Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Duvar ve Çelişki

Muhammet Savaş KAFKASYALI
29 Ağustos 2019 22:34

Söylemediği takdirde duvarın önünde kurşuna dizilecekti Ibbieta. Söylemek ya da söylememek arasında gidip gelirken, söylerse erdem imtihanından geçemeyecek, söylemezse şayet duvar ve kurşun. Duvar, onun için umumî anlamından çok daha farklı mânâlar ifade ediyordu. Zaten bu sebeple hikâyenin adını ‘Duvar’ koymuştu Sartre.   

Duvar hikâyesinde, İspanya İç Savaşı sırasında (1926) İspanya’yı kurtarmak isteyen Pablo Ibbieta’nın Falanjistler tarafından yakalanarak arkadaşı Ramon Gris’in saklandığı yeri söylemesi için mahkûm edildiği bir geceyi ve onun ertesi gününü anlatmaktadır. Gerilimli ve azap dolu muhasebeler ve muhakemeler neticesinde, söylüyor Ibbieta arkadaşının yerini, doğru söylemeyerek. Fakat yazar, okuyucuyu hoşnut olmayacağı hazin sondan kurtarıveriyor. Hatta hem mutlu ediyor hem de umut veriyor, sıkıştığı zaman insanı kurtaran tesadüflerin olduğunu göstererek. Zira yanlış bir yeri söylediği hâlde, tesadüfe bakınız ki, arkadaşı gerçekten onun söylediği mezarlığa gitmiş ve orada yakalanıp öldürülmüştür. Neticede Ibbieta kurtulur, lâkin bu kurtuluş Jean-Paul Sartre’ın zihin dünyasının etrafındaki duvarda bir gedik açıp onun mahkûmiyetini de açığa vurur.

Duvarı bir metafor olarak, anlamsız (!) bir ölüme mahkûmiyetin temsili olarak kullanan Sartre, aslında korku sebebiyle hem dürüstlüğün hem de sadakatin ihmâl edilişini aklayan ve bu hâliyle de sırf vazifesi, ahlâkı, inancı ve erdemi için canını feda edenlere nispet yaparcasına, hikâyenin sonunu ‘fortuna’nın cilvesiyle bitirerek güya istihza eylemiştir. Hülâsa hikâyede erdemi, ahlâkı ya da duvarı değil ‘fortuna’yı anlatmıştır: Bilimin açıklanamayanını, hayatın tesadüfünü, ekonominin ‘görünmez el’ini veya sporun şansını. Esasında bu anlatım, nizamdan / düzenden yoksun, tesadüflerin olabildiği anlamsız bir dünyada yaşadığımız kabulüyle hayata bakışın mecburî neticesidir. 

ABD Başkanı Donald Trump’ın Meksika sınırına yapılmasını istediği duvar projesi ile ilgili hukuki süreçte yaşanan gelişmeye ilişkin haberi okuduğumda aklıma geldi, yirmi bir yıl önce okuduğum Duvar hikâyesi. Duvarı düşündüm, soyut ya da somut etrafımıza örülü, kendi etrafımıza ördüğümüz duvarları.

ABD Yüksek Mahkemesi, Savunma Bakanlığı bütçesinden 2,5 milyar dolarlık kısmın, güney sınırına yapılması planlanan proje için kullanılabileceğine hükmetmişti.[1] Donald Trump bu kararı “büyük bir zafer” olarak değerlendirdi.[2]

***

Büyük bir hevesle oraya yettiklerinde, yerlileri katledip yerleşirken yersiz bir şekilde Amerika’ya, onlara karşı örülmüş ve onların gelmesini engelleyecek herhangi bir duvar yoktu karşılarında. Yerlilerin yerini alarak yerleştikleri bu ‘Yeni Dünya’da, bambaşka bir hayat inşa ettiler. O kadar ‘yersiz’ idiler ki, Hindistanlılarmış gibi, yersizce yerlilere bile ‘Hindistanlı / Hintli / Indian’[3] dediler.

Bu el değmemiş yeni kıtaya Britanyalı ilk göçmenler cesur ve atılgan gruplar halinde geldiler. Cristopher Newport yönetminde 13 Mayıs 1607’de Hampton Roads’a gelen gemilerin taşıdığı yolcular, yalnız erkeklerden oluşuyordu. Bunlar, müstahkem bir mevki, bir depo ve bir sıra küçük kulübelerle Jamestown’ı kurdular.[4]

(…) Amerika’da yaşamın mutluluk ve gelecek vadettiği, ortadaki örneklerle anlaşıldığından itibaren Avrupa kıtasından kendiliğinden büyük bir göç başladı. Bu göç dalgası, zaman zaman ani artışlarla kendini gösterdi ve gücünü birtakım nedenlerden aldı.[5] 

Özgürlükler ülkesi oldu Amerika. Hayallerin gerçekleştirildiği ve gerçekleştirilebildiği diyar. Yerliler yoktu artık, sadece yeni yetmeler vardı. Onlar kendi hayatlarının işlerini görmeye kâfi gelmiyordu ve başka diyarlardan yabancılar getirmeye mecbur oldular: Köleler getirildi. Hayallerin gerçekleştirilmesi için köleler çalıştırıldı gece gündüz ve nihayet bütün dünyaya, özgürlükler ülkesi numunesi sundular.

Kendi hayallerinin peşinde koşarken ve gasp ederken ne varsa başkalarının elinde, neresi olduğu, uzak ya da yakın olduğu mühim değildi. Yettiler ve sömürdüler. Cazibe merkezi olmak içindi her şey. Caka satmak içindi. Yeterince cazip hâle gelince, artık yabancıların gelmesini istemediler. Kapıları kapattılar ve kapılar engel olmayınca da duvar örmek istediler.   

İşte bütün mesele tam da bu idi. Tarihin ve hayatın en temel çelişkisi: Tutarsızlık. Bütün dünyaya sundukları düşünce liberalizm idi. Yeni dünya düzeninde mallar, hizmetler, insanlar serbestçe dolaşmalı ve rekabet edebilmeliydi her şey. Daha az gelir ya da imkân karşılığında daha fazla iş yapmaya razı olan varsa şayet, neden daha çok verilsin diyen onlardı. Lâkin kendi iddialarından vurulmaya başlayınca, savunduklarına tezat eylemeye başlayınca, tutarsız olunca yaptıklarıyla inandıkları, eski dünyanın en köhne yöntemlerine başvurdular.

Gelişirken, zenginleşirken ve güçlenirken, herhangi bir tehdit altında değilken Amerika dünyanın ücra bir köşesinde, ona yönelecek bir saldırı İngiliz deniz gücü tarafından engellenecekken, başka ülkeler ve toplumalar birbirini yiyip bitirirken eski dünyada, bırakınız duvarları, kapılar bile sonuna kadar açıktı Yeni Dünya’da.  

Çelişmek, çelişki kelimesi, çelmek eyleminin karşılıklı yapılması demektir.[6] Çelmenin işteş olmasıdır yani. Karşılıklı engel olmak, birbirine engel olmak anlamına gelir. Yapıp eyledikleriniz şayet, iddia ettiklerinizin, savunduklarınızın, inandıklarınızın ve başkalarına sunduklarınızın kabul edilmesine, benimsenmesine engel oluyorsa, çeliyorsa onların aklını, çelişki hâsıl olmuş demektir. Çelişki olunca da iki seçenek belirir: (1) Meşrûlaştırma: Yapıp eylediklerinin, fikirlerle ve iddialarla uyumlu olduğunu ya da geçici / arızî bir durum olduğunu gösterme gayreti. (2) Tövbe: Çelişkinin farkına varıp, yanlış olduğunu kabul ederek derhal bu yanlıştan dönmek.

Çelişkiye, geçici ve cazibeli bir güç / durum uğruna düşüldüğü için, gücün cezbesiyle umumiyetle birinci yol tercih edildi şimdiye kadar tarihte. Bu yolu seçenler ise hep zelil oldular. Ne kadar anlatıldıysa da nafile, her yeni güç sahibi bunu yineledi, kendi şansını denedi ısrarla. Fakat beyhûde, sonuç değişmedi. Zira birileri, bizden önceki dünya eskidi, bizden sonraki ‘yeni dünya’ olsun, biz ‘Yeni Dünya Düzeni’ni inşa ediyoruz dese de dünyanın bir düzeni var ve bu müesses nizamın değişmez kaideleriyle çelişmemek gerekir. Allah’ın takdir ettiği müesses nizamla çelişmemek en temel kuraldır. Hâliniz ile fikirleriniz çelişebilir ya da müesses nizama uygun düşmeyen, onunla çelişen gayrimeşrû bir ahvâle düşülebilir. Ancak bu çelişkiden dönmek ve kurtulmak yolu açıkken, yanlışı tekrar etmenin yolunu, meşrulaştırma yolunu tutmak, sonu belli olan bir deliliktir.                                     

 

                                                Bir duvar neye yarar?
                                                Sınır koyar, iç’in dışını sarar.
                                                İçinde insanlar var, dışında davar(!),
                                                Bilmezler ki, içteki insandan dışında da var.

                                                Onlar gelince yoktu duvar,
                                                Sormadılar kimin bu diyar,
                                                Yerleştiler yerlilerin yerine, yetmeler her yandalar,
                                                Dünya kalmış yetmelere bir yere daldalan yar.

 

 

___________________________________

[1] Yüksek Mahkeme'de yapılan oylamada karar, 5'e karşı 4 oy çokluğu ile alındı. Bu karar, California'da federal bir yargıcın, bu amaçla kaynak kullanımını engelleyen kararını da durdurmuş oldu. “Supreme Court Lets Trump Proceed on Border Wall”, The New York Times, July 26, 2019. https://www.nytimes.com/2019/07/26/us/politics/supreme-court-border-wall-trump.html

“Supreme Court clears way for Trump admin to use Defense funds for border wall construction”, CNN, July 26, 2019. https://edition.cnn.com/2019/07/26/politics/supreme-court-pentagon-border-wall-construction/index.html

[2] https://twitter.com/realDonaldTrump/status/1154883345546928128?s=20

[3] Indian: "inhabit of India or South Asia; pertaining to India", c. 1300 (noun and adjective), from Late Latin indianus, from India. Applied to the aboriginal native inhabitants of the Americas from at least 1553 as a noun (1610s as an adjective), reflecting Spanish and Portuguese use, on the mistaken notion that America was the eastern end of Asia (it was also used occasionally 18c.-19c. of inhabitants of the Philippines and indigenous peoples of Australia and New Zealand). The Old English adjective was Indisc, and Indish (adj.) was common in 16c.

Red Indian, to distinguish the native Americans from inhabitants of India, is first attested 1831 in British English (Carlyle) but was not commonly used in North America. Hugh Rawson ("Wicked Words") writes that "Indian is unusual among ethnic terms for not having much pejorative value until comparatively recently". A few phrases, most of them U.S., impugn honesty or intelligence, such as Indian gift: “An Indian gift is a proverbial expression, signifying a present for which an equivalent return is expected”. [Thomas Hutchinson, "History of Massachusetts Bay," 1765]. https://www.etymonline.com/search?q=Indian.

[4] Allan Nevins ve Henry Steele Commager, ABD Tarihi, çev. Halil İnalcık, Doğu Batı Yay., Ankara, 2005, s. 22.

[5] A.g.e., s. 27.

[6] çeliş|mek: YTü: [TDK, Felsefe ve Gramer Terimleri, 1942]. çelişme = Tenakuz = Contradiction; çelişik = Mütenakız = Contradictoire <TTü çel- vurarak engel olmak +Iş-. https://www.nisanyansozluk.com/?k=çeliş-&lnk=1