. Zira evvelce yaptığıyla başarılı olmuştu. Hatta mevcut sistemde başarı modeli olmuştu. O hâlde, başkalarının sahip olduğu zenginlikleri ele geçirecek ve bir şekilde kendine aktaracak yollar bulup bu yolları sistemleştirilmeliydi. Öyle de yapıldı. Uluslararası finans sistemiyle öyle bir düzenek kuruldu ki, ekonominin kan dolaşım sistemi sayılan paranın dolaşımı ve bizatihi bütün dünyaca kullanılan para biriminin Amerikan doları olması sağlandı. İşbu sistemin en önemli ve ayırt edici unsuru ise faiz oldu. Zira kapitalizmde “-izm”i, yani “-ciliği, -culuğu” yapılan “kapital”, zaten sermaye demektir ve faiz, en basit ifadeyle kiralanan sermayenin kira bedelidir.[9] Şimdi hem dünyanın parası hâline getirdikleri paralarının değeri ve itibarı sarsılıyor hem de parayla para kazanmalarını sağlayan faiz mekanizması sıfırlanıyor.

Sistemin başka bir temeli olan ‘bireyin refahı, özgürlüğü ve güvenliği’ tabusu da yıkılmaktadır. Kendi vatandaşlarının refahı ve güvenliği için dünyanın öbür ucundaki insanlara zulmetmekten kaçınmayanlar, esasında kendi vatandaşlarını da gözden çıkarmış durumdalar. Hangi vatandaşlarını kurtarmak ve yaşatmak için uğraşacağına karar vermeli ve bir seçim yapmalılar. Dar zamanlar için kurgulandığı ve kurulduğu iddia edilen sosyal güvenlik yapılanmasının ve sigorta sisteminin, bu sistemin reklamı ve başka toplumları özendirme vasıtası olduğu anlaşıldı. Kriz yüzünden henüz çökmemiş olsa bile sosyal güvenlik yapılanmasının, iyi günlere ve şartlara göre inşa edildiği görüldü. Kendi vatandaşlarını ciddi şekilde kaygılandıran bu durum, devlete olan güveni de sarsacak ve modern devlet mefhumunu sorgulamaya sevk edecek gibi görünmektedir.[10]

İşler iyi gittiğinde, başkalarının hayatlarını, kendi vatandaşlarının refahı ve güvenliği için hiçe sayabildiklerini göstererek diğer devletlerin vatandaşlarını da kıskandıranların, işler bozulduğunda kendi vatandaşlarının hayatını da önemsemeyen devletler oldukları görüldü.  

Dünyayı sömürenlerin bütünleşmeleri ve oluşturdukları birlik, bütün dünyada ders olarak okutuluyorken[11] kimse neye karşı birleştiklerini, ne için birlik olduklarını sormamıştı. Oysa dünyanın bütün nimetlerini onların bölüştüğü ve kullandığı, bölüşemedikleri vakit de birbirlerini yedikleri, asıl diğer toplumların Avrupalılara / Batıya karşı bütünleşmeye ve birleşmeye ihtiyaç duyduğu anlaşılmamıştı.

Şimdi maskeler düştü. Gayrı bundan sonra birleşmenin nedenleri, asıl kimlerin birleşeceği, bu birleşmenin nasıl olması gerektiği ve olacağı daha doğru bir zeminde ele alınacaktır. Sebebi, mahiyeti doğru belirlenmiş birleşmelerin emsalleri inşa edilecektir. Daha fazla sömürebilmek için değil, zalimlere karşı ve adaleti tesis edebilmek için birlikler kurulacaktır.   

İnsanoğlu olarak jeolojik zaman ölçeğindeki yaşımız düşünüldüğünde, yaklaşık iki asırdır sınırlı sayıda halkların başarmış(!) göründüğü hızlı zenginleşme, refahı erken yakalama, bir(kaç) adım öne geçme örneklerinin beşerî serencama nispeti, bireysel ömür içinde, tek bir güne sığmış nispeten başarılı bazı rutinlerin koca bir hayat içindeki yeri kadardır. Hatıra dahi olamayacak kadar çok veya alelâde hadiselerin hatırlanması ancak farklılık göstermesiyle mümkün olacaktır. Nitekim öyledir de. Birkaç yüzyıl sonra, şimdiki galiplerin zenginlik, refah ve teknolojik üstünlük kibirleri unutulacak, zulümleri hatırlanacaktır. Hatırlanmalıdır da. Çünkü onlar hisse alınacak kıssalar olmaya taliptir. Âbad olamaz onlar. Devranları uzun süremez.  

Birkaç asırdır gücüyle caka satan Modern Uluslararası Sistemin önderleri, kendi yaptıklarını bir başarı hikâyesi olarak sunmaktalar. Bir yandan kendi yaptıklarını diğer toplumlara ideal gibi gösterseler de diğer taraftan kendilerinden gayrısının bu yoldan gitmemesi için her türlü tedbiri almaktalar. Lâkin görünen köy kılavuz istemez. Zulümle âbad olamayacakları ilkesi kabul edilmese dahi kendi putunu yiyenlerin sonunun yakın olduğu bilinir. Ve bugün Batı, kendi putlarını bir bir yemektedir. Hâl böyle olunca ihtimaller üçtür:  

  1. Putlarını kıranlar yahut yiyenler, tapılacak yeni putlar hazırlamaktadır.
  2. Putlarını kıranlar yahut yiyenler, artık putperest olmayacaklar, putlara tapmayacaklar.
  3. Yedikleri putlar da bitince açlıktan ölecekler.

Bir hikâye anlatılır hayattan ve tarihten nasihat almayanlara, olur da belki kıssadan hisse alabilirler diye.

Bir gün, bir çınar ağacının yanı başında bir sarmaşık filizi boy vermeye başlamış. Günler ilerledikçe sarmaşık, çınar ağacına sarılıp yükselmiş. Yağmurun ve güneşin etkisiyle büyümüş ve çınarın boyuna ulaşmış. Sarmaşık hızlı büyüyüp boy atmanın gururuyla ve küçümseyen bir eda ile çınara sormuş:

– Sen kaç zamanda büyüyüp bu hâle geldin diye?

Çınar cevap vermiş:

– Yüz yılda!

– Yüz yılda mı demiş sarmaşık. Alaycı bir tavırla gülmüş ve yapraklarını böbürlene böbürlene sallayarak:

– Ben iki ayda senin boyuna geldim, bak diyerek alaycı tavrını sürdürmüş.

– Doğru, demiş çınar.

– Sen iki ayda benim sırtımdan, benim gıdamı emerek ve benim gövdemi kullanarak benim boyuma geldin!

Günler günleri kovalamış. Sonbahar, yani hazan mevsimi gelmiş. Sonbaharın ilk rüzgârlarıyla sarmaşık önce üşümeye sonra soğuklar arttıkça da dalları aşağı doğru düşmeye başlamış. Sarmaşık endişe içinde, çınara sormuş:

– Neler oluyor bana? 

– Ölüyorsun ve düşüyorsun diye cevap vermiş çınar.

Sarmaşık, çınarın yüz yılda eriştiği yere iki ayda ancak kendinde olmayan imkânlarla, başkalarına dayanarak çıkmıştı. Kendi gücüyle dayanmak mecburiyetinde olduğu bir rüzgâra karşı koyamayınca çabukluğuyla övündüğü çıkışından daha da hızlı bir şekilde yere düşecekti.

Deveranın içinde, oyalanma sırası size verildiğinde, oyalanmayı sahip olmak ve çarkı döndürmek sanarak, dümende olduğu vehmine kapılmak gaflettir, dalalettir.[12] Gaflet ise pek tatlıdır. Bu gaflete dalanlar o kadar çoktur ki, adları bile bilinmez ve anılmaz. Unutulur deveranın işleyişinde.

Kapitalistler, dünyanın bütün nimetlerinin insanoğlu için ‘musahhar kılındığı’ gerçeğini, faydalanmak şeklinde yorumlamakla yetinmeyip onu mülk edinmek istediler. Dahası satışa çıkardılar kendilerinin olmayanı. O da yetmedi, hükmetmek hatta bâki hâkimiyet istediler. Fâni olduklarını unutanlar, kendilerini mülkün sahibi belleyenler, hizmet etsin deyû kendilerine sunulan dünyayı mahvettiler. Her istediğini yapmaya alışınca da fanteziler kurmaya başladılar.

Sahip oldukları imtiyazı kaybetmemek için ve kendilerine imtiyaz sağlayan bu sistemde “hiçbir şeyin değişmemesi için her şeyi kendilerinin değiştirmesi gerektiği”[13] düşüncesiyle daha fantastik hayaller kurdular. Bu hayaller için kendilerince her şeyi tasarladılar.

Güçlü oldukları ve pazarı kendilerinin kurduğu düşüncesiyle istedikleri hesabı yapmış olabilirler. Ancak iki sebeple netice hesabı yapanların arzuladığı gibi olmayacak:

  • Birincisi pazarı onlar kurmadılar. Onlar sadece pazardaki, sahibi olmadıkları, aslında yalan olan malla ve mülkle oyalanmaktalar.[14]
  • İkincisi ise evdeki hesap pazara uymaz.

Bu sadece bir hesap ya da plan değil, insanlık için insan için ve dünya için bir tuzaktır. Takdir edilmiş sistemi yok sayıp onu büsbütün bozmaya çalışmak, insanları insanımsı / android hâle getirmeye uğraşmak, iradesini kullanmak için var edilen insanı iradesiz bırakmaya gayret etmek ve nihayet, nihayetsiz bir hâkimiyet tesis etmeye girişmek, ancak tuzaktır. Oysa “onlar hep tuzak kurmuşlar, Allah da onların tuzağını sürekli boşa çıkarmıştır. Zira Allah tuzakları boşa çıkaranların en hayırlısıdır.”[15]

 

      Beklememeli,

      Uçsuz bucaksız bir vadide,

      Yalnız ağacın bekleyişi gibi,

      Bahar mı beklediği,

      Yoksa başına konacak bir kuş mu?

      Aynı belki her ikisi.

      Tutup getirmeli o vakit en iyisi

      Bahar ise lâzım olan yahut bir kuş sesi.

 

      Şimdi sormalı,

      Uzun uzun seyredip yıldızları,

      Neden bu yıldızlar dizilirler?

      Yoksa bir yol mu gösterirler?

 

      Ve artık,

      Üzülmeli, keşke demeli,

      Sımsıkı sarılmadığına,

      Sevdiğine hem seni sevene

 

      Görmeli ve anlamalı,

      “Yaklaşıyor yaklaşmakta olan”

      Önce bir Tufan kopacak,

      Sonra bahar olacak.

 

 

_________________________________________________

 

[1] https://edition.cnn.com/2020/03/15/politics/trump-jerome-powell-fed-rate-cut/index.html

https://www.theguardian.com/business/2020/mar/15/federal-reserve-cuts-interest-rates-near-zero-prop-up-us-economy-coronavirus

https://www.bbc.com/news/business-51901998

https://t24.com.tr/haber/fed-faiz-oranini-yuzde-0-0-25-araligina-cekti,866614

https://www.haberler.com/fed-baskani-powell-dan-faiz-indirimi-aciklamasi-13017800-haberi/

[2] https://edition.cnn.com/2020/03/27/politics/coronavirus-stimulus-house-vote/index.html

https://www.vox.com/2020/3/27/21196202/house-passes-2-trillion-coronavirus-stimulus-package

https://www.nytimes.com/article/coronavirus-stimulus-package-questions-answers.html

[3] Daha öncesinde Hıristiyanlığın (Kilise’nin) da yasakladığı faiz, “usury” kelimesiyle karşılanmaktaydı. Zaten bu dönemde Avrupa’da faizin kanunen yasak olması sebebiyle faizli işlemleri/tefeciliği (usury) sadece Yahudiler yapabilmekteydi. Fakat ilk defa 1529’da başlamak üzere daha sonraki dönemlerde “interest” kelimesinin kullanılması ile birlikte, faize (usury) eskisine göre daha olumlu ve kabul edilebilir, hatta yasak olmaması gerektiği düşüncesini de zımnen taşıyan bir anlam kazandırılmıştır. Nitekim böyle de olmuştur ve Hıristiyanlığın tam da bu tarihlerde zuhur eden Protestanlık mezhebi, bu düşünceleri kendi dünya görüşüne yansıtmıştır. Keza “interest” kelimesinin faiz anlamında ilk kullanıldığı dönemin, Protestanlık mezhebinin doğuş dönemi ve Roma Katolik Kilisesinden ayrıldığı dönem ile (1529) aynı olması da ilgi (interest) çekicidir. Bu dönem, Protestanlığın kurucusu Martin Luther’in meşhur “95 Tez”ini o dönemde üniversitenin bülten panosu sayılabilecek Wittenberg Kale Kilisesi'nin kapısına astığı 31 Ekim 1517 tarihinin hemen sonrası ve John Calvin’in faizin serbest olması gerektiği düşüncesini de beyan ettiği eserlerinin yayımlandığı dönemdir. Muhammet Savaş Kafkasyalı, Uluslararası Sistemin Yapısı ve İşleyişine Kendi Bilinci ve Öteki Algılaması Üzerinden Farklı Bir Yaklaşım, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2010, s. 74-75.

[4] Michel Beaud, Kapitalizmin Tarihi: 1500-2010, çev. Fikret Başkaya, Yordam Kitap, İstanbul, 2018, s. 20-21.

[5] “Yaklaşık 1930ʻlara kadar Latin Amerika hakkında yorum yapanlar çoğunlukla ırk ve kültür üzerinde odaklandılar ve Latin Amerikalıları hor gördüler. Bu modası geçmiş görüşe göre “beyaz kanı taşımayan”, “çabuk öfkelenen Latinler” eğitimsiz ve istikrarlı, demokratik ve başarılı toplumlar oluşturacak beyinden yoksun kişilerdi. Katolik olduklarından (çalışmayı yalnızca bir gereklilik değil bir erdem olarak gören) “Protestan iş ahlakından” yoksundular ve içinde yaşadıkları tropik iklimden ileri gelen aşırı sıcak hava ve –mango, papaya ve çarkıfelek meyvesi biçimine bürünmüş olarak, kelimenin tam manasıyla ağaçta yetişen- tensel tatmin olanakları yüzünden ekonomik yaşama katkıda bulunamıyorlardı. Bu yoruma göre Latin Amerika tarihi ırksal, kültürel ya da çevresel olarak önceden belirlenmişti ve sonuçları kaçınılmazdı.”, John Charles Chasteen, Latin Amerika Tarihi: Kanla ve Ateşle Yoğrulmuş Toprakların Öyküsü, çev. Ekin Duru, Say Yay., İstanbul, 2017, s. 17.

[6] Sosyolojinin bir bilim olarak ortaya çıkması, İngiltere’de ortaya çıkan ve daha sonra Avrupa ülkelerine yayılan Sanayi Devrimi'ne dayandırılır. Polanyi’nin büyük dönüşüm [Karl Polanyi, The Great Transformation: The Political and Economic Origins of Our Time, Beacon Press, Boston, 1957. Türkçesi için bkz: Büyük Dönüşüm: Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri, çev. Ayşe Buğra, İletişim Yay., İstanbul, 2014]  diye adlandırdığı sanayi devrimi, özellikle İngiliz, Fransız ve Alman toplumsal / ekonomik yapısında ‘kaos’a neden olmuştur. Bu ‘kaos’un giderilmesi ise sosyal bilimlerin, özellikle de sosyolojinin görevi olmuştur. Bunun için, sosyologlar daha önceki yüzyıllara benzemeyen şartları, yeni yaklaşımlarla ele almış ve çözüm düşünceleri sunmuşlardır. ‘Modernleşme’ kavramının özü de bu zamanlarda oluşmuştur. Klasik sosyologlar sayılan Durkheim, Weber ve Marks, sanayi toplumlarının genel özelliklerini, sanayileşmeyi nasıl başardıklarını ve gelecekte sanayileşmenin alacağı şekli incelemiş, gelişme / değişme sürecinin nasıl gerçekleştiğini açıklamaya çalışmıştır. Durkheim ve Weber’in görüşleri 1950-1960’lardaki ‘modernleşme’ okuluna, Marks’ın görüşleri ise 1970’lerdeki Üçüncü Dünya ülkelerinin durumunu, bilhassa ekonomi temelinde açıklayan teorilere kaynaklık etmişlerdir. Zafer Cirhinlioğlu, Azgelişmişliğin Toplumsal Boyutu, İmge Kitabevi Yay., Ankara, 1999, s. 27-28.

[7] Zafer Cirhinlioğlu, Azgelişmişliğin Toplumsal Boyutu, s. 11.

[8] Bkz: Immanuel Wallerstein, “Development, Lodestar or Illusion”, Leslie Sklair, (ed.), Capitalism and Development, Routledge, London, New York, 1994, pp. 3-20; N. P. Mouzelis, “Sociology of Development: Reflection on the Present Crisis”, Sociology, 22(1), 1988, pp. 23-44; D. Booth, “Marxism and Development Sociology: Interpreting the Impasse”, World Development, 13(7), 1985, pp. 761-787; Goldfrey Baldacchino, “Bursting the Bubble: The Pseudo Development Strategies of Microstates”, Development & Change, 24(1), 1993, pp. 29-51.

[9] Ödünç olarak verilen sermayenin / paranın kullanımı için belirlenmiş yüzde karşılığı ödenen ücrete denir ve zaman zaman kâr anlamında da kullanılır.

[10] Amerika Birleşik Devletleri’nin sosyal güvelik yapılanması tamamen sigorta sistemine ve parasını ödeyenle ilgilenecek şekilde kurulmuştur.

[11] Bugün bütün dünya üniversitelerinde Avrupa Birliği, bütünleşmenin en iyi modeli olarak gösterilmekte ve bu bütünleşmenin hem nasıl sağlandığı, hangi aşamalardan geçtiği hem de teorik olarak nasıl açıklanacağı anlatılmaktadır. Bu husustaki faklı yaklaşımlar, entegrasyon teorileri olarak diğer arzulanan bütünleşmeler için yol gösterici fikirler olarak sunulmaktadır. Bkz: Antje Wiener and Thomas Diez, European Integration Theory, Oxford University Press, Oxford, 2004; Ben Rosamond, Theories of European Integration, Palgrave, Hampshire, 2000; Ian Bache and Stephen George, Politics in the European Union, Oxford University Press, Oxford, 2006; Michelle Cini (ed.), European Union Politics, Oxford University Press, Oxford, 2004.

[12] “Eğer size bir zarar gelmişse, o topluma da benzeri bir zarar gelmiştir. Biz günleri / dönemleri, insanlar arasında döndürür dururuz. Allah iman eden kimseleri seçip ayırsın ve sizden şahitler edinsin diye. Allah zalimleri sevmez.”, Âl-i İmrân Sûresi, 140. Âyet.

[13] Sicilyalı yazar Giuseppe Tomasi di Lampedusa'nın ölümünden bir yıl sonra, 1958'de yayımlanan “il Gattopardo (Leopar)” adlı romanında, daha sonra Wallerstein tarafından teorik bir zemine taşınarak sosyoloji ilkesi hâline getirilen [Bkz: Immanuel Wallerstein, Utopistics or Historical Choices of the Twenty-first Century, New York, New Press, 1998. Türkçesi için bkz: Ütopistik ya da 21. Yüzyılın Tarihsel Seçimleri, çev. Taylan Doğan, İstanbul, Avesta Yay., 2001] şu ifade yer alır: “Hiçbirşeyin değişmemesi için her şeyi değiştirmeliyiz!”. Giuseppe Tomasi di Lampedusa, Il Gattopardo, Feltrinelli Traveller, Milano, 1969. Türkçesi için bkz: Leopar, çev. Semin Sayıt, İstanbul, Can Yay., 1998.

Aynı düşüncenin Roma İmparatorluğundan kalma meşhur Latince ifadesi de “Değişmesi gerekeni değiştirerek” anlamındaki “Mutatis mutandis”tir.

[14] Yunus Emre bunu şiirinde ne güzel anlatmıştı:

“Mal sahibi, mülk sahibi,

Hani bunun ilk sahibi?

Mal da yalan, mülk de yalan,

Var biraz da sen oyalan.”

[15] Enfal Sûresi, 30. âyet.