Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (27 Nisan- 3 Mayıs 2020)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
07 Mayıs 2020 11:43

IRAK’TA TÜRKİYE’NİN ATTIĞI PENÇELER

( BAĞDAT’IN NABZI )

Irak’ta Şiiler ve sünni araplar arasında, yılllardan beri anlaşmazlıklar ve çatışmalar devam ettiğini belirten Iraklı üst düzey bir muhalif yetkili,  yaptığı açıklamada, ”Yeni gösteriler, bu sefer çok daha genişletilmiş olarak, Ekim Devrimi'nin devamı niteliğindedir.

Biz destekliyoruz, gençlerimiz sahaya iniyor. Çünkü bu gençler işgal sonrası Irak'ın yıkımıyla büyüdüler ve bölgenin en zengin yeraltı kaynaklarına sahip ülkede, yokluğa, açlığa ve işsizliğe isyan bayrağını çektiler. Işgal öncesi Irak'ta sanayi tarım ve üretim vardı. Isgalle birlikte Amerika’nın getirdiği demokrasi neticesinde,

Irak'ta ziraat yok dometes bile yetişmiyor. Bu bölgenin en iyi pirinci Irak'ta yetişirdi. Suudi Arabistan hepsini alırdı.

IRAK’TA HALK HİÇ YABANCI GÜÇ GÖRMEK İSTEMİYOR

Irak'ta yükselen milliyetçilik ateşi gençlerin eline geçti ve bu gençler Irak'ta ne Sünni ne de Şii mezhep söylemini artık duymak istediklerini Tahrir ve Firdevs Meydanları'nda bir araya gelerek beyan ettiler. "Sloganları: "ALLAH bir, tek bayrak altında Irak bir"

Ekim Devrimi, Irak Devrimi Gençliği, işgal sonrası 2003'te ortaya çıkan yozlaşmış siyasilerin hiçbirini ne parlamentoda ne de hükümette görmek istedikleri beyan ettikleri taleplerin en başında geliyor.

ALLAVİ VE MALİKİ’DE GÖSTERİLERE KATILACAK

Aynı yetkili konuşmasının devamında, ”Ayrıca şimdi ayın 10'unda başlayacak gösterilere eski sözde Irak Başbakanları İyad Allavi ve Nuri El Maliki'nin de katılıp gençlere destek vereceklermiş.

Bunlar hangi yüzle bu gösterilere katılacaklar. Hükümette zaten kendi adamları var. Katılsınlar da görelim. Protesto edilirler” diye konuştu.

SADDAM HÜSEYİN YANLILARINI AMERİKA DESTEKLİYOR

SuperHaber’in aldığı bilgilere göre, yıllar önce körfez saldırıları ile Saddam Hüseyin ve hükümetini deviren Amerika Birleşik Devletleri’nin, yeni yapılacak gösterileri desteklediği ifade edildi.

Gösterilere katılan halkın ve özellikle gençlerin, Saddam Hüseyin yanlısı oldukları belirtilirken, Amerika’nın, İran’ın Irak’taki etkisini kırmak için bu yolu seçtiğini belirtiyorlar.

 Öte yandan Irak’taki Haşdi Şabi Güçleri Basın Ofisi’nden yapılan açıklamada, Suriye sınırı yakınlarındaki Anbar ilindeki el-Mudhem köyünde 3 DEAŞ üyesi teröristin güvenlik güçleri tarafından kuşatıldıktan sonra bir camiye sağladığı belirtildi.

Teslim olmayı reddeden teröristlerin sığındıkları camide üzerlerindeki patlayıcıları infilak ettirdiği ifade edildi. Patlamada güvenlik gücü mensuplarının zarar görmediği, ancak caminin tamamen yerle bir olduğunu bildirdi.( SUPERHABER)

ESED SONRASI MASALARA YATIRILDI …

Esed hanedanının çöküşü ve alternatifleri (Anadolu Ajansı analizi)

Suriye’de Beşşar Esed rejiminin Rusya ve İran’ın yardımıyla ayakta kaldığı, İdlib hariç Fırat’ın batısında, yani ülkenin önemli büyük şehirleri ve limanları ile bunları birbirine bağlayan ana arterlerde muktedir olduğu mevcut konjonktürde bu başlık garipsenebilir. Ancak 2011’den beri süren iç savaşta yarım milyondan fazla insanın ölümüne sebep olup 22 milyonluk nüfusunun yarısından fazlasını -6 milyonunu ülke dışında mülteci, 6 milyonunu ülke içinde- muhacir durumuna düşüren rejimin bir Pirus zaferi kazandığından da kimsenin şüphesi olmamalı.

Nitekim son zamanlarda uluslararası basında Esed’in miadının ya da kullanım süresinin dolduğu ve yerine alternatif isimlerin tebellür etmeye başladığını görmek, Esed hanedanının sonunun yaklaştığının semptomları olabilir.

Türkiye’nin savunduğu “Esedsiz Suriye” tezinin giderek güçlenmekte olduğu anlaşılıyor. Bizim baştan beri söylediğimiz, şayet üniter bir Suriye isteniyorsa, yüzbinlerce vatandaşını öldüren, nüfusunun yarısından fazlasını evsiz, yurtsuz, sürgün konumuna düşüren bir rejimle bunun mümkün olamayacağıydı. Zira yurtdışına kaçan milyonlarca muhalifin ve İdlib’deki halkın, Esed rejimi var olduğu müddetçe kendi topraklarına dönmelerini beklemek, yarım asrı aşmış Esed hanedanını hiç tanımamak manasına gelir.

Bu insanlar dönmediği müddetçe de üniter bir Suriye’den bahsetmek zaten mümkün değil. Bir de olayın, Fırat’ın doğusunda ABD himayesinde oluşturulmaya çalışılan PKK ağırlıklı yönetim ile kuzeyde sınır boylarında Türkiye destekli muhaliflerin kontrol ettiği bölgeler boyutu var.

Görünüşe göre Türkiye, Rusya ve İran, amaçları farklı olsa da üniter bir Suriye, ABD ise asgari federasyon şeklinde bölünmüş bir Suriye öngörüyor. Üniter bir Suriye taraftarı olan Rusya ve İran kendi kontrollerinde bir hükümet isterken, Türkiye ise mültecilerin ülkelerine döndüğü, demokratik seçimlerin yapıldığı bir Suriye öneriyor. Tabii Türkiye’nin -aslında olması gerekene dair- bu isteği ne İran’ın ne Rusya’nın ne ABD’nin ne İsrail’in ne de PKK’nın işine geliyor.

Zira mültecilerin dönmüş olduğu bir ortamda yapılacak seçimlerde, demografik ve sosyolojik olarak Sünni Arap, Müslüman Kardeşler tarzı ve benzeri grupların iktidara gelme ihtimali çok yüksek. İşte bu nedenle Türkiye ile diğer ülkeler baştan beri anlaşamıyor.

Fakat son birkaç aydır uluslararası basında Esed rejiminin gidici olduğuna dair haberlerde alternatif isimlerin dillendirilmesi, siyasi açıdan yeni bir sürece girildiğinin işareti olabilir.

Bu manada ilk tekliflerden biri İsrailli bir gazeteciden geldi. Sosyal medyada Arapça mesajlar yayımlayan İsrailli Dr. Edy Cohen, Arap-İsrail ilişkileri uzmanı gazeteci Fehd b. Muhammed el-Mısrî’yi Beşşar Esed’e alternatif olarak sundu. İlginç bir kişilik olan Fehd el-Mısrî Şam’ın Sünni Arap ve muhafazakâr bir yapıya sahip olan Meydan banliyösünden. Muhalif kanallarda spikerlik yapan el-Mısrî, baba Esed döneminde uzun süre dışişleri bakanlığı ve devlet başkanı yardımcılığı, oğul Esed döneminin ilk yıllarında da devlet başkanı yardımcısı olarak görev yapan ve geçen ay sonunda Paris’te vefat eden Sünni politikacı Abdülhalim Haddam’la yakın ilişkileri olan birisi. Hakkında yazılanlara göre, Esed rejimini düşürmeye yönelik olarak Paris’te İsrail destekli Suriye Ulusal Kurtuluş Cephesini kurmuştu.

İsrail’le iyi ilişkileri olan seküler el-Mısrî, Edy Cohen’in yazdığına göre, bu yılın Temmuz ayında Beşşar Esed’in görevinden ayrılmasının ve ailesiyle Belarus’a gönderilmesinin ardından, cumhurbaşkanı olabilecek isimler arasında en güçlüsü. Fakat bu yorum Arap basınında çok da ciddiye alınmayarak Edy Cohen’in temennileri olarak değerlendirildi.

Edy Cohen’in el-Mısrî iddiasının üstünden çok geçmeden yeni bir iddia, 1982 Hama katliamı esnasında askeri doktor olarak görev yapan ancak katliamın ardından Baas rejimine muhalif siyasi bir figür haline gelen ve bu nedenle de pek çok defa hapis yatan Suriye Liberal Demokrasi Hareketi kurucusu Dr. Kemal el-Lebvani’den geldi.

İşin ilginci, yine İsrail’le iyi ilişkileri olan el-Lebvani, Beşşar Esed’in görevden ayrılıp yerine (rejimin Esed ailesinden olmayan önemli ismi) Ali el-Memluk’un getirilmesi hususunda uluslararası bir mutabakatın olduğunu söylüyor. Lebvani’ye göre, dehşetengiz Suriye Muhaberatının sabık yöneticisi ve Beşşar Esed’in güvenlik danışmanı Ali el-Memluk göreve geldikten sonra Suriye’deki İran etkisini azaltacak.

Lebvani, kendisine önerilen bu teklifi kabul etmeyen Ali el-Memluk’un uluslararası mahkemede yargılanmak ve kara listeye alınmakla tehdit edildiğini de ileri sürüyor. El-Memluk uluslararası mahkemelerce Lübnan’daki siyasi suikastlar ve Suriye muhalefetine karşı işlenmiş pek çok suç nedeniyle aranmakta olan bir isim.

Uluslararası basında geçen diğer bir isim ise Şamlı Sünni bir aileden gelen, hâlihazırda Suriye Muhaberatının başında bulunan Muhammed Dib Zeytun. Lebvani Suriye rejimindeki Esed hanedanı değişikliğinin bu yıl sonuna kadar yapılacağını tahmin ediyor.

Batı, Arap ve Rus basınında son iki aydır Esed rejimi aleyhine haberlerin artması da bu olasılığı güçlendiriyor. Birdenbire Esed rejiminin kimyasal silah kullandığını hatırlayan ve bununla ilgili doğrudan rejimi suçlayan raporları yayımlayan haberler yapan ve Esed’in yargılanması gerektiğini ifade eden Batı basınındaki haberlere, Esed ailesinin yolsuzluklarını aktaran Rus basınındaki haberleri ilave etmek gerek.

Kovid-19 virüs salgını ve işyerlerinin kapanması sebebiyle büyük zarara uğrayan Suriye ekonomisi Arap basınında anlatılırken bu mahdut ekonomide, Beşşar Esed’in kuzeni Rami Mahluf’a karşı, eşi Esma Esed’in kuzeni Mühenned ed-Debbağ ile kardeşi Firas el-Ahras’ın mücadele ettiği de ifade ediliyor.

Rus haber ajansları ve gazeteleri de son zamanlarda Esed ailesi ve yakınlarının yolsuzluklarını haber yapıyor.

Esed aleyhindeki haberlerde iç savaş ve Kovid-19 salgını nedeniyle büyük bir ekonomik sıkıntı çeken Suriye’de, Beşşar Esed’in eşine binlerce dolar değerinde bir tablo aldığı, kuzeni Rahmi Mahluf’un servetinin 5 milyar dolara ulaştığı, Esed ailesinin Moskova’nın mutena bir semtinde 40 milyon dolarlık 40 lüks daireye sahip olduğu ifade ediliyor ve ailenin büyük bir yolsuzluk batağı içinde olduğu vurgulanıyor.

Yukarıda zikredilen alternatif isimlerin profilleri bize, Suriye’nin geleceğinde, İsrail açısından bir ulusal güvenlik problemi olan İran’ın etkisinin azaltılacağının, Rusya-İsrail, (ABD) ve rejim arasında oluşturulacak bir uzlaşının ileride uluslararası aktörlere de kabul ettirilmeye çalışılacağının işaretlerini veriyor.

Bu sızıntıların ise şimdiden uluslararası kamuoyunun tepkilerini ölçmek için yapılması ihtimal dahilinde. Bir diğer ihtimal de Rusya’nın Esed rejimine her istediğini yaptırmak için yolsuzluk iddialarını haberleştirdiği yönünde. Zira bu alternatif isimlerin hem muhalifler ve halk hem de Türkiye tarafından kabul edilmesi mümkün görünmüyor.

Aralarında Esed rejiminin destekçisi Rusya’nın da bulunduğu uluslararası kamuoyu, nihayet Suriye’nin bu hanedanla devam edemeyeceğini anlamış görünüyor.

Ancak Esed’in yerine önerdikleri isimler Esed’i aratacak cinsten. Şayet durum böyleyse, Esed’in kalan tek dostunun İran olduğu anlaşılıyor. Bu durumda Türkiye’nin ve muhaliflerin Esedsiz üniter bir Suriye isteği nispeten karşılanabilir. Fakat bu durum en çok da ülkemizdeki muhibbân-ı Esed’i üzecek gibi görünüyor.

Bu manada geriye, Esed rejiminin sona ermesinin ardından, muhaliflerin dönüşü ve demokratik seçimlerin yapılması kalıyor. Şüphesiz en zor olanı da bu’’

KORONA SONRASI DEMOKRASİ TARTIŞMALARI

(BBC ANALİZ)

Koronavirüsten sonra dünya daha adil bir yer olabilir mi?

Koronavirüs karşısında hepimiz eşit değiliz. 'Evde kal' çağrısı insanlar için çok farklı şeyler ifade ediyor. Evde kalma günlerini kimi güneşli bahçesinde dinlenerek geçirirken kimi küçük bir apartman dairesinin camından bakarak yaşıyor.

Yapılan araştırmalara göre salgın yüzünden işten çıkarılanların önemli bir kısmı daha alt gelir gruplarındaki gençler ve kadınlar. Ayrıca, farklı etnik kökenden gelmenin de işten çıkarılmada rolü olduğu görülüyor.

Günlük işlerde çalışan işçiler açısından karantinaya yakın sınırlamalar iş bulamamak, işe gidememek, günlük kazancından olup aç kalmak demek.

Karanlık bir tablo fakat krizin yoksulu daha da yoksullaştırma potansiyeli taşıması şaşırtıcı değil. Ama krizler aynı zamanda dönüm noktaları olabilirler.

2008 mali krizi Brezilya'da bir sosyal güvenlik ağının oluşturulmasının yolunu açtı. Asya'da 90'ların sonlarında yaşanan ekonomik krizden sonra Tayland'da ulusal ve ücretsiz sağlık hizmeti oluştu.

Daha geriye Büyük Bunalım'a kadar gidersek bu, ABD'de bir sosyal güvenlik sisteminin oluşmasının yolunu açmıştı. II. Dünya Savaşı'nın yarattığı yıkım ve yoksullaşma İngiltere'de Ulusal Sağlık Hizmetleri'nin inşasını getirmişti.

Krizler toplumları daha önce hayal edilemeyecek şeyleri yapmaya yöneltebilir. Acaba koronavirüs krizi de dünyayı daha adil bir yer haline getirecek dinamikleri harekete geçirebilir mi?

Büyümeden önce insan

Hayatlarımızda muhtemelen bir daha karşılaşmayacağımız dev bir toplumsal deneyden geçiyoruz. Koronavirus dünyanın her yerine hızla yayılırken tek tek bütün ülkelerde farklı sıkılıkta da olsa sokağa çıkma yasakları uygulamaya kondu. Salgınla birlikte hükümetler insan yaşamını ve sağlığını ekonomik büyümenin önüne koymak durumunda kaldı.

Hepimiz sokağa çıkma sınırlamalarının çok uzun sürmemesini umuyoruz ama Dünya Bankası için toplumsal koruma programları hazırlayan Ugo Gentilini gibi uzmanlar, önlemler kalksa bile etkilerinin çok uzun süre hissedileceğini söylüyor.

Gentilini umutlu olmak için bir çok sebep olduğunu düşünüyor. Her gün dünyanın farklı yerlerinde salgından en çok etkilenen en yoksul insan grupları için yeni yardım programları açıklanıyor. Yaptığı araştırmalar, salgından en çok etkilenen 622 milyon insanın bir şekilde sosyal yardımlardan yararlanacağını gösteriyor.

Gentilini bazı hükümetlerin gerçekten en kötü durumdakilere destek sağlanması için ciddi uğraş verdiğini söylüyor.

Fas ve Kolombiya'da insanların yardımlara başvurmalarına yardımcı olmak amacıyla YouTube videoları hazırlandı. Uganda'da yardımlardan yararlanmak için belli bir kurstan geçmeleri şart koşulan genç kızlara bu yardımların koşulsuz verileceği açıklandı. Hindistan hükümeti, kamu işlerinde çalışan 27,5 milyon insana işe gitmemeleri koşuluyla ödeme yapacağını açıkladı. Kolombiya'nın başkenti Bogota'daki yarım milyon haneye, sosyal mesafe önlemlerine uymayı ve ev içi şiddetten kaçınmayı kabul etmeleri koşuluyla para yardımı yapılıyor.

Bunlar son haftalarda dünya çapında açıklanan önlemlerden sadece bir kaç örnek.

Gentilini bunların ne kadar etkili olacağını tahmin etmek için henüz çok erken olduğunu ama bir kere sistemleştiğinde kalıcı hale gelebileceklerini düşünüyor.

Küresel Adalet, Şimdi adlı çevre ve toplumsal haklar kampanyasından Dorothy Guerrero, "Bu tür bir krizin içindeyken, devletin küçültülmesi önerileri tam bir çılgınlık olur. Şu anda geçerli soru devletin ne kadar büyük olması gerektiği" diyor.

Guerrero bir yandan "evde kal" politikalarının yoksullar üzerindeki etkisinden büyük kaygı duyarken bir yandan da salgının küresel ekonomik işleyişin bazı temel kurallarını sarsabileceğini düşünüyor.

"Bize yıllarca herşeyin serbest piyasaya bırakılması gerektiği, piyasanın ihtiyaçlara cevap vereceği, ekonomiyi düzelteceği ve sorunları çözeceği söylendi. Ama şu anda bir çok ülkede hükümetlerin aldığı önlemler piyasa önlemleri değil devlet müdahaleleri" diyor.

Guerrero, yakın zamana kadar dillendirildiğinde 'aşırı radikal' bulunan bir fikrin -herkese asgari ücret- Paskalya mesajında Papa'dan bile destek bulduğunu hatırlatarak, "Bütün insanlara asgari bir ücret talebini ciddi şekilde değerlendirmenin tam zamanı olabilir" diyor.

TÜRKİYE’NİN ŞEFKAT ELİ

Türkiye hangi ülkelere  yardım gönderdi?

Koronavirüs salgınının başlamasıyla birlikte Türkiye pek çok ülkeye kişisel koruyucu ekipmanların da aralarında bulunduğu yardım malzemeleri gönderdi.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, 18 Nisan'da yaptığı açıklamada 116 ülkenin Türkiye'den yardım talebinde bulunduğunu ve bunların 44'üne yardım gönderildiğini söyledi.

Türkiye salgının başlangıcında Çin'e tıbbi malzeme gönderen ilk ülkelerden olmuştu.

NATO müttefikleri

Savunma Bakanlığı 31 Mart'taki açıklamasında İtalya ve İspanya'yabirer askeri uçakla sağlık ekipmanı gönderildiğini belirtti.

NATO açıklamasına göre Türkiye, İspanya ve İtalya'ya toplam 450 bin maske yolladı.

İspanya'ya, ihracatı yasaklanmış 116 solunum cihazı da özel izinle satıldı.

İspanya'ya yapılan yardım, ülkenin NATO içinde Türkiye'ye verdiği destekle ilişkilendiriliyor.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu 4 Nisan'daki konuşmasında "Tüm ülkeler Patriot hava savunma sistemlerini geri çekerken İspanya Patriotlarını Adana'da tuttu. Türkiye'ye NATO içindeki en güçlü desteği verdi" dedi.

Türkiye'nin yardım gönderdiği bir diğer Avrupa ülkesi de Birleşik Krallıkoldu. Ülkeye 10 Nisan'da ilk yardım ulaştı. Sonra süreçte İngiltere, ücretini ödeyerek Türkiye'den ürün de satın aldı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İngiltere Başbakanı Boris Johnson'a gönderdiği mektupta "Hemen hemen her alanda mükemmel düzeyde seyreden ilişkilere sahip olduğumuz ve Türkiye için vazgeçilmez ortaklardan biri olan Birleşik Krallık, Ülkemizle dayanışmasını çeşitli vesilelerle birçok kez göstermiştir. Biz de, zor günler geçirmekte olan dost ve müttefikimiz Birleşik Krallık'la dayanışmamızı göstermek için bugün Hava Kuvvetlerimize ait bir uçakla ülkenize tıbbi yardım malzemesinin intikalini sağlıyoruz" dedi.

Türkiye 28 Nisan'da da bir diğer NATO müttefiki ABD'ye bir askeri uçakla yardım malzemesi gönderdi.

ABD Ankara Büyükelçisi David Satterfield 28 Nisan'da yaptığı açıklamada, "ABD hükümeti adına, NATO müttefikimiz Türkiye'ye bugün gerçekleşen cömert medikal ekipman ve diğer elzem malzemelere ilişkin bağış için teşekkür ediyorum" dedi.

Balkanlar

Türkiye Balkanlar'da da Sırbistan, Kosova, Bosna Hersek, Karadağ, Kuzey Makedonya ve Bulgaristan'a yardımda bulundu.

Doğudaki komşular

Türkiye koronavirüs salgınının Çin dışında ilk yayılmaya başladığı ülkelerden biri olanİran'a da koruyucu ekipman bağışında bulundu.

Konuyla ilgili bir açıklama yapan Sağlık Bakanlığı "İran'a 1000 tanı kiti, 4 bin 715 tulum, 20 bin önlük, 2 bin 4 adet gözlük, 4 bin N95 maske ve 78 bin üç katlı maske hibe edildi" dedi.

Türkiye Irak'ın Erbil Valiliği'ne de 30 bin maske ve 475 koli gıda yardımında bulundu.

Türkiye'den Gürcistan ve Azerbaycan'a da yardım gönderildi.

Bu ülkelerin dışında Kolombiya, Afganistan ve Pakistan gibi çok sayıda ülkeye daha koruyucu ekipman gönderildi.

Filistin ve Somali yardımları Müslüman kardeşlerimize ulaştı.

Türkiye'nin pek çok ülkeye gönderdiği yardımların üzerinde Mevlana'nın "Ümitsizliğin ardında nice ümitler var. Karanlığın ardında nice güneşler var" sözü ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı yazısı yer alıyor.

Yardım malzemeleri neler?

Türkiye'nin gönderdiği tıbbi malzemelerin içeriği ve miktarı ülkeden ülkeye değişiyor. Genellikle içlerinde N95 maske, cerrahi maske, tulum, koruyucu gözlük ve siperlik gibi koruyucu malzemeler ve test kitleri yer alıyor.

'Yumuşak güç' boyutu

BBC ‘ye göre Türkiye'nin bu yardımlarının hem cömertlik hem de "yumuşak güç" boyutu var.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın İtalya Başbakanı Giuseppe Conte'ye gönderdiği mektupta, Avrupa Birliği'nin (AB) yardımlar konusunda çeşitli engeller çıkardığını yazdığını hatırlatan İzleme Servisi, Türk basınında da Batı ülkelerinin eleştirildiğini ve Türkiye'nin diğer ülkelere yardımlarının "Batı'yı kıskandırdığını" yazdığını aktardı.

AFP'ye konuşan Paris Siyasal Bilimler Enstitüsü'nden Türk Diplomasisi uzmanı Jana Jabbour "Türkiye hasta durumuna düşen Avrupa Birliği ülkelerine yardım sağlayabilecek güçlü bir ülke olduğunu göstermeye çalışıyor" diyor.

Seta  Genel Koordinatörü Burhanettin Duran ise Sabah gazetesindeki köşesinde "En son İtalya ve İspanya'ya gönderilen 1 uçak dolusu malzeme 'müttefik dayanışmasının' örneğiydi. Bu iki ülkenin Suriye iç savaşı sırasında Patriotların konuşlandırılması konusunda verdiği askeri desteği unutmayan bir vefakarlık misaliydi" dedi.

Duran, "Salgın öncesinde de Türkiye insani yardımda, milli gelirine kıyasla, dünyada birinci sırada" ifadelerini kullandı.

Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ali Faik Demir'e göre ise, "Tarihsel bağlamda, geçmişten beri Türkiye'nin Osmanlı'dan devraldığı, kriz ve zor zamanlarda insanlara el uzatma alışkanlığı var."

Yapılan yardımların hem sembolik hem de hızlı sonuç verecek yanları olduğunu belirten Demir, aynı zamanda Türkiye dahil hiçbir devletin ulusal çıkarının sadece ülke sınırlarının güvenliğine bağlı olmadığını ve küresel sistemde dayanışmanın şart olduğunu belirtti.

"Türkiye'de kamuoyu 'Türkiye bunu politik bir nedenle mi yaptı, ben bile maskeye ulaşamıyorum' diye düşünüyor olabilir, fakat bu doğru bir okuma değil" diyen Demir'e göre, Türkiye dayanışmanın önemini anlayan ülkelerden.

YENİ KÜRESEL TREND: TÜRKİYE

(Bercan Tutar. Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü)

Tarihin seyrini değiştiren bir salgın ile karşı karşıyayız. Avrupa ve ABD gibi aktörler korona krizi karşısında havlu atarken Türkiye   sergilediği performansla küresel çapta takdir topluyor.

Türkiye, Batı'nın İslam dünyasına yönelik oryantalist bakışını yine tuzla buz etti. Milliyet, din ve kimlik ayrımı yapmadan 60'a yakın ülkeye yardım eden Türkiye'nin sağlık sistemi ve tıbbi gelişmişlik düzeyinin düşmanlarımızı şoke etmesi gayet doğal.

Böylesi kriz dönemlerinde sergilediğimiz direnç ve başarıyla dostlarımızın ise haklı olarak medarı iftiharı haline geliyoruz. Ancak zihinleri Anglosakson işgal ideolojisi ve narkotik etkisi güçlü Batılı kavramlarla uyuşmuş olanlar hâlâ ülkemizin başarısını gölgelemek için çırpınıyor. 

At gözlüklü bu kesimler daha yeni fark etseler de Türkiye'nin koronaya karşı ezber bozan mücadelesini aratmayan daha pek çok sosyal, siyasal, askeri, diplomatik, iktisadi ve teknolojik devrime imza atmış bir ülke olduğunu tekrar hatırlamakta fayda var.

Başkan Erdoğan liderliğinde son 18 yılda paranteze alınmış Anadolu ülkesinden bir dünya devletine dönüşen Türkiye'nin mücadele öyküsü, kuşku yok ki Batılı dogmaları küresel çapta alt üst eden bir 'Siyah Kuğu' işlevi görüyor.

***

15 Temmuz 2016'da küllerinden doğan Türkiye, kirli tezgâhlarla ülkemizi vesayet altına almaya çalışan Atlantikçilere tarihi bir darbe indirerek bütün hesapları alt üst etti. Ardından da küresel ezberleri bozan BaşkanlıkSistemine geçiş kararı geldi.

Sömürgeci anayasaların prangasından kurtulan milletimiz böylece kendini istediği şekilde yönetme iradesini beyan etti.
Bütün iç ve dış manipülasyonlara rağmen Türkiye bu devrimi başarıyla gerçekleştirdi.

Gerisi artık kolaydı. Ezber bozan diğer devrim ise milli egemenliğe dayalı yerli savunma sanayi hamlesiydi. Bu sayede dışa bağımlılık azalırken askeri teknolojide dünyaya ilham kaynağı olan başarılara imza atmaya başladık. Ve bundan sonra da Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Harekâtları geldi .Rusya  ve ABD gibi iki süper gücün Suriye'ye yönelik bu harekâtlarda aynı anda veya ayrı ayrı Türkiye'ye boyun eğmesi dünya tarihinde eşine az rastlanan kırılma noktalarındandır.

Doğu Akdeniz'de Libya ile imzalanan deniz anlaşması ve Rusya ile varılanS-400 ve nükleer santral anlaşmaları da Türkiye'nin küresel bir aktör olduğunu gösteren devrim niteliğindeki adımlardandır.

***

Lacivert dergisinin 59'uncu sayısı için Temmuz 2019'da kaleme aldığım bir makalenin başlığı şuydu: "21'inci yüzyılı Türkiye'nin geleceği şekillendirecek..."
Kimilerine iddialı gelen bu hakikat şimdi giderek daha fazla ete kemiğe bürünmeye başlıyor.

Şurası açık ki Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarını kapsayan Doğu ile Batı uygarlıklarının kesişme noktasındaki eşsiz coğrafi konumunun yanında son yıllarda izlediği jeo-politik ve jeoekonomik hamleleriyle de küresel dengelerdeki ağırlığı giderek artan Türkiye, korona sonrası uluslararası sistemin en parlak burçlarından biri olacak.

Güçlü sağlık sistemi ve koronaya karşı küresel çaptaki yardımlarıyla göz dolduran Türkiye özellikle Batı dışı dünyanın referansı, İslam dünyasının ise gurur ve ilham kaynağı hâline gelmiş durumda.

Hatta Türkiye'ye yönelik operasyonların en önemli ideolojik aygıtlarından olanBBC ve CNN bile hakkımızı teslim etmek zorunda kaldı. Fakat içimizdeki bazı Amerikan gramofonlarından hâlâ çatlak sesler çıkıyor. Küresel masallar döneminin bittiğini göremiyorlar. Büyüklerimiz boşuna 'can çıkar ama huyçıkmaz' dememişler...

KOVİD-19’UN DİĞER ADI:’’SESSİZ DEVRİM’ YA DA ‘DİJİTAL DARBE’

(Anadolu Ajansı analiz.Prof.Dr.Seyfettin Erol.Hacı Bayram Ünıv.Öğr.Üyesi)

“Dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözünü duymayan kalmamış olsa gerek. Yeni tip koronavirüs salgınıyla (Kovid-19) birlikte bir kez daha sıklıkla duyduğumuz bu ifade tarihsel dinamizmin ta kendisidir ve neredeyse tüm dönüm noktalarında, kırılmalarda, jeopolitik/stratejik depremlerde yaşanan ve aslında tek bir kelimeyle ifade edilebilecek bir gerçekliğe işaret eder: Değişim.

Önümüzdeki süreçte siyasetçiler ile sermaye kesimleri arasında bir güç mücadelesi kaçınılmaz hale geleceğe benziyor. Sermayenin kendi içinde de baş gösteren bu mücadelede Darwinist kurallar geçerli; temel olarak en güçlü olanın hayatta kalacağı anlayışı.

Değişim, dönüşüm süreçlerini kontrol etmek güce sahip olmakla eşdeğerdir. Bugün de olan aslında bu. Tüm dünyayı, uluslararası sistemi ve onun vazgeçilmez yegâne öznesi olan insanı/insanlığı radikal bir değişikliğe, seçime zorlayan bu değişim sürecinin tek hedefi “güç” ve bu bağlamda onun el değiştirmesi.

Kovid-19 salgını da bu sürecin bir parçası olarak, söz konusu değişimde yaşanan güç mücadelesinde araç-yöntem boyutuyla yeni bir aşamaya işaret ediyor. Düne kadar sınırlı olarak kullanılabilen bu silah, şimdi küresel çapta yürütülen kirli savaşın yeni ve gözde silahı olarak karşımıza çıkıyor. Teknoloji-biyoloji-ekonomi üçlüsünü içinde barındıran yeni nesil/tür bu silah, sahip olduğu bu özellikleriyle önümüzdeki süreçte dünyanın ve insanlığın nasıl şekilleneceği ve burada hangi dinamiklerin belirleyici olacağıyla da ilgili somut ipuçları veriyor.

Çok farklı bir devrim sürecinden geçiyoruz. İnsanlar bu sefer sokaklarda değil, tam aksine evlerinde ve otoriteye tam teslim olmuş haldeler. Giyotinin yerini bir virüs almış vaziyette.

Kuşkusuz, ancak bu üçlüye sahip olanlar ayakta kalabilecek. Diğerleri ya yok olacak ya da “gönüllü” olarak daha acımasız bir bağımlılık ilişkisinin parçası haline dönüşecekler.

Silahın gücü de zaten buradan kaynaklanıyor. Kovid-19 bir tür neo-kolonyal ilişki sürecini, yaşayış şeklini ve insan tipini beraberinde getiriyor. Dolayısıyla söz konusu salgın, şu ana kadar hiçbir gücün yapamadığını gerçekleştirmeye aday bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Bu salgının milat olarak anılmasının altında da aslında bu özelliği yatıyor.

Tüm insanlık, “seçkinler” ya da kendilerini seçilmiş/üstün görenler arasındaki güç mücadelesine koşar adım gidiyor. Kovid-19 da bu süreci hızlandırıcı bir rol oynuyor.

Bu bağlamda altı çizilmesi gereken bir diğer önemli nokta da şudur: Söz konusu “değişim” salgının bir sonucu değil, bizatihi nedenidir. Dolayısıyla salgın bu değişim sürecini hızlandırıcı ve yapabilirse adını koyucu bir rol oynayacak. Burada esas olan mevzu ise bu değişimin nasıl bir seyir izleyeceği ve buna ne tür, nasıl bir tepki verileceği.

Gücün merkezinde kimin yer alacağı, onu kimin kontrol edeceği kadar önemli olan bir diğer husus da hayatta kalabilme, varlığını devam ettirebilme, benliğini koruyabilme, kısacası kendin olarak ayakta kalabilmektir. Bu realite, hiç kuşkusuz devletler kadar, insanlar açısından da geçerli.

Nitekim güce talip tüm aktörler bu krizi bir fırsata çevirmeye, uluslararası sistemde yaşanan güç boşluğunun yanı sıra insanoğlunun yaşadığı duygusal, ahlaki ve manevi boşluğu da doldurmaya yönelik hamleleriyle, yeni dünya düzeninde en güçlü şekilde yer almaya çalışıyorlar. Peki, bu nasıl olacak? Nasıl bir dünya düzeni hedefleniyor ve burada asıl hedef kim ya da kimler?

Bu soruların cevabı hiç kuşkusuz insanlık tarihinin içinde saklı ve birer kırılma noktası olarak karşımıza çıkan hadiseler burada oldukça önemli bir yere sahip. Bu da bizi devletlerin, büyük güçlerin, medeniyetlerin, uluslararası sistemlerin varlığını derinden etkileyen, yeni dünya düzeni inşa süreçlerini önemli ölçüde şekillendiren devrim süreçlerine ve elbette insan faktörüne götürüyor.

Yeni bir devrim mi?

Peşinen söylemek lazım: Çok farklı bir devrim sürecinden geçiyoruz. İnsanlar bu sefer sokaklarda değil, tam aksine evlerinde ve otoriteye tam teslim olmuş haldeler. Giyotinin yerini bir virüs almış vaziyette. Halk “2B”nin (belirsizlik ve bekleme) gerginliğini sonuna kadar yaşıyor.

Sokakların da teslim olduğu bir “sessiz devrim”e hep birlikte şahitlik ediyoruz ve bu süreçte gözler bir kez daha küresel sermayede. Yaşananların birinci derecede müsebbibi olarak onlar gösteriliyor.

Zira biliniyor ki sermaye bu değişim süreçlerinde birinci derecede belirleyici bir yere sahip; tıpkı daha öncesinde olduğu gibi. Çıkış nedenleri farklı motivasyonlara, gerekçelere dayandırılsa da “para” gücü, güç de devamlı olarak mücadeleyi, sömürüyü kaçınılmaz kılıyor.

Doğası itibarıyla sermaye güçlendikçe daha fazlasını talep ediyor. Yerelden küresele önce unvanları toplayan, ardından adım adım yönetime ortak olan sermaye, şu anda tüm gücü elinde toplamaya yönelik bir süreci başlatmış görünüyor.

Bu bağlamda sermaye tarafından iki farklı yöntemin izlenildiğine şahit oluyoruz. Dolayısıyla günümüzde yaşananları anlamak ve “önümüzdeki süreçte nasıl bir dünya olacak” sorusunun cevabını verebilmek adına şu iki devrim oldukça önemli, anlamlı bir yere sahip: “Amerikan Devrimi” ve “Fransız İhtilali”.

Bu güç mücadelesinde Amerikan Devrimi, çıkışı itibarıyla “seçilmişler” üst kimliği/motivasyonu üzerinden, “özgürlükler” adı altında aşamalı bir küresel devleti, imparatorluğu hedeflerken Fransız İhtilali ise “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganı altında ulus-devlet oluşumlarını ve bu bağlamda imparatorlukları hedef alan bir başkaldırı olarak karşımıza çıkıyor.

Sermaye ve burjuvazi bağlamındaki ayrışma da dikkat çekici. Her ikisinin aynı anlama gelmediğini vurgulamak burada önemli. Burjuvazi daha sınırlı bir kesimi, “yerelliği”, “milliliği” ya da “milli gücü” ifade ederken, sermayenin ulus ötesi, sınırları aşan “küresel güç” boyutu ön plana çıkıyor. Dolayısıyla temel ayrım, sahip olunan güç noktasında kendisini gösteriyor.

Nitekim her iki devrimin de ortak özelliğini “güce sahip olmak” teşkil ediyor. Amerikan Devrimi ve sonrasında izlenilen politika Avrupa’yı kendi sınırlarına hapsetti. Avrupa’yı terk eden sermaye, Batı’nın kendi içindeki açık/örtülü güç mücadelelerinin de zeminini oluşturuyor.

ABD Bağımsızlık Savaşı’na giden yol, bir bakıma sermayenin bağımsızlık savaşı olarak da karşımıza çıkıyor. Monroe Doktrini ile de bu sermayenin önce bölgesel başat güç olmasının, akabinde de uluslararasılaşmasının önü açılıyor.

Sınırları aşan yerel sermayenin küresel bir niteliğe kavuşmasıysa ABD Devrimi ile gerçekleşti. Avrupa kendi sınırlarına tekrar sürülürken, kendi içinde iki defa hesaplaşmaya zorlandı. Hitler’i 1938’de hesaplaşma tehdidine iten de ABD menşeli küresel sermayenin güç tekeli olma konusundaki bu acımasızlığı ve Avrupa üzerindeki oyunları oldu. Aynı şekilde Hitler’in “üstün ırk” fikrinin beslendiği kaynak ve neden de üç aşağı beş yukarı ortaya çıkıyor.

Bu bağlamda, günümüzde yaşananlar da aslında dünden çok farklı değil. Güç ve sermayenin el değiştirdiği yeni döneme yönelik eş zamanlı alt yapı çalışmalarına ve bunların hayata geçirilmesine yönelik yoğun bir mücadeleye, aynı zamanda insanın bir kez daha hedef alınmasına hep birlikte şahitlik ediyoruz. Sistemin kendi içinde bir değişim/dönüşüm süreci söz konusu ve buna direnmeye çalışanlar, her kim olursa olsun, virüsle tehdit ediliyor, hizaya getirilmeye çalışılıyor.

Temel hedef: İnsan

Güç mücadelesinin yaşandığı ve yeni elitlerin ön plana çıktığı bu süreçte, aslında kaybeden yine halk oluyor. Fransız İhtilali ile çokça anılan “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözünün ne zaman, kim tarafından, hangi şartlarda söylendiğini ve dolayısıyla ne anlama geldiğini birçoğumuz biliyor olsa gerek.

Bilmeyenler de en azından işitmiştir diye düşünüyorum. Yine Fransız İhtilali ile özdeş o meşhur tabloyu da çoğumuz görmüşüzdür. “Halka yol gösteren özgürlük” olarak da bilinen bu tablodaki her bir renk ve figürün neyi ifade ettiğini net olarak bilmesek de en azından burada bir şeyler ya da birileri adına yapılan bir isyanı, devrimi, karşı çıkışı, başkaldırıyı görmekteyiz.

Aynı şekilde ABD’deki Özgürlük Anıtı’nı ve Atlantik’in ötesinden gelenlere yönelik anlattığı masalları da... Bu bağlamda, Haçlı Seferleri ve Tapınak Şövalyeleri ile başlayan sermayenin tarihi serüveninde çok da değişen bir şey olmadığını görüyoruz. Zira biliyoruz ki Batı’nın ideoloji/inanç eksenli yürüttüğü/çıkardığı tüm savaşlar, nihayeti itibarıyla daha fazla zenginleşmeyi hedefleyen, kendi zenginlerini ortaya çıkaran ya da daha da zenginleştiren bir kaynaklar ya da talan savaşıdır.

Bu zenginleşme sürecinde kendi insanını da pervasızca kullanan ve harcamaktan çekinmeyen sömürgeci anlayışın başarısının temelinde, bu değişim süreçlerini kontrol etmesi ve sürece gösterdiği muhteşem uyum yatıyor. Hollywood sinemasında sıkça işlenen, kendisine güçlü bir beden arayan uzaylı yaratıklar filmlerine bakmak, onun son bin yıllık tarihi hakkında fazlasıyla fikir verecektir.

Yeryüzündeki kaynakların hızlı bir şekilde tüketildiği, her geçen gün sayısı artan insan varlığının burada en büyük tehdit olarak lanse edildiği bir ortamda, yeni bir insan tipinin ve yaşam koşullarının inşa edildiğine şahitlik ediyoruz. Doğadan koparılan, sorgulamayan, kendisine verilenle yetinen, duyarsız, sadece hayatta kalma refleksine sahip “zombi” tipi bir insanlık, yeni dünya düzeninin hedefi olarak karşımıza çıkıyor. Kıyamet senaryolarının havada uçuştuğu bir dönemde, küresel efendiliğe soyunanlar bu tip insan yapılanmasıyla ulus-devlet anlayışlarını da kökten bitirmek istiyor. Küreselleşme denilen süreçte, “küresel insan” tipiyle, istikametinden çıkmış insanı sembolize eden “zombilik” arasındaki yakın ilişki de zaten burada yatıyor.

Her türlü sapkınlığın birer tercih olarak empoze edildiği günümüz dünyasında, sistematik bir saldırıyla karşı karşıya olmamız bundan ötürü bir tesadüf değil. Bu saldırılarla tüm toplumsal dinamiklerin altüst edilmesi, bireyler arası başlatılan çatışmanın “birey-toplum” ve “birey-devlet” boyutuna taşınması isteniyor.

Hiç kuşkusuz Dördüncü ve Beşinci Sanayi Devrimleri ile birlikte robotik-dijital çağa girildiği bir dönemde, insanî işgücüne talebin azalması ve dolayısıyla nüfus artışının önüne geçmek de bir diğer hedef olarak karşımıza çıkıyor. İnsan kaybı, sadece rakamsal maliyetlerden birini oluşturan “demografik arınma” ile eşdeğer kabul ediliyor. Dolayısıyla ulus-devletlerin küreselleşmeye karşı bundan sonra ortaya koyması gereken direnç, en az sınırları kadar, belki de ondan daha önemlisi, sahip olduğu insan kaynağını gerçek manada bir “insan” olarak muhafaza etmesinden geçecek gibi görünüyor.

Kovid-19 bir “dijital darbe” mi?

Her devrim kendi insan tipini, toplumsal yapısını ve hiç kuşkusuz devlet-uluslararası sistem yapısını da beraberinde getirir. Buna direnen toplumların ya da devletlerin ayakta kalabilmesi mümkün değildir. Bu süreç hiç kuşkusuz sermayeyi, sermaye yapısını da derinden etkiliyor. Teknolojinin bir kez daha ekonomiyi, sosyokültürel yapı ve dinamikleri, insanı, kısacası hayatı/dünyayı yeniden şekillendirdiği bir ortamda, bunun liderliğini kimin yapacağı sorusuna verilecek cevap, tam da bu noktada büyük bir önem arz ediyor.

Devletlerin büyük ölçüde belirleyici olduğu önceki sanayi devrimlerinden farklı olarak, bu sefer küresel sermaye ya da küreselleşmiş burjuvazi -buna dijital burjuvazi de diyebiliriz- başlı başına gücü elinde tutmak istiyor. Küreselleşmiş dijital burjuvazi, bir anlamda Fransız İhtilali’nde yarım kalmış işini, Amerikan Devrimi’ndeki tecrübesiyle birleştirmek suretiyle hayata geçirmek ve güce mutlak manada sahip olmak istiyor.

Bu mücadelede klasik savunma ya da saldırı silahlarının, yöntemlerinin bir anlamda devre dışı kalması da oldukça dikkat çekici. Öyle ki konvansiyonel ya da nükleer silahların caydırıcılığını neredeyse sıfırlayan bir tehditle, gücün tanımı büyük ölçüde değişmiş durumda.

“Endüstri 5.0” olarak da adlandırılan Beşinci Sanayi Devrimi’nin önündeki en büyük engel hiç kuşkusuz sınırlar ve bunların arkasındaki devletler. Dolayısıyla tehdit irili ufaklı tüm ulus-devletler açısından geçerli, buna Birleşik Devletler’deki iki temel yapıdan biri de dahil. Kovid-19 gibi sınır tanımayan tehditler üzerinden devletlerin koruyucu kalkanının anlamsızlaştırılması, dolayısıyla devletlerin varlığının tartışmaya açılması da bu açıdan tesadüf olmasa gerek.

Önümüzdeki süreçte devlet/siyaset ile özel sektör/sermaye, (daha somuta indirgenmiş haliyle) siyasetçiler ile sermaye kesimleri arasında bir güç mücadelesi kaçınılmaz hale geleceğe benziyor. Sermayenin kendi içinde de baş gösteren bu mücadelede Darwinist kurallar geçerli; temel olarak da en güçlü olanın hayatta kalacağı anlayışı. Tüm insanlık, “seçkinler” ya da kendilerini seçilmiş/üstün görenler arasındaki güç mücadelesine koşar adım gidiyor. Kovid-19 da bu süreci hızlandırıcı bir rol oynuyor’’

ERDOĞAN ‘IN AK PARTİ GENEL BAŞKANLIĞINA YENİDEN DÖNÜŞÜ

(Bülent Erandaç.Takvim Gazetesi Yazarı)

CUMHURBAŞKANIMIZ Tayyip Erdoğan AK Parti'ye dönüşünün 3. yıl dönümünde sosyal medyadan paylaşımda bulundu. Erdoğan'ın, "Bizim Allah'a can borcumuzdan, Milletimize hizmet borcumuzdan başka kimseye eyvallahımız yoktur, olmayacaktır.

Ne yaparlarsa yapsınlar... Biz Bu Yoldan Dönmeyeceğiz." sözleri, 2023-2053-2071 Stratejisi'nin derinliğini işaret ediyor. 27 Ağustos 2014 tarihinde milletimiz tarafından Cumhurbaşkanlığı görevine seçilen Erdoğan, anayasa gereği, AK PARTİ genel başkanlığından ayrılmak zorunda kaldı. 2017 yılında yapılan referandum da,

Aziz Türk Milleti, BAŞKANLIK MODELİ'ne "EVET" derken, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın da parti genel Başkanlığı'na dönüşünün de önünü açtı. Peki. Erdoğan, AK Parti genel başkanlığına yeniden dönemeseydi ne olurdu?

YAKIN TARİHE BAKALIM

Anavatan Partisi kurucusu rahmetli Turgut Özal, Cumhurbaşkanı olunca, genel başkanlıktan ayrılınca, ANAP DAĞILDI.

Doğru Yol Partisi kurucusu rahmetli Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanı oldu, DYP DAĞILDI.

Tarih Tekerrür ederdi. Eğer, Erdoğan, kurucusu olduğu AK PARTİ'nin başına geçmeseydi. Bir başka boyuttan bakarsak.

AK Parti sayesinde Cummhurbaşkanı-Başbakan-Başbakan Yardımcısı  olmuş bazı isimlerin  AK PARTİ'Yİ İÇERİDEN YIKMAK DÜŞÜNCELERİNİ ZAMANLA DAHA NET GÖRDÜK.

Erdoğan’ın   tekrar başına geçen TAYYİP ERDOĞAN'ın NE KADAR TARİHİ BİR DÖNÜŞE İMZA ATTIĞINI ÇOK DAHA İYİ ANLARIZ. 

Evet. Cumhurbaşkanımız Erdoğan kurucusu olduğu AK Parti'ye 2 Mayıs 2017 tarihinde büyük bir coşkuyla döndü. Aslında gönül bağı olarak hep oradaydı,
2017 referandumunda, Erdoğan ve Bahçeli, EVET çıkmasını sağlayarak, Türkiye'nin önünün açılmasını sağlamışlardır.

Takdiri ilahi, EVET diyen Aziz Türk Milleti, 3 yıl sonra, ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞIKÜRESEL SALGINDAN BAŞKANLIK MODELİYLE TÜRKİYE'NİN BAŞARIYLA ÇIKIŞINA DA İMZA ATMIŞLARDIR. 

Evet oylarının önde çıkmasıyla Türkiye, büyük bir değişime imza atmıştır. Eğer,2017'de Aziz Türk Milleti, "EVET" demeseydi, Bugün Türkiye'de koalisyon olacaktı. Birbirinin gözünü oyan partilerin elinde Türkiye'de kakafoni yaşanacaktı.

Türk siyasetinin kilit taşı Cumhurbaşkanımız Erdoğan'dır.

Erdoğan'ın 2017 referandum sonrası, AK PARTİ'nin başına dönmesiyle, 2018 yılı seçimlerinde Türkiye, tarihi yürüyüşünü SÜRDÜRME ŞANSI YAKALAMIŞTIR.

Erdoğan'ın doğrudan sistemin içerisinde yer alması daha hızlı hareket edilmesine, karar mekanizmalarının daha çabuk çalışmasına imkan verdi.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi daha kuvvetli bir irade kullanma imkânı gösterdi. Parti anlamında AK Parti, daha derlenip toparlanma şansı buldu.

Aziz Türk Milleti, 2017 REFEFANDUMDA EVET DEMESEYDİ, aynı sistem bugün, devam ediyor olsaydı 2020 yılında küresel salgın karşısında, (4 partili bir hükümet) Kemal Kılıçdaroğlu-Meral Akşener-Selahattin Demirtaş-Temel Karamollaoğlu Hükümetiyle Türkiye, küresel salgınla mücadeleyi bırakıp, yeni hükümet/erken seçim safsatalarıyla, çıra gibi yanmıştı.

Askeri ve sivil bürokrasiyi saf dışı etmesi, kadrosuna olumlu manada nefes aldırmaması, sadece sistemim değil, TÜRK siyasetinin başarı hanesine yazılmıştır. Tayyip Bey'i oradan çektiğiniz anda sistem bir kararsızlığa sürükleniyordu,

7 Haziran seçimlerinde gördük bunu.

Bugün, III. Dünya Savaşı yani küresel salgını yenen, dünyaya yardım eden Türkiye var. Süper Güç ABD ile İtalya, İspanya, Fransa ve Belçika'daki durumu görüyoruz. Bugün, Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan, insani ve vicdani küresel liderliğin bayraktarlığını yapıyor...

KARADENİZ’DE PETROL VAR

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez "Temmuz ayında Karadeniz'de Fatih sondaj gemimizle ilk sondajımızı yapacağız" dedi.

Dönmez "Temmuz ayında Karadeniz’de Fatih sondaj gemimizle ilk  sondajımızı yapacağız. Fatih sondaj gemimiz Akdeniz’deki iş planı tamamlanınca onu biz Marmara’ya çektik, şuan İstanbul’da. Köprülerin altından geçeceği için, bizim arama sondaj gemilerimizin kuleleri yüksek. Köprülerimizin denizden seviyesi de 60-65 metre seviyelerinde. O seviyeyi kurtaracak şekilde kuleleri indireceğiz, Sonrasında köprüleri geçince tekrar montajını yapacağız. Niyetimiz Temmuz ayı içerisinde Karadeniz’de kendi milli sondaj gemimizle ilk sondajı yapmak olacak" dedi.

RTÜK İSTEDİ, NETFLİX DIZİNİN BİR BÖLÜMÜNÜ TÜRKİYE’DEN KALDIRDI

ABD'nin önde gelen sinema ve eğlence haber sitelerinden Variety ve Deadline'ın haberine göre, Netflix RTÜK'ün talebi üzerine 'Designated Survivor' dizisinin Türkiye'deki bir bölümünü platformundan kaldırdı.

İki internet sitesi de Netflix'in yaptığı açıklamada, Türkiye'deki yetkililerin talebi üzerine 'yerel kanunlarla uyum içinde olmak için' bir bölümün platformdan kaldırıldığını duyurdu.

Bu bölüm ikinci sezonun yedinci bölümü.Bu bölümde oyuncu Troy Caylak tarafından canlandırılan 'Fatih Turan' adındaki Türkiye'nin cumhurbaşkanı olan bir karakter, Kiefer Sutherland'ın canlandırdığı ABD başkanı Tom Kirkman ile karşı karşıya geliyor.Bölümün, dünyanın geri kalan ülkelerinde halen platformda bulunduğu kaydedildi.

Dizinin ilk iki sezonunun yapımcılığını Amerikan ABC televizyonu, uluslararası dağıtımını ise Netflix üstlenmişti.

ABC'nin diziyi iptal etmesi üzerine Netflix yapıma devam ederek üçüncü sezonu çekti.

Yapım daha önce Türkiye'de, dizideki ABD başkanı karakterin Türkiye yönetimi ve Türkiye'de gerçekleştiği belirtilen darbe girişimiyle ilgili sözleri yüzünden eleştirilmişti.

Variety, Designated Survivor dizisinin Türkiye ve ABD arasında bir dönem gerilen siyasi ilişkilere yer verdiğini vurguladı.Haber sitesi, dizinin Türkiye'deki siyasilerin tepkisini çektiğini de kaleme aldı.

AVRUPA’DA EN ÇOK TV KANALI OLAN ÜLKELER SIRALAMASINDA TÜRKİYE DÖRDÜNCÜ

Avrupa Görsel ve İşitsel Yayınlar Gözlemevi tarafından yayımlanan bir rapora göre Türkiye, Avrupa ülkeleri içinde en fazla televizyon kanalına sahip 4. ülke.

Bu sıralamada, bin 26 TV kanalı ile İngiltere açık farkla ilk sırayı alırken, Rusya 503 kanal ile ikinci, Hollanda 478 kanal ile üçüncü sırada.

Türkiye’nin ardından beşinci sırada yer alan Almanya’da 383, altıncı sırada yer alan İspanya’da ise 336 TV kanalı faaliyet gösteriyor.

Bu araştırmaya göre, Sırbistan'da 327, Fransa'da 287 ve İtalya'da 247 TV kanalı yayın yapıyor.

Avrupa’da toplam TV kanallarının sayısı 11 bin 418 ve bunların içinden 4 bin 757 kanal yerel. Avrupa’da uluslararası yayın yapan TV kanallarının sayısı ise 6 bin 420.

Araştırmaya  göre, Avrupa’da yayın yapan kanallarının beşte birisini paralı kanallar oluşturuyor.Paralı televizyon kanallarında İngiltere ilk sırada. Bu ülkede paralı kanalların toplam kanallar içindeki oranı dörtte bir. Avrupa’da paralı kanalların üçte ikisinde film ve diziler yayınlanmakta.

 

27 Nisan - 3 Mayıs Haftası Tiraj Raporu