Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Sahip ve Hasta Adamlar

Muhammet Savaş KAFKASYALI
16 Nisan 2020 13:50
A-
A+

   Televizyon kanalları arasında dolaşırken bir kanalda durdum ve sadece otuz saniye seyrediverdim. “Kökler (Roots)” adlı bir dizi vardı ekranda. Seyrettiğim sahnede ise siyahî bir çocuk, görünmesini engellesin diye bir gözünün üstündeki, filmlerde korsanların taktığı türden kapakçığı kaldırarak, görmeyen gözünü gösterip, neden bu hâle geldiğini açıklıyordu: “Köle satılan meydanda, annemi ve kardeşimi götürdüklerinde ağladığım için sahibim gözüme purosunu bastı”.

   Yalnız otuz saniye seyrettiğim televizyonda, böylesine bir sahneyle karşılaşmamı anlatsam şayet, bilimsel olarak önce “olasılık / ihtimal” hesapları yapılacak ve bulunan sonuç “şanssızlığım” şeklinde nitelenecektir. Zira yapılan hesaplamalar, tam da şansın hesaplamasıdır. Çıkan sonuç çok küçük bir sayı olunca adı “şanssızlık” konacaktır elbet. Hayatın her deminde yaşananların sebeplerini açıklarken esas alınan ve değişmesin diye kavileştirilen bu kıstasla, evvelce kavilleştikleri ve hiç sapmadan dosdoğru takip ettikleri istikamette tavır takınarak koyulan ad. Öyle ya, sebep muhakkak seyreden kişiden ve onun durumundan başka nerede aranabilirdi ki? Tıpkı siyahî çocuğun başına gelenlerde olduğu gibi: Siyah bir köle olduğu ve ağladığı için gözüne puro basabilirdi sahip. 

   Aydınlanma’nın tanrılaştırmak istediği ‘akıl’, sebep–sonuç ilişkilerini ‘bilimsel’ olarak incelemenin ve bu incelemeler neticesinde elde edilen bilgiler / bulgular doğrultusunda hareket etmenin doğruluğunu anlatırken, yapılan bilimsel çalışmalara girmeyecek, sığmayacak ya da gözlenemeyecek türden etkenleri, belirleyenleri görmezden gelmeyi ‘bilimsel’liğin gereği kabul etti ve ettirdi. ‘Bilimsel’ olarak incelenerek bilinebilir ve ancak ‘bilimsel’ olarak incelenebilen bilinebilirdi. Aksi takdirde ‘bilinemez’, yani ‘bilinmeyen’ damgası vurulur ve “Bilim, o kısmını bilmiyor” diyerek değerlendirme dışı, ‘bilimsel alanın dışı’ olarak kabul edildi. Böylece, yaşanan veya yaşanmış hadiselerin ancak oluşu gözlenebiliyorsa ‘bilimsel alan’a dâhil edilebiliyordu. Meselâ, evrenin oluşumu ‘bilimsel’ olarak açıklanırken, büyük bir patlama (The Big Bang Theory) oldu ve o patlamayla oluştu her ne var âlemde dendi. Peki, o patlamadan evvel ne vardı veya ne oldu diye sorulduğunda ise “Bilim, o kısmını bilmiyor” dendi.

   Esasında kavranması ve iyice bellenmesi istenen, olduranın olmadığı, olanlarla ilgilenilmesi gerektiğidir. Bu şekilde, kendiliğinden oluvermiş dünyaya ve tabiata, gücü yeten her istediğini yapabilecekti. Bunun için iki şart vardı: (i) Birincisi güç, (ii) İkincisi ise istek.

   Gücü elde etmek için yapılması gereken her şey yapılmalı ve her yol denenmeliydi. Zira bunu engelleyecek başkaca bir güçten başka bir engel olmayacaktı. İsteği Modern Uluslararası Sistemin sihirli kavramı olan “çıkar” belirleyecekti. Çıkarı belirleyecek olan ise ‘rasyonalite / akıl’ idi. Bu kabuller, bütün dünyayı yönlendirmek için yeterli idi. Çünkü ‘bilimsel’ olanı ve ‘rasyonel’ olanı da güçlü belirleyebilecekti. Neticede sistemi kontrol edenler, toplumların isteklerini hatta devletlerin çıkarlarını belirleyebiliyordu, böylece güçlü olan istediğini yapabiliyordu dünyada.

   Uluslararası Sistemi inşa edip işleyişini kontrol edecek kadar güçlü olmak, istediğini yapabilmek için yeterli görüldü ve bundan sonra sadece yapmak istediklerini planlamaya koyuldular. Güçlü oldukları için istediklerini yapabiliyor ve istediklerini yapabildikleri için hep güçlü olmak istiyorlardı. Bu doğrultuda vara vara, kurgusal bir sistemin işleyişiyle hemen her alanın kurgulanması ve nihayetinde kurgusal bir hayat tarzı ve kurgusal bir dünyaya varıldı. Güçle ve güç için yürünen yolun sonunda, güç yüzünden güçsüz düştüler. Güçleri sebebiyle hastalandılar. Gücün beraberinde getirdiği imkânların yanı sıra zararların da olduğunu anlatan ve literatürde “güç zehirlenmesi” ya da “Hubris (Kibir) Sendromu olarak ifade edilen, tam da böyle bir durumdur.[1]

   ‘Güç Zehirlenmesi’ veya ‘Hubris Sendromu’, daha çok bireyler için ‘Tanrısal Ego’ ile kendini her şeyin belirleyicisi, karar vericisi, oluşturucusu görüp en doğru kararı kendisinin vereceğini sanan bir ölümlü olması çelişkisi şeklinde açıklanmaktadır. Bu durumun devletler için olduğunda nasıl bir hâl alacağı düşünüldüğünde, elbette çok daha ürkütücü olacaktır. Kendilerini dünyanın sahibi görenler ve sahibi oldukları üzerinde her türlü tasarrufu istedikleri gibi yapabileceklerini, dünyanın kaynaklarını kendilerinden başkasının kullanmaması gerektiğini düşünenler, sahiplik duygusuyla her devlete – topluma – değere – inanca arzu ettikleri yaftayı asabileceklerini söyleyenler, adalet diye kendi belirledikleri ve koydukları kurallara uymayı kabul edenler, güçleriyle hasta oldular. 

   Vaktiyle bize “hasta adam” demişlerdi. Güçlerine güvenerek, bizim hastalığımıza hükmedip, ölümümüze ve taksim edilmemize karar vermişlerdi. Şimdi biz onların hastalığını teşhis etmekte ve üzülmeden söylemekteyiz ki, bu hastalığın tedavisi yok.

   Çar I. Nikolay, 9 Ocak 1853 gecesi, Saint Petersburg’daki kışlık sarayında bir balo verir. Bir ara bir kenara çekerek, İngiliz elçisi Sir George Hamilton Seymour ile Osmanlı hakkındaki düşüncelerini konuşmaya başlar:

   “Bakınız, kollarımızın arasında hasta, çok ağır hasta bir adam var. Hasta adamın yaşamasını hepimiz istiyoruz. Emin olunuz ki, ben de sizin kadar, onun yaşamasını istiyorum. Ancak ansızın kollarımızda ölüvermesi, Avrupa çapında bir savaşa neden olabilir. Lâzım olan bütün tedbirleri almadan önce onu kaybetmemiz büyük bir felaket olacaktır.”[2]

   ‘‘Hasta adam’’ ifadesi, İngiliz Elçisi Sir George Hamilton Seymour’un Londra'ya gönderdiği raporda yer almış ve diplomasi tarihinin en sık kullanılan kavramlarından biri hâline gelmiştir.

   Bu hadiseden yaklaşık sekiz ay sonra Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Kırım Savaşı çıkıverdi. Bilindiği üzere Kırım Savaşı’nın hayli ehemmiyetli sonuçları olmuştur. Ne garip ki, Kırım Savaşı sırasında Osmanlı Devleti ilk dış borcunu İngiltere’den almıştır. Avrupalı devletlerin Kırım Savaşı’nda Osmanlı safında yer alması, Osmanlı Devleti’nin Avrupa devleti sayılmasına neden olmuştur. Ayrıca Kırım Savaşı sonucunda Rusya, Balkanlar’daki hâkimiyetini de yitirmiştir.[3]

   Tarihten okuyup hisse alacağımız, başkalarının derdinden, hastalığından dem vururken hastalanan, hastanın ardından yapacaklarının hesabına dalıp kendi hastalığını fark edemeyen, hastalara dermanım var deyip haykırırken âniden kendi hastalığından ölenlerin kıssalarından yektasıdır elbet evveli ve âhiriyle Kırım Savaşı. 

   Şimdi yine bir hastalık salgını yaşıyor dünya. Korona (Covid 19) adlı virüs bütün dünyaya yayılmış, hızla bulaşıyor insanlara. Hastalığa yakalananların durumu için söylenenlerden en önemlisi, başkaca bir kronik / müzmin hastalığının olması durumunda bu virüsün, kesine yakın öldürücü olduğudur. Hâl böyleyken bu hastalıktan gayrı, başkaca hastalığı olanlar dikkat kesilmektedir salgına. Fakat bu salgın ve hastalıkla ilgili olarak umumiyetle gözden kaçırılan ama fevkalade mühim bir husus var. Bu salgın hastalık, bizatihi hastalık olmasıyla sadece insanları ve toplumları değil, vatandaşlarını korumaya çalışan ve onlara sağlık hizmetleri vermeye çalışan devletleri de tehdit ediyor. Yaşanan sürecin kriz ya da kaos diye nitelenmesin altında yatan gerçek de budur. Bu sebeple, hastalığın özelliklerinden hareketle yapılan değerlendirmeler, sadece insanlar için değil, toplumlar ve devletler için hatta büsbütün Uluslararası Sistem için de yapılmalıdır.

   Değerlendirmeler ise şu hakikati gösterir ki, bugün çok güçlü devletlerin hemen hepsinde bu hastalıktan evvel kronik başkaca hastalıklar vardı. Uluslararası Sistem ise zaten yıkıcı nihaî bir etkiyi bekleyen, hastalıktan bîtap düşmüş durumdaydı. Şimdi korona virüs bu hastalar için muhakkak çok tahripkâr olacaktır. Hâlihazırda Uluslararası Sistemin işleyişini kontrol eden güçlü devletler, salgının virüsüyle ilgilenmekte ve onu bertaraf etmeye çalışmaktalar. Oysa salgın, adından da anlaşılması gerekir ki, sadece virüs veya hastalık ile ilgili bir mevzu değildir. 

   Salgın kelimesi, salan veya salmış anlamına gelir.[4] Salgın ya da salgın hastalık dendiği vakit, kelimenin anlamı itibariyle salınana, hastalığa değil salana, salma imkânını verene odaklanmak ve onun üzerinde düşünmek, hastalığı, hasta edeni, hasta olmayı ve salgını anlamak bakımından daha doğru olacaktır.

   Bugüne kadar Uluslararası Sistem, kendi kurguladığı hadiselerin incelemesini yaparken ve yaptırırken hep kendi istediklerinin esas alınmasını sağlardı. Dolayısıyla yapılan her incelemenin sonucunda, ya kendi güçlerine, ne kadar muktedir olduklarına ve neler yapabileceklerine ulaşılırdı ya da olaydan etkilenenin yanlışlarına. Zaman zaman fail ön plana çıkardı, zaman zaman da fiil. Diğer bir ifadeyle ya aktör yahut oyun incelenirdi. Kendi yaptıklarında her halükârda muhatap hatalı olurdu, fakat hasımları söz konusu olduğunda hasımlarının zihniyeti.

   Müslümanların ya da Müslüman olduğunu söyleyenlerin yaptıkları kötü eylemlerden, yapanlar değil her zaman İslâm sorumlu tutuldu. Lâkin kendi yanlışlarından, ya yanlış eylemi yapan ‘hasta’ idi ya da eyleme maruz kalan ‘hasta’ idi sorumlu olan. İnsanoğlundan gayrı fail zaten olabilemezdi. Arada sırada gerçekleşen deprem, sel, kasırga vb. ‘tabiî afet’ler elbette henüz kontrol edilemeyen fakat bir gün kontrol edebilecekleri ve istenmeyen sorunlardı.

   ‘Küresel Salgın Hastalık’ şartlarından olsa gerek hastalıkları, hasta olanları ve dahi hastalığı, hasta olmayı akletmemiz. Zira bizde hastalık mâlum olduğu üzere, ya öldürür ya da düşündürür. Biz de düşünelim dedik ahvâlimizi ve benzer ahvâlden numuneleri, dünyanın hasta adamlarını.  

   Bütün dünyanın üretim merkezi olarak zenginleşen, zenginleştikçe güçlenen, güçlendikçe daha da cüret kazanan ve en güçlü olmak isteyen Çin, bu hastalığın kaynağı olarak büyük bir gayretle elde ettiği ‘kültürel’ cazibesini ve yumuşak gücünü yitirdi. Artık kimse Çinli gibi yemek, içmek ve dahi Çin’in / Çinlinin hayat tarzını benimsemek istemeyecek. Dahası uzun bir müddet, kimse Çin ürünlerini de almak istemeyecek. Hülâsa, üretmekten başka bir gücü olmayan, fakat bu üretimiyle elde ettiği gücü ilk önce kendi bünyesindeki kendinden görmediği ve kendi gibileştirmek istediği unsurlara gösteren Çin, satamadığında üretimin bir anlam ifade etmeyeceğini anlamış olmalı. Sorun tanımlamalarını ve çözüm yollarını, geçmek istediği gücün zihniyetinden ve fikirlerinden alarak en güçlü olunamayacağını, bu yolun yol olmadığını ve hedefe vardırmayacağını, bizatihi bunun çok önemli bir zihin hastalığı olduğunu anlamış olmalı. Bu hâlinin aslında hastalık hâli olduğunu, koronanın bunun üstüne ilaveten olduğunu ve mevcut hastalığını aşikâr ettiğini anlamış olmalı.   

   Osmanlı Devletine vaktiyle hasta adam diyen Rusya, sahip olduğu enerji kaynaklarından ve Sovyetler Birliğinden kalma silah sanayiinden başkaca bir gücünün olmadığını, yükümlülüklerinden evvel uzak diyarlardaki hayalleriyle uğraşmasının kendine kalıcı faydalar getirmediğini, sahip olduğu kaynakları satamadığında durumunun çok kötü olacağını ve bunun zaten hastalıklı bir durum olduğunu görmüş olmalı. Düşman bellediklerini yok etmeye çalıştıkça kendi içinde çoğaldığını temaşa ediyor olmalı. Hastalık yüzünden her geçen gün daha içine kapanmak zorunda kaldıkça, yâd ellerde beyhude geçirdiği zaman için hayıflanacaktır. Sorumluluk temelli politikalar yerine çıkar temelli politikalar uygulama gayret ettiği için dizlerini dövecektir.

   Modern Uluslararası Sistemin sahte / pseudo bütünleşme, birleşme, bağlılık politikalarının ve hayallerinin timsali olan Avrupa, bundan kelli “Nerede o eski günler?” ya da “Vakt-i azizden vakt-i zelâlete” diyeceğini ve yaşayacağı tek duygunun nostalji olacağını biliyor artık. Avrupa Birliği için şimdiden atılan başlıklar belli: “Ve virüs hayallere bulaştı!”

   Uluslararası Sitemin lideri ve temsilcisi Amerika Birleşik Devletleri, onlarca ülkeye yaptığı zulmün, sömürünün ve saldırının sayesinde elde ettiği zenginliğin ve refahın bir keyif olmadığını, tıpkı çölde yetişen ve develerin yemeye bayıldığı dikenli hırs bitkisi gibi yedikçe ağzını, boğazını ve iç organlarını parçalamış olduğunu, yedikçe hissettiği keyif duygusuyla yine yediğini ve neticede ağır hasta olduğunun kahreden idrakini yaşıyor şimdilerde. Kazandım nidalarıyla elde ettiklerinin, yığdıklarının altında kaldığını ve ezildiğini haykırması çok yakındır. Şimdilerde sessizce, zalim olduğunun şuuruyla, şimdiye kadar zulmettikleri mazlumların âhının, âheste değil de birden çıkmasını diliyor olmalıdır. Sahibi oldukları dünyanın, başka bir sahibinin olduğunu, bünyelerine giren virüsle öğrendiler. Öğrenmenin yaşı olmaz elbet, ancak bu kadar geç öğrenmenin faydası da olmaz.  

   Olana değil oldurana bakmak lâzım. Zira olanlara bakmakla ne yol alınabildi ne de anlaşılabildi olanlar. Olanlara şans, olmayanlara şanssızlık dedikçe ne hastalıkların sebebi ne de iyileşebilmenin yolları bulunabildi. Her daim ve bu defa dahi sadece otuz saniyelik televizyon seyriyle, bu yazıyı yazdıracak idrakin ilhamını verene bakmakla anlayabilmek mümkün olacak ancak.

   Bütün dünyayı, “Cambaza bak!” diyerek olanlara baktıran ve olayları anlaşılmaz kılan, ama kendileri sürekli olayları planlayan, kurgulayan hasta adamlar, iyileşemeyecekler. Hasta adamların kendileri de, hasta tanımlamaları da, nitelemeleri de, fikirleri de, sistemleri de ölecek. Temiz dimağlar, kavramlar, fikirler ve sistem gelecek. Yeter ki, biz beyazı anlatalım. Beyazı bilsin dünya. Beyaz bilinsin ki, beyazı lekeleyen, karartan ne varsa fark edilebilsin kolayca.

   Önce dünyayı ve zihinleri grileştiren hatta karartan Uluslararası Sistemi yıkacak ve hasta adamların kirlettiği zihinleri ve dünyayı yıkayacak bir tufan kopacak. Sonra bahar olacak.

 

____________________________________

 

[1] “The history of madness is the history of power. Because it imagines power, madness is both impotence and omnipotence. It requires power to control it. Threatening the normal structures of authority, insanity is engaged in an endless dialogue—a monomaniacal monologue sometimes—about power”. Roy Porter, A Social History of Madness: Stories of the Insane, Weidenfeld & Nicolson, 1987, p. 39.

Güç zehirlenmesi ve Hubris (Kibir) Sendromu hakkında bkz: David Owen, Jonathan Davidson, “Hubris syndrome: An acquired personality disorder? A study of US Presidents and UK Prime Ministers over the last 100 years”, Brain, 132(5), May 2009, pp. 1396–1406; Peter Garrard, Graham Robinson (Eds.), The Intoxication of Power: Interdisciplinary Insights, Palgrave Macmillan, London, 2016.

[2] Parliamentary Papers, Accounts and Papers: Thirty-Six Volumes: Eastern Papers, V. Session 31 January – 12 August 1854, Vol. LXXI, Harrison and Son, London, 1854, doc. 1, p. 2.

Osmanlı Devleti içinkullanılan “Hasta adam” ifadesinin ilk defa kullanıldığı kamuya açık yazılı kaynak için bkz: “Austria in Extremis”, The New York Times, 12 May 1860.

Ayrıca Çar ile İngiliz Elçinin konuşmasını anlatan ilk açık kaynak için bkz: Harold Temperley, England and the Near East: The Crimea, Longmans, Greens and Co., London, 1936, p. 272.

[3] Bkz: Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi V. Cilt: Nizam-ı Cedid ve Tanzimat Devirleri (1789-1854), TTK Basımevi, Ankara, 1947; Fuat Andıç, Süphan Andıç, Kırım Savaşı, Âli Paşa ve Paris Antlaşması, Eren Yayıncılık, İstanbul, 2002; Alan Palmer, çev. Meral Gaspıralı, 1853-1856 Kırım Savaşı ve Modern Avrupa'nın Doğuşu, Sabah Yayınları, İstanbul, 1999; R. L. V. Ffrench Blake, The Crimean War, Sphere Books, London, 1971.

[4] Salgın kelimesinin Batı dillerindeki karşılığı “epidemic”tir. Salgının çok daha geniş ölçekli olanı, kıtaları hatta bütün dünyayı etkileyeni için ise “pandemic” kavramı kullanılmaktadır.

Epidemic: c. 1600, “common to or affecting a whole people”, originally and usually, though not etymologically, in reference to diseases, from French épidémique, from épidemié “an epidemic disease”, from Medieval Latin epidemia, from Greek epidemia “a stay in a place; prevalence of an epidemic disease” (especially the plague), from epi “among, upon” + dēmos “people, district”.

www.etymonline.com/word/epidemic?ref=etymonline_crossreference#etymonline_v_8781

Pandemic: Of diseases, “incident to a whole people or region”, 1660s, from Late Latin pandemus, from Greek pandemos “pertaining to all people; public, common”, from pan- “all” + dēmos “people”. Modeled on epidemic; OED reports that it is “Distinguished from epidemic, which may connote limitation to a smaller area”. The noun, “a pandemic disease”, is recorded by 1853, from the adjective.

www.etymonline.com/search?q=pandemic