Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (4-10 Mayıs 2020)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
13 Mayıs 2020 22:20

DURMUŞ BİR SAAT GÜNDE İKİ KEZ DOĞRUYU GÖSTERİR…

The Economist yazdı! Türkiye'den dengeleri değiştiren hamle…

DÜNYA PARA-BANKA-FİNANS BARONU ROTHSCHILD AİLESİ’NİN İngiltere merkezli The Economist; Türkiye'nin Libya'da Hafter, Rusya, BAE, Mısır ve Fransa'nın oluşturduğu ittifak karşısında İHA ve SİHA'larla dengeleri değiştirdiğini yazdı.

Ekonomist gazetesinde yer alan haberde, Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde Libya'daki meşru hükümet olan Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) Trablus’un batısında ve güneydoğusunda başlattığı operasyonlarda Türkiye’nin de desteği ile başarılı olduğunu belirtildi. Bu operasyonlar kapsamında Halife Hafter’in güç kaybettiğini bildirdi.

İngiltere’nin başkenti Londra’da merkezi bulunan Economist gazetesi, 6 yıldır süren Libya iç savaşında, ülkenin doğusundaki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Halife Hafter’in güç kaybettiğini duyurdu.

Gazetenin, “Halife Hafter zemin kaybediyor” başlığıyla yayınladığı haberinde, BM nezdinde Libya'daki meşru hükümet olan Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) başlattığı ve Türkiye’nin de destek verdiği operasyonlarda Surman, Sabratha, Al Ajaylat gibi bölgelerin Hafter milislerinden kurtarılması ve Tunus-Libya sınırının güvence altına alınmasıyla birlikte, Terhune’ye başlatılan ikinci operasyonun ardından Hafter için kritik öneme sahip olduğu ifade edilen Vatiyye Askeri Üssü’ne başlatılan operasyonla birlikte Hafter’in zemin kaybettiği ifade edildi.

"TÜRK DRONELARI HAFTER’E GÜÇ KAYBETTİRİYOR"

Gazetedeki haberde, Hafter’in Mısır, Fransa, Rusya ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden destek gördüğü, ancak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu ittifaklara karşı mücadele ederek UMH ile Libya Mutabakatı’nı imzaladığı ifade edildi.

Mutabakatın ardından UMH’nin bahsi geçen operasyonları ve Türk dronelarının Hafter’e ait ikmal noktalarını hedef almasıyla birlikte, Hafter’in güç kaybettiği belirtildi. Haberde ayrıca "Türk İHA ve SİHA'ların bölgedeki dengeleri değiştirdi" ifadeleri yer alıyor.

Libya’daki denklem böyle değişti: Deniz, hava ve kara konsepti başarıya ulaştı

Libya’da BAE, Fransa ve Mısır’ın desteğiyle ilerleyen terör örgütü Hafter, Türkiye’nin stratejisiyle ağır darbeler alıyor. Denklem birkaç hamleyle değişti. Ankara UMH’ye güçlü siyasi destek verdi. TSK deniz aşırı harekât konseptini devreye soktu. Libya açıklarında 6 gemiden oluşan görev birliği konuşlandı. UMH askerleri eğitildi ve donatıldı. İHA/SİHA’larla etkin operasyon yaptı. Lojistik devamlılık sağlandı. Hafter’in saflarındaki aşiretler koptu.

TÜRK İHA’LARININ MÜHENDİSİ SELÇUK BAYRAKTAR :

"Bugün on beş yıl sonrasının oyunları kuruluyor"

T3 Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Selçuk Bayraktar,  Türkiye'nin teknolojik hamlelerine ilişkin önemli açıklamalarda bulundu.’ "Bugünden on beş yıl sonraki oyunlar kuruluyor. Bugün adım atanlar gelecekte lider olacaktır. Uçan otomobillerde liderler arasına gireriz." dedi.

 T3 Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Selçuk Bayraktar, programda "Savunma sanayisinde dönüşüm başladı. Ülkemiz de ana lokomotifi oldu diyebiliriz. Bunu genele yaymalıyız. Dünyanın başaramadığı birçok şeyi Türkiye birliği ile başardı. Cezeri (uçan araba) de bunlardan biri. Bugün on beş yıl sonrasının oyunları kuruluyor.

Bugün bu alanda çalışanlar yarının üreticisi olacaklar. Bu teknoloji kullanılmaya başlandığında üretmeye başlayanların oyuncu olmaları mümkün değil. O gün geldiğinde üretmeye çalışanlar ancak alt yüklenici olurlar. Bu bütün dünyada böyledir. Bunun için ne yaparsanız ‘milli ve özgün’ olsun diyoruz. Otomotivde en büyük devrim biliyorsunuz elektrikli arabalar. Yakında da uçan arabalar gelecek. Önce kırsal yerlerde kullanılacak sonra adım adım hayatımıza girecek" dedi.

YENİ DÜNYA DÜZENİ’NDE ROTHSCHILD AILESİNİN RÖLÜ NE OLACAK?

 DÜNYANIN KANINI EMEN AİLE: ROTHSCHILD AİLESİ

Texas Üniversitesi tarih profesörlerinden Texe Marrs'ın 2007 Mayıs'ında çıkan kitabının adı Bilinen Tarihin Bilinmeyen Yanları…

Bu Kitapta;

1- Dünyayı yöneten Yahudi ailesi: Rotschild

2- Osmanlı devletinin planlı olarak nasıl dağıtıldığı

3- Arap birliğinin nasıl parçalara ayrıldığı

4- 1.Dünya Savaşı

5- Kukla Diktatör Hitler

6- 2.Dünya Savaşı

7- İsrail devletinin kuruluşu

8- Kennedy Suikastı

9- MOSSAD suikastları

10- 11 Eylül saldırıları olmak üzere 10 bölüm yer alıyor.

Bu bölümlerde yazarın savunduğu iddialar, kanıtlarla net bir biçimde ortaya koyuluyor. Çoğu kişi Rotschild ailesinin adını bile bilmez. Bu ailenin adı, ne Forbes dergisinin düzenlediği ''Yılın Zenginleri'' bölümünde yer alır ne de dünya jet-sosyetesinin partilerinde geçer.

Ancak birçok ülkenin diplomatı bu ailenin adını duydukları zaman beş dakika durmak zorundadır. Çünkü bu aile dünya tarihi sahnesinde 1590 yılından beri vardır ve dünya, bu Yahudi ailesinin çok gizli faaliyetleri neticesinde bugünkü şeklini almıştır. Çoğu kişi dünyada hiçbir ailenin böylesine bir gücü elinde tutabileceğine inanamaz. Çünkü bir ailenin böylesine siyasi ve ekonomik bir gücü nasıl elde ettiğini bilmiyordur. Rotschild ailesinin bugün 1500 civarında ferdi olduğu bilinmektedir. Bu aile fertlerinin her biri, dünyanın gelişmiş ya da gelişecek olan ülkelerinde, çok derin faaliyetler sürdürmek üzere dağılmışlardır.

Dünyada olan her siyasi ve ekonomik gelişmeyi, İsrail devletinin çıkarlarına uygun düşecek şekilde düzenlemek en kutsal görevleridir. Ailenin geçmişi 16.yüzyıla dayanıyor. Aile İngiliz Kraliyet Saraylarında kralın yaverliğini yapan bir aile olarak ortaya çıkıyor önceleri. Kralın izlemesi gereken siyaseti ve dış politika stratejilerini bu aile belirliyor. Sadece bununla da yetinmeyip kraliyet saraylarındaki tüm ihaleleri kazanarak bu ihaleleri başarıyla sonuçlandırıp büyük  bir servetin de sahibi oluyorlar. İngiliz saraylarındaki kariyerleri sayesinde kolayca kazandıkları astronomik paralarla tarihin ilk bankacılık faaliyetini gerçekleştirip, İngiliz çiftçilerine de astronomik faizlerle tarım kredisi vermeye başlıyorlar ve 50 sene geçmeden neredeyse İngiltere devletinden daha zengin bir hale geliyorlar.

Faaliyet alanını iyice geliştirip derinleştiren Rotschild ailesi Avrupa'daki tüm imparatorlukların saraylarında söz sahibi oldu. Sadece İngiltere'de değil, Avrupa'nın dört bir yanında tarımla uğraşan insanlara yüksek faizle kredi vererek, altın ve gümüş komisyonculuğu yaparak servetlerini iyice büyütüyorlar. Ekonomik gücü, aklın ve mantığın sınırlarını zorlamaya başlayan Rotschild ailesi, daha da karanlık ve karlı bir işe girişiyor. İşin adı "Savaşa giren devletlere faizle borç vermek"… Bunun ilk icraatını İngiltere-Fransa savaşında gerçekleştiriyorlar. İngiltere'ye savaşa girmesi için faizli borç olarak 35 ton altın veriyorlar. İngiltere, Fransa karşısında yeniliyor ve Rotschild ailesine olan borcunu ödeyemiyor. Borcun oluşturduğu mükellefiyetten dolayı, İngiliz Merkez Bankası yani Bank of England Rotschild ailesine devrediliyor. Rotschıld ailesi İngiliz devletinin bu devretme işlemini bir şartla kabul ediyor:

İngiliz sterlinini kendilerinin basması şartı. İngiliz hükümeti bu şartı o dönemde kabul etmek zorunda kalıyor ve İngiliz sterlinini basma yetkisi bu Yahudi ailesine veriliyor. Görünüşte ekonomi hakkında pek bilgisi olmayan arkadaşlar için bu durum

pek bir şey ifade etmeyebilir. Para basma yetkisini başka bir kuruluşa ya da şirkete vermek demek aynı zamanda ülkenin bağımsızlığını da bu kuruluşa satmak demektir. Çünkü bir ülkenin bankası o ülkenin parasını basarken bastığı para karşılığında o ülkenin hazinesine değerli maden koymak zorundadır. Örneğin Türkiye Merkez Bankası, devlet matbaasında 20 YTL basıyorsa eğer, devlet hazinesine de 20 YTL değerindeki altını, elması ya da petrolü koymak zorundadır.

Aksi halde basılan para, kağıt parçasından başka bir şey olmaz. İşte Rotschild ailesinin de yaptığı şey budur. İngiliz sterlinini basarak İngiliz hükümetine faizle borç olarak vermiş ve karşılığında altın ve elmas almıştır. Bu şekilde bir yılda 12 ton altın kar ettiği ekonomi tarihçileri tarafından söylenir. Rotschild ailesinin en büyük girişimi ise İngiltere ile Amerika'daki kolonilerin savaşı olmuştur. Savaş sırasında Rotschild ailesi çok gizli bir biçimde Amerikan kolonilerini desteklemiştir. Amerika'nın İngiltere'ye karşı direnişini yöneten kişilere yüklü miktarda silah yardımı yapılmış, İngiltere'nin bu savaşta yenilmesinin sağlanacağı garanti edilmiş ve karşılığında, kurulacak olan Amerika devletinin resmi para birimini basma yetkisi istenmiştir.

İngiltere ile savaş konusunda çok umutsuz olan başkan Washington ve ekibi bu teklifi hiç düşünmeden kabul etmiştir. Aile böylece günümüzde tüm dünyada çok popüler olan Amerikan dolarını basma yetkisini elde etmiştir. Savaşı Amerikan kolonileri kazanmış ve İngiltere Amerika'dan elini ayağını çekmek zorunda kalmıştır. Savaştan yenik çıkan İngiltere bu sefer Amerika'ya yardım ettiği için Fransa'ya saldırmıştır. İngiltere, bu savaşa Rotschild ailesinin kendilerine finansal destekte bulunacağına güvenerek girdiyse de Rotschild ailesinden umdukları desteği bulamamışlardır.

Rotschild ailesi el altından Fransa'yı destekleyerek Amerikan kolonilerinin bağımsızlığını garantilemek istemiştir. Bir taraftan da İngiliz borsası üzerinde spekülasyona girişmiştir. İngiltere-Fransa savaşı sırasında borsada müthiş bir hareketlenme olmuş ve borsada oynayan halk, savaşı kazanacaklarını düşünerek girişimlerini arttırmışlardır. Bunu fırsat bilen Rotschild ailesi ''İngilizlerin savaşı kazandığı'' iddiasını ortaya atarak İngiliz halkının her şeyini borsaya koymasını sağlamıştır. Ancak, generaller ve ordudan geriye kalanlar yurda döndüğünde, İngiltere'nin savaşta kaybettiği ortaya çıkmıştır. Borsa anormal derecede yükselmiş ve böylece kağıtları elinde tutan Rotschild ailesi bu ticaretten en karlı çıkan isim olmuştur. İngiliz tarihçilerin ''Kara eylül'' diye nitelendirdiği bu olay ile Rotschild ailesi adeta İngiltere devletinin mülkiyetini ele geçirmiştir.

İyice gelişen Rotschild ailesi, Kenan diyarında  sözde Tanrı'nın kendilerine vaad ettiği kutsal İsrail devletini kurmak için hazırlığa başlamıştır. Osmanlı Devleti'nin parçalanması için gerekli olan her şeyi yapmışlardır. Osmanlı devletine komşu olan ülkeleri finanse ederek Osmanlı'ya karşı savaşmaları için kışkırtmışlardır. Böylelikle sudan bahanelerle Osmanlıya saldıran Rusya, Avusturya ve diğer komşu devletler, Osmanlıyı askeri ve ekonomik güç olarak iyice yıpratarak azınlık unsurların ayaklanmasını sağlamışlardır. Osmanlı devleti nereye koşacağını şaşırmış ve neticede isyan eden azınlıkların ayrı devletler kurmasına engel olamamıştır. Osmanlı’nın en çok dış borcu Rotschild ailesinin sahibi olduğu Bank Of England bankasınadır.

Osmanlı Devleti, Rotschild ailesine olan borcunu ödeyecek durumda olmadığından Rotschıld ailesi bunu fırsat bilmiş, Osmanlıya iğrenç bir teklifte bulunmuştur. Sultan 2. Abdülhamit ile görüşen Lord Baron Rotschıld "Kudüs şehrinin, Filistin'in, Suriye'nin ve Güneydoğu Anadolu bölgesinin, yeni kurulacak olan Yahudi devletine verilmesi karşılığında, Osmanlı devletinin tüm dış borcunu silme ve Balkanlar'da, Afrika'da kaybettikleri toprakları geri verme" teklifinde bulunmuş, ancak Abdülhamit teklifi şiddetle reddetmiştir. Bu süreçten sonra Rotschıld ailesi bütün gücüyle 1.Dünya savaşının çıkmasını tezgahlamıştır.

Rotschild ailesinin hesaplarına göre;

1. Dünya savaşı ve Arabistanlı Lawrence'in faaliyetleri Arapların birçok parçaya bölünmesi ve İsrail devletinin kurulması için yeterliydi. Savaş gerçekleşmiş, Almanların önderliğindeki İttifak devletleri grubu savaşı kaybetmişlerdi. Rotschıld ailesinin hesapları tutmuş ve İsrail devletinin resmi kuruluşunun ilan edilmesine ramak kalmıştı. Ancak tarihi rüyaya çeyrek kala Rotschild ailesi ayrıntılarda küçük bir hata yaptığını fark etti. İsrail devleti kurulmaya hazırdı ama, dağ ve ovalardan ibaret olan İsrail topraklarında kim yaşayacaktı?

Avrupa'nın gelişmiş kentlerindeki rahatlığa alışmış olan Yahudiler, İsrail'de yaşamaya nasıl ikna edilecekti ? Esas sorun buydu. Bu sorunun giderilmesi için Rotschild ailesi radikal kararlar aldı ve yeni bir savaş için gerekli olan ortam hazırlanmaya başlandı.

KUKLA DİKTATÖR HİTLER'İN ORTAYA ÇIKIŞI VE 2. DÜNYA SAVAŞI

Almanya, Birinci Dünya savaşından adeta bir enkaz halinde ve oldukça demoralize bir biçimde çıkmıştı. Devlet tüm ekonomik ve askeri gücünü kaybetmişti. Ve çok ağır yaptırımlar içeren savaş tazminatı anlaşmalarına

imza atmışlardı.  Ancak Almanya'nın borçlu olduğu ülkelerin merkez bankalarının %85'i Rotschild ailesine ait olduğundan Almanya nerdeyse sadece Yahudi Rotschild ailesine borçluydu. Rotschild ailesi, Almanya'nın,  bu yüklü borcun onda birini dahi ödeyemeyeceğini biliyordu. Rotschıld ailesi, Alman Merkez Bankasının kendilerine devredilmesi karşılığında dış borçlarının silinmesini teklif etti ve Almanlar teklifi kabul etmek zorunda kaldı. Aslında bu durum sonun başlangıcıydı. Bırakın savaşacak parayı ve silahı, savaşta askere alacak erkek vatandaşı bile kalmayan Almanya tekrar tüm dünyaya kafa tutacak gücü nereden ve nasıl bulabilirdi ? Bunun için ancak Tanrının yardımı gerekirdi.

Ancak daha onlar intikam planını yapmadan önce, Rotschild ailesi onlar için çok gizli bir plan yapmıştı bile. Bu plana göre sahte ama çok inandırıcı bir faşizm rüzgarı Avrupa'da esecek ve Yahudilere en ince ayrıntısına kadar planlanmış bir şekilde şiddet ve baskı uygulanarak İsrail'e göç etmeye mecbur bırakılacaklardı .  Bu planın ilk bölümü Almanya'nın ekonomisinin ayağa kaldırılması ve hızla silahlanmasının sağlanmasıydı. Muazzam bir ekonomik ve askeri güce kavuşan Almanya'nın başına 1. Dünya savaşında er olarak savaşan fanatik milliyetçi Hitler getirildi. İtalya ise Alman Faşizmi'nin etkisi altında kalmış ve iktidara Mussolini gelmiştir.

Mussolini'nin iktidara gelmesi Rotschild ailesinin bir planı değil kendiliğinden gelişmiş bir olaydı ama bu durum Rotschıld ailesinin ekmeğine yağ sürmüştü. Hitler, hitabet yeteneği ve ürkütücü karizması ile Alman halkını yediden yetmişe peşinden koşturmuştur. Hitler'in konuşmalarında ve toplantılarında ise şaşırtıcı bir biçimde ana hedef Yahudilerdir. Hitler'in iktidara gelmesinden önce kardeş gibi bir arada yaşayan Alman ve Yahudi halkları birbirlerine hiçbir zararlarının dokunmamasına rağmen oluşturulan yapay kaos ortamı yüzünden birbirleri ile kanlı bıçaklı hale gelmişlerdir. Savaştan önce Yahudi işadamlarına Nazi gençlerinin düzenlediği saldırılar, ev kundaklamalar ve cinayetler ortamı iyice germiştir. Zengin olan Yahudiler bir yolunu bulup Almanya'yı terk etseler de, fakir olan zararsız Yahudiler bir yere gidecek paraları olmadığından oldukları yerde kala kalmışlardı. O dönemler savaş dönemleri olduğundan Almanya'nın dışına çıkmak için büyük paralar ve bazı önemli bağlantılar şarttı. Hitler savaşı başlatmış ve Almanya'nın sahte intikam harekatı başlamıştı. Almanya savaşın ilk yıllarında başarı göstermiş ve Fransa, Yugoslavya, Çekoslovakya, Avusturya ve Belçika gibi ülkelerin tamamını çok kısa sürede ele geçirmişti. Özellikle Paris'e 2 saatte giren Nazi orduları İngiltere ve İspanya'nın iyice ürkmesine neden olmuştur.

İngiltere'yi hava saldırıları ile darmadağın eden Nazi orduları bir taraftan da sözde Yahudi soykırımı yapmaya başlamıştır. Yahudiler bir bir katledilmiş ve imha fırınlarında yakılmıştır. Ortada öyle korkunç bir ortam vardır ki, savaştan sonra bölgeyi teftişe gelen Amerikalı generaller bile uçaklarından iner inmez havadaki pis kokudan dolayı hava alanında kusmuşlardır. Havadaki pis kokunun nedeni ise sürekli olarak yakılan insan cesetleri ve çürümüş cesetlerdir. Savaştan sonra tam bir korku ülkesine dönen Almanya'da ortaya atılan iddialara göre neredeyse hiç Yahudi bırakılmamıştır. Ancak Sovyet araştırmacılar durumun hiç de öyle olmadığını savaşta katledilenlerin sadece %15'in Yahudi olduğunu net ve çarpıcı belgelerle kanıtlamışlardır. Bu belgelere göre savaşta öldürülenlerin çoğu ermeni, çingene ve Polonyalılardı .

Geriye kalan zengin Yahudiler Rotscild ailesinin kurduğu paravan şirketler aracılığı ile ve Amerikan askerlerinin denetiminde, gizlice (Amerika'ya değil) İsrail'e kaçırılmışlardır. İsrail'e getirildikleri dönemden İsrail devleti kuruluncaya kadar olan süreçte tabiri caizse Allah'ın dağında prefabrik usulü yapılmış evlerde kalmışlar ve büyük zorluk çekmişlerdi. Kaçmak için girişimlerde bulunanlar ise Tevrat'ın emrettiği bir biçimde idam edilmişlerdir. Neticede yaratılan sahte milliyetçi bir hava ile sözde Yahudisoykırımı yapılmış, tüm dünyada Yahudilere yönelik şiddet eylemlerine girişilmiş ve Yahudiler İsrail'e göç etmek zorunda bırakılmışlardır. Yani Rotschild ailesi 1. Dünya savaşında yarım bıraktığı işi 2. Dünya savaşında tamamlayabilmiştir.

BAŞKAN KENNEDY'NİN ORTADAN KALDIRILMASI

2. Dünya savaşından sonra kurulan İsrail devletinde her şey 1960 yılında John Fitzgerald Kennedy'nin Amerikan başkanı olmasından sonra değişmiştir. Kennedy Amerikan tarihinin en genç Başkan'ıdır ve aynı zamanda ilk Katolik Başkandır. Kennedy'den önce Amerika'da katolik bir Başkan hiçbir zaman olmamıştır. John F Kennedy'nin babası olan Joseph Kennedy de politikacı olup aynı zamanda İngiltere büyükelçiliği yapmıştı. Ne babası, ne de Başkan Kennedy Yahudilerle iyi geçinemiyorlardı. Babası büyükelçilik yaptığı dönemde Londra'da Yahudilerin boy hedefi haline gelmiş ve çeşitli saldırılara maruz kalmıştı. Sigmund Rotschild, Kennedy'ye "Başkan seçildiğinde Ortadoğu'da İsrail tarafını tutan bir politika izlemesi karşılığında, milyonlarca doları bulan seçim kampanyası masraflarını karşılamayı" teklif etmiştir. Ancak Kennedy böyle bir teklifin bir daha yapılmamasını rica etmiş ve kendisini hakarete uğramış hissettiğini belirttirmiştir. Kennedy, İsrail lobisinin Amerikan devleti üzerindeki faaliyetlerinden son derece rahatsızdı. Kennedy'ye göre lobilerin faaliyetleri, Amerikan bağımsızlığına vurulmuş bir darbeydi.

KENNEDY İLE İSRAİL BAŞKANI BEN GURİON'UN NÜKLEER KAVGASI

İsrail kurulduğu günden beri Ortadoğu'da süper güç olma hayali ile hareket etmiştir. Bu yüzden İsrail Devleti hızlı bir "nükleer silahlanma programı" izlemeye başlamıştır. İsrail'in Dimona Çölü'nde kurduğu nükleer santralinde peynir-ekmek gibi atom bombası ve nükleer başlıklı füzeler üretmesi Başkan Kennedy'yi çok rahatsız etmiştir. İsrail'in nükleer füzelerinin Ankara, İstanbul, Şam, Tahran, Bağdat ve Riyad gibi şehirleri vuracak kapasitede ve menzilde olması Kennedy yönetimini önlem almaya mecbur bırakmıştır. Kennedy, Ben Gurion'a yazdığı sert bir uyarı mektubunda ''İsrail'in nükleer programını durdurmaması durumunda Amerikan yönetiminin yaptırım uygulamaktan kaçınmayacağını belirtmiştir'' Ben Gurion da cevap olarak gönderdiği mektupta Kennedy'ye ''Genç Adam'' diye hitap etmiş ve bazı ağır ithamlarda bulunmuştur. Bu mektuplaşmalar iyice çığırından çıkmış ve hakaretleşmeye dönüşmüştür. Bu durum üzerine tepki olarak Ben Gurion istifa etmiştir.

Ünlü Yahudi politikacı Henry Kissinger ''İsrail'in nükleer programına son vermesi İsrail'e büyük zarar verir'' diyerek Kennedy'yi ikna etmeye çalışmış ancak başarılı olamamıştır. Kennedy bununla da yetinmemiş ve 4 Haziran1963'te Amerikan Temsilciler Meclisi'ne danışarak çıkarttığı 11110 sayılı kanunla Amerikan Dolar'ını basma yetkisini Rotschild ailesine ait olan Federal Reserve Bank'ın elinden alarak Amerikan Merkez Bankası'na vermiş ve''bir ülkenin parasının denetiminin şahısların elinde olmasının büyük bir sorun olduğunu'' belirterek kendi sonunu hazırlamıştır. Federal Reserve Bank, İsrail'in en büyük gelir kaynağıdır, tabiri caizse şah damarıdır. Kennedy, dolar basma yetkisini Federal Reserve Bank'ın elinden alarak adeta İsrail'in şah damarını kesmiştir. Neticede İsrail için Kennedy'nin etkisiz hale getirilmesi farz olmuştur. Kennedy'nin seçimleri kaybetmesini beklemek boş bir umuttu, çünkü Kennedy halktan büyük destek görüyordu. Kennedy'ye seçimler kaybettirilse bile sonradan kazanması yüksek ihtimaldi. Üstelik Kennedy'nin kardeşi de gelecek vaad eden bir politikacıydı.

Tek bir çare gözüküyordu. O da suikast idi. Kennedy bir şekilde öldürülürse Amerikan yasaları gereği yerine yardımcısı getirilecekti. Kennedy’nin yardımcısı Lyndon Johnson'dı. Johnson tam bir İsrail taraftarıydı. Üstelik Kennedy ile hiç iyi geçinemiyordu, söylentilere göre Kennedy kendisini kovmaya çalışıyordu. İsrail, suikast kararı alır ve bunu, Amerikan derin devleti içindeki bağlantılarını kullanarak gizlice uygulamaya koyar. Kennedy'yi öldürmek için en uygun ortam seçim kampanyaları için geleceği Dallas'tır. Dallas'ta her zamanki gibi üstü açık araba ile halkı selamlayacak olan Kennedy'yi korumakla görevli CIA ajanları özel olarak ayarlanacak ve başkanın güvenliği sabote edilecekti. Böylece suikast çetesi Kennedy'yi rahatlıkla öldürebilecekti.

Suikast çetesi için değişik rivayetler vardır. Kimileri Kennedy'yi Fransız suikast çetesinin öldürdüğünü, kimileri ise Kübalı sürgünlerin öldürdüğünü iddia eder ancak kesin olan bir şey var ki, Kennedy'yi öldürenler çok profesyonel ve acımasız keskin nişancılardan (sniper) oluşan bir suikast timidir.

Kennedy'nin ziyaretinden önce, yani 21 Kasım 1963 akşamı Dallas'ta bardaktan boşalırcasına yağmur yağmıştır. Ancak şehir halkı buna rağmen başkanı en iyi şekilde karşılamak için elinden geleni yapmıştır. 22 Kasım 1963 sabahı Washington D.C.'den Air Force One uçağı ile gelen Başkan Kennedy ve eşi, sabah 09'da şehir merkezinde Dallas valisi Connaly ile birlikte kahvaltı ettikten sonra üstü açık bir limuzine binerek halkı selamlamaya başlamışlardır. Tam 6 aracın olduğu kortejde en son arabada Başkan Kennedy ve Vali Connaly vardır. Önde motosikletli SS korumalar ve yanda CIA ajanlarının bulunduğu arabalarla Kennedy'nin arabası Kortejle birlikte Elm caddesinden Houston'a doğru beklenmedik bir dönüş yapar.  O sırada silah sesleri yükselmeye başlar. Polisler telsizle anons etmeye başlar: ''Korteje ateş ediyorlar yere yatın'' diye. Tam 6 el silah sesi duyulur. Birinci mermi arabayı ıskalar ve alt geçitte bekleyen Edmund Harris adındaki taksi şoförünün kulağını parçalar. İkinci mermi Kennedy'yi tam omzundan vurur. Üçüncü mermi Kennedy'yi ıskalayıp ön koltuktaki vali Connaly'i omzundan vurur. Dördüncü mermi Kennedy'yi boynundan vurur, aynı mermi başkanın vücudundan çıkıp Vali Connaly'i sırtından vurur. Beşinci mermi arabayı ıskalayıp dikiz aynasını kırıp dışarı çıkar. Ve Altıncı mermi... Altıncı mermi başkan Kennedy'yi tam kafasından vurur. Başkanın kafasını parçalayan mermi bulunamaz.

Suikasttan sonra yapılan araştırmalarda Kennedy'yi sözde komünistlerden vatan haini Lee Harvey Oswald'ın vurduğu iddia edilir. Ortada altı mermi olmasına rağmen Oswald'ın tek katil olduğu görüşüne varılır. İddialara göre Oswald, Texas Okul kitapları bürosunun altıncı katındaki pencere dibinden İtalyan yapımı "Mannlicher Caracano" marka sniper tüfeği ile altı kez ateş ederek Başkanı öldürmeyi başarmıştır. Lee Harvey Oswald apar topar hapsi boylamıştır. Deliller birden çok sayıda keskin nişancının olduğunu göstermesine rağmen, İsrail denetimindeki Amerikan derin devleti, suçu Lee Harvey Oswald'ın üzerine atarak diğer delilleri bir bir yok etmiştir. Suikastı gören 57 kişi ölü bulunmuş, ölümler kaza veya intihar ile açıklanmıştır. Lee Harvey Oswald ise suikasttan iki gün sonra, mahkeme çıkışında yüzlerce FBI ajanı ve polisin arasında Yahudi bir bar işletmecisi olan Jack Ruby tarafından öldürülmüştür. Bu Amerikan milliyetçisi Yahudi, Lee Harvey Oswald'ı öldürmesinin nedenini ise "komünistlerden Amerika'nın aldığı intikam" olarak yorumlamıştır.

Birden çok sayıda keskin nişancı tarafından vurulan Kennedy'nin otopsisini Amerikan ordusundaki üst düzey amiral ve generaller yürütmüş ve otopsideki suikast delillerini bir bir sabote etmişlerdi. Ailesi, Kennedy'nin kafasının kesilerek incelenmesini ve böylelikle gerçek suikastçıların bulunmasını istediğinde ise, Amerikan birimleri konuyu şiddetle reddetmişlerdir. Kennedy apar topar gömülerek konu örtbas edilmiştir. Başkan Kennedy'nin suikast sonucu öldürülmesinden sonra başkan adayı olan kardeşi senatör Robert Kennedy de bir basın toplantısı sırasında İsrail işbirlikçisi Filistinli bir genç tarafından kurşunlanarak öldürülmüştür.

KENNEDY SUİKASTININ SONUÇLARI

İsrail, Kennedy'nin kapattığı Dimona çölündeki nükleer santralini tekrar açmış ve nükleer silah üretimine eskisi gibi devam etmiştir. Başkan Kennedy'nin çıkarttığı, Federal Reserve Bank'ın elinden Amerikan dolarını basma yetkisini alan 11110 sayılı kanun iptal edilmiş ve Amerikan dolarını basma yetkisi tekrar Rotschild ailesine ait olan Federal Reserve Bank'a verilmiştir. II. Dünya savaşından sonra ılımlı ve sakin bir politika izleyen Amerika devleti özellikle Kennedy suikastından sonra soğuk savaş sürecini de başlatmıştır.

Amerika ile Sovyet Rusya arasındaki soğuk savaştan tüm dünya devletleri çok olumsuz yönde etkilenmiştir. Amerika ile Sovyet Rusya arasındaki silahlanma rekabeti adeta bir sidik yarışına dönmüştür. Amerika tüm dünya genelinde emperyalist faaliyetlerine hız vermiş ve Vietnam'a saldırmıştır. Vietnam'da binlerce kişinin ölmesine ve birçok ülkenin bu savaştan dolaylı olarak zarar görmesine neden olmuştur.

Amerika'da İsrail lobisi ise iyice pervasızlaşmış ve yönetimde söz sahibi olmuştur. Amerika İsrail Devletinin yaptığı katliamlara sesini çıkaramaz hale gelmiş ve İsrail ile suç ortaklığı yapmaya başlamıştır. En basitinden örnek vermek gerekirse İsrail devletinin çok gizlice yürüttüğü "Samuel Vanunu'yu kaçırma operasyonu"na istemeden şahit olan bir Amerikan Fırkateynindeki 23 deniz piyadesi İsrail hücum botları tarafından açılan ateşle öldürülmüştür. Denize düşüp kaçmaya çalışan askerler bile İsrailliler tarafından öldürülmüştür. Olayın basına sızmasınaizin verilmemiş ve yahudilerin kontrolündeki Amerikan basını konuyu haber bile yapmamıştır.

CIA tüm dünyada ''komünizmle mücadele'' doğrultusunda adına GLADIO denilen ve Beyrut'taki gerilla kamplarında eğitilen katillerden ve paralı askerlerden oluşan gizli bir ordu hazırlamış ve bu paralı katilleri maaşa bağlayarak dünyanın her yerinde komünistleri ve sol düşüncelileri öldürmekle görevlendirmiştir. Bu bağlamda Türkiye'deki sağ-sol çatışmaları, siyasi amaçlar için işlenen cinayetler, katliamlar, terörist eylemler, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilmesi ve 12 Eylül darbesi hep Gladio'nun eserleridir. Gladio ordularının kurulması ne tesadüfse Kennedy suikastından hemen sonraya denk gelir. Amerika'nın "Büyük Ortadoğu Projesi" başlamıştır.

Büyük Ortadoğu Projesinin diğer adı ise Büyük İsrail Devleti projesidir. Kennedy suikastından sonra Büyük İsrail Devleti Projesine hız verilmiştir. Büyük İsrail Devleti Tevrat'ta Tanrı Yehova'nın Yahudilere vaad ettiği topraklardan oluşmaktadır.

11 Eylül saldırıları, Münih'teki eylemler ve daha birçok terörist eylem aslında Büyük İsrail Devleti projesinin bir parçasından başka bir şey değildir.

DEVAMI: KORONAVİRÜS BİYOLOJİK SİLAH MI? ROTHSCHILD AİLESİ’NİN ROLÜ VE YENİDÜNYA DÜZENİ OLACAK…

TÜRKİYE’DE 5G, 2021 YILINDA ÇALIŞMAYA BAŞLAYACAK

ULAK Haberleşme AŞ Genel Müdürü Metin Balcı, şirket olarak yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını döneminde, herhangi bir kesinti olmadan 5G radyo ile birlikte 5G teknolojisinin farklı birimlerini geliştirmek için çalıştıklarını belirterek, "MİLAT Ağ Yönetim ve Analiz Sistemimiz (MAYA) 5G'ye hazır bir ürün olarak sahada, diğer taraftan 5G radyo ve çekirdek şebekemizi de 2021 ortasında hazır edeceğiz." dedi.

Balcı ULAK'ın, zenginleşen yerli ve yabancı ekosistemiyle Türkiye'nin geniş bant iletişim altyapısına özgün teknolojiler ve global ölçekte çözümler kazandırmak vizyonuyla çalışmalarını sürdürdüğünü söyledi.

"SALGIN DÖNEMİNDE İLETİŞİM ALTYAPISININ ÖNEMİ DAHA İYİ KAVRANDI"

Balcı, salgın döneminde iletişim altyapısının öneminin daha iyi kavrandığına dikkati çekerek, şöyle konuştu:

"Evrensel Projesi kapsamında, 700'ü aşkın köy okulu öğrencisi ULAK baz istasyonları vasıtasıyla EBA'nın online eğitim sistemine ulaştı. Eğitim ve iletişim sürekliliğini sağlamadaki katkımızı gördükçe çalışma azmimiz artıyor. Aynı şekilde 5G teknolojisini de geliştirip sağlıklı bir şekilde kullanıma aldığımızda, hayatımızın ayrılmaz bir parçası olan iletişim altyapılarımızda kendimizi daha güçlü, güvende ve güvenilir hissedebileceğiz."

Balcı, 5G teknolojisinin farklı birimlerini geliştirmek için çalışmalarının da sürdüğüne işaret ederek, "MAYA, 5G'ye hazır bir ürün olarak sahada, diğer taraftan 5G radyo ve çekirdek şebekemizi de 2021 ortasında hazır edeceğiz." ifadelerini kullandı.

5G baz istasyonu (5G radyo ve erişim şebekesi) çalışmalarına 2018'de ASELSAN ve Turkcell ile TÜBİTAK projesi kapsamında başladıklarını hatırlatan Balcı, 2019'un sonlarına doğru, yaptıkları çalışmaların yine TÜBİTAK tarafından desteklenen Uçtan Uca Yerli Milli 5G (UUYM5G) projesi kapsamındaki çalışmalarla birleştirildiğini anlattı.

Balcı, bu proje kapsamında çalışmaların daha da güçlenerek devam ettiğini belirterek, "UUYM5G projesinden sonra 2021'de başlaması planlanan ve ülkemizin 5G çalışmalarının ürünleşme sürecinde önemli yer tutacağına inandığımız TÜBİTAK 5G Sanayi Yenilik Ağ Mekanizması (SAYEM) Projesi çalışmalarına yönelik hazırlıklar da ULAK Haberleşme liderliğinde yürütülmektedir." diye konuştu.

"YERLİ VE MİLLİ TASARIMLARLA DİKEY UYGULAMALAR ÇALIŞTIRILABİLİR SEVİYEDE"

ULAK'ın, Türkiye'nin geniş bant iletişim teknolojileri alanındaki öncü firmalarla yürüttüğü iş birliği ve UUYM5G Projesi kapsamındaki müşterek çalışmalarla ULAK markasının Türkiye'de ve yurt dışı pazarlarda yaygınlaşarak güçleneceğini dile getiren Balcı, "Tüm bu çalışmalarımızın 2020'de çeşitli aşamalarda test ve gösterimi yapıldıktan sonra 2021'de saha testlerinin gerçekleştirilmesini ve 2022'de operatörlerimizin kullanımına sunulmasını hedefliyoruz." değerlendirmesinde bulundu.

Balcı, geliştirilen yerli ve milli tasarımlarla, dikey uygulamaların çalıştırılabilir seviyeye geldiğine dikkati çekerek, otonom bir aracı ve bir fabrikanın gerçek zamanlı süreçlerini yönetmenin (operatörlerle birlikte) sundukları altyapıyla mümkün olduğunu ifade etti.

Dikey sektörlerdeki çalışmaları 5G'yi beklemeden, dışarıdan gelen dikteleri doğrudan kabullenmeden, hazır çözümlerin ve sistemlerin dayanılmaz cazibesine kapılmadan, mevcut 4,5G çözümlerle adreslemeye, bu süreçte alan uzmanlıklarını genişletmeye ve uygulama seviyesinde tecrübeleri artırmaya gayret ettiklerini vurgulayan Balcı, şunları kaydetti:

"Türkiye olarak baz istasyonu üreten ve sahada çalışır vaziyette kurabilen 5-6 ülkeden biri olduk. 5G ve ötesine doğru önümüzdeki dönem geniş bant iletişim teknolojilerinde yerli ve milli sistemlerin yapılabilirliğine olan güvenin artırılması konusunda ULAK önemli bir referans oluşturdu.

Hızla değişen ve yüksek teknoloji gerektiren iletişim altyapılarında ülke olarak teknolojik, ekonomik ve güvenlik açısından yerli ve milli ürünlerimizle yerimizi almalı ve bu başarıyı sürdürebilir kılmalıyız. Bunun yolu ULAK ile yakaladığımız fırsatın farkında olarak, potansiyelimizi kullanmaktan geçiyor.

Yeni teknolojileri üretmeye devam ederken, teknolojiye yön verdiğimiz günleri hedeflemek bu sayede mümkün. ULAK olarak, operatör şebekelerimizde aktif hizmet verirken, ekosistemimizle 2021'in ortasından itibaren hayata geçireceğimiz 5G çözümlerimiz ve yaşantımızı kolaylaştırıcı özgün dikey uygulamalarımızla ülkemizin gelişimine katkıda bulunacağız."

KÜRESEL SİYASETİN GELECEĞİ VE TÜRKİYE

(Anadolu Ajansı Analiz)

Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının insanlık tarihi açısından önemli bir kilometre taşı teşkil edeceği şimdiden yaygın bir kanaate dönüşmeye başladı. Tarihin hiçbir döneminde hiçbir salgın Kovid-19 kadar küresel bir etkiye sahip olmamıştır.

Bunun en önemli göstergesi neredeyse hiç kimsenin salgın öncesi en sıcak tartışmaları bile hatırlayacak durumda olmaması. Etkileri açısından bakıldığındaysa, birçok kişinin iddia ettiği “bundan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı” ve “yeni normallerin” oluşacağı yargısı her geçen gün biraz daha doğrulanıyor. Hiç şüphe yok ki bu yeni durumun bireyleri, devletleri ve uluslararası siyaseti etkileyen yönleri olacaktır.

Kovid-19 salgınının bireylerin hayatına ve devletlerin politikalarına nasıl etki edeceğine dair geniş bir yazın da şimdiden oluşmaya başladı. Meseleyi uluslararası sistem ve küresel siyasete etkisi açısından ele alan sınırlı sayıdaki çalışma, doğal olarak ağırlıklı bir şekilde bir durum değerlendirmesi niteliği taşıdığından, geleceğe yönelik projeksiyonlara duyulan ihtiyaç gün geçtikçe artıyor. Kovid-19’un nasıl sonuçlanacağı, küresel siyasette ve Türkiye’de ne gibi sonuçlara yol açacağı, cevaplanması merakla beklenen sorular olarak karşımızda duruyor. Görünmez düşman Kovid-19’un etkisi hâlâ devam ettiğinden bu soruların halihazırda verilebilecek kesin ve tek bir cevabı bulunmuyor. Bu süreçte olsa olsa bir takım öngörülerde bulunmak mümkün olabilir.

Uluslararası sistemde artan belirsizlik, düzensizlik ve ilkesizlik hali

Mart 2020’de baskın bir şekilde küresel siyasetin gündemine gelen Kovid-19 salgını uluslararası sistem açısından bir milat niteliği taşıyor. Fakat uluslararası sistemdeki değişiklikler ve yapısal değişimler ilk defa salgın sonrasıyla gündeme gelmiş değil.

Doğrusu, uzunca bir süredir küresel eğilimler açısından bakıldığında dünya siyasetinde belirsizliğin, düzensizliğin ve ilkesizliğin arttığı bir dönem yaşanıyordu. Bu durum, teknik olarak Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle başlatılabilecek olsa da fiili olarak 11 Eylül’de İkiz Kuleler’e yönelik saldırıyla başlatılabilir.

Özellikle de 2008 ekonomik krizinin ardından yükselen sağ ve popülist liderlerin iktidara gelmeleriyle bu durum çok daha belirgin oldu. Son yıllarda küresel siyasetin işleyişine bakıldığında geçmişten gelen birtakım uluslararası normların, ilkelerin, teamüllerin ve uygulamaların sıklıkla açık bir şekilde ihlal edildiği bilinse de bu alenen ve özensizce yapılan ihlaller geçtiğimiz on yıl içerisinde yalın bir şekilde, oldukları gibi gündeme gelmemişti. Bilhassa, küresel güçler uluslararası hukuk ve teamülleri sıkça göz ardı ederek diğer devletlerin iç işlerine müdahale etmekten imtina etmemekteler.

Uluslararası sistemde yaygın bir hal alan bu belirsizlik, düzensizlik ve ilkesizlik Kovid-19’un yaşandığı bugünlerde de devam ediyor ve bundan sonra da artarak devam etmeleri öngörülüyor. Uluslararası sistemdeki söz konusu belirsizlik ve düzensizliğin ortaya çıkmasında esasen belirleyici olan, küresel lider rolünü oynayan ABD’nin izlediği politikaların etkisidir.

Örneğin Donald Trump’ın ABD başkanı olarak seçildiği 2017’den bu yana ABD’nin onlarca uluslararası hukuk kuralını açıkça ihlal ettiği biliniyor. Suriye’ye ait Golan Tepeleri’nin İsrail’e verilmesi ve Kudüs’ün uluslararası statüsünü ihlal ederek İsrail’in başkenti yapılmasına izin vermesi, terör örgütü PKK/PYD’ye binlerce tırlık silah/mühimmat yardımında bulunması gibi politikalar bunların en fazla bilinenleri.

Kovid-19 salgını uluslararası sisteme dair yoğun sorgulamalara yol açtığı gibi küresel yönetişim ve işbirliğine dayanan vizyonun gözden geçirilmesine fırsat sağlıyor. Küresel salgınla birlikte uluslararası örgütlerin varlık ve işlevleri her zamankinden daha fazla sorgulanmaya başlandı.

Washington yönetimi küresel anlamda süper güç olmanın avantajlarından yararlanmada herhangi bir sınır tanımazken, küresel sorunların külfetini ise üstlenmekten imtina ediyor. Küresel sorunlarla karşı karşıya kaldığında süper güç olarak üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmek yerine ABD yönetimi Amerikan çıkarlarını öne sürüyor.

Trump, Kyoto Protokolü’ne imza atmayarak gösterdiği yaklaşımı şimdi de Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) sağladığı maddi desteği dondurarak gösterdi. Bu ve benzeri durumlarda öne çıkan meşhur “America First” (Önce Amerika) yaklaşımıyla ABD, dünya liderliğinin sorgulanmasına yol açtı.

Doğrusu, uluslararası sistemde artan belirsizlik, düzensizlik ve ilkesizliğin ortaya çıkmasında en çok payı olan devlet olsa da bundan ABD yönetimi tek başına sorumlu değil. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) de bunda sorumlulukları bulunuyor.

Birleşmiş Milletler’e üye 193 ülke arasında güvenlik ve barışı korumakla yükümlü olan Konsey’in hem Kovid-19 salgını süresince hem de öncesinde kendisine biçilen misyonu gerektiği gibi yerine getiremediği görülüyor. Konseyin yapısı ve işleyişinden kaynaklanan bir hal olarak, daimî 5 üyenin çıkarları[na dokunan durumlar] dışında uluslararası sistemde artan belirsizlik, düzensizlik ve ilkesizlik hali olarak ifade ettiğimiz durumun iyileştirilmesine dair herhangi bir adım atılamamakta.

Bu durum uzunca yıllardır meşruiyeti sorgulanan BMGK’nın bundan sonra daha fazla sorgulanmasına yol açacak. İnsanlığın yüz yüze geldiği en büyük felaketlerden birinin yaşandığı bu günlerde Konsey, uluslararası güvenlik ve barış adına herhangi somut bir adım atmak bir yana, toplantı bile yapamayıp karar almaktan aciz bir görünüm arz ediyor.

Uluslararası sistemin işleyişine dair yeni bir mutabakat sağlanmadığı müddetçe de bu durum sürmeye devam edecek.

Dolayısıyla, egemen devletlerin kahir ekseriyeti, aralarındaki eşit olmayan şartlar ve durum itibarıyla mütemadiyen küresel devletlerin meydan okumalarıyla karşı karşıya kalmaktalar.

Uluslararası sistemdeki artarak devam eden belirsizliğin bertaraf edilmesinde uluslararası toplumun yetersiz kaldığı biliniyor. Uluslararası hukukun temel ilke ve teamüllerinin aşındığı böylesi bir yaklaşımı Türkiye’nin kabul etmesi mümkün değil.

Böylesine bir davranış Türkiye’nin geçmişten gelen ve halihazırda sahip olduğu iddialarına uygun düşmüyor. Türkiye’nin reelpolitiğe teslim olmadan uluslararası sistemin işleyişine dair yeni bir yaklaşım sergilemesi bekleniyor.

Uluslararası örgütler önce sorgulanacak sonra güçlenecek

Kovid-19 salgını uluslararası sisteme dair yoğun sorgulamalara yol açtığı gibi küresel yönetişim ve işbirliğine dayanan vizyonun gözden geçirilmesine fırsat sağlıyor.

Küresel salgınla birlikte uluslararası örgütlerin varlık ve işlevleri her zamankinden daha fazla sorgulanmaya başlandı. Küresel kurumlarda açık seçik bir yönetişim zaafının olduğu tespitini de yapabiliriz.

Peki ortada ciddi bir başarısızlık olduğu düşünülüyorsa uluslararası örgütlerin meşruiyeti sorgulanmalı değil mi? Elbette söz konusu örgütlerin işlevleri ve kurumsal yapıları itibarıyla bir sorgulama yapılmalı fakat bu sorgulamanın bu kurumların meşruiyetleri zemininde yapılmaması gerekiyor. Çünkü salgın süreci bize, uluslararası örgütlerin ne kadar gerekli olduğunu açık bir şekilde gösterdi.

Küresel etkileşimin bu denli yaygın olduğu bir dünyada küresel yönetişim ve işbirliğine ihtiyaç her geçen gün artıyor. Küresel bir salgınla etkili bir mücadele yine küresel bir dayanışmayla mümkün olabilir.

Ülkelerin tek başlarına Kovid-19 ve benzeri krizlerin üstesinden gelemeyeceği bizzat içinden geçtiğimiz şu salgın günlerinde net bir şekilde anlaşılmış durumda. İnsan etkileşiminin, sermaye ve mal akışının bu kadar yoğun ve girift olduğu bir dünyada meselenin sınır aşan boyutu dikkate alınmalı.

Uluslararası kurum/kuruluşların olmadığı veya zayıf olduğu bir çözüm gerçekçi görünmüyor. Sorun küresel olunca başarılı da olsa yerel çözümlerle sorunların üstesinden gelmek, uluslararası sistemin istikrarı ve güvenliği için yeterli olmuyor.

Bu çerçevede, uluslararası bir örgüt olan DSÖ, konu sağlıkla ilgili olduğu için salgın günlerinde sıkça gündeme geldi. Salgın dönemindeki performansına bakıldığında DSÖ’ün çok başarılı bir profil çizmediği, sürece dair çok fazla çelişki ve soru işaretlerine sebep olduğu görülüyor.

 Örgütün ihmalleri ve salgına verdiği yetersiz tepkiye dair eleştiriler haklı olmakla birlikte DSÖ’nün mevcut yapısı ve işleyişini dikkate aldığımızda yapabileceklerinin sınırlı olduğunun da altı çizilmesi gerekiyor. Ayrıca DSÖ’nün çok fazla eleştirilmesinde Trump yönetiminin önemli bir etkisi de oldu. Kovid-19 sürecini yönetmede ve gerekli tedbirleri almada ciddi zafiyet gösteren yönetim ABD kamuoyunda çok yoğun eleştirilerle karşı karşıya kaldı.

Başkan Trump, hem yaklaşan başkanlık seçimlerine bir yatırım olarak hem de salgının yönetimindeki başarısızlıklarını örtbas etmek için, salgını geç duyurduğu gerekçesi ve Çin yanlısı hareket ettiği iddiasıyla DSÖ’yü ağır şekilde eleştirdi. Şüphesiz DSÖ’nün bu denli eleştirilmesinin arkasında ABD’nin uzunca bir süredir Çin’in yükselişine dair verdiği mücadele yatıyor. Bu sebeple, genel olarak siyasi mülahazalar barındıracağı endişesiyle DSÖ’ye yapılan eleştiriler konusunda daha ihtiyatlı olunması yerinde bir yaklaşım olacaktır.

Meşruiyet sorunu olmayan bu kurumların, birtakım eksiklik ve ihmalleri yüzünden topyekûn işlevsiz ilan edilmesindense yapılacak bazı yapısal düzenlemelerle kurumsal anlamda daha işlevsel bir hale getirilmeleri daha isabetli olacaktır. Zira, salgın sonrasında tüm devletlerin ortak akılla alacağı karar da muhtemelen DSÖ gibi uluslararası örgütlerin daha işlevsel hale getirilmesi olacaktır.

Nihayetinde gerekli olan bu tür sorgulamalar neticesinde söz konusu örgütlerin zayıflamak bir yana, güçlenerek yollarına devam etmesi bekleniyor.

Türkiye’nin özelikle de uluslararası örgütlerde daha aktif rol alması ve yapıcı bir tutum sergilemesi bu açıdan çok önemli. Sahip olduğu güçlü sağlık altyapısıyla Türkiye gibi Kovid-19 salgınını yönetmede başarılı ülkelerin başta DSÖ olmak üzere söz konusu diğer uluslararası örgütlerin yeniden yapılanmasında inisiyatif alıp reform yapımına katkı sunması küresel sistemin geleceği açısından önemli işlevler görecektir.

Türkiye için tarihi bir fırsat

Gerek uluslararası sistemdeki belirsizlik, düzensizlik ve ilkesizliğin kaygı verici durumu gerekse de uluslararası örgütlere dair sorgulama süreçlerinin küresel siyasete önemli etkileri olacak.

Peki, uluslararası sistemin bir üyesi olan Türkiye’nin Kovid-19 salgını sonrasında mevcut durumu dikkate alarak nasıl bir pozisyon alması kendi menfaatleri açısında uygun olacaktır? Elbette bununla ilgili çok daha geniş çaplı bir gelecek projeksiyonuna ihtiyaç duyuluyor fakat yukarıda zikredilen iki temel hususa dair birtakım politikaların takip edilmesi isabetli olacaktır.

Uluslararası sistemdeki artarak devam eden belirsizliğin bertaraf edilmesinde uluslararası toplumun yetersiz kaldığı biliniyor. Uluslararası hukukun temel ilke ve teamüllerinin aşındığı böylesi bir yaklaşımı Türkiye’nin kabul etmesi mümkün değil. Böylesine bir davranış Türkiye’nin geçmişten gelen ve hâlihazırda sahip olduğu iddialarına uygun düşmüyor.

Türkiye’nin reelpolitiğe teslim olmadan uluslararası sistemin işleyişine dair yeni bir yaklaşım sergilemesi bekleniyor. Uluslararası sistemdeki menfi durumun etkilerinden kurtulmak için Türkiye’nin güç dengesini iyi okuyarak kuracağı ittifaklarla kurumsal/örgütsel bir çatı altında varlığını sürdürmesi en uygun yol olacaktır. Böylelikle, Türkiye hâlen üyesi olduğu Birleşmiş Milletler (BM), NATO, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), Kuala Lumpur Zirvesi ve diğer bölgesel ve uluslararası örgütlerde çok daha aktif bir rol alarak, uluslararası sistemde küresel güçler tarafından özensizce izlenen ulusal çıkarlar cenderesinden kendini kurtarabilme imkânı elde edecektir. Zira uluslararası sistemde istikrarı sağlamak, küresel güçlerin keyfî davranışlarına engel olmak uluslararası hukukun işletilmesiyle, daha da önemlisi uluslararası toplumun harekete geçirilmesiyle mümkün olacaktır. Hiçbir küresel güç uluslararası toplumun baskısını ilanihaye göz ardı edemez.

Başka bir açıdan bakıldığında Türkiye’nin uluslararası sistemin sorunlu işleyişine karşı son yıllarda dile getirdiği “Dünya beşten büyüktür” söylemi “daha adil” yeni bir dünya sistemi arayışına katkı sağlayacaktır.

Normal şartlarda uluslararası gündemde yer bulması zor olan bu tür hoşnutsuzluklar, Kovid-19 salgını gibi tüm insanlığı tehdit eden olağanüstü durumlarda dile getirildikleri takdirde çok daha güçlü karşılıklar bulabilir. Üstelik BMGK’nın tüm insanlığın ortak düşmanı olan Kovid-19 gibi bir konuda harekete geçememesi mevcut uluslararası sisteme olan güveni bir kez daha zedelemiş ve sistemin ve güç dengesinin değişmesi gerektiğine dair tartışmaları gündeme getirmiştir

 Türkiye’nin bilhassa benzer durumdan rahatsız olan Hindistan, İran, Güney Afrika, Brezilya vb. ülkelerle tesis edeceği güçlü ve kalıcı ilişkilerle mevzubahis olumsuz tablonun yüksek sesle gündeme gelmesi daha kolay olacaktır. Fakat uluslararası sistemde yerleşik bunca kurum ve politika varken “yeni bir dünya düzenine” geçmek ve küresel sistemde köklü değişikliklerin gerçekleşmesi çok da kolay olmayacaktır. Yapılması gereken şey, Türkiye’nin bu yöndeki gelişmeleri yakından takip edip imkanları elverdiği ölçüde katkı vermesidir. Bu yönde sonuç almak için ısrarla ve sabırla sorunların üzerine gitmesidir.

Türkiye’nin özelikle de uluslararası örgütlerde daha aktif rol alması ve yapıcı bir tutum sergilemesi bu açıdan çok önemli. Sahip olduğu güçlü sağlık altyapısıyla Türkiye gibi Kovid-19 salgınını yönetmede başarılı ülkelerin başta DSÖ olmak üzere söz konusu diğer uluslararası örgütlerin yeniden yapılanmasında inisiyatif alıp reform yapımına katkı sunması küresel sistemin geleceği açısından önemli işlevler görecektir. Bu yönde atılacak adımlar ve müspet yaklaşımlar küresel iddiaları olan ve küresel aktör olmaya çalışan orta büyüklükteki bir ülke olarak Türkiye’nin dünya siyasetindeki güvenirliğini de arttıracaktır.

Daha şimdiden Türkiye bu konuda kayda değer adımlar attı. Türkiye küresel güçlerin aksine, Kovid-19 salgınıyla mücadelede çok daha fazla sorumluluk almış, sanayi olarak çok daha gelişmiş ülkelerin de aralarında yer aldığı onlarca ülkeye yüklü miktarlarda tıbbi malzeme ve sağlık ürünleri yardımında bulunmuştur. İşte tüm bunlar, salgını önlemede “herkesin kendi başının çaresine baktığı” bugünlerde dost-düşman herkes tarafından bir kenara not edildi, Türkiye’nin karnesine ise olumlu bir not kaydedildi.

ERDOĞAN İLE BATI’NIN SAVAŞI

(Bercan Tutar.Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü)

Korona salgınına bel bağlayan felaket tellallarının hevesleri yine kursaklarında kaldı. Salgına karşı sergilenen üstün başarı iç ve dış düşmanlarımızın kimyalarını alt üst etti. 'Erdoğansız Türkiye' senaryoları suya düşünce yine zıvanadan çıktılar.

Travmaları derinleşen çevreler için en kötüsü ise Suriye'nin ardındanLibya'da da dengeleri değiştiren Türkiye'nin korona sonrası küresel sistemin en güçlü adaylarından biri olarak belirmeye başlaması.

Düşmanlarımız da biliyor ki bütün gözler yeni dünyanın umudu haline gelen Türkiye'de. Hatta daha şimdiden Türkiye'nin Çin'e alternatif yeni küresel üretim merkezi olmasına yönelik hazırlıklar başlamış durumda. Yüzyıllık hesapları alt üst olan köle ruhlu batıcı muhalefet işte bu yüzden histerik hezeyanlar içinde.

Dışarıdaki efendileri adına darbe imasında bulunup darağacı mesajları veren bu yerli mutantlar, ekonomimize saldıran küresel finans çetelerinin gönüllü birer siyasi taşeronu olarak çalışmaktan hiç de hayâ etmiyorlar.

***

Darbe çağrıları ile ekonomik saldırıların dışarıdan ve içeriden eş zamanlı olarak devreye sokulması aslında Başkan Erdoğan ile hesabı olanların ne kadar sıkıştıklarının da işareti sayılır. Bu nedenle Erdoğan'ın her hamlesi öfkelerini daha da kamçılıyor. Ancak ne yapsalar da Türkiye'nin çağı adım adım geliyor.

İslam dünyası ile bölgesinin lider ülkesi olan Türkiye her krizde daha da büyüyerek küresel bir güce dönüşüyor. Bunu gördükçe kuduruyorlar. Zira Başkan Erdoğan liderliğindeki Türkiye'nin bileğini bükemeyeceklerininfarkındalar.

İşte bu yüzden dünya yıkılsa bir araya gelemeyecek odaklar tıpkı Gezi ve 15 Temmuz darbe girişiminde olduğu gibi yine Sayın Erdoğan'a karşı aynı anda kılıç çekiyor.

Pavlovcu refleksle hareket eden bu iç ve dış düşmanlar ülkemize ve liderine karşı yine tek yumruk halindeler.

Soros'un milisleriyle Ergenekoncular, burjuvalarla sosyalistler, muhafazakârlarla siyonist- evanjelikler, darbeci FETÖ’cülerle liberaller ve ulusalcı CHP ile PKK'lılar Reis'e karşı omuz omuzalar.

***

Şimdi tasması Washington ve Londra'daki bazı kirli lobilerin elinde olan bu farklı çevrelerin Erdoğan'a ve Türkiye'ye saldırmasındaki senkronizasyon bir tesadüf olabilir mi?

Elbette değil. Bu sistematik saldırıların temelinde üç önemli faktör yatıyor. İlki Erdoğan'ın içeride ve dışarıda çatışma yerine insan temelli bir adalet ve kalkınma anlayışını hayata geçirmesi... İkincisi Erdoğan'ın izlediği stratejiyle İslam ülkelerinin de kalkınabileceklerini Türkiye örneğinde ispatlaması... Üçüncüsü de emperyal sistemin Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz'deki sömürgeci planlarına ağır darbeler indirmesi...

Bu bağlamda Sayın Erdoğan'ın izlediği siyaset bölge ile ilgili hesabı olan kolonyal aktörlerin bütün planlarını yerle bir ediyor. Çünkü emperyal güçler için asıl mesele hedef alınan ülkelerin darbeci Sisiler veya soykırımcı Esadlaryoluyla vesayet altına alınmasıdır.

Ne var ki sadece oyuncuları değiştirerek eski sömürüyü yeni aktörlerle devam ettirme tezgâhı artık Türkiye'de işlemiyor. İşte Başkan Erdoğan'a yönelik hayâsız saldırıların temelinde onun ülkesini işgalci canavarlara kurban vermemesi, zalimlere karşı her zeminde mazlumları ve Hakk'ı savunması yatıyor.

O "RUH" "BEDENİ"NE KAVUŞUYOR

(Bülent Erandaç... Takvim Gazetesi Yazarı)

CORONAVİRÜS gölgesinde kalmasın. Başkan Recep Tayyip Erdoğan-Türk Devlet Aklı'nın emperyalistlere attığı tokatların sayısı giderek artıyor. Libya'da Türk askeri yine tarih yazıyor. Emperyalistlerin kuklası Hafter adım adım toprağa gömülüyor. Türk donanması, Doğu Akdeniz'de de yine tarih yazıyor.

İsrail-Rum-Mısır'ın maddiyatçı dostları birer birer kaçıyor. Amerikan, Fransız, İtalyan petrol şirketleri birer birer tüyüyor. Rumlar/ Yunanlılar ağlıyor.

SDE Başkan Yard. Alper Tan değerlendirdi

Corona sonrası stratejik hamlelerini çok iyi uygulayan Türkiye'nin yeniden dirilişini SDE (Stratejik Düşünce Enstitüsü ) Başk. V. Alper Tan, TAKVİM okurlarına değerlendirdi:

COVID-19 salgınıyla beraber Modern Uluslararası Sistemin çürümüşlüğü ve acziyeti ile yeni sistem arayışları ve tartışmaları hızlandı. Yeni uluslararası sistemin ana aktörü olma yolunda Türkiye'mize bakalım. 600 seneden fazla yaşayan ve hayatının önemli bir döneminde dünya güç dengesinde merkezi durumda olan Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı neticesinde parçalanınca ve toprakları paylaşılınca her şey bitmiş midir? Yoksa bazı şeyler devam etmiş olabilir mi? Böyle büyük bir devleti bu kadar uzun süre ayakta tutan ruh, şuur, maneviyat veya zihniyet de coğrafya ile beraber parçalanarak yok olmuş olabilir mi? Selçuklu ve Osmanlı gibi şaheser devletler ortaya koymuş, binlerce yıllık devlet geleneği olan bir milletin, savaşı kaybedince ruhunu, zihniyetini de kaybettiğini düşünmek akla uygun değildi... Bu "ruh"u Türkiye Cumhuriyeti'nin temsil ve devam ediyor. Osmanlı Devleti'nin parçalanmasından sonra muhtemeldir ki bu ruh, dünyanın büyük kısmında zaten önceden var olan istihbarat ağı ve çeşitli biçimlerdeki sosyal ağlar üzerinden diri tutulmuş ve her geçen yıl daha da güçlenerek büyümüştür.

2'nci yüzyıl başında, NATO'nun düşman konseptine ana hedef olarak "İslam" yazıldı. ABD, George Bush'un "Haçlı Seferi" dediği "Uluslararası Koalisyon" ile Müslüman Afganistan'ı, Irak'ı işgal etti. Batının korkusu, hırsı ve kini o kadar fazlaydı ki bu defa IŞID'i bahane ederek Suriye'ye asker gönderdiler. Küçük bir örgüte karşı, dünyanın en güçlü ordu, ekonomi ve teknolojilerine sahip 70 civarında devletten oluşan bir "koalisyon" kurdular. Bunların Suriye'de yerel müttefikleri ise Marksist Leninist PKK-YPG idi. Batının bu faaliyetlerinin asıl hedefi Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından beri bedenini arayan ruhun dönüşünü engellemek ve ona gözdağı vermektir. Türkiye'nin Yeni Osmanlı olarak itham edilmesinden kastedilen o ruhun tekrar tecessüm etmesiyle bütün Müslümanların irade ve karar merkezi haline dönüşme potansiyeli olan Türkiye'dir.

SONUÇ

Bu kadar işi başaran bu güç ve enerji, artık ortaya çıkmaya hazırlanıyor demektir. Dünyanın yeni düzeninin ana aktörünün o gücü temsil eden devlet olacağı söylenebilir.

Yani bir asırdır açıkça görünmeyen, hissedilmeyen ama yaşayan "ruh" Türkiye merkezli olarak yeniden tecessüm ediyor..

Elon Musk: Beş yıl içinde dil öğrenmeye gerek kalmayacak

Tesla CEO’su Elon Musk, üzerinde çalıştığı bir teknoloji sayesinde beş yıl gibi kısa bir süre içinde insanların konuşmaya ve dil bilmeye ihtiyacı olmayacağını açıkladı.

Tesla CEO’su ve grişimci Elon Musk, ABD’dek, The Joe Rogan Experience isimli programda sahip olduğu nöroteknoloji firması Neuralink'in çalışmaları hakkında açıklamalarda bulundu.

48 yaşındaki iş insanı, şirketin önümüzdeki yıl içinde ilk kez bir Neuralink cihazını insan beynine bağlayabileceğini umduğunu söyledi. Bunan göre pille çalışan bir çip, kafatasına yerleştirilecek ve beyne elektrotlar gönderebilecek.

“Beyninizdeki herhangi bir yerle arayüz kurulabilir, bu yüzden cihaz görme yeteneğinizi iyileştirebilir” diyen Musk, ilk nesil cihazların beyin yaralanmalarını ve bozukluklarını tedavi etmeye odaklanmasına rağmen, daha sonra bunların çok daha fazlasının gerçekleşebileceğini ekledi:

"KONUŞMAYA GEREK KALMAYABİLİR"

"5 yıl içinde konuşmanıza gerek kalmayabilir. Duygusal nedenlerle bunu hala yapabiliriz. Ancak bu cihazlarla çok hızlı ve daha hassas bir şekilde iletişim kurabilirsiniz. Dile ne olacağından emin değilim. Böyle bir durumda Matrix gibi bir şey olurdu. Farklı bir dilde mi konuşmak istiyorsunuz? Sorun değil, sadece programı indirin.”

40,7 milyar dolar serveti bulunan Musk’ın dikkat çeken açıklaması, Tesla’nın hisse fiyatlarının düşmesinin ardından birkaç saat sonra geldi.  ELON MUSK İNSAN BEYNİNİ BİLGİSAYARA BAĞLAMAYI HEDEFLİYOR…

ÇİN’İN DENEYSEL UZAY ARACI DÜNYAYA DÖNDÜ

Çin'in uzaya gönderdiği "insan taşıyacak deneysel uzay gemisi" başarıyla iniş yaptı. Şinhua ajansının haberine göre, insansız olarak uzaya gönderilen deneysel uzay aracı, ülkenin İç Moğolistan Özerk Bölgesi'ndeki Dongfıng bölgesine yerel saatle 01.49'da indi. Uzay aracındaki astronotların taşınması için geliştirilen kapsülün hasar görmediği bildirilirken, araç yörüngede 2 gün 19 saat kaldı. Ayrıca deneysel görev sırasında geminin atmosfere girişi ve kontrolü, ısınma durumu, çoklu paraşütlerin kullanımına ilişkin gözlemler yapıldı.

Çin, söz konusu uzay aracını, ülkenin güneyindeki Haynan Adası kıyısındaki Vınçang Uzay Fırlatma Merkezi'nden 5 Mayıs'ta, Long March-5B roketiyle yerel saatle 18.00'de yörüngesine göndermişti. Çin'in inşa etmeyi planladığı uzay istasyonuna "insanlı uzay görevleri" kapsamında astronot taşıyacak roket, fırlatmanın ardından 6 dakika 8 saniye sonra önceden ayarlanan yörüngesine girmişti. İlgili uzay aracı ve Long March-5B roketi, Çin'in 2022'de kurmayı planladığı kendi uzay istasyonunun önemli basamaklarından birini oluşturuyor.

2022'de açılması planlanıyor

Çin İnsanlı Uzay Programı Baş Tasarımcısı Cou Cienping, geçen yıl kasım ayında yaptığı açıklamada, uzay istasyonunu 2022 gibi kullanıma açmayı planladıklarını açıklamıştı.

Çin uzay istasyonunun 100 ton ağırlığında olacağını ve 3 astronota ev sahipliği yapacağını belirten Cou, istasyonun inşasının asıl amacının, Çin'i Dünya'ya yakın uzay görevlerinde kısa vadede kendi teknolojisini bağımsız olarak geliştiren bir ülke haline getirmek, uzun vadede ise uzay kaynaklarının kullanımı ile uzay alanında bilimsel deneyler gerçekleştirmek olduğunu kaydetmişti.

Çin, halen aktif olan Uluslararası Uzay İstasyonu'nun 2024'te misyonunu tamamlamasıyla yörüngedeki tek daimi uzay istasyonuna sahip ülke konumuna gelece

MARMARAY’DA TARİHİ GECE: İLK KARGO TRENİ ASYA’DAN AVRUPA’YA GEÇTİ

Marmaray'dan ilk yük treni geçişi gerçekleşti. Gaziantep'ten Çorlu'ya plastik ham madde taşıyan yük treni, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu'nun katılımıyla Marmaray'dan geçişini tamamladı. Marmaray'ın Söğütlüçeşme istasyonunda trenin makinist kabinine binen Karaismailoğlu, Kazlıçeşme'ye kadar burada yolculuk yaptı. Kazlıçeşme durağında basın mensuplarına açıklamalarda bulunan Karaismailoğlu, bu akşam tarihi bir ana tanıklık ettiklerini kaydederek, yurt içi ilk yük treninin Marmaray'dan geçerek Çorlu'ya ulaşacağını söyledi. Bakan Karaismailoğlu, 1200 ton ağırlığındaki trenin 16 vagondan oluştuğunu, 32 konteyner içinde plastik ham maddesi taşıdığını anlatarak, Anadolu'dan alınan yükün Asya ve Avrupa arasında kesintisiz bir şekilde taşınacağını bildirdi. Anadolu'dan Tekirdağ'a götürülecek yüklerin daha önce trenle Derince'ye, Derince'den feribot ve devamında kara yoluyla Çorlu'da bulunan sanayi tesislerine ulaştırıldığını dile getiren Karaismailoğlu, "Bundan sonra yükler Asya'dan Avrupa'ya Marmaray'dan kesintisiz olarak geçecek. Yurt içindeki yük trenlerimizi de artık Marmaray'dan geçirmeye başlıyoruz bu akşam itibarıyla." diye konuştu. Karaismailoğlu, demir yolunda 17 yıldan beri ciddi atılımlar yapıldığını belirterek, daha önce Bakü-Tiflis-Kars hattının açıldığını, geçen hafta da Karadeniz'i Anadolu'ya bağlayan Samsun-Sivas hattının işletmeye alındığını anlattı.

BÜYÜK TEHLİKE: YAKINDA YAŞANAMAYACAK HALE GELECEK ÜLKELER BELİRLENDİ

Amerikalı ve İngiliz bilim insanları, dünyanın interaktif haritasını çıkararak üzerinde azami ısı ve nem kombinasyonlarını işledi. Çalışma, daha şimdiden dünyada yaşamanın mümkün olmadığı yerlerin olduğunu gösterdi.

Amerikalı ve İngiliz bilim insanları, dünyanın interaktif haritasını çıkararak üzerinde her bölge için ortalama hava sıcaklığına göre insan vücudunun maruz kaldığı iklim yükünü daha iyi yansıtan azami ısı ve nem kombinasyonlarını işledi. Sonuçları Science Advances dergisinde yayınlanan çalışma, daha şimdiden dünyada yaşamanın mümkün olmadığı yerlerin olduğunu ortaya koydu.

‘İnsan yaşamının fizyolojik sınırlarını aşan ölümcül yüksek ısı ve nem kombinasyonları’

Vücudun nemle karışık sıcaktan kuru sıcağa göre daha fazla etkilendiği biliniyor. Küresel iklim değişikliği ile ilgili birçok bilimsel yayında, insan yaşamının fizyolojik sınırlarını aşan ölümcül yüksek ısı ve nem kombinasyonlarının çok yakında dünyanın bazı tropikal ve subtropikal bölgelerinde yaşamayı imkansız hale getireceği belirtiliyor.

ABD’deki Columbia Üniversitesi Dünya Enstitüsü’nden ve İngiltere’deki Loughborough Üniversitesi’nden bilim insanları, elverişsiz bölgelerden toplu göçlere ve ülke ekonomilerinin çöküşüne neden olabilecek bu sınıra insanlığın ne kadar yaklaştığını açıklığa kavuşturmaya karar verdi.

Toplam 7 bin 877 meteoroloji istasyonunun verileri analiz edildi

Dünyanın farklı noktalarında bulunan toplam 7 bin 877 meteoroloji istasyonunun 1979–2017 döneminde topladığı verileri analiz eden uzmanlar, büyük bölgeler için alınan ortalama günlük ısı ve nem değerlerine değil, aşırı değerlerin kısa süreli zirvelerini saptama imkanı tanıyan saatlik bazlı nokta verilere yoğunlaştı.

Araştırmacılar, daha şimdiden dünyanın birçok yerinde iklim parametrelerinin periyodik olarak insanın yaşam sınırlarını aştığını saptadı.

Araştırmanın önde gelen isimlerinden Colin Raymond, “Önceki araştırmacılar bunun onlarca yıl sonra olacağını öngörmüştü, bizse bunun şu anda olan bir şey olduğunu gösterdik” ifadelerini kullandı.

Asya, Afrika, Avustralya, Güney ve Kuzey Amerika'da bu türden binlerce nokta bulunuyor. Özellikle Basra ve Meksika körfezlerinin kıyıları ve Hint Okyanusu kıyılarında, sıcak havanın buharlaşan deniz suyunu emdiği ve bol miktarda nem oluşturduğu birçok yer mevcut. Kıyıdan uzakta bazı bölgelerde ise nemli muson rüzgarları da benzer bir rol oynuyor.

Aşırı sıcaklık ve nem atakları gözlem süresi boyunca iki katına çıktı

Araştırmacılar, aşırı sıcaklık ve nem ataklarının gözlem süresi boyunca iki katına çıktığını ve sıklıklarının küresel ısınma ile doğrudan ilişkili olduğunu saptadı. Tekrar eden olaylar Hindistan, Bangladeş ve Pakistan topraklarının büyük bir kısmında, kuzeybatı Avustralya'da, Kızıldeniz ve Meksika Körfezi kıyılarında, ayrıca Kaliforniya'da, Güneydoğu Asya, Güney Çin, subtropikal Afrika ve Karayipler'in bir kısmında kaydedildi.

Toplam 80 nokta belirlendi

Bilimciler özel ölçümle dünya genelinde ısının 33 derecenin üzerine çıktığı toplam 80 noktayı ortaya çıkardı, sonuçlarda meteoroloji istasyonlarının çoğunun beton ve asfalt birikiminin etkiyi daha da arttırdığı yoğun kentsel bölgelerde olmaması da dikkate alındı.

Raymond, “Bu ölçümler dünyanın bazı bölgelerinin dayanılamayacak bir ısıya varmasına beklenenden çok daha yakın olduklarını gösteriyor. Daha evvel bu bakımdan güvenlik payımızın çok daha fazla olduğu kabul edilirdi” ifadelerini kullandı.

DANİMARKA’DAKİ CAMİ YANGININDA KUNDAKLAMA ŞÜPHESİ

Danimarka'da, perşembe gecesi Danimarka İslam Merkezine ait caminin de bulunduğu 4 katlı binada çıkan yangında "kasıt" olduğu ihtimali üzerinde duruluyor.

Yangında kullanılamaz hale gelen caminin bağlı bulunduğu Danimarka İslam Merkezi Başkanı Fatih Alev, yangınla ilgili AA muhabirine açıklamada bulundu.

NİSAN AYINDA EN ÇOK HANGİ HABER KANALI İZLENDİ

Nisan ayı reyting sonuçlarına göre AB grubunda CNN Türk birinci olurken Totalde ise TRT Haber en çok izlenen haber kanalı oldu.

TİAK'ın açıkladığı aylık reyting tablosuna göre haber kanalları arasındaki reyting yarışının kazananı belli oldu.

AB Grubu izleyicide Tüm Günde 0.59 reyting ve 2.61 share, Prime Time'da ise 1.30 reyting ve 2.64 share elde eden CNN Türk en çok izlenen haber kanalı oldu. AB Grubu'nda Habertürk 2., TRT Haber ise 3.oldu.

Totalde ise TRT Haber Tüm Günde 0.77 reyting, 3.08 share ile, Prime Time'da ise 1.25 reyting 2.37 share ile birinci olurken, A Haber ikinci, CNN Türk üçüncü oldu.

GAZETE TİRAJLARI