Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Can ve İsyan

Muhammet Savaş KAFKASYALI
11 Eylül 2019 18:08

Canına ve canının kararlarına sarsılmaz bir güven duymak, ona muazzam bir itibar göstermek ve itimat etmek hatta boyun eğmek lâzım canının her dediğini yapmak için. Bir de canın istediğini yapmak lâzım deyû bir telkin yahut tavsiye olmalı, canının istediğini yapmanın umumileştirilmesi ve bir ülkü olması için. Yoksa hiç çekincesi ve çekinmesi olmadan canının dediklerini yapmazdı insan.

Peki, canının her istediğini yapmak mıdır canlı/candar/can sahibi kılan acaba? Canı, istediklerini yaparak beslemek mi icap eder yeni ve yine istesin diye? Canın isteme istidadını geliştirmek mi olmalıdır insanın muradı?

Her konuda olduğu gibi anlayabilmek için sınırlarını belirlemeli. Canın, canın istemesinin ve canın istediğini yapmanın sınırlarını:

  • Canın ne olduğunu,
  • Canın neden istediğini,
  • İnsanoğlunun canının istediğini neden yaptığını
  • Canının istediğini yapmanın nasıl olduğunu.

Bu defa tersten başlayalım, âleme uymak için. Evvelâ nasılını anlayalım.

  1. İnsanoğlunun canının istediğini yapması için iki unsur gerekir:
  • Yapma isteği ve kararlılığı, yani irade.
  • Yapabilme imkânı, yani güç. İnsanoğlu, sahip olduğu imkân ve gücü, irade göstererek canının istediğini yapar.

Canının istediğini yapabilme imkânını ve gücünü kullanma iradesi, iki yönde gösterilir:

  • Meşrûiyet, yani canının istediğini doğru olduğu için yapmak.
  • Yanlış/hata ya da gayrimeşrûiyet, yani canının istediğini doğru olmamasına rağmen yapmak.

Sürekli canının istediğini yapmak, bu iki unsurun birleşiminden oluşan bir hâli doğuracaktır. Yapma isteğinin ve kararlılığının sürekliliği, gücü, canının istediğini yapabilmek için istemeye yol açacaktır ki, bu durum hem canın isteklerinin hem de gücün tutsağı olmanın karinesidir. Artık güç bir araç değil, bizzat amaç hâline gelmiş demektir. Meşhur ifadeyle, zweck an sich.     

  1. İnsanoğlu, canının istediğini üç sebeple yapar:
  • Canının istediği yanlış ya da gayrimeşru olmadığı için ve onu yapmasının herhangi bir zararı olmadığı için.
  • Keyif/haz almak için ve mutluluğun haz almak ile olacağını düşündüğü için.
  • Alışkanlık ya da bağımlılık olduğu için. Bağımlılık zaten iradeyi kullanabilme imkânını ortadan kaldıran bir durumdur ve canının istediğini bağımlılık sebebiyle yapmak bilerek fakat iradeyle olmayan davranışlardır.
  1. İnsanoğlunun canının istemesi, canın fıtratındandır ve istemek onun en temel özelliğidir. Canın istemesi, bütün inançlarda esastır. Öldükten sonra hesap verileceği anlayışına göre de insanın bu isteklere karşı gelmesi, baş eğmemesi imtihanın en mühim tarafıdır.
  2. Canın ne olduğu ise fevkalâde dikkat çekicidir. Çünkü can, nefistir.[1] Nefsin istediklerini yapmanın makbul sayılmaması sebebiyle, canın isteği olarak sunulup bu isteği yerine getirmenin cana lâzım olduğu vurgulanarak yapılması sağlanmıştır. Nefsin her istediğini yaparak nefsin kölesi hâline gelmenin önü, ‘canın her istediğini yaparak cana can katılır’ diyerek açılmıştır. Tıpkı ‘usury’ olan faizin önündeki engelin, ‘interest/ilgi, menfaat’ diyerek kaldırılması gibi.

İnsanoğlu, nefsinin istediği gibi davranmayı ve yaşamayı idealize edince, buna uygun hareket etmek de faydalı olarak nitelendirilmiştir. Binlerce yıl boyunca bilimin ve teknolojinin amacı, insanoğlunun içine doğduğu müesses nizamı anlamak ve ona uyum sağlayabilmenin bilgisine ulaşmak olmuşken, modern dönemde artık nefsin arzularını ve heveslerini sağlamak/kolaylaştırmak olmuştur. Bilim ve teknoloji, faydalı olanı yapmak yerine isteneni yapar olmuştur. Daha kötü olanı ise bu değişikliğin hâlâ anlaşılmamış olmasıdır.

Bilim ve Sanayi Devrimi olarak adlandırılan süreçle birlikte binlerce yıl boyunca sağlanan ilerlemeden belki de daha fazlasını birkaç yüzyılda sağlayan adımların atılmasına yol açan iki sebep bulunmaktadır:

  • Birincisi, bilim ve teknolojiyle lâzım olan değil canın istediği yapılmıştır/yapılmaktadır. Faydalı olduğu için değil sadece çıkar elde etmek için gayret edilmiştir/edilmektedir. Bu sebeple de üzerinde çalışılan sadece bilim değil, aynı zamanda canın/nefsin isteği olmuştur. Canın/nefsin isteğini yerine getirmek için yürütülen faaliyetler ise birliktelikleri kolaylaştırmıştır. Hem bilim uğruna hem nefis uğruna hem de ‘nefsin isteklerini çıkar sayıp çıkarı için mücadele ideali’ uğruna toplu/kolektif bir gayret ve çalışma sergilenince bilim ve teknoloji alanında çok hızlı neticeler alınmış ve baş döndürücü bir değişim yaşanmıştır.
  • İkincisi ise yaşanan değişimin ‘ilerleme, gelişme’ olarak adlandırılmasıdır. Değişim, esasında bir ilerleme olmadığı gibi gelişme de değildir. Zira gelinen noktadan geriye bakıldığında, atılan adımların ve sergilenen gayretlerin sadece istekler doğrultusunda olması, insanlığı ve bütün bir dünyayı, tabiatı felâkete sürüklemiştir. İnsanoğlunu, toplumu ve tabiatı kontrol etmek/yönetmek için yapılanların neticesinde, neredeyse geri dönülmez bir hüsrana varılmıştır. Bugün bizzat bilimin kendisi artık bundan sonra bilim ve teknoloji ile tabiatın müesses nizamına hatta insanoğlunun sebep olduğu bozukluğa ‘adaptasyon’ için çalışmaktan başka çarenin olmadığını söylemektedir.

Modaya uymanın, estetik ameliyatların, çok pahalı mücevheratın, lüksün faydalarından bahsetmek mümkün değildir. Lâkin canın/nefsin isteğini yerine getirmek için uğraşmaktır. Fabrikalarda, ‘yeterince’den fazla üretmek ve bu üretilenlerin tüketilmesi için üretilmiş pazarlama tekniklerini uygulamak, reklam kampanyaları yürütmek faydalı değil ancak canın/nefsin isteğini yapmaktır. Bugün bilimin, teknolojinin hatta sanatın ve edebiyatın ürettiklerinin çok büyük bir kısmı, kısa vadede haz alınmasını sağlasa da uzun vadede zarar vermektedir. 

Kendi kurguladığı sistemin işlemesi için değerleri tahrip eden, insanoğlunun insanca yaşamasını sağlayan yapıları yıkan, onun sağlığına, sıhhatine, afiyetine, huzuruna ve mutluluğuna zarar veren, insanın neden var olduğunu unutup haz için yaşaması gerektiğini düşünmesine sevk eden, bunun için de canının/nefsinin isteklerini yapması gerektiğine inandıran Modern Uluslararası Sistem bu sebepledir ki, mütemadiyen zulüm üretmektedir.    

Modern Uluslararası Sistemin fikrî temelleri itibariyle bireyin arzu ve isteklerinin tatmini refah seviyesini belirler ve bu sistemde refah, hem bireyin hem de devletin en başta gelen amacı olarak kabul edilir. Canının istediğini yapabilme imkânı, o toplumun refah seviyesini göstermektedir. Modern devlet ve toplum, bütün gücü ve imkânıyla refah seviyesini, yani canın istediğini yapabilme seviyesini artırmak için çalışmayı kendisine en temel amaç edinmiştir.

Yapılması gereken belli idi ve bellidir, çünkü zaten hayatın kendisidir. Ahlâka uygun eylemeli ve ahlâka karşı olana, ahlâkın sahibine, halk edene isyan etmiş olana isyan edilmelidir. Bu zamana göre değildir, her zamanın kaidesidir.

Modern Uluslararası Sistemin amacını, onun yapısını ve işleyişini bilmeden, insanı ve yaratılışı, tabiatı ve tarihi bilerek Modern Uluslararası Sistemin verdiği zararlardan korunmak ve elde ettiği güce ulaşmasına engel olmak pekâlâ mümkün idi. Modern Uluslararası Sistemden evvel, insanlığın elinde insanın, tabiatın, bilginin ne olduğuna dair kadim ama eskimeyen, hiç eskimeyecek bilgiler vardı. Ne yazık ki, kullanılmadı ve bu bilgilere göre davranılmadı.

Modern Uluslararası Sistemin bireyi ve onun canının/nefsinin istediğini esas alan kabulleri, hakikati bilenlerin de canına/nefsine hoş geldi. Bildikleriyle amel edemediler, hem nefislerine hem de nefse uy diyenlere uydular. Muazzam bir nizamın yavaş yavaş tahrip edildiğini anlamadılar. Müesses nizamla beraber kendilerinin de tahrip olduğunu, sımsıkı sarılmaları gereken değerlerin önce horlandığını ve sonra yavaş yavaş kaybolduğunu, hülasa kendi elleriyle kendilerini dövdüklerini anlamadılar. Modern Uluslararası Sistemin en önemli politikası yıkmak idi ve bir vasıta olarak kullandığı politika idi yıkan. O hâlde politikayı doğru belirleyip, politikayla doğruyu eylemek mümkün değildi. Politikanın bilimiyle de politikayı vasıta olarak kullananların amaçları anlaşılamazdı zaten.      

Politika, bütün teferruatından arındırıldığında, değişim iddiasıdır ve tercih edilmek için yapılır. Mevcut ya da önceki ile aynı şeyleri yapmaya devam edeceğiz iddiası politikanın tabiatına aykırıdır. Böyle bir tavır, mevcudun doğruluğunu tasdiktir ve değişimin gerekli olmadığının beyanıdır. Bu hâliyle de varlık sebebi muhalefet ve amacı değişim olan politikanın yapısını ilga edecektir. ‘Mevcut lider doğru işler yapıyor ve gayet başarılı’ diyen bir kişinin politikacı olması ne kadar anlamlı olur acaba? İşte tam burada, gözden kaçırılan hayatî hususlar ortaya koyulmalıdır.

Politika ile yönetim muhakkak ayrıştırılmalıdır. Politika değişim içindir ve muhaliftir. Oysa yönetim devletin amaçlarını gerçekleştirmek içindir. Devletin amaçlarını politika belirleyebilemez. Belirlememelidir, hatta belirlemeye cüret dahi etmemelidir.

Bizim devlet anlayışımızda ve geleneğimizde, devletin varlığı bizatihi amaçtır. Devletin hem kendisi bir amaçtır hem de amacın vasıtasıdır/yoludur. Doğru amaç için işlediğinde kutlu olur, töreye yani amacın belirlediği usule uygun hareket etmediğinde kutunu kaybeder. Kutunu kaybetmek yıkılmayı ve kut aramayı gerektirir. Başka bir kutlu ile yola devam edilir. Nitekim varlık, baştan belirlenmiş ve hiç sapılmaması gereken amaç içindir. Yani önce amaç vardır, çünkü amaç varlığın sebebidir. Amaç bellidir: İsyan edilmesi gerekene, zulme, küfre, nefse isyan edilecek ve itaat edilmesi gerekene, hakka, hakikate, adalete itaat edilecektir.   

Amacı başta belli olmayanlar, amaçlarını yolda belirlerler. Yolda belirlenen amaçları, aslında yol belirler. Yolu belirleyenin amaç olduğu düşünüldüğünde ise amacın yolda ve yola göre belirlenmesi ne büyük bir avarelik ve bedbahtlık. Zira yolu yolun belirlemesi yolsuzluktur. Çünkü yol, amaca/hedefe ulaştırdığı için yoldur. Üzerinde gidilebildiği için değil. Gidenin ne veya kim olduğuna bağlı olarak her yerin yol olması gerekir aksi hâlde. Oysa amaca/hedefe ulaştıran güzergâhtır yol. Yolcu ise hedefini bilip, yolunu gidendir. Hedefini bilmeyip gidiyor olan sadece dolaşıyordur.

İnsan yolunu bilmeli ve yol gitmelidir. Dolaşmamalı, her daim yol almalıdır. Devlet ise elbette böylesine avare ve bedbaht hiç olmamalıdır ve yolsuzluktan münezzeh olmalıdır. İtaat edilecek ve isyan edilecek, yolculuğun başında belli edilmelidir. İtaat ve isyan kararı yolda alınabilecek kararlardan değildir. 

Hani savaşta düşmana galebe çalınca, galibiyetin gururunu hisseden Hz. Ali’ye Peygamber Efendimiz, “Senin asıl düşmanın nefsindir. O vakit savaşın/cihadın büyüğü de nefsinle olsa gerek” demiş idi. Düşman ile savaş biter, ancak nefisle savaş bitmez. Zira “nefis daima kötülüğü emreder[2]. Bizler bırakınız asıl düşman olan nefsimizle mücadeleyi, nefsi dost gösterenlere karşı mücadeleyi dahi kazanamadık. Ne büyük çelişki, asıl ve en büyük düşmanla dost olmak. Nefisle dost olunca bir kere, onun dostlarıyla da dost olmak kaçınılmaz. Bugün dünyanın ahbaplar sofrası gibi olması ondan.  

 

                                     Bir mîzan ki, hem ülkü hem de şirk isyan.

                                     Ülkümüz tâbi olana edilesi itaat,

                                     Ve O’ndan gelene, gelmeyene kanaat.

                                     Gayrısıyla bir uyum ve iş birliği şirk,

                                     Neticesi karanlık, aşağılık ve yalan.

 

                                     İsyan etmeliydik isyan etmiş olana,

                                     Etmedikçe eğildik.

                                     Nefis âleminde bir sultan olduk belki,

                                     Sultan’ın katında bir hiç bile değildik.

 

_______________________________

[1] Nefis: Arapça nfs kökünden gelen nafs نفس “1. ruh, benlik, kimlik, can, kişi, 2. felsefede ruhun maddeye yönelen veya hayvani düzeyi (appetitus veya spiritus appetens)” sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük nafasa “nefes aldı” fiilinin masdarıdır. https://www.etimolojiturkce.com/kelime/nefis1

Nefes: Arapça nfs kökünden gelen nafas نفس "soluk" sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Aramice/Süryanice aynı anlama gelen naphşā veya npheşā נפשא sözcüğü ile eş kökenlidir. Bu sözcük Akatça napāşu “soluk alma” sözcüğü ile eş kökenlidir. https://www.etimolojiturkce.com/kelime/nefes

[2] Yusuf Sûresi, 12/53.