Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Ar ve Arı

Muhammet Savaş KAFKASYALI
26 Nisan 2020 13:06
A-
A+

    En çok arlanmak için fırsat olduğu düşünülüyor belki de. Dışarıya bakınca görülen ceylanlar, geyikler veya dağ keçileri, insanoğlu “içeriye”, yani elleriyle yaptıkları hapishanelere çekilince, dışarıya / taşraya çıkar oldu. Kendilerine zarar vermesinden korktukları mahlûklar artık evlerinde ve hayvanların korkmasına gerek yok. Çaresiz ‘ev’lendiler o mahlûklar. Kaçmaktalar en sonunda kendilerinden ve anlayacaklar insanoğlundan kaçmak mecburiyetinde olmayı kim bilir. ‘İçeri’yi, ‘dışarı’yı / ‘taşra’yı, ‘kendi’yi, ‘öteki’yi ve âlemi düşünecek insanoğlu belki. Yaptıklarını ve sebep olduklarını hem muhasebe hem de muhakeme edecek belki de.     

    İşte bu yüzden umuluyor ki, evvelâ arlansın[1] insanoğlu. Bir salgın hastalık yüzünden evlerine kapanmış olmanın sağladığı şartların, birçok şeyi yapmak için fırsat görüldüğü bu günlerde. Okumalı, âlemi, âlemdeki yerini, ne aradığını ve ne araması gerektiğini. Düşünmeli derdinin, sorununun ve dermanının, çözümünün ne olduğunu.

    Sorunu üreten, soruna sebep olan tek varlığın insanoğlu olduğunu, tabiattaki diğer varlıkların sorun üretmediğini; insanoğlunun tabiatın düzenini aksatacak veya bozacak her türlü eylemi yaptığını hatta diğer varlıkların varlığına kastederek de onların varlığına ihtiyaç duyan ve onların varlığına göre işleyen düzenin bozulmasına yol açtığını düşününce, insanoğlu ile tabiat ilişkisinin ne kadar mühim olduğunu daha iyi anlayabilecektir. Nitekim insanoğlu, çok kısa vadeli menfaatleri uğruna sadece arıların mevcudiyetine zarar vererek ve onların her geçen gün azalmasına sebep olarak bile bütün bir varlık âleminin sonunu getirmeye gayret ediyor gibidir. Çünkü çok sık dile getirildiği üzere, “arılar olmadığı takdirde insanlık ancak dört yıl yaşayabilecektir.”[2]

    Arı, kendi vazifesini yerine getirerek yaptığı balla ve hem vazifesini hem de balı yapma usulüyle muazzam bir emsaldir anlayana. Arının yaptığı bal binlerce yıl bozulmaz ve birçok hastalık için tedavi edicidir, yani dermandır.[3]

    Derman olmak, hâlden bilmekle olur. Bilmek kâfi değildir üstelik. İstemek dahi gereklidir, eylemek hele derman eylemek için. Hem eylemenin hem derman eylemenin hem istemeden hem bilmeden eylenmesi pek fikredilesidir. Hâlden bilmeden derman eylemek, ya adına tesadüf dedikleri inanılası olmayan bir durumdur yahut eyleyenin bilmediği hâli eylemeyi emreyleyen biliyor demektir.

    Arı, hayatta kalması için yemeli ise yemelidir. Yemekten gayrı bal yapması ise bunun fevkindedir ve ihtiyaçtan fazladır, mecburiyete ilavedir. Üstelik fazladan yapılan bu iş, iş yapmanın mükemmel numunesidir. Fazla, yeterinceden artık demektir ve muhakkak akledilmelidir. Zira sebebi nedir? Her şeyin “en az çaba” ile eylemeye meylettiği ahvâlde, fazladan iş yapmanın sebebi nedir? İşi yapanın arı olduğu göz ardı edilirse şayet, soktuğu vakit ihmâl edilesi olmadığı anlaşılır. İşi yapanın, irade sahibi olmayan bir hayvan olduğu göz önünde bulundurulduğu takdirde, soru daha da can alıcı hâle gelmektedir. Fazladan eyleyen, eylediğini mükemmel eyleyen, dahası hâlden bilen, şayet bir hayvan ise fıtratına yazılmış demektir. Fıtratına derde derman yazılı olanın derdi bilmese de hâlden anlamasa da derman eylemesi, fazladan eylemesi, kusursuz eylemesi arıdan değil, arının fıtratından ve fıtratı eyleyendendir. İşte düşünülmesi lâzım olan da bu muazzam takdirdir.     

    Düşünmek, her halükârda, istense de istenmese de yapıldığı içindir ki, nasıl olduğu zaman doğru düşünmek olur diye belirlenmelidir. Bile isteye düşünmek, şu dört hâlde doğru olacaktır:

     1. Bir amaca yönelik olduğunda

     2. Bir sorunun cevabını bulmaya yönelik olduğunda

     3. Anlamaya yönelik olduğunda

     4. Fayda sağladığında.

  Arıyı, onun yaptığını ve yapma usûlünü, bu minvâl üzre düşünmek lâzımdır. O hâlde evvelâ arının yaptıklarına ve sonra onu nasıl yaptığına bakmak icap eder: 

  • Arı, bal yapmaya lâzım olanları toplamak için önce arar. Ne aradığını kesinlikle bilerek arar ve bulduğu, asla tesadüfen değildir. Hem aradığından başkasını da bulmaz. Bulmak için tam bir kararlılıkla kovanından onlarca kilometre uzaklarda dahi olsa arar. Bulduğunda coşup, taşmaz. Olması gerekendir ve alelâdedir onun için bulmak. Üstelik bir arı, asla bulduğunda ‘keşfettim’ hiç demez. Bulduğunun zaten var olduğunu, üstelik hayatın bir parçası olduğunu, ondan haberdar olmamanın habersiz olanın ayıbı olacağını ve ‘keşfettim’ demenin arlanılası olduğunu bilmese bile yapmaz.
  • Aradığından başka ve fazla almaz. Lâzım olan ölçüde, yeterince alır ve gider.
  • Bal için gereken ne ise onu alır. İşine yarayacağı ihtimalini düşünerek yahut keyfi, isteği için özge canlar almaz. Onun muradı baldır ve baldan gayrısını murad etmez.
  • Arı aradığını bulup almak için çiçeğin üzerine konar ve sonrasında çiçekten nektarı çekmek için hortumunu / “bal dili”ni kullanır. Çiçekten aldığı nektarı enzimlerle karıştırır ve ardından “bal karnı”nda depolar. “Bal karnı”, arının sindirim için kullandığı mideden ayrıdır. Sonra getirdiği nektarı gereken işlemlerden geçirip peteklere aktarır. İşçi arıların gerekenleri yapmasından sonra nihayet bal hazır olur.[4] Elbette petek yapımı, baldan ayrıca bir faaliyettir.
  • Bal, binlerce yıl bozulmaz. Arı balı yaparken miktarı artsın diye veya daha çabuk oluversin diye hiçbir gereksiz unsuru bala karıştırmaz. Yapılması gereken işi gerektiği gibi yapar ve ne lâzımsa onları arar, bulur, bala katar. Önce ne arayacağını bilerek, sonra arayıp bularak ve nihayet bulduklarını toplayıp getirip peteklere koyarak bal yapan arı, kusursuz bir çalışma ve yöntem numunesi sergilemiş olur.

   Arının yaptığını insanoğlu yapsaydı şayet, öncelikle kovana mutlaka tanıdıklar dolardı. Bal için lâzım olanların toplanması için köleler yahut ehemmiyetsizler görevlendirilirdi. Yemek için ve balı sahiplenmek için imtiyazlılar kovanda beklerdi. Yediklerinden arta kalanın çok kıymetli olduğu ve satılabileceği anlaşıldığı andan itibaren de her türlü sahtekârlık ve hile yapılırdı. Çiçeklere gitmeden şeker yemekle başlayıp laboratuvarda tamamen sahte bal üretmeye kadar devam eden bir sürecin sonunda, hakiki bal kalmaz ve bal yapım sürecinin tabiata sağladığı katkılar ortadan kalktığı için her geçen gün biraz daha fazla ve başka sorun zuhur ederdi.

   İnsanoğlu arının yerinde olmaksızın zaten arının faydalarını engelleyip verilebilecek bütün zararları vermektedir. Adına çıkar dediği ve tanımı yapılmadığı için mahiyetini tam anlayamadığı, esasında kendini de yavaş yavaş öldüren bir amaç uğruna canhıraş bir gayretle çalışmaktadır. Fakat unutulmamalıdır ki, bu amaçları belirleyip bireylere ve toplumlara benimsetenler, onlara bu amaçların kendi amaçları ve istekleri olduğunu kabul ettirenler, yollarının kesin inançlılarıdır ve inançlarının sarsılmaz müminleridir. Hedeflerine varmak için arı kadar kararlı ve istikrarlı çalışan bu kesin inançlılar, tıpkı arılar gibi[5] hem ne aradıklarını hem de nasıl bulacaklarını biliyorlar. 

   Her hadiseyi kontrol edemeseler veya belirleyemeseler de kendi yollarına hizmet edecek şekilde yönlendirmek için uğraşıyorlar. Bırakınız arıları ve balı, bütün canlıları ve dünyayı kontrol edebilmelerini sağlayacak kurgusal bir sistem kurdular, bu sistemin işleyişi için atılması gereken her adımı attılar ve şimdi sıra hangi adımdaysa o adımı ne pahasına atmak üzereler. Modern Uluslararası Sistemin işleyişinde sömürmek ve sömürmeyi daim eylemek için sömürgecilik düzeni kurmak, ürettikleri silahları satabilmek için toplumları savaştırmak, uyuşturucu ticaretinden para kazanmak için milyonlarca genci ve çocuğu zehirlemek, daha fazla kâr elde etmek için GDO’lu tarımı bütün dünyaya yaymak ve kontrol etmek, nükleer veya kimyasal silahlarla yüzbinlerce insanı öldürmek, yüz milyonlarca köleyi getirip onlara her türlü işkenceyi yaparak hizmet ettirmek, devletleri kendilerine bağımlı kılmak için ekonomik, sosyal ve politik her yola başvurmak, tabiatın işleyişine verilebilecek her zararı vermek bilmeden yapılmış işler ve istemeden atılmış adımlar değildir. Öyle görmek ya da kabul etmek büyük bir gaflet olacaktır. Arıdan ilham alıp doğru yolda çok çalışması gerekenler vazifesini yapmayınca, arı kadar kararlı, istikrarlı, yöntemlerine bağlı olanlar, hem doğruya hem doğal olana galebe çalmak isteyenler kurdukları Uluslararası Sistemi işlettiler ve işletmekteler.

   Hâkimiyetlerini ve kurdukları sistem sayesinde elde ettikleri imtiyazlarını devam ettirmek için toplumları daha fazla kontrol etmeyi elzem görmekteler. Bilimin ve teknolojinin bütün imkânlarını bu kontrolü artırmak için vesile edip ahlâkın tamamen unutulduğu insanımsılar / androidler ve onlardan oluşan toplumlar tasarlamaktalar.

   Modern Uluslararası Sistemde, evvelâ zorunlu eğitimle bütün dünyada toplumların formasyonu belirlendi. Üniversiteler, akademik çalışmalar, iletişim araçları ve medya sayesinde haber ve bilgi kanalları tekelleştirildi. Uluslararası ekonomik ve finansal sistem ile ticaret, ticaretin yolları, kullanılacak ve itibarlı paranın hangisi olacağı tayin edildi. Kurulan uluslararası örgütlerle hangi alanda nelerin yapılacağı ve nasıl yapılacağına karar verildi. Güvenlik yapılanmalarıyla savunmanın ve güvenliğin mecburiyetleri gösterildi.   

   Dünyanın tamamında değerin ve değerlinin ne olduğu, neyin ne kadar değerli olduğu ve neye ne kadar değer verileceği belirlendi. En değerli ve pahalı şeker olacak dendiğinde şeker oldu, petrol olacak dendiğinde petrol oldu. Şeker olduğunda şeker için ölündü ve öldürüldü. Petrol olduğunda, petrol için savaşlar çıktı, çıkarıldı. Ancak değerli olana sahip olanlar değil, değere ve değerliye karar verenler hem zengin hem güçlü oldu. Meselâ Venezüella, şeker değerliyken de, dünyanın en çok petrol rezervine sahipken de zengin olamadı. Güçlü hiç olamadı. Onun değerliye sahip olduğu hâlde başkaları zengin ve güçlü oldu. Şimdi ise tam da değerlinin değişeceği, son değerli olan petrolün değerini kaybettiği günlerdeyiz.

   Sondan bir önceki aşamada “evrensel hasım”[6] imal edildi ve bütün dünyaya hasmının kim olacağı sunuldu. Bireysel ve toplumsal olarak bu hasma yönelik düşmanlık duyguları körüklendi. Ortak bir düşmandan / hasımdan gelecek tehlikelere karşı ortak endişe ve güvensizlik oluşturuldu. Yapılan kurgulamalar neticesinde emarelerden, bütün sorunların sebebinin bu “evrensel hasım” olduğu anlaşılıyordu. 

   İmdi nihayet son aşamaya gelindi. Başaranlar, şimdiye kadar başarmış olmalarından ötürü, yöntemlerini sorgulamadan ve sorgulatmadan, arı gibi emellerine doğru hızla yol almaktalar. Şimdiye kadar Modern Uluslararası Sistem her ne kadar bütün alanlarda işliyor olsa da ve ulus-devletler, zorunlu eğitim sistemiyle Modern Uluslararası Sistemin belirlediği formasyonu veriyor olsa da, egemenlik ilkesi gereği mecburen kendini diğer ulus-devletlerden ve onların egemenliklerinden ayırıp sınırları içinde mutlak egemenliğini tesis edebilmesi için vatandaşlarına ayırt edici ve özgün niteliklerini anlatması gerekiyordu. Oysa bundan sonra her şeyi tek ve tekel hâle getirmek, tek elden yönetmek istiyorlar. Sanal eğitim sistemiyle bütün dünyanın tek bir eğitime tâbi tutulması, dijital ekonomi, dijital finans, dijital ticaret hatta dijital sağlık. 

   “Evrensel hasım” ile toplumlar tek düşmana yöneltildi.[7] Bu adım, önemli bir kurguydu ve büyük ölçüde başarıldı. Son aşamada, “evrensel dost” imal edilecek ve herkes bu dosta güven duyacak. Nasıl ki, “evrensel hasım” karşısında ulusal güvenlik politikalarını aşan ve bu ortak düşmana karşı birlikte saf tutup ortak tutum belirlendi ise “evrensel dost”un da yanında yer alınması hatta arkasında saf tutulup ona tâbi olunması için gerekenler yapılacaktır. Böylece ortak dostun / “evrensel dost”un salık verdiği ortak güvenlik politikaları doğrultusunda ortak güvenlik yapılanmaları inşa edilecek ve herkesin kendini güvende hissedeceği güvenlik / tehlikesizlik durumu oluşturulacak.[8] İstenen nihaî hedefe varılması için bireylerin, bu “evrensel dost”a devletlerinden daha fazla güvenmesi yeterli olacak. Bunun için, kontrollü kaos süreçlerindeki devletlerin başarısız olmasını sağlamak kâfi gelecektir.

   Hülâsa, bütün bu başarıları elde edenlerin, başarılarının maliyetinden ve bırakınız insanoğlunu, tabiata veya hayvanlara verdikleri zarardan ötürü arlanmalarını beklemek, bunu düşünüp doğru yola geleceklerini ummak safdilliktir. Zira Ovidius’un, Metamorfozlar (Dönüşümler)[9] eserinde söylediği çok meşhur Latince ifadede olduğu gibi, bilerek ve isteyerek seçtikleri yolda gidenler, başarılı oldukları ve istediklerini elde ettikleri sürece bu yolun yanlışlığını kolay kolay düşünmeyecektir: “Video meliora proboque deteriora sequor”, yani “İyi yolu görüyor ve takdir ediyorum, ancak kötü yolu seçiyorum / yoldan gidiyorum”. Yolunun yanlış olduğunu düşünmesi gereken onlar değil, doğruyu bilip doğru eylemeyenlerdir.

   2 Temmuz 2019 günü Çin’de Shandong Üniversitesinde bize verilen “Geleneksel Çin Kültürünün Özü ve Xi Jinping’in Diplomasi Üzerine Düşüncesi” başlıklı bir konferansta, geleneksel Çin kültürünün dayandığı temel değerler ve Xi Jinping yönetimindeki Çin’in bu değerleri uluslararası ilişkilere ve diplomasiye uyarlama gayretleri anlatıldı.[10]

   Konuşmacı profesör bu değerleri anlatırken, sıra onlardan biri olan “arlanma / utanma duygusu (sense of shame)”na gelince, dinleyiciler için daha da dikkat çekici oldu. Bu değerin uluslararası ilişkilere ve diplomasiye kazandırılması hakkında heyetimizdeki Meksikalı Büyükelçi Bay Eduardo Roldán, çok can alıcı bir soru sordu: “Acaba Amerikan Başkanı Bay Trump’ın utanmasını nasıl sağlayacaksınız?” diye. Bir diplomat olarak, arlanması olmayanın utanmasını sağlayabilmenin mümkün olmayacağını, zira bir değerin ancak eğitimle kazandırılabileceğini iyi biliyordu. Kaldı ki, Amerika’dan evvel, bu duyguyu bir değer olarak sunan Çin’in kendisi de ne zaman, hangi şartlarda ve hangi eylemlerinden utanacağını, utanması gerektiğini açıklamıyordu. Böylesine önemli bir soru, bir şakaymışçasına gülüşme sebebiyle cevapsız kaldı.      

   Çok mühim bir hakikat idi oysa dile getirilen. Arzularını elde edenin, hükümran olanın utanmasının sağlanamayacağı, bilinmesi gereken bir hakikattir. Bu hakikat ışığında, onun utanmasını sağlamak için değil, arzularına ulaşmasını ve etkisini, hâkimiyetini engellemek için mücadele etmektir doğru olan.

   Bir diğer hakikat ise tabiata ve takdir edilmiş nizama ilişkindir. İnsanoğlunun diğer hiçbir canlının var olması ya da varlığını devam ettirmesi için gerekli olmamasıdır. Milyonlarca yıl, insanoğlu olmadan sorunsuz yaşamış bütün canlılara fazladan ilave edilen ve dahası bütün mahlûkatın en şereflisi olabilme imkânı sunulan insanoğlu, dünyaya geldiği günden beri zarar vermektedir. Arının bal yapmasındaki kusursuzluğu seyredip hayranlık duyması gerekirken ona sahtekârlık yaptıran ve onun düzenini bozup çabucak veya çok bal üretmesini sağlamaya sevk eden insanoğlu, bırakınız eşref-i mahlûkat olmayı, kelimenin tam anlamıyla şereften yoksun olma hâlindedir, yani “şerefsiz”dir elbette.

   Ne aradığını bilenden, ne anlayacak “şerefsiz” olanlar? Ne aradığını bilmeyecek, ne aradığını bileni anlamayacak kadar şereften yoksun olanlar, belasını bulacaktır şüphesiz. Lâkin onların belasını bulması, başkalarını âbâd eylemeyecektir. Âbâd olmak isteyen, çalışmalı, gayret etmeli ve adaletten şaşmamalıdır. Hastalıktan, kazadan ve başkalarının insafından medet ummak netice vermeyecektir. Vermemelidir de. Aksi hâlde, irade, mücadele ve gayret anlamsız olacaktır. 

   Umulur ki, arının hikmetini anlayıp onun gibi ne aradığını bilerek ve kusursuz bir çalışmayla, gayretle, kararlılıkla amacına gitmesi gerekenler yola ve işe koyulup Modern Uluslararası Sistemin zulümle işleyişine karşı çıksınlar. Onların dosdoğru yol almasıyla, kararları egemen olanların vermesi engellenecek ve başarılı olduğunu düşünenler, başarısızlığı tadınca hesap defterini kurcalamaya ve nerede yanlış yaptıklarını aramaya başlayacaklar. Çünkü, insanoğlu, dış dünyada olanı biteni kendi seviyesinde kabul edip, erişmek istediklerine erişmesi için bir engelin olamayacağını ya da bu engelleri aşabileceğini varsayar. Hissedeceği ise ya erişme / erişememe sürecinde kıskançlık ve hırs olacak ya da erişebildiği vakit kibir olacaktır. Hırsın sonu kendini harap etmek ve tüketmek ile neticelenecektir. Kibrin sonu ise erişemeyebilmenin farkıyla birlikte hüsran olacaktır. Çünkü her türlü gayrete ve planlamaya / kurguya rağmen başarılı olmayabilmeyi anlamak, kibir sahibinin kaldırabileceği bir durum değildir.

 

     Gönül her dem derman arar

     Bazı hazan bazı bahar

     Kâh başka canlara sorar

     Kâh hülyalarına dalar

     Dolaşsa da diyar diyar

     Ansızın kor düşer yanar

     Yürek yanar, gözler dolar

     Rengi kaçar, benzi solar

     Gayrı hayat neye yarar

     Zaman zarar, mekân zarar

     Yâr eyler onu bahtiyâr

     İlle de yâr, ille de yâr!

 

     Usulca gözyaşı damlar

     Sözden öte mânâsı var

     Sükût eyleyenler anlar

     Anlamaktır yegâne kâr

     Dışarda güneşler doğar

     Derûnuna rahmet yağar

     Gönlüne âlemler sığar

     Ancak âlem ona duvar

     Her an biraz daha boğar

     O sustukça cihân duyar

     Kopar teller, tutmaz ayar

     Felek öz hesabın sayar

     Sırtından hırkasın soyar

     Ve Arş-ı Âlâya koyar

     Yâr eyler onu bahtiyâr

     İlle de yâr, ille de yâr!

 

____________________________________________

 

[1]  Arlanmak, ar duymak, ar duygusunu yaşamak mânâsındadır.

Ar: ˁār عار [#ˁwr] Arapça ˁwr kökünden gelen ˁār عار “utanılacak şey, ayıp, kusur” sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük ˁawira عور “kusurlu veya sakat idi” fiilinden türetilmiştir. www.etimolojiturkce.com/kelime/ar1

[2] Einstein’a ait olduğu söylenen bu sözün gerçekten ona ait olduğuna dair kesin bir delil yoktur. Ancak sözün bir hakikati ifade ettiği kesindir. Zira bu hususta yapılan bilimsel araştırmalar, arıların tabiatın işleyişinde ne kadar mühim olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

The Ultimate Quotable Einstein adlı koleksiyonun editörü Alice Calaprice, bu sözü kitabının “Muhtemelen Einstein’a Ait Değil” başlıklı bölümünde yer vermiştir. Alice Calaprice (Ed.), The Ultimate Quotable Einstein, “Section: Probably Not by Einstein”, Princeton University Press, Princeton, New Jersey, 2010, p. 479.

Einstein ile arıların yok olmasının yol açtığı feci çevresel senaryolar arasındaki bağlantı, ilk olarak 1941'de “Kanada Arı Dergisi”nde yayımlanmıştır. Ernest A. Fortin, “Comments from Quebec”, Canadian Bee Journal, 49(1), January 1941, J. and M. Atkinson, St. Catharines, Ontario, p. 12-13. 

Mayıs 1965’te ise, La Vie des Bêtes et ve ’Ami des Bêtes adlı bir doğa ve hayvanlar konulu Fransız dergisi, Einstein’ın, arıların yok olması durumunda, insanlık için dört yıllık bir hayat zamanı hesapladığını belirtmiştir.

[3] Barış Sönmez, “Balın İnsan Sağlığındaki Yeri ve Önemi”, Uludağ Bee Journal, 3 (2004), s.  127–130.

[4] Bal insanların çok eski zamanlardan beri şeker kaynağı olarak kullandığı bir besin. Bal büyük oranda şekerden oluşur. Ayrıca içinde enzimler, amino asitler, vitaminler, mineraller ve başka organik maddeler de vardır.

Bal arıları çiçekler tarafından üretilen nektarı bala dönüştürür. Nektar, çiçekli bitkilerin böcek ve kuş gibi canlıları kendilerine çekmelerine yardımcı olarak, tozlaşmada önemli rol oynar.

Nektar, çiçekli bitkilerde nektaryum olarak isimlendirilen yapılar tarafından salgılanır. Nektarın temel kaynağı fotosentez sonucu oluşan besin maddeleridir. Nektar büyük oranda sakkaroz, fruktoz ve glikozdan oluşur. İçinde şekerin yanı sıra amino asit, lipit, organik asit gibi maddeler de vardır. Nektarın yapısındaki maddelerin türü ve miktarı bitkiden bitkiye değişir.

Toplayıcı arılar çiçeklerden topladıkları nektarı vücutlarındaki bal midesi olarak isimlendirilen bölgede depolar. Bu süreçte salgıladıkları bazı enzimler nektarın yapısındaki disakkaritlerin (özellikle sakkarozun) monosakkaritlere (glikoza ve fruktoza) parçalanmasını sağlar.

Toplayıcı arılar topladıkları nektarı kovandaki işçi arılara aktarır. Kovandaki işçi arılar toplayıcı arılardan aldıkları nektarı yaklaşık 15-20 dakika boyunca geri çıkarıp tekrar içer. Bu süreçte enzim içeren salgılar nektarla karışmaya ve nektarın yapısındaki sakkaroz glikoza ve fruktoza dönüşmeye devam eder. Daha sonra kovandaki işçi arılar nektarı bal peteklerine aktarır.

Balın en önemli özelliklerinden biri içindeki su oranının hayli düşük olmasıdır. Kovandaki işçi arılar kanatlarını çırparak kovanı havalandırır, bu da bal peteklerinde biriktirilen nektardaki fazla suyun buharlaşmasını sağlar. Böylece bitkiler tarafından salgılanan nektardaki su oranı %80 düzeyindeyken, bu oran balda %20’nin altına düşer. Nektarın bala dönüşümü 1-3 gün sürer.

Bal, zayıf asit özellikte bir maddedir. Bunun nedeni yapısındaki glukonik asit gibi organik asitlerdir. Balın tadı ve kokusu ise içindeki kolayca buharlaşabilen (uçucu) organik maddelere bağlıdır. Tuba Sarıgül, “Arılar Nasıl Bal Yapar? Balın Yapısında Hangi Maddeler Var?”, https://bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/arilar-nasil-bal-yapar-balin-yapisinda-hangi-maddeler-var; Harun Aksu, “Bal ve Diğer Arıcılık Ürünü Gıda ve Ürünler”, http://cdn.istanbul.edu.tr/FileHandler2.ashx?f=bal-ve-diger-aricilik-urunu-gidalar.pdf

[5] “Modernite öncesinden moderniteye geçilirken, her ne hikmetse, Tanrı da fikir değiştiriyordu ve elbette Machiavelli gibi, Castrillo da anti-feodal bir zihniyeti temsil ediyordu. Savı, Laon Piskoposu’nun “Tanrı tarafından, yönetmek için dünyaya gönderildiler” dediği soyluları ve zenginliklerini hedef almıştı. Onların yerine yeni dönemin zenginlerini ve yöneticilerini meşrulaştıracak kuramın temelleri atılıyordu: Castrillo, çalışmasında, kusursuz bir siyasi bütünü tanımlamak için, arıların hayatını örnek göstermişti.” Cemal Bâli Akal, “Machiavelli, Makyavelizm ve Meşruiyet Sorunu”, Cemal Bâli Akal (haz.), Machiavelli, Makyavelizm ve Modernite, Dost Kitabevi Yay., Ankara, 2018, s. 29.

Alonso de Castrillo, 1521’de, yani Machiavelli’nin Hükümdar adlı eserinin yayımlanmasından on yıl önce Devlet Üzerine İnceleme adlı eserini yayımlamıştı. Yavaş yavaş modernitenin ve Modern Uluslararası Sistemin teorik temelleri atılmaya başlamıştı. Bkz: Alonso de Castrillo, Tratado de República, Burgos, 1521 (rpt. Madrid, Centro de Estudios Políticos, 1958).    

[6] Evrensel Hasımın evrenselliğini, yönetici sınıfın zihninde iyi ve uygun olarak düşünülen ve o sınıfın insanlığın tamamına dayatmayı arzu ettiği şeye yönelik varsayılan düşmanlığı oluşturur: Kanun ve düzen, barış ve güvenlik, özel mülkiyet ve polis erki. “İnsanlık” denen şeyi harekete geçirmeye çalışırken, bir düşmandan “Tüm İnsanlığın Düşmanı” veya şimdiki haliyle “Evrensel Hasım” olarak bahsetmekten daha çok işe yarayan bir şey yoktur. Marc Neocleous, Evrensel Hasım, çev. Beyza Sumer Aydaş, NotaBene Yayınları, İstanbul, 2006, s. 18.

[7] “Bu iblislerden biri belki de düşmanların en eskisidir: Şeytan. Bu son derece teolojik zamanlarda “bugün ‘teoloji’ olmayan ne kaldı ki?” [Jacob Taubes, To Carl Schmitt: Letters and Reflections, trans. Keith Tribe, Columbia University Press, New York, 2013, p. 26]. Şeytanın güvenliğin seferber edilmesinde büyük önem taşıması sürpriz olmayacaktır. Birinin düşmanının Şeytanla ortak olmakla suçlanması, “yönetim biçimine karşı uluslararası komplocularla birlik olmak suçlamasının teolojik versiyonudur” [Rodney Barker, Making Enemies, Palgrave Macmillan, London, 2007, p. 117].

‘Uluslararası Terör’ kavramının bu eski düşmanın seküler versiyonu olduğunu savunan görüşü geliştirerek Evrensel Hasımı, Tüm İnsanlığın İlk Düşmanı olarak Şeytanın rolü açısından düşünebiliriz. Marc Neocleous, Evrensel Hasım, s. 19.

[8] “Evrensel Hasım” imal edilirken inanç dünyasının en önemli mefhumlarından şeytanın kullanılmış olması ve şeytanlaştırma gayretleriyle düşman oluşturulması başarılmıştır. Şimdi ise gerçekleştirilmek istenenin, imal edilecek “Evrensel Dost” ile ortak inanç oluşturmak suretiyle esasında yeni bir tek tanrı yaratmak(!) olduğu anlaşılabilmektedir. Zira tamamen karşı çıkılan ve galebe çalınmaya çalışılan dine karşı kurgusal bir din üretmekten, yani ‘Yaratan Tanrı’ya karşı ‘yaratılmış tanrı’dan başka çare bulamamışlardır. Oysa bu durum, düşman belleyip yenmeye ve ortadan kaldırmaya çalıştıkları din ve Tanrı karşısında mahkûmiyetin ve mağlubiyetin açık delilidir.

[9] Ovid, Metamorphoses, trans. A. D. Melville, Oxford University Press, Oxford, 2008.

[10] Mensiyüs ya da Mıngzi Bu değerlerin Konfüçyüs’ten başlayıp günümüze kadar gelişi anlatıldı. Konfüçyüs, “sadakat, güvenilirlik, yardımseverlik, bilgelik ve cesaret” şeklinde beş temel değeri / kavramı esas almıştı. Ondan sonra Mensiyüs / Mıngzi (MÖ 372-289), bu değerleri “yardımseverlik, doğruluk, dürüstlük ve bilgelik” olarak dört başlık altında topladı. Song Hanedanlığı (960–1279) döneminde bu değerler, “sadakat, güvenilirlik, dindarlık, kardeşçe sevgi, doğruluk, adalet, bütünlük ve arlanma/utanma” olarak sekiz tane olarak belirlendi.