Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Egemen ve Zevâl

Muhammet Savaş KAFKASYALI
30 Ocak 2019 15:38

Gerçekler basittir. Karmaşık ise ya anlaşılmamış ya da anlaşılmasın diye karmaşıklaştırılmış demektir. Anlaşılsın, muhatabı anlasın isteyen kendine güvenendir. Kendine güven ise ya doğruluktan ya kurgusunun sağlamlığından ya da kaygısızlığından, ahmaklığından, cehaletindendir. Bunların birleşik hâli de pekâlâ mümkündür. Kurgusunun sağlamlığı doğruluğa dayanmasından olması, kurgusunun sağlam olduğu zannının cehaletten olması gibi. 

İnsanlar basit olan ve kolayca anlaşılabilecek olan gerçekleri, menfaatleri, heva ve hevesleri, hırsları yüzünden değiştirdiler. Nokta olan hakikati, çoğalttılar. Efsûs ki, bunu bilim adına ve vasıtasıyla yaptılar. Anlamak istemeyip de bilmek isteyince, bilmekle caka satınca, kendilerini bilir kılmak istediler. Kendilerini bilir kılmak için de bilgiyi kendileri tanımlayıp, sahibi ilan ettiler. Bunu mümkün kılmak için ise sistemleştirdiler. Lâkin neticede, bilgiyi tanımlama-üretme-sahip olma mekanizması/sistemi, yalanın, kurgunun, cehaletin ve çoğalmış noktaların sistemi oldu.

İronik bir şekilde bu kurgusal bilim çarkına/cenderesine girmeyen ve karmaşıklaştırılmış dünyanın ikliminde yetişmeyenler, yani kalabalık ‘aşağı seviyedeki’ halk, hayat pergellerinin bir ayağını hakikat noktasına saplayıp, sade, basit, duru, berrak, hilesiz, yalansız, kurgusuz yaşamaya devam ettiler. Onlar atalarının sözlerini bellediler. Bildiler ki, hakikat, gizlenesi, karşı koyulası, görmezden gelinesi yahut üretilesi değildir. Yüce bir varlığın, muazzam sisteminin hem kendisi hem de onun unsurlarıdır. Bu sistemin değişmez hakikatlerine mugayir olan ve üretilen her türlü kurgunun sonu zevâldir. Sür’at-i zevâl ise adaletten uzaklığı ölçüsünde olacaktır.   

***

Carl Schmitt, modern devlet ve siyaset kuramının/kurgusunun bütün önemli kavramlarının, dünyevileştirilmiş teoloji kavramları olduğunu söyler ve misal olarak da her şeye kadir Tanrı’nın yerine mutlak güç sahibi yani egemen devletin (kanun koyucunun) getirilişini verir. Teoloji için mucizenin taşıdığı anlam hukuk için “olağanüstü hâl”e dönüştürülmüştür. Bu dönüşümü yapan zihniyetin yansıması olarak “olağanüstü hâl” alanının kime ait olduğunu ise çok net bir şekilde ifade etmiştir: “Egemen, olağanüstü hâle karar verendir.”[i]

On yıl önce Amerika Birleşik Devletleri önderliğindeki uluslararası sistemin durumunu bu perspektiften değerlendirdiğimizde, 11 Eylül’ün uluslararası sistemdeki egemen ve egemenin olağanüstü hâle karar verişi bakımından ele alınabileceğini göstermiştik.[ii]   

Bu düşünceden hareketle 11 Eylül’e iki farklı perspektiften bakılabilir. Birincisi 11 Eylül’ün meydana getirdiği olağanüstü hâl ve bu olağanüstü hâlin egemen tarafından idare edilişi. Bu perspektiften bakıldığında 11 Eylül, Hawai’deki üssü Pearl Harbour’ın bombalanmasından sonra uğradığı ilk saldırı ve 1812 Savaş’ında İngilizlerin Washington’ı yakıp yıkmalarından sonra ABD’nin kendi topraklarında aldığı ilk yara idi.[iii] Yine bu perspektiften bakıldığında hâdisenin nasıl olduğu, kimlerin yaptığı veya ayrıntıları önemli değil, egemenin karar verdiği olağanüstü hâl önemlidir. Zira bu olağan üstü hâl, radikal İslâm’a karşı bir savaştır ve bu savaşta ya ABD’den ve onun temsil ettiği liberal-kapitalist sistemden ya da onun karşısındaki İslâm ve onun temsil ettiği terörizmden yana olunacaktı.

Amerika’ya kendi topraklarında yapılan bu saldırıların ardından bir “Haçlı Seferi”nin ilan edilerek İslâm’ın hedef gösterilmesi konusuna yapılan şu yorum, birinci perspektifi yansıtmaktadır: “11 Eylül 2001, İslam’ın Batı hegemonyasının kalbine yönelik şiddetli saldırısını gözler önüne seren olay oldu. Bu tarih, sadece İslam açısından değil, o zamana dek bu tür hadiselerin yıkıcı etkilerinden uzakta kalmış ABD açısından da küreselleşmede yeni bir safhanın başlangıcına işaret etti. İslam, dünyanın karşısına şimdiki zamanın içinden çağdaşları olarak dikilmiştir: “Ortaçağa ait” ve “aydınlık karşıtı” olarak geçmişte kaldığı düşünülen İslam, dünya sahnesine çıkmıştı yeniden. Bu tarihten itibaren de dünyayı düşünürken ele alınması gereken bir “sorun” olarak kabul ettirmiş oldu kendini. 1980’lerin başından beri oluşum halinde bulunan ve sadece terörist bir görünüme indirgenemeyecek olan İslamcılık hadisesi, artık tek bir coğrafi alanla, Ortadoğu bölgesiyle veya Arap dünyasıyla sınırlı kalmaktan çıkmış oldu.[iv]  

İkinci perspektiften bakıldığında ise, olağanüstü hâl 11 Eylül’ün bizatihi kendisidir. Egemen, olağanüstü hâl olan 11 Eylül’e karar vermiştir. Bu perspektiften bakanlar için çok fazla şüpheli tarafı olan 11 Eylül, egemenin bir kurgusudur. Bu kurgusallığı ortaya çıkardığı düşünülen şüpheler hakkında yüzlerce yazı yazılmış[v], 11 Eylül’ün ABD’nin kendisi tarafından yapıldığı iddialarını anlatan belgeseller hazırlanmış[vi] ve tartışma programları yapılmıştır.

11 Eylül’ü değerlendirirken hangi perspektiften bakarsak bakalım sonuçta sadece hâdiselerin nasıl ve kim tarafından yapıldığını tartışmış oluruz. Oysa egemenin karar verdiği olağanüstü hâl, 11 Eylül’ün bizzat kendisi de olsa, hâdiselerden sonra yürütülecek savaş da olsa, önemli olan neticedir ve onun anlaşılabilmesi için önemli olan ise bu hâle karar veren egemen ve onun zihniyetidir.

Gelinen noktada Modern Uluslararası Sisteme ve bu sistemi kontrol eden ABD’nin durumuna aynı perspektiften yeniden baktığımızda fevkalâde mühim bir manzara ile karşılaşmaktayız. Ne kadar ihmâl edilmeye veya görmezden gelinmeye çalışılsa da çok açık ve dikkate değer bu manzara, tarihin genel akışındaki hayatî kırılmanın ve dönüm noktasının görüntüsünü sunmaktadır. 

Bir zaman dünyanın hemen her bölgesinde kendi çıkarları doğrultusunda hâlin nice olacağına karar verebilen veya ahvâlin hem niteliklerini belirleme hem de bu nitelikleri dünyaya istediği şekilde takdim etme imkânına sahip olan ve tam da bu sebeple ‘egemen’ olan ABD ve onun yönetimindeki uluslararası sistem, artık olağanüstü hâli belirleyememektedir. Kendi ‘arka bahçe’si olarak gördüğü Latin Amerika’da, ekonomik, siyasî, sosyal, kültürel hatta dinî hayatın tarzını, yönünü ve düşüncesini belirleyip, bu güzergâhta eğilimler oluşturabilen ABD, bugün Venezüella’yı kimin yöneteceğine karar veremediği içindir ki, uluslararası sistemin kendi işleyişine karşı hadsiz ve pervasız tavırlar sergileyerek egemenliğini sürdürmeye çalışmaktadır. Fakat kurgusunun sağlamlığına güvenerek hareket ederken, bu güvenin kurgusunun sağlamlığından değil cehaletten olduğunu dahi anlayamamaktadır.

Heyhat! Vaktiyle karmaşıklaştırdığı basit gerçekleri şimdi kendisi seçemiyor, çoğalttığı noktaların arasında kendisine yol gösterecek gerçek noktayı bulamıyor. Bu şaşkınlığa ‘egemen’ olmanın, güçlü olmanın sarhoşluğu da eklenince, elbette zevâl kaçınılmaz âkıbet olacaktır.

Basit ama yüzlerce hatta binlerce yılda sayılamayacak defa tecrübe edilerek doğruluğu kesinleştirilmiş gerçeklerden numune olarak Arapça bir atasözü vardır: “Kemâlûhu zevâlûhu”[vii]. Hep hem de çok arzulanan yükselişin, çöküşün karinesi olmasının ifadesi. Bu hakikatten hareketle sonucu yönetmek, başlangıcı ve süreci yönetebilmekle mümkündür. Zira her son zevâl değildir. Sonun zevâl olmaması için yükselişin adalet üzere olması gerekir. Zevâlin süratine bakılırsa, ‘egemen’in zalim olduğu hem zulmünün ne kadar kavi olduğu anlaşılacaktır.

***

Hakikat noktasının gölgesinde bir devranın nihayetini ayan görmekteyiz. Olağan dışını belirleyip ‘egemen’ olma hevesiyle, olağan bir zevâle koşan bedbahtlardan bir diğerini seyrederken, bize kalan âbâd olma yolunun adalet yolu olduğunu şuur ve adaleti vicdan edinme gayretidir. Bir dem dahi bu gayretten vazgeçilmemelidir.  

 


 

[i] Carl Schmitt, Siyasi İlahiyat: Egemenlik Kuramı Üzerine Dört Bölüm, çev. A. Emre Zeybekoğlu, Ankara, Dost Kitabevi Yay., 2002, s. 13. Burada kullanılan “olağanüstü (olağanüstü hâl)” ifadesi aslında Schmitt’in anlatmak istediğini ortaya koyması bakımından yeterli değildir. Zira bu kelime, Almanca aslında “Ausnahme (Ausnahmezustand)” [Bkz: Politische Theologie. Vier Kapitel zur Lehre von der Souveränität, 9. Auflage, Berlin, Duncker & Humblot, 2009, s. 13] ve İngilizce tercümesinde de “exception (state of exception)” olarak kullanılmıştır [Bkz: Political Theology: Four Chapters on the Concept of Sovereignty, trans. George D. Schwab, Cambridge, Massachusetts, London, MIT Press, 1985, s. 5]. Yani “Ausnahme”nin Türkçesinin “istisna” veya “olağandışı” olması gerekmektedir. Aksi halde, “olağanüstü”nün verdiği anlam bir hârikûlâdeliktir ki, olağanın dışında olup olağanaltılığı karşılamamaktadır.

[ii] Muhammet Savaş Kafkasyalı, Uluslararası Sistemin Yapısı ve İşleyişine Kendi Bilinci ve Öteki Algılaması Üzerinden Farklı Bir Yaklaşım, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2010.

[iii] Muhammet Savaş Kafkasyalı, “West Versus the Rest”, Osman Metin Öztürk (Der.), 11 Eylül Bir Örtülü Operasyon mu?: Uluslararası Terörizm ve Dış Politika, Ankara, Biltek Yay., 2002, s. 37-41.

[iv] Nilüfer Göle, İç İçe Girişler: İslam ve Avrupa, İstanbul, Metis Yay., 2009, s. 13.

[v] Bkz: Matt Hale, The Truth About 9-11 How Jewish Manipulation Killed Thousands, Creativity Publications, 2002; Steve Smith, “Singing Our World into Existence: International Relations Theory and September 11”, International Studies Quarterly, No. 48, 2004, s. 499–515.

[vi] Bkz: http://loosechange911.com

[vii] Bir şeyin zirvesi onun sonudur.