Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

İsim ve Sıfat

Muhammet Savaş KAFKASYALI
13 Şubat 2019 10:38

Şiddeti, yoğunluğu ve miktarı ne olursa olsun hiçbir sıfat ismi değiştiremez. Sıfatın haddi, ismi nitelemekle sınırlıdır ve bu haddi aşamaz. İsmin yapısının farklılığına vurgu yapmak ve başkaca bir isim haline geldiğini belirtmek için bu yeni hâli adlandırmak gerekecektir. İnsanın ad koyması, koyabilmesi bu sebepledir. Zaten ad koyabilme imkânı ve kabiliyeti insana, bu mecburiyeti hissedeceği bir ahvâlde yaşadığı / yaşayacağı ve bu ahvâle uyum sağlayabilmesi için verilmiştir.

Yeni doğan bir çocuğa, yeni icat edilen bir nesneye, yeni varılan bir yere, yeni ve özgün bir fikre vs. verilen yeni adlar bu cümledendir ve bu adlandırmalar sıfatla yapılmaz.

Yeniyi adlandırırken bir sıfat ilavesiyle eskinin adını kullanmak ya eskiye olan bağlılığı yahut eskiyi aşamamış, tedavülden kaldıramamış, ona mahkûm kalmış, yeni bir ad koymayı başaramamış olmaktan ötürü mecburî bir devamı gösterir.

Çocuğuna atalarının adlarından birini koymak, yeni kralın adını kraliyet silsilesinden alması, keşfedilen (!) yahut fethedilen bir yerin adına memleketinden bir adı koymak, yeni bir ad bulamamışlıktan değil elbette bir bağlılıktandır. Kral XIV. Louis, Papa II. Urbanus gibi adlar silsileye bağlılık, New York, New Orleans, Santiago gibi adlar memlekete bağlılık, James, William, David, Mihail/Michael gibi adlar atalara bağlılık numuneleridir.

Alman İdealizmi, Çin Komünizmi, Japon Mucizesi, yumuşak güç, sert (hard) güç, akıllı güç gibi adlandırmalar, sıfat ilavesiyle yapılmış çeşit/tür adlandırmalarıdır. Yeni Dünya (Amerika) ve Yeni Dünya Düzeni gibi adlandırmalar ise yeni sıfatıyla birlikte eski adın kullanıldığı ve eskinin yerine başkaca bir ad düşünememiş olmanın neticesidir.

***

Yeni bir yıla girdiğimiz ve mütemadiyen zulmeden hem zulme yol açan Modern Uluslararası Sistemin yıkılışı için geri sayımın başladığı bir dönemde, düşünce dünyasındaki yeni adlandırmalar daha bir ehemmiyet kazanmaktadır. Zira bu sistemden razı olmayanların, mustarip olanların ve ona isyan edenlerin müstakbel adalet esasına göre işleyecek sistemi inşa edebilme imkânı, mevcut sisteme karşı iradî mukavemete, muhkem fikirlere, doğru adlandırmalara ve kavi mefhumlaştırmalara (kavramlaştırmalara) bağlıdır.

Bu nedenle Modern Uluslararası Sistemin yapısına, işleyişine yahut temsilcisine / liderine / öncüsüne yönelik eleştiriler getirebilmek maksadıyla hatta reddiyeler geliştirip bütünüyle yıkmak muradıyla ileri sürülen ve bu sistemin fikrî temellerini, parçalarını, vasıtalarını veya kavramlarını hedef alan teşebbüsler hem doğru hem tutarlı hem de adaleti esas almış olmalıdır. Oysa son dönemlerde, mevcut uluslararası sistemi eleştirmek ve ona alternatifler sunmak adına ileri sürülen düşünceler, fikrî temel, kavramların özgünlüğü ve kendine haslığı bakımından Modern Uluslararası Sistemin teorik dünyasının dışında olmadığı gibi bu sisteme meydan okuyup onu reddetmeyi ve ona galebe çalmayı başaracak ölçüde donanımlı da değildir. Bu cümleden olan düşüncelere birkaç misal vermek ve bu misalleri değerlendirmek, onların kifayetsizliği nitelemesinin yersiz ve haksız olmadığını göstermek bakımından önemli olacaktır.

Alexander Dugin’in Dördüncü Politik Teori[1] adlı çalışmasının adı dahi özgün olmadığını tescil eder niteliktedir. Dugin teorik önerileriyle, her ne kadar mevcut uluslararası sistemi eleştirse de alternatif olarak sunduğu düşünceleri kendinden evvelki ve mevcut sistemin ürettiği düşüncelerin bir devamı yani onlarla aynı zihniyet dairesinde olduğunu göstermektedir. Nitekim Dördüncü Politik Teori adlandırmasında kullanılan ‘dördüncü’ nitelemesi, evvelâ sıradan olduğunun, sıranın dördüncüsü olduğunun, bir devamın, farklı ol(a)mayışın, ilk üçü reddetmediğinin veya ilk üçün reddedilmediğinin ve her halükârda ilk üç ile belli müşterekleri olduğunun karinesidir.   

Dördüncü Politik Teori’den evvelki modern döneme ait üç politik teoriden birincisi liberalizm, ikincisi komünizm ve üçüncüsü de ulusçuluktur. 18. Yüzyılda hâkim olan ve kapitalizmi benimseyen birinci politik teorinin merkezinde birey vardı. 19. Yüzyılda hâkim olan ve sosyalizmi benimseyen ikinci politik teorinin merkezinde sınıf vardı. 20 yüzyılda hâkim olan ve faşizmi benimseyen üçüncü politik teorinin merkezinde ulus vardı. Dugin’in yeniden bir Rus İmparatorluğunun etrafında şekilleneceğini öngördüğü dördüncü politik teori ise 21. yüzyılda hâkim olacak ve merkezinde ‘dasein’ın[2] olacağı, post-modern ve pre-modern özellikler taşıyacak çok kutuplu bir yapıyı savunmaktadır.   

Modern Uluslararası Sisteme alternatif olabilecek özgün bir fikrin/teorinin yeni bir ada ihtiyacı olacaktır. Çeşitli sıfatlar kullanarak Modern Uluslararası Sistemin üzerine inşa olduğu ve işleyişini mümkün kılan kavram ve fikir dairesinin dışına çıkmak elbette mümkün olmayacaktır.

Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un, 14 Ağustos 2018 tarihinde Ankara’daki onuncu Büyükelçiler Konferansı’nda yaptığı konuşmada post-western bir uluslararası sistemin gerekliliğinden bahsetmesi de yine bu çerçevede değerlendirilebilecek bir adlandırmadır.

Post-modernin ya da post-westernin başındaki ‘post’, modernden kopamamışlığını, onu aşamamışlığını ifade eder. Post-modernin moderni aşmamış veya aşamamış olmasının sebebi ise, post-moderni ileri sürenlerin moderni kurgulayanlar olmasıdır. Hâl böyle olunca, moderni kurgulayanların muhayyilesi, ufku ve zihniyeti değişmediği için moderni hem aşmamaları, yani aşmak istememeleri hem de aşamamaları pek tabiîdir. Kaldı ki, sıfatları kullanarak koyulan adların çoğu doğru da değildir. Meselâ yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren pozitivizme yöneltilen eleştiriler, birkaç kola ayrılarak yeni adlarla anılan akımlar hâline gelmiştir. Bir kısmı post-pozitivizm adını aldı, diğer bir kısmı anti-pozitivizm adını. Ne gariptir ki, pozitivizm eleştirisi bakımından post-pozitivizm, anti-pozitivizmden daha ileri seviyededir, yani anti-pozitivizm her ne kadar ‘anti’si olsa da pozitivizmin ‘post’una erişememiştir.

Keza Çin Halk Cumhuriyeti’nin, büyük bir rekabetle lideri olmaya çalıştığı uluslararası sisteme Çin Sosyalizmi adını verdiği bir modeli sunması, kendine ait değerler, kavramlar, fikirler hatta teoriler sunmayı en azından henüz başaramadığının delilidir. 

Bugün “otoriter kapitalizm ile yönetilen” ve Batı’nın değerlerine tehdit oluşturacağı[3] ihtimalinden bahsedilen Çin’in[4], mevcut Batı üst biriminin kendi bilincini oluşturan liberal-kapitalizm ile yönetiliyor olması, değerlerine meydan okumasından bahsedilenin değerlerini benimsemişliğini göstermektedir. Zira Batı üst biriminin kendi bilinci bakımından kapitalizm, demokrasiden çok daha mühim bir esastır.

Çin, Westphalia düzeninin getirdiği kurallara, kurumlara, ayrıca Sanayi Devriminin ardından yavaş yavaş hâkim olmaya başlayan kapitalizme, nihayet ABD’nin Batı üst biriminin temsilini üstlenirken uluslararası politik, ekonomik sistemi de kendi isteği doğrultusunda kurumsallaştırmış olmasına ve bizatihi bu kurumsal yapıya itiraz etmeksizin, ABD ile aynı kurallara (ki bu kuralların büyük bir kısmını belirleme makamında ABD bulunmaktadır) uyarak ve aynı vasıtaları kullanarak rekabet etmektedir. Bu rekabetinin amacı ise aynı sistem dâhilinde öne geçmektir. İçinde bulunduğu sistemi değiştirmeye yönelik hiçbir irade beyanı olmadığı gibi geçmişten getirdiği, bu sisteme hem aykırı hem alternatif olan ve evrenselleştirebileceği bir zihniyeti de yoktur.

Nihayet mevcut uluslararası sisteme başkaldırması gereken ve sistemin âdeta zincire vurup öne çıkmasına engel olduğu ve kendini göstermekten dahi çekindiği için Avrupa kimliğiyle veya Avrupa Birliği şemsiyesiyle yükselmeye gayret eden Almanya’nın mevcut uluslararası sisteme bırakınız isyan etmeyi ya da alternatif sunmayı, sistemin en hevesli savunuculuğunu yapması; en kadim kültürlerden birine sahip Hindistan’ın demokrasisiyle övünmesi; Japonya’nın modernleşmesiyle gurur duyup Batı hayranlığının timsali olması, Modern Uluslararası Sistemi alaşağı edecek ve yeni bir sistem inşa edecek özgün, doğru, tutarlı kavramlar, fikirler ve teoriler çıkarıp bunlara yeni adlar koyabilme mertebesinden uzak olduklarını gösterir.    

Alman Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın, Henry Kissinger’a sorulan bir soruya verdiği cevap ile başladığı, ABD Başkanı Trump’ın tehlikeli davranışlarını ve yeni dünya düzeni arayışlarını/ihtimallerini eleştirmek ve mevcut düzeni hem korumak hem de güçlendirmek gerektiğini vurgulamak için yazdığı makalesi[5] bunun en güzel misallerindendir.  

Netice itibariyle isim ve sıfat koymak, hâkim olmayı hatta sahip olmayı gerektirir. Kendine ait olana dahi ad koyamayanlar, sahip olduklarını özel isimlerle değil ancak iyelik ekleriyle yahut başkalarının evvelce verdiği isimlere sıfatlar ekleyerek ifade edenler hatta kendilerini dahi başkalarının taktığı isimlerle tanıtanlar, bir sistem/düzen kuramazlar, ancak kurulu ve kuralları belirlenmiş sistemlerde/düzenlerde birbirleriyle rekabet edebilirler. Bu rekabet durumunda dahi esasında en öne geçmekten korkarlar. Zira takip etmeye alışanlar, önde gidemezler.

 


 

[1] Александр Дугин, Четвертая политическая теория, Москва, Амфора, 2009. İngilizcesi için bkz: Aleksandr Dugin, The Fourth Political Theory, trans. Mark Sleboda, Michael Millerman, London, Arktos, 2012.

[2] Almanca varoluş anlamına gelen ve Martin Heidegger tarafından Varlık ve Zaman adlı eserinde kullandığı bu kavramı Dugin, Heiddeger’den almış ve herhangi bir değişiklik yahut ilave yapmaksızın olduğu gibi kullanmıştır.

[3] Demokratik olmayan totaliter büyük güçlerin liberalizm için bir tehdit oluşturup oluşturmaması konusunda bir başka değerlendirme için bkz: Daniel Deudney, G. John Ikenberry, “The Myth of the Autocratic Revival: Why Liberal Democracy Will Prevail”, Foreign Affairs, cilt 88, sayı 1, January/February 2009, s. 77-93.

[4] Azar Gat, "The Return of Authoritarian Great Powers", Foreign Affairs, July/August 2007, s. 59-69.

[5] “Henry Kissinger'a, son zamanlarda Donald Trump'ın istemeden yeni bir Batı düzeninin doğmasının arkasındaki güç haline gelip gelemeyeceği soruldu. Cevabı: Bu ironik olurdu ama imkânsız değil.” Heiko Maas, “Making plans for a new world order”, Handelsblatt, 22.08.2018. https://www.handelsblatt.com/today/opinion/heiko-maas-making-plans-for-a-new-world-order/23583082.html?ticket=ST-87909-iJ2gFMbb7ahKrnbJcDHv-ap1