Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (18-24 Mayıs 2020)

SDE Editör
26 Mayıs 2020 19:50

BASKIN  SEÇİM  OLUR MU?

Yeni sistemde erken seçim yok, Cumhurbaşkanlığı ve Meclis seçimlerinin aynı anda “yenilenmesi” var. Bu kararı,ya cumhurbaşkanı ya da TBMM vermesi gerekiyor.

Anayasa Madde 116 – Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin yenilenmesi

‘’Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu ile seçimlerin yenilenmesine karar verebilir. (En az 360 Milletvekili)

Bu halde Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır.

Cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır,

Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir.

Seçimlerinin birlikte yenilenmesine karar verilen Meclisin ve Cumhurbaşkanının yetki ve görevleri, yeni Meclisin ve Cumhurbaşkanının göreve başlamasına kadar devam eder.

Bu şekilde seçilen Meclis ve Cumhurbaşkanının görev süreleri de beş yıldır!!

TBMM’DE MEVCUT DAĞILIM

Muhalefet toplamı:360’e yetmiyor.TBMM aritmetiği bu halıyle ımkan vermıyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyıp Erdoğan,2023 yılına kadar görecde kalması sözkonusu ıken ,yanı 3 yıl daha varken erken seçim yapmak ıster mi?

Korona dönemi anketlerde oyunu yükselişte gösteriyorken Cumhurbaşkanı Erdoğan neden yeniden seçilmeme riskini göze alarak kalan süresini yaksın?

Yani öngörülemeyen, olağanüstü bir durum olmadıkça 2023’e kadar erken seçim ihtimali yok.

TBMM aritmetiği değişir mi?12 Temmuz’da TBMM’deki milletvekillerinin,2 yıllık süresi yanı 2018 hazıran’ seçimlerinm sonrası,2 yıl geçeceğinden EMEKLLİK HAKLARINI kazanıyorlar.

Böyle bir ortamda,transferlerin olması söz konusu olabilir.

Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi ve Ali Babacan’ın Deva ‘sının,Akparti içinde gözü var.Bu durum,TBMM aritmetiğini değiştirebilir düşünceşlerı doğrultusunda,BASKIN SEÇİM TARTIŞMALARI yürütülüyor.

Bu düşünce üzerine, baskın seçimde Gelecek ve Deva seçime giremez(Teşkilatlarını henüz tamamlamadılar),Bu partilere ‘grup kurdurarak (20 milletvekili)seçime sokarız’ diyen CHP iddiası var.

Bu iddia,milletvekili transferini getireceği için lktıdar,bunu engelleyecek bir hazırlık içinde  görünüyor.

Ortada seçim yok.Tartışması sürüyor.

HÜLLE PARTİLERİ

“Destek transferi” veya “kiralık vekil” diye isimlendirilen 20 milletvekili aktarımıyla grup kurdurularak seçime sokulan partilerin engellenmesi konusu açılınca, yakın tarıhe bakmakta yarar var.

Amaçları milletvekili transferinin Anayasa ile yasaklandığı dönemde, seçime girmenin yolunu bulmaktı. 

AP’nin yerine kurulan DYP’nin başına geçen Hüsamettin Cindoruk yakın arkadaşı Kemal Berkman’a Büyük Anadolu Partisi’ni kurdurdu.

Dönemin Başbakanı Özal’ın, Türkiye’nin en iyi davul sanatçılarından biriyle evlenmek üzere olan kızına aldığı ileri sürülen Jaguar marka otomobili hicvetmek için ilginç de bir amblem hazırlandı.

Davulun kasnağının içinden fırlayan jaguarın hareketini çizgiye dökmekle kalmadı, partinin kısa adını da ANAP’tan çağrışım yapacak şekilde BANAP koydu.

Ancak ANAP’ın itirazı üzerine Berkman’ın partisinin kısaltılmış adı değiştirildi, davulu delen jaguar amblemi ise kaldı.

Ara seçim öncesi 1986’nın Mart ayında kurulan BAP ile ilgili sorunlar baş gösterince,  gazeteci  Tayyar Şafak’ta, Büyük Vatan Partisi’ni kurdu, amblemini de sandık üstündeki Türkiye haritası yaptı.

Partiyi kurmasındaki amacı ANAP iktidarının 1986 ara seçimine girerken Seçim ve Siyasi Partiler kanunlarında yaptığı değişikliklerle, DYP ve SODEP’in önünü kesmek istemesine tepkiydi.

O dönem seçime giren 12 parti arasında yer aldı, hatta %1,5 civarında da oy elde etti…

22 PARTİDEN 10’U SEÇİM SONRASI

Türkiye 1991 seçiminin ardından bir başka partiye geçmek isteyen milletvekilleri için kurulmuş partilere  tanıklık etti.

Transferi engelleyen maddenin Anayasa metninden çıkarıldığı 1995 yılına kadar oluşan 22 hülle partisinden 10’u, 1991 seçiminin ardından kuruldu.

Sonuncusu Şubat 1995’te kurulduğu gün kendini feshederek Sosyal Demokrat Halkçı Parti’ye katılan (SHP) milletvekili Muzaffer Demir’in kurduğu Demokratik Sosyalist Partisi oldu…

Demir’in ömrü bir gün süren partisi 1980 darbesi sonrası “sosyalist” adını alan ilk parti olması açısından da önemliydi…

Demokratikleşme çabası kapsamında 1995’te partilerin uzlaşısı ile Anayasa TBMM’de referandumsuz değiştirildiğinde meşhur 84’üncü maddenin transferi yasaklayıp, hülle partilerinin önünü açan hükmü de kaldırıldı.

İLK HEDEF SİYASİ PARTİLER YASASI

Yüksek Seçim Kurulu’nun engeliyle karşılaşma kaygısıyla CHP lideri Kılıçdaroğlu’na gidip 20 milletvekili isteyen İYİ Parti lideri Akşener’in talebine kadar da milletvekillerinin grup halinde transferi olayıyla karşılaşılmadı.

CHP’nin 20 vekil desteği ile İYİ Parti TBMM’de grup kurup 2018 genel seçimine katılma hakkını elde etti.

Giden milletvekillerinin ağırlıklı bölümü seçim sonrası tekrar CHP’ye döndü...

CHP lideri Kılıçdaroğlu, soru üzerine Gelecek ve DEVA partilerinin olası bir baskın seçimde sandık dışı kalmalarının önüne geçmek için yine aynı yolu denemeye hazır olduklarını açıklayınca da transferlerin engellenmesine yönelik tartışma başladı.

MHP lideri Bahçeli bunun siyasi ahlaka aykırı olduğunu belirterek, transferin engellenmesi için Siyasi Partiler Kanunu’nda düzenleme yapılması gerektiğini bildirdi.

MHP lideri, bayram sonrası TBMM’de konunun “acilen ele alınması”nı ıstedi.

AK Parti grup başkanı Bostancı ,ortak hazırlıktan bahsetti. “partisinden ayrılan milletvekilinin en az bir yıl başka partiye katılmasını engelleyen” bir kural getirilebileceğine vurgu yapıldı.

Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler bir yıl içinde yapılacak seçimde Anayasa gereği uygulanamıyor.

Siyasi Partiler Kanunu’nda yapılacak değişiklik, seçimi bağlamadığı sürece böyle bir engel içermiyor; dikkat edilirse MHP lideri Bahçeli de iki gün önceki açıklamasında Siyasi Partiler Kanunu değişikliğine atıf yaptı…

HÜLLE PARTİLERİ

ADI

KURUCUSU

KURULUŞ VE KAPANIŞ TARİHİ

BİRLEŞTİĞİ PARTİ

Halk Partisi

Halil İbrahim Kartal

26.12.1986- 29.12.1986

Demokratik Sol Parti

Demokratik Mücadele Partisi

  1. Servet Hacıpaşaoğlu

14.11.1990- 07.12.1990

Doğru Yol Partisi

Yeşil Türkiye Partisi

Hüseyin Özalp

19.07.1991- 27.07.1991

Anavatan Partisi

Demokratik Hareket Partisi

Alparslan Türkeş

25.12.1991- 27.12.1991

Milliyetçi Çalışma Partisi

Özgürlük ve Eşitlik Partisi

Mahmut Alınak

25.06.1992- 04.07.1992

Halkın Emek Partisi

Bütünleşme Partisi

Faik Altun

23.09.1992- 25.09.1992

Cumhuriyet Halk Partisi

Demokratik Katılım Partisi

Esat Canan

05.03.1993- 15.03.1993

Sosyal Demokrat Halkçı Parti

Yeni Ufuk Partisi

İbrahim Özdemir

27.08.1993- 16.09.1993

Doğru Yol Partisi

Türkiye İçin Birleşme Partisi

Uğur Aksöz

05.01.1994- 06.01.1994

Anavatan Partisi

Sosyal Demokrat Parti

Zeki Naci Tarhan

18.03.1994- 18.03.1994

Sosyal Demokrat Halkçı Parti

Demokratik Hedef Partisi

Osman Ceylan

13.06.1994- 15.06.1994

Milliyetçi Hareket Partisi

Solda Katılım Partisi

Serruh Kaleli

27.09.1994- 29.09.1994

Demokratik Sol Parti

Birliğe Çağrı Partisi

Hulusi Martılı

03.10.1994- 05.10.1994

Milliyetçi Hareket Partisi

Genç Demokrat Parti

Cengiz Öcal

04.10.1994- 05.10.1994

Milliyetçi Hareket Partisi

Milli İrade Partisi

Cemal Şahin

07.10.1994- 10.10.1994

Doğru Yol Partisi

Anavatan İçin Bütünleşme Partisi

Nejdet Yazıcı

03.11.1994- 04.11.1994

Anavatan Partisi

Söz Milletindir Partisi

Nevzat Çakmak

15.11.1994- 16.11.1994

Doğru Yol Partisi

Sol Birleşme Bütünleşme Partisi

Kemal Karabulut

28.11.1994- 30.11.1994

Demokratik Sol Parti

İkinci Değişim Partisi

Kemal Naci Ekşi

04.01.1995- 05.01.1995

Yeni Parti Öz

Adalet Partisi

Hasan Kirazoğlu

04.01.1995- 05.01.1995

Doğru Yol Partisi

Yükselen Ülkü Partisi

Ali Özler

04.01.1995- 04.01.1995

Milliyetçi Hareket Partisi

İSVEÇ, 5G TEKNOLOJİSİNE GEÇTİ

İsveç'in telekom şirketi Tele2, ilk olarak halka açık şekilde 5G'ye geçtiklerini duyurdu.

Tele2 Şirketi Genel Müdürü Anders Nilsson yazılı yaptığı açıklamada başkent Stockholm ile Göterborg ve Malmö kentlerinde 5G baz istasyonlarının aktif hale getirildiğini duyurdu.

Haziran ayında yeni nesil telefonları bulunan müşterilerinin 5G hizmetinden ekstra ücret ödemeden yararlanmaya başlayacağına vurgulayan Nilsson, ''Şu anki telefonların birçoğu 5G teknolojisine uygun değil. Uygun olanlardan Samsung’un Galaxy S20 serisiyle de satışlarımız başlayacak'' dedi.

İsveç'te ilk 4G ağını kullanıma sunan operatör olduklarını işaret eden Nilsson, ''On yıl sonra İsveç'in ilk 5G ağını küresel standartlara uygun olarak etkinleştirerek kullanıma sunan yine biz olduk'' ifadelerini kullandı. Yeni nesil kablosuz telefon teknolojisi 5G'nin, dördüncü nesil teknolojinin yaklaşık 10 katı veri iletim hızı sağlayacağı öngörülüyor.

DÜNYANIN EN ZENGINLERİNİN SALGIN SIRASINDAKİ KAZANCI ÇOK ARTTI

Forbes Dergisi'nin hazırladığı listeye göre dünyanın en zengin 25 kişisi, son iki ayda servetlerine toplam 255 milyar dolar kattı. Toplam servetleri 1.5 trilyon dolara ulaştıı.

Forbes Dergisi’nin yaptığı sıralama, dünyanın başta gelen 25 zenginine ait servetin salgın döneminde nasıl değiştiğini ortaya koydu. Derginin değerlendirmesine göre milyarderler 23 Mart-22 Mayıs döneminde servetlerine toplamda 255 milyar dolar kattı.

Salgın döneminde en büyük kazancı sağlayan kişi, servetine 31,4 milyar dolar katan Facebook’un kurucusu ve CEO’su Mark Zuckerberg oldu. Zuckerberg’in serveti 2 aylık salgın döneminde 86.5 milyar dolara ulaştı. Aynı dönemde şirketin hisseleri yaklaşık yüzde 60 oranında değer kazandı.

36 yaşındaki milyarder böylece Berkshire Hathaway CEO’su Warren Buffett, Inditex’in kurucusu Amancio Ortega ve Oracle kurucu ortağı Larry Ellison gibi isimleri geride bıraktı.

Dünyanın en zengin adamı unvanına sahip olan Amazon’un kurucusu ve CEO’su Jeff Bezos ise aynı dönemde 29,9 milyar dolar kazanarak, servetini 146,9 milyar dolara yükseltti.

Dünyanın en zengin 25 iş insanının toplam serveti ise 1,5 trilyon dolara ulaştı. Makaledeki analize göre bu rakam, Forbes listesindeki tüm milyarderlerin ellerinde bulundurduğu servetin yüzde 16’sını oluşturuyor.

KORONA SALGINI, DİJİTAL BÜYÜK 4’Ü GÜÇLENDİRİYOR

Dünyada internet pazarları gittikçe tekelleşiyor. Türkiye’de internet girişimciliği neden zayıftır diye yapılan tartışmalarda en az ele alınan konulardan biri maalesef internet üzerinde Amerikan şirketlerinin oluşturduğu tekellerin ağırlığı. Büyük 4 de denen Google, Facebook, Amazon ve Apple son 10 yıl içinde on dokuzuncu yüzyılın sonunda petrol ve demiryolu tekellerinin elde ettiğine benzer pazar gücüne ulaştı.

Petrol ve demiryolu şirketlerinin gücü büyük yatırımlara kaynak sağlayan sermayeydi, Büyük 4’ün gücü ise yapay zekaya dayalı iş modelleri ve bu modelleri geliştirmek için milyarlarca internet kullanıcısından topladıkları büyük veri. Bu şirketlerin merkezi olan ABD’deki başkanlık seçimi kampanyasının başlıca tartışmalarından biri bu internet şirketlerinin, aynı geçmişte petrol ve demiryolu şirketlerine yapıldığı gibi parçalara ayrılması. Türkiye’de ise bu tartışmaların uzağındayız.

Bu yazıda kolaylık olması açısından Google ve Facebook’a odaklanacağım. Eğer Türkiye’de internet üzerinden tüketicilere ulaşan bir iş kuran girişimciyseniz, bu şirketlere reklam vermek mecburiyetindesiniz.

Ürününüzü duyurmanın başka bir yolu yok. Tüketiciye yönelik iş yapan ortalama bir girişim harcamalarının yaklaşık üçte birini Google ve Facebook’a yapıyor. Bu şirketler toplamda dijital reklam pazarının %60’tan fazlasını kontrol ediyor. Yirmi sene önce İnternet’in bilgiye erişimi kolaylaştıracağından söz ediyorduk.

Kullanıcıların içeriğe yönelik harcayabileceği zaman ve dikkat sabit olduğuna göre, içeriğin artması bu içeriği ulaştırmanın kolaylaşması yerine, içeriğin dağıtımını kontrol eden Google ve Facebook’un zengin olmasına yol açtı.

Birçok internet girişimi güçlük çekecek

Korona salgını bu trendi daha da güçlendirecek. Çünkü birçok yeni internet girişimi büyüme sürecini fonlamakta güçlük çekecek ve kasasında nakdi bol olan yerleşik şirketler tarafından satın alınacak. Google ve Facebook yıllarca elde ettikleri tekel karları ile kasalarını nakitle doldurdular.

Google’ın şu andaki nakit miktarı, dünyanın iki uçak üreticisi Airbus ve Boeing’in piyasa değer toplamından daha fazla. Bu nakitle satın alınabilecek küçük internet girişimi sayısını siz düşünün. Nitekim bu şirketler bugüne kadarki büyümelerini de kendilerine rakip olabilecek veya ürünlerini tamamlayacak girişimleri satın almak üzerine kurmuşlardı. Facebook’un Instagram ve Whatsapp’ı satın alması, Google’ın cep telefonu işletim sistemi Android ve harita uygulamasını üzerine kurduğu Waze’i satın alması akla ilk gelen örneklerden. Korona krizinde kasalarındaki nakit, Google ve Facebook’un tekel güçlerini daha da artırmasına yol açacak.

"Korona krizinde kasalarındaki nakit,Google ve Facebook’un tekel güçlerini daha da artırmasına yol açacak."

Bu satın almaların gelişmekte olan pazarlara yönelmesi de sürpriz değil. Zira Google ve Facebook’un gelişmiş pazarlardaki büyümesi doygunluğa ulaştı. Nitekim korona krizi patlar patlamaz Facebook, Hindistan’da en büyük telekom ve teknoloji işlerinden birine sahip olan Reliance Holding’in Jio platformunun %10’unu satın aldığını açıkladı.

Facebook’un amacı Hindistan’da yüz milyonlarca Whatsapp kullanıcısını yerel ağlarla entegre ederek para kazanmak. Yakın zamanda Türkiye’de zor duruma düşen yerli teknoloji şirketlerinin ucuza satın alındığını görmek sürpriz olmaz.

"Dijital İsviçre"

Google ve Facebook kendilerini egemen devletlerin kurallarına tabi değil, onlara eş görüyor. Kendi kurallarını kendileri koyuyor ve bir bakıma “Dijital İsviçre” olarak konumlanıyor. Google’da ya da Facebook’ta hangi verinizin toplanacağı ve bu veriye bakarak çalışan yapay zekanın size hangi içeriği önde göstereceği tamamen bu şirketlerin koydukları kurallarla belirleniyor. Birçok sefer bu mecralara girdiğinizde “güncellenen” kuralların size “tebliğ edildiğini” görmüşsünüzdür.

Son olarak, geçen hafta Facebook içeriğe ilişkin kararlarını bağımsız bir uzmanlar kurulunun denetimine açtı. Kurul sadece içerik kaldırma uygulamalarına müdahale edebilecek, kaldırılmayan içeriklere veya algoritmaların işleyişi ile ilgili karar yetkisi olmayacak.

Bu kurul oluşturulurken de demokratik standartlar yerine oligarşik bir uzmanlar kurulu oluşturmak yoluna gidilmiş. Nitekim kurulun 27 ülkeden üyesi arasında Türkiye’den üye yok.

Türkiye kendi internet girişimlerinin kurulmasını ve büyümesini önleyen tekelleşmeye karşı ne yapabilir? Dürüst olmak gerekirse elimizdeki araçlar sınırlı. Geçenlerde verilen bir kanun teklifinde önerildiği gibi, sosyal medya platformlarının vatandaşlık numarası ile kullanılması gibi uygulamalar pratikten uzak olduğu gibi, ağır regülasyonların küçük oyunculara karşı büyük yerleşik oyuncuları koruduğu da tecrübeyle sabit.

Avrupa Birliği’nde geçen senelerde yürürlüğe giren kişisel verilerin korunmasına dair yeni regülasyon da esas niyet bu olmasa da uyum maliyetlerinin yüksek olması nedeniyle kaynağı bol olan bu şirketleri güçlendirdi.

"Rekabet Kurumu bu ay dijital pazarlara yönelik özel bir inceleme başlattı. Bu incelemenin çıktıları önemli olacak."

Google ve Facebook’a karşı kullanılabilecek en önemli politika aracı rekabet hukuku. Türkiye’de Google’a yönelik, çoğunluğu Avrupa Birliği’nde açılan soruşturmaların benzeri nitelikte soruşturmalar yapıldı. Facebook henüz hiç soruşturma geçirmedi.

Ancak şirketlerin kullandığı algoritmaları ve doğurdukları sakıncaları anlamanın teknik açıdan güç olması ve soruşturmaların tabiatı gereği uzun sürmesi nedeniyle rekabet hukukunun etkin biçimde kullanıldığı söylemek güç.

Bu sadece Türkiye için değil, dünyanın birçok yeri için geçerli. Facebook’un dünya çapında %36 kar marjı ile çalıştığını düşündüğümüzde, en üst sınır olan cironun %10’una kadar verilebilecek cezaların caydırıcı olmadığı da bir gerçek. Rekabet Kurumu bu ay dijital pazarlara yönelik özel bir inceleme başlattı. Bu incelemenin çıktıları önemli olacak.

Yine geçen ay Google ve Facebook’a yönelik olarak kar değil ciro üzerinden %7,5 oranında alınacak dijital hizmet vergisini yürürlüğe koyduk. Fransa ve başka bazı Avrupa ülkelerindeki trende paralel bir uygulama.

Ancak Türkiye’de bu vergi Google ve Facebook’un dışında çoğu Türkiye’de kurulu ve buradan yönetilen e-ticaret platformlarına yönelik olarak da uygulanıyor. Verginin amacına ulaşması için uygulamanın Google ve Facebook’a odaklanması ve gerekirse oranın %15’e kadar artırılması faydalı olabilir. Tabii Google ve Facebook tekel güçleri ile bu vergiyi reklamverenlere yansıtma yoluna gidebilir. Bu durumda yine rekabet hukuku araçlarına görev düşecektir.

Kuşkusuz tüm bu öneriler Google ve Facebook’un tekel konumlarını bozmaya yetmez. Türk hukukunda tekel şirketlerin bölünmesi uygulaması yok. Olsa bile gücümüz Google ve Facebook’a yetmezdi. Bu noktada izlenebilecek en uygun stratejilerden biri gücü yeten bir ittifakın içinde hareket etmek. Türkiye’nin burada doğal müttefiki yıllardan beri bu şirketlerin tekel konumuna karşı dünyada en önde gelen mücadeleyi veren Avrupa Birliği’dir. Bugün tıkanan Avrupa Birliği sürecine baktığımızda, geleceğimizin anahtarlarından olan internet girişimciliğinin önünü açmak için Avrupa Tek Dijital Pazarı’nın parçası olmanın önemini de unutmamalıyız.

Ussal Şahbaz kamu ilişkileri ve inovasyon üzerine çalışan yapan Ussal Danışmanlık şirketinin kurucusudur. Ussal Şahbaz 2018’e kadar Türkiye İnovasyon Direktörü olduğu GE (General Electric) şirketinin dünyada kurduğu sekiz inovasyondan merkezinden birini İstanbul’da hayata geçirmiştir.

AFRİKA SAHEL’DEKİ JEOPOLİTİK DERİNLİK

ANADOLU AJANSI ANALİZ

(Sahel:Mali, Burkina Faso  Nijer, Benin, Togo, Gana ve Fildişi Sahili)

Fransa önderliğindeki küresel güçlerin operasyon alanı olan Sahel bölgesi ülkeleri, sahip oldukları altın, uranyum ve petrol başta olmak üzere, boksit, bakır ve demir gibi madenleriyle de dikkat çekiyor. ABD, İngiltere, Almanya ve diğer bazı Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin de katıldığı “Barışı Destekleme ve Koruma Operasyonları” yaşanan olumsuzlukları giderme vaadinde bulunsa da, Batılı güçlerin bölge insanının acılarını düşünmekten çok, mevcut kazanımlarını korumayı hedeflediği rahatlıkla söylenebilir.

Bu coğrafyada çatışmaların yoğunlaştığı Mali, Burkina Faso ve Nijer incelendiğinde, yaşanan krizin temelinde, zayıf hükümet otoritesinden dolayı, özellikle kırsal alanlarda güvenlik açığını aşırılıkçı grupların doldurmasının yattığı görülüyor. Buradan hareketle, barış ve huzur ikliminin sürdürülebilir kılınmasında, bölge halkının güvenliğini sağlamanın öncelikli konu olduğu açıktır.

Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının tüm küreyi etkisi altına alan bir afete dönüşmesiyle birlikte barış operasyonlarının sınırlanacağı ve insani müdahalelerin yavaşlayabileceği, dolayısıyla çatışmaların çözümü konusunda kritik gecikmelerin yaşanabileceği düşünülüyor. Bu bağlamda, küresel salgının Sahel ülkelerine etkilerini iki açıdan yorumlamak mümkün.

Birincisi, büyük şehirlerde virüsten korunma kapsamında alınan sokağa çıkma yasağı ve ekonominin yavaşlaması gibi nedenlerden dolayı yaşanabilecek geçim sıkıntıları yönetim tarafından bir çözüme kavuşturulamadığı takdirde, başta halk ayaklanması olmak üzere, ortaya pek çok riskin çıkabileceği gerçeği.

Terör hareketleri yönünden bakıldığında ise özellikle son aylarda Mali’de ana muhalefet lideri Soumaila Cisse’nin kaçırılmasına rağmen gerçekleşen seçimler, Çad’da yaşanan Boko Haram saldırıları ve silahlı kuvvetlerin geniş çaplı harekâtları, Burkina Faso’da ise hız kazanan kabileler arası çatışmalar dikkat çekiyor.

 Bu noktada, Kovid-19 sürecinde söz konusu ülkelerin ve uluslararası güçlerin operasyonlarının yavaşlaması, güvenliği sarsan ve korku havası oluşturan her türlü yapılara karşı bu zamana kadar gösterilen çabaların kıymetini yitirmesine ve aşırılıkçı grupların yeniden güç kazanmasına imkân verebilir.

Çatışmaların arka planı

Mali’de 2012 yılında gerçekleşen darbeden bu yana yaşanan çatışmalar krizin tırmanmasına neden olmuş ve ülkenin önce kuzeyini, sonra güneyini ve doğusunu etkisi altına almıştı. Başta bu ülkenin komşuları olmak üzere, Sahel bölgesinin büyük bir bölümü bu süreçten menfi manada etkilenmişti. Ocak 2013’te Fransa’nın bölgede başlattığı Serval Operasyonu tedhiş hareketlerini Mali şehirlerinden uzaklaştırsa da onların tamamen yok olmasını sağlayamadı.

Bilakis söz konusu silahlı unsurlar bölgede yeniden örgütlendi ve daha geniş eylemlere giriştiler. Bu minvalde ne Birleşmiş Milletler’in (BM) barışı koruma misyonu olan Birleşmiş Milletler Mali Çok Boyutlu Entegre İstikrar Misyonu (MINUSMA) ne de bölge ülkelerinin arabuluculuğunda gerçekleşen barış görüşmeleri, krizin çözümü hususunda bir netice verdi. Terör hareketlerinin Burkina Faso ve Nijer’e yayılması ve çatışmaların seviyesini arttırmasıyla binlerce insan hayatını kaybetti veya bulundukları bölgeleri terk ederek göç etmek zorunda kaldı.

Mali özelinde Sahel bölgesinde yaşananları anlamlandırmak gerçekten zor. Farklı sosyal ve etnik toplulukların, silahlı grupların ve hükümetlerin arasındaki ilişkiler ağının sınırları net bir şekilde belli değil. Bu belirsizlik, analizlerin keskinliğini de sınırlayan bir durumu doğuruyor.

Örneğin silahlı ve silahlı olmayan gruplar arasında kimi zaman işbirliği, kimi zaman da çatışmaların yaşandığı görülüyor. Bu durum, bölgedeki (siyasi, askeri ve toplumsal) gelişmelere göre tedhiş hareketleri veya yabancı unsurlarla Mali’nin kuzeyindeki Tevârikler ve ortalarındaki Fülâniler arasında gerçekleşiyor.

Tedhiş hareketleri neyi amaçlıyor?

Sahel’deki tedhiş hareketlerinin hedeflerini (Fransa ve BM başta olmak üzere) yabancı güçlerin tamamını uzaklaştırmak ve İslam hukuku esaslarına göre bir yönetim ihdas etmek amaçlarıyla belirledikleri ve el-Kaide ve DEAŞ’a bağlı olmak üzere iki farklı yapı altında örgütlendikleri biliniyor. Söz konusu terör unsurları, bölgede yaşamını sürdüren topluluklar arasında yaşanan gerilimlerden ve hükümet otoritesinin zayıf olduğu bölgelerdeki boşluklardan faydalanarak varlıklarını sürdürüyorlar.

Bunlardan el-Kaide terör örgütünün Sahel’deki şemsiye koalisyonu “Cemâatü’n-Nusrâ el-İslâm ve’l-Müslimîn (JNIM)” adıyla biliniyor. Bu grubun altında Mağrib el-Kâidesi, el-Murâbitûn ve Masina Kurtuluş Cephesi (Katibat Masina) bulunuyor. DEAŞ altındaki gruplar ise Katibat Serma ve Büyük Sahra’da DEAŞ ve Ensâruddîn.

İslami usullere göre bir yönetim idealleri olan ve hareket alanlarını buna göre belirlediklerini iddia eden, fakat bölgede İslam'ın emir ve hakikatlerinin aksi yönünde hareket ettiklerine dair (insan öldürme ve kaçırmadan uyuşturucu ticaretine kadar) pek çok olumsuz haberlerin medyada çıktığı, ellerinde bulunan ağır silahları nereden ve nasıl temin ettiklerinin net bir cevabı olmayan tedhiş hareketleri akıllarda derin sorular bırakıyor.

Sahel krizi Afrika’da Fransa’ya bir “Fransız Baharı” yaşatır mı?

Sahel’de özellikle son yıllarda artan el-Kaide ve DEAŞ’a bağlı tedhiş hareketlerinin faaliyetleri, başta Mali, Burkina Faso ve Nijer olmak üzere Benin, Togo, Gana ve Fildişi Sahili gibi diğer Batı Afrika ülkelerini de kayda değer anlamda tehdit ediyor.

Bu bağlamda, Fransa’nın (4 bin 500 askerine ek olarak gönderdiği 600 askerle birlikte) 5 bin 100’ü bulan askeri varlığına rağmen, bölgedeki çatışmaların son bulmadığı ve terör gruplarının da karmaşık bir hal aldığı görülüyor.

 Gerek BM’nin “Barışı Destekleme ve Koruma Operasyonları”nın gerekse Fransa’nın verdiği desteğin, Batı Afrika’ya daha aydınlık bir geleceği getirecek girişimler olduğu iddia edilse de, ülke içlerindeki ve bölgedeki çatışmaların artması, söz konusu devletlerin ekonomik, siyasi ve sosyal gelişimlerinin önündeki en büyük engeller arasında.

Serval Operasyonu’ndan bu yana Fransa’nın bölgedeki askeri varlığı artarak devam ediyor. Son yıllarda Sahel’de artan tedhiş hareketlerini önlemek, bölgedeki barışı korumak ve sürdürmek amacıyla operasyon yürüten yabancı aktörler Fransa’nın Barkhan (Barkhane), BM’nin barış misyonu MINUSMA ve ABD’nin Afrika Komutanlığı AFRICOM oldu.

Ayrıca “G5 Sahel Ortak Gücü” (Moritanya, Çad, Mali, Burkina Faso ve Nijer) de söz konusu yabancı silahlı aktörlerle ortak hareket ediyor; yaklaşık 15 bin yerli ve yabancı askerin bulunduğu bölgede barış ve istikrarın sağlanması hedefleniyor. Son olarak, geçtiğimiz 27 Nisan’da G5 Sahel ülkeleri dışişleri bakanlarıyla gerçekleşen toplantıda da bu amaç yinelendi.

ABD’nin (istihbarat ve eğitim başta olmak üzere askeri alanda Fransa, BM ve G5 Sahel Ortak Gücü kuvvetlerine destek verdiği) AFRICOM bünyesindeki 800 askerini, Çin ve Rusya ile son yıllarda uluslararası alanda yaşadığı mücadeleden dolayı zayıflatma kararı, bilindiği üzere Fransa’yı epey endişelendiriyordu.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun 15 Şubat’ta başlayan Afrika ziyaretleri kapsamında, Sahel’in en güçlü ekonomilerinden birine sahip olan Senegal’e ziyareti öncesinde Pentagon’dan yapılan açıklama, ABD’nin Sahel’de nasıl bir askeri varlık göstereceğine dair ipuçları verdi. ABD’nin Nijer merkezli silahlı insansız hava aracı (SİHA) ordusunun ve eğitim birliklerinin, bölgede tedhiş hareketlerine karşı ağırlığını arttıracağı açıklandı.

Bu kapsamda Pentagon Basın Sözcüsü Alyssa Farah, 101. hava taburunu merkeze çektiklerini ve eğitim birlikleri olan 1. yardım tugayını Sahel’e gönderdiklerini duyurdu.

Ayrıca ABD iç kamuoyunda var olan tartışmaya rağmen, Avrupalı müttefiklerin ve Sahel ülkelerinin terörle mücadelesinde yanlarında oldukları ve bölgenin istikrarı için Amerikan askeri varlığının elinden geleni yapacağı mesajı verildi.

Bunun akabinde AFRICOM operasyon direktörü, G5 Sahel ortak gücü komutanı olan Fransız yetkiliyi ziyaret etti ve desteklerinin süreceğini beyan etti. Ayrıca ABD yönetiminin dışişleri, savunma, istihbarat ve diğer kurumlar arasındaki koordinasyonu sağlayacak,

Sahel bölgesini iyi bilen kıdemli bir diplomatını görevlendireceği belirtiliyor. Dolayısıyla ABD’nin Sahel ajandası için yeni bir strateji ortaya koyma hazırlığında olduğu anlaşılıyor.

Diğer taraftan, son günlerde Almanya gündeminde de Sahel’deki mevcut 350 kişilik askeri varlığının etkinliğini 2021’e kadar arttırıp artırmayacağı tartışması yer alıyor.

Söz konusu tartışma askerî açıdan gereken niceliğin ve bölgesel genişlemenin sağlanması, ekonomik açıdan alınan riskin Alman şirketlerine yatırım hususunda güvenli bir ortamı sağlayıp sağlamayacağı, toplumsal açıdan ise bölgedeki gerilimlerden dolayı kontrolsüz bir göç dalgasının Avrupa’ya yansıması ihtimali üzerinden, ülkedeki bölge uzmanları tarafından ele alınıyor.

Senegal Cumhurbaşkanı Macky Sall ise Afrika Birliği (AfB) toplantısında Mali ve Sahel'deki BM misyonunun (MINUSMA) değiştirilmesi çağrısında bulundu; terör gruplarına karşı mücadeleyi sürdürülebilir şekilde üstlenmesi için gerçek bir uluslararası koalisyona ihtiyaç duyulduğunu ifade etti.

Sall AfB Komisyonu'na kıtanın gayrisafi milli hasılasının yüzde 1'ini (2,1 milyar dolar) “Afrika İhtiyat Kuvveti”ne ayırması teklifini sunduğunu ve kabul edilmesini umduğunu kaydetti. Senegal Cumhurbaşkanı, barış çabalarına katkısından dolayı layık görüldüğü “Sunhak Barış Ödülü” kapsamında kendisine verilen 500 bin doları da AfB Barış Fonu'na bağışlayacağını belirtti.

Ayrıca Sall, Kasım 2018'de katıldığı Paris Barış Forumu’nda, BM'nin Mali'de barış için yeterli çabayı sergilemediği eleştirisinde bulunmuş, Suriye'deki koalisyon güçlerinden daha fazlasına Sahel bölgesi için ihtiyaç duyulduğunu söylemişti.

Sonuç olarak, Suriye ve Irak’ta zayıflatılan terör hareketlerinin Afrika’daki muhtelif çatışma bölgelerinde ortaya çıktığı görülmekte. Sahel’de özellikle son yıllarda görülen terör olaylarındaki artışın, uluslararası toplumun ilgisini buraya kaydıracağı, barış misyonlarının niceliğinin ve faaliyetlerinin artacağı da tahmin ediliyor.

Bu noktada, artan tedhiş hareketlerinin faaliyetleri ve bölgede Fransız politikalarına karşı yükselen itirazlar, Fransa’yı yürüttüğü politikaları güncellemeye zorluyor.

Fransa mevcut askeri varlığını artırarak kazanımlarını korumak için hem Avrupa Birliği’nde hem de ABD’de lobi faaliyetlerinde bulunuyor. Fransa’nın bu çabalarının bir sonucu olarak, geçtiğimiz ay İsveç Mali’ye 150 kişilik bir özel kuvvet gönderdi. ABD tarafından yapılan açıklamalar ve Almanya’da süren tartışmalardan da söz konusu aktörlerin bölgedeki barış çabalarına desteklerinin süreceği anlaşılıyor.

Fransa Afrika’da söz konusu “sert güç” politikalarını arttırırken, bölgedeki kaynaklarını kaybedeceğinin ve derin bir ekonomik krize gireceğinin ziyadesiyle farkında.

Küresel pandemi süreciyle birlikte barışı koruma ve sürdürme operasyonlarında da yaşanacak zayıflamanın etkisi düşünüldüğünde, Sahel’de ekonomik ve jeopolitik risklerin daha derinden hissedilir hale gelmesi kuvvetle muhtemel.

Anlaşılıyor ki yabancı askeri unsurların bölgedeki varlığının nedeni sadece bölgenin doğal kaynaklarının güvenliğini sağlamak ve oradaki yatırımlarını sürdürmek değil, aynı zamanda 21. asrın jeopolitik güç mücadelesini kapatmak.

ERMENİSTAN,KARABAĞ’DA YENİ PROVOKASYONLAR PEŞİNDE

Türkiye’yi ilgilendiren konular ve çevresinde olan olaylarda, ilk haberleri veren SuperHaber, bir başka gerçeği daha ortaya koyuyor. Ermeniler tarafından 25 yıl önce işgal edilen Dağlık Karabağ’da, oldu bitti tarzı yeni girişimlerin olduğu öğrenildi.

Ermeniler işgal altında tuttukları Dağlık Karabağ’da, kurdukları sözde ülkede, önceki gün sahte seçimler ve yemin töreni yaptılar. Törene Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’da katıldı.

Sahte olarak yapılan ve uluskararası bir geçerliliği olmayan seçim sonrası yapılan yemin töreninde, sözde Dağlık Karabağ cumhurbaşkanı seçilen Arayik Harutyunyan, Ermenistan bayrağı önünde yemin ederek görevine başladı.

Tüm uluslararası anlaşmalara aykırı şekilde, Ermenilerin yaptığı bu provokasyon başta Azerbaycan’da büyük tepkilere neden oldu.

AZERBAYCAN DIŞİŞLERİNDEN SERT AÇIKLAMA YAPILDI

Ermenistan’ın girişimi ile işgal altındaki Dağlık Karabağ’d yapılan sözde seçim ve yemin törenine, Azerbaycan Hükümeti Dışişleri Bakanlığı’ndan sert bir açıklama yapıldı.

“YUKARI KARABAĞ BÖLGESİNDEKİ SEÇİMLERİ TANIMIYORUZ”

Açıklamada, ”Azerbaycan'ın Ermenistan tarafından işgal altında tutulan Yukarı Karabağ bölgesinde yarın düzenlenmesi öngörülen sözde Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimlerine ilişkin, "Türkiye, Azerbaycan'ın egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün yeni bir ihlalini teşkil edecek bu gayrimeşru seçimleri tanımamaktadır" açıklaması yapıldı.

“TEK TARAFLI MEŞRULAŞTIRMA ÇABALARI”

Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, Azerbaycan'ın Ermenistan tarafından işgal altında tutulan Yukarı Karabağ bölgesinde yarın düzenlenmesi öngörülen sözde Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimlerinin, Yukarı Karabağ'da uluslararası hukuka aykırı mevcut durumun tek yanlı olarak meşrulaştırılması çabalarının bir tezahürü olduğu belirtildi. Bu adımın, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararları ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ilkeleri dahil uluslararası hukukun açık ihlali olduğu belirtilerek, şu ifadelere yer verildi; 

"Yukarı Karabağ ihtilafına barışçıl çözüm bulunması amacıyla AGİT Minsk Süreci çerçevesinde görüşmelerin sürdüğü bir aşamada, işgal altındaki topraklarda sözde seçimlerin düzenlenmesi, barışçıl ve kalıcı çözüme yönelik çabaları baltalayan bir girişim niteliğindedir. AGİT Minsk Grubu dahil uluslararası camiayı bu seçimi tanımamaya davet ediyoruz.

Türkiye, Azerbaycan'ın egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün yeni bir ihlalini teşkil edecek bu gayrimeşru seçimleri tanımamaktadır. Türkiye, AGİT Minsk Grubu'nun bir üyesi olarak, Yukarı Karabağ ihtilafına adil ve kalıcı bir çözüm bulunması yönündeki çabaları desteklemeye devam edecektir." denildi.

MEDYADAN DA BÜYÜK TEPKİ GELDİ

Dağlık Karabağ’da yapılan sahte seçimler ve ardından sözde yemin töreni, Azerbaycan medyasında büyük tepkilere neden oldu. Medyada çıkan haberlerde, bu durumun bir provokasyon olduğu belirtilerek, çözüm sürecimi bozmak için yapıldığı açıklandı. Başka bir haberde, ”Sözde devletin cumhurbaşkanına yemin töreni "Ermenistan'ın ilhak politikası tüm dünya için tehlikeli bir eğilimdir" denildi.

ISLAHATÇI GENÇLER BİRLİĞİ ADINA GAZETECİ ŞAHBAZLI AÇIKLAMA YAPTI

Öte yandan işgal altındaki Dağlık Karabağ bölgesindeki yasadışı "seçimler" ve sözde "yemin" törenini yorumlayan Azerbaycanlı gazeteci İslahatçı Gençler Birliği Başkanı Ferit Şahbazlı bir açıklama yaptı;

“BU YAPILAN AÇIK BİR PROVOKASYONDUR”

"Azerbaycanın İşgal altındaki Şuşa kentinde yapılan yasadışı "seçimler" ve sözde "yemin töreni"nin her hangi bir yasal bir gücü yoktur. Bu adım, Ermenistan'ın ilhak politikasının bir başka tezahürüdür. Sözde "yemin" töreni müzakere sürecini bozmayı amaçlayan bir provokasyondur.

Açıklamasında, Ermenistan'ın bu ilhak politikasının tüm dünya için tehlikeli bir eğilim olduğunu belirten Şahbazlı, "Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası, aynı zamanda uluslararası hukukun norm ve ilkelerine aykırı olan ve uluslararası toplum tarafından açık bir şekilde reddedilen sözde 'seçimlerin' sonuçları hiçbir yasal güce sahip değil.  Şu an Azerbaycan'ın Dağlık Karabağ bölgesi ve etrafındaki 7 ilinin işgali devam ediyor. Azerbaycanlılar bu tarihi topraklarından vahşice bir politika ile, zor gücüne didergin salınmışlar.

“YAPILAN ULUSLARARASI HUKUKA VE DÜNYAYA SAYGISIZLIK!”

Bu bölgeden olan vatandaşlarımızın seçim hakları ellerinden alınmışdır. Böyle bir durumda herhangi "seçim"lerin veya sözde "yemin töreni"nin yapılması söz konusu olamaz. Bu uluslararası hukuka ve dünya kamuoyuna açık saygısızlıktır. Bu sadece Azerbaycan'a karşı bir provokasyon değil, aynı zamanda bölgede barış ve istikrara yönelik bir tehdittir.”

Ferit Şahbazlı, sahte "seçimlerin" ve sözde "yemin töreni" nin Ermenistan'ın barış görüşmelerinde uluslararası toplumu kandırmaya çalıştığını kanıtladığını söyledi:

"Bu nedenle dünya kamuoyu ve uluslararası örgütler Ermenistan'a daha ciddi baskı ve yaptırımlar uygulamalı, onu uluslararası hukuka saygı göstermeğe mecbur etmelidir".

“İŞGAL HALA DEVAM ETMEKTEDİR”

Azerbaycan'ın 7 çevre bölgesinin hâlâ işgal altında olduğunu kaydeden Şahbazlı;"Ermenistan'ın etnik temizleme siyaseti ve işgal politikasının sonucu olarak, çocuklar, kadınlar ve yaşlılar dahil olmak üzere 20.000'den fazla masum insan vahşice öldürülmüş ve binlerce kişi rehin alınmış ve işkence görmüştür" dedi.

KORONA SONRASI E-TICARET,OTOMASYON VE ROBOTLAR

Koronavirüs döneminde iş beklentileri son derece düşük seviyelerde olabilir. Bununla birlikte birçok şirketin e-ticaret alanında yeni fırsatlara yelken açtığı düşünüldüğünde, her şey o kadar da kasvetli değil.

Mastercard’dan Khalid Eligibali euronews’e, küresel salgın sonrası işletme ve tüketici davranışları trendleri hakkında konuştu.

Eligibali, "Ekonomi bir bütün olarak olumsuz etkilendi demek muhtemelen doğru olmayacaktır. Daha dik bir yükselişte olan alanlar, sektörler var. Size bir örnek vereyim. 3 ay öncesine kadar ev eğlencesi yayını yapan platformlardan birine üyeydim. Şimdi 5 üyeliğim var. Ve eminim ki benim gibi davranışlarını değiştirmek zorunda kalan çok fazla tüketici var.

Bu ekonomide fayda sağlayan sektörler ve alanlar var. Söylemeye gerek yok, seyahat, konaklama, turizm, mutfak, restoran gibi etkilenen bazı sektörler var. Ve bunlar iş modellerini değiştirmek zorunda kaldılar" ifadelerini kullandı.

Canlı etkinliklerin sonu mu geliyor?

Büyük bir canlı etkinliğe katılıyorsanız, ister bir pop konseri olsun, ister olimpiyatların açılış seremonisi ya da Broadway tiyatro yapımı olsun, işin içinde Production Resource Group’un parmağı olması ihtimali var. Şirketin CEO’su Jere Harris euronews'e küresel salgının işlerini nasıl etkilediğini anlattı.

Harris şunları söyledi: "Bir şirket olarak ve yaptığımız şeye bakarak, bütün dünyamız durma noktasına geldi. Haftada ortalama 15ila 20 milyon dolar gelir elde ederiz. Hepsi bitti. İnsanlara ya da tüm dünyaya izin vermek zorunda kaldık. Restoranlar ve barlar açılacak ve bir çeşit sosyal mesafe uygulayabilecek.

Bir Batılı tiyatro prodüksiyonunu ya da Broadway gösterisini sosyal mesafeyle yürütmek imkansız. Ekonomik olarak, her koltuğu birbirinden ayırsanız bile imkansız.

Bence bu hepimizi değiştirecek. Şirketi iyi bir noktaya götürecek çünkü artık olaylara farklı açıdan bakacağız. Akış için çok daha fazla fırsat görüyoruz. Bugünkü teknolojiyle çok şey başarabilirsiniz ve bu, bazılarının daha kolay bir şekilde başarabileceğimiz çok fazla şey olduğunu fark etmesini sağlayabilir."

Covid-19 robotların yükselişine mi neden oldu?

Dünyada insan etkileşimi en düşük seviyede tutulurken, makineler boşluğu giderek daha fazla doldurmaya hazırlanıyor.

Robotlar ve otomasyon, bazı şirketlerin sosyal mesafeyle uyumunun ayrılmaz bir parçası haline geldi. Sahada daha az insan var. Botlar, her şekil ve büyüklükte şirketler için, temizlik, raf stoklama ve teslimatta hızlı bir şekilde önemli bir yer elde etti.

İnsanları denklemden çıkararak, robot raf yerleştiricileri ve temizliyicileri kullanıma sokmak, virüsün yayılımını önlemede tahmin edilemez bir etkiye sahip olabilir.

Simbe Robotics'in Ceo'su Brad Bogolea, robot Tally'yi anlattı: "Tally tam otomatik mobil robot, perakendecilerin mağazalarında daha iyi envanter almalarına yardımcı olmak üzere tasarlandı. Tally’nin amacı, ürünümüzün her zaman doğru yerde stoklandığından ve doğru fiyata sahip olduğundan emin olmamıza yardımcı olmak.

Covid-19’la birlikte, perakende satışta otomasyon ve daha iyi veri için her zamankinden daha güçlü bir durum olduğunu düşünüyoruz. Bunun robot teknolojisinin daha iyi benimsenmesini sağlayacağını düşünüyoruz."

Otomasyon ve robotikteki hızlandırılmış adaptasyon, küresel bir durum. Rusya’da iş yerleri ve otobüs duraklarına akıllı sıcaklık kontrol turnikeleri kuruluyor.

Çin’de 1.3 milyon metrekarelik, 5 G destekli bu akıllı liman kargoyu otomatik olarak boşaltabilir ya da depolayabilir.

Küresel salgın insanlık için benzeri görülmemiş zorluklara neden olurken insanlık onunla mücadele etmek için benzeri görülmemiş çözümler sunuyor.

ENDÜSTRİ 4.0’IN BİLEŞENLERİ: YAPAY ZEKA

Yapay zekânın akıllı hale getirdiği makinelere ve cihazlara insanların yapabildiği ve yapmakta zorlandığı her şeyin yaptırılabilmesi hedeflenmektedir

"Nesnelerin İnterneti" başlıklı yazıda, kullandığımız hecihazın, nesnenin, makinenin hatta giyeceklerimizin bile çeşitli internet ağları vasıtasıyla birbirleriyle iletişim içine girebilecekleri vurgulanmştı.

Bu iletişimin, çipler ve sensörler (algılayıcılar) aracılığı ile yapıldığını anlatmıştım. Bu yazımda ise, söz konusu iletişim sonucunda iletilen verilerin nasıl kullanıldığını anlatalım.

Yapay zekâ (AI- Artificial Intelligence), robot, akıllı makineler, öğrenen makineler gibi kavramlar genellikle birbirinin yerine kullanılabilen kavramlardır. Bu kavramlar kullanıldığında, konu hakkında çok fazla bilgi sahibi olmayan insanlar genellikle tedirginlik duyarlar. Bu tedirginlik bazen gerekli bilgiye sahip olmamaktan dolayı olsa bile konuyla ilgili kişilerin tedirginliği ise daha çok geleceğe yöneliktir.

Bilgisayarlarda geliştirilen yapay zekâ ya da bunları kullanarak üretilecek olan yapay zekâya sahip robotların insanlığa zarar vereceğinden, hatta insanlığın sonunu hazırlayacağından korkulur. Büyük bilim insanı meşhur Stephen Hawking yapay zekanın insanlığın sonunu getirebileceği konusunda uyarıda bile bulunmuştur.

Yapay zekânın kısa bir tarihçesi

"Yapay Zekâ" kavramı ilk kez 1950’li yıllarda Alan Turing adlı öğretim üyesi tarafından kullanıldı. Bilgisayar biliminin kurucusu sayılan Turing, "Makineler düşünebilir mi?" sorusunu ortaya atarak, yapay zekânın yolunu açmış oldu. Turing’in önemli başarılarından biri de İkinci Dünya Savaşı'nda Almanların kullandığı, çözülmesi imkânsız olarak görülen Enigma adlı şifre programını çözmek oldu. Tarihçiler, bu programın deşifre edilmesiyle, Almanların yenilmesinin iki yıl kadar öne çekildiğini iddia etmektedirler.

Araştırmacılar yapay zekâ kavramının kronolojik tarihini anlatırken tarih öncesi dönemlere kadar giderler. Bu bakış açısıyla baktığımızda, aşağıdaki kronolojik sıralama ortaya çıkmaktadır:

Tarih öncesi dönem: Tarih öncesi dönemden son yüzyıla kadar robotlarla ilgili farklı hayallere rastlanabilmektedir. Örneğin Osmanlı sarayı için geliştirilen otomatlardan biri de, 1769 Yılında Baron Von Kempelen tarafından yapılan, satranç oynayan adamdı.

Bu otomat Viyana ve Moskova fuarlarında sergilenmişti. Uzun süreler nasıl çalıştığı üzerinde fikirler yürütülen otomatın içinde satrançta oldukça tecrübeli biri vardı. Kempelen'in ustalığı da seyredenlerin düşündüğü gibi bir makineye satranç oynatabilmesinde değil, kutunun içinde duran hiçbir şekilde görebilme olanağı olmayan birine satranç oynatabilmesidir.

Karanlık dönem (1965-1970): Bu dönemde çok az bir gelişime sağlanmıştır. Bilgisayar uzmanları düşünen bir mekanizma geliştirerek ve sadece verileri yükleyerek akıllı bilgisayarlar yapmayı umdular. Sonuç olarak bir bekleme dönemi oldu

Rönesans dönemi (1970-1975): Hızla artacak gelişmelerin önünün açıldığı dönem olmuştur. Yapay zekâ araştırmacıları hastalık teşhisi gibi sistemler geliştirdiler. Bugünkü açılımların temelleri oluştu

Ortaklık dönemi (1975-1980): Yapay zekâ araştırmacıları, dil ve psikoloji gibi diğer bilim dallarından da yararlanmaya başladılar.

Girişimcilik dönemi (1980-?): Yapay zekâ laboratuvarlarının dışına çıkarılarak, gerçek dünyanın ihtiyaçlarına göre çok daha karmaşık uygulamalarla düşünülmüştür. Halen devam eden bir dönemdir.

Yapay zekâ nedir?

İnsanların zekâlarını kullanarak yaptıkları işleri bilgisayarların yapmasını sağlayan teknolojiye yapay zekâ denilmektedir. Yapay zekâ aslında, makinelerin, cihazların ve kullanılabilen her türlü nesnenin içine gömülen çiplere ve sensörlere yüklenen yazılım ve algoritmaların insan zekasını taklit (simulate) etmeye çalışan bilgisayar programları tarafından kullanılmasıdır. Bu insan zekasını taklit etmeye çalışan bilgisayar programları her gün kullandığımız dijital teknolojilerden farkı, yüklendiği makineleri, cihazları ve nesneleri "akıllı" hale getiriyor olmasıdır.

Yapay zekânın akıllı hale getirdiği makinelere ve cihazlara insanların yapabildiği ve yapmakta zorlandığı her şeyin yaptırılabilmesi hedeflenmektedir. Özellikle de insanlar için risk taşıyan işlerin, akıllı makinelere ve robotlara yaptırılması planlanmaktadır.

İnsanların öğrenme süreci nöronlar arasındaki sinaptik (synaptic) bağlantıların ayarlanması ile olur. Yani, insanlar doğumlarından itibaren, yaşayarak (tecrübe ile) öğrenme süreci içerisine girerler. Bu süreç içinde beyin sürekli bir gelişme göstermektedir. Yaşayıp tecrübe ettikçe sinaptik bağlantılar ayarlanır ve hatta yeni bağlantılar oluşur. Doğduğumuz günden itibaren, duyu organlarımızla algıladığımız her nesne ve olay birer veridir. Bu verilerin birikimi (tecrübe) ile öğrenme gerçekleşir.

Yapay zekâ geliştiricileri ve uygulayıcılarının ilham kaynağı insan beyninin öğrenme süreçleri olmuştur. Yapay zekâ tasarımcıları, beynimizin öğrenme ve düşünme sistemlerine benzer bir yapıyı taklit ederek, bu yapıyı bilgisayar programlarına uygulamaya çalışmaktadırlar. Bu yapay sinir ağı sistemini yönlendirecek olan bilgisayar programının kendisinin de öğrenebilmesi için eğitime ihtiyacı vardır. Yapay zeka eğitimi ise, aynen beynimizde olduğu gibi, bol sayıda veri girişi ve çıkışı ile gerçekleşmektedir.

Özetle; yapay zekâ, beynimizin öğrenme süreçleri taklit edilerek oluşturulan yapay sinir ağları üzerinden, yine insanlar tarafından geliştirilmiş yazılım ve algoritmaların, çipler ve sensörler vasıtasıyla nesne ve makinelere yüklenmesi ile gerçekleşmektedir. Yapay zekâ yüklenmiş olan nesne ve makineler, sadece kendilerinden beklenen işi yapmakla kalmamakta, aynı zamanda elde ettikleri tecrübelerden öğrenerek, insanlara danışma ihtiyacı duymadan kararlar alabilmektedirler.

İlk yapay zekâ denemeleri

Yapay zekâ çalışmaları başladıktan sonra ilk denemeleri oyun alanında gerçekleşti. Geliştirilen satranç programları ilk oyunlarında sürekli yeniliyorlardı. Çünkü öğrenmeleri için veri girdi/çıktısına ihtiyaçları vardı. Bu girdi/çıktı süreçleri sayesinde yaptıkları yanlış hamleleri öğrenerek, bir sonraki oyunda yapmamayı öğrendiler. Veri giriş/çıkışı arttıkça ileriye doğru tahmin ettikleri hamle sayısı da arttı. Bu öğrenme süreci sonunda 11 Mayıs 1997 tarihinde IBM’in Deep Blue bilgisayarı ünlü satranç oyuncusu Kasparov’u, kelimenin tam anlamıyla, perişan etti.

Çinlilerin "Go" adı verdikleri bir satranç oyunu vardır. Normal satranç oyunundan daha zor olduğu söylenir. Daha sonra Google’ın satın aldığı "DeepMind" adlı şirketinin geliştirdiği "AlphaGo" adlı yapay zekâ programı, derin öğrenme tekniği kullanarak geliştirdiği oyun zekası ile 2016 yılında, en iyi Go oyuncularından biri olan Lee Sedol'ü yendi.

AlphaGo'nun sinir ağına önce binlerce insan oyunundan pozisyonlar gösterilerek hangi hamlelerin tercih edildiği öğretildi. Elbette ki insanları geçmek için yeterli olmayan bu altyapı, sonraki "kendi kendine öğrenme" aşamasında rol oynayacak programların başlangıçta kullanacağı değerlendirme formülünü oluşturmakta kullanıldı.

AlphaGo bir insanın ömrü boyunca oynayabileceğinden çok sayıda oyunu kendi kendine oynadı. Her oyunda, kazanan kopya kaybedene oranla bir şeyi daha iyi yapmış olmalıdır, değil mi? Oyunun sonundaki bu "ödül sinyali" pekiştirmeli öğrenme yoluyla önceki aşamalardaki pozisyonlara yansıtılarak onların da "makbul" olduğu bilgisi sinir ağına kodlandı. Böylece her aşamada daha da iyileşen değerlendirme formülü, bir sonraki aşamada kendi kendine oynanacak oyunların daha yüksek kalitede olmasına yol açıyordu. DeepMind mühendisleri bu döngüyü durdurduklarında program insanüstü seviyeye ulaşmıştı.

Ancak Google DeepMind’ın AlphaGo’daki başarılarının ötesine de geçerek 2017 yılında AlphaZero'yu geliştirdiler. AlphaZero'nun AlphaGo'dan farkı ise insan bilgisine başta bile hiç ihtiyaç duymamasındaydı. Sadece oyunun hamle ve kazanma kuralları bilgisiyle donatılan AlphaZero doğrudan kendi kendine oynamaya geçti. Kendi kendine oynarken başlarda yaptığı hamleler aptalcaydı.

Ama sadece 4 saatlik kendi kendine bir antrenmanla bile, binlerce oyundan sonra kazanmaya götüren tecrübeye ulaşıp, kendi oyun tarzını keşfetti. Diğer meşhur bilgisayar satranç programı olan Sockfish8 ile 100 oyunluk maçta, hem de Stockfish’den çok daha kısa sürede hamleler yaparak yenmenin yanı sıra, daha önce tüm şampiyonları yenen atası AlphaGo'yu da 100 oyunluk maçta yenerek galaksinin yeni şampiyonu oldu.

Yapay zekâ çeşitleri

Yapay zekâyı;

  • Endüstriyel (Teknik) yapay zekâ ve
  • Kodsuz (Teknik Olmayan) yapay zekâ olmak üzere ikiye ayırabiliriz.

Önce kodsuz yapay zekâyı inceleyelim:

1 - Kodsuz yapay zekâ

Bu tür yapay zeka programları, mühendislik bilgisi içermeyen iş dalları ve yönetim birimleri (Pazarlama, Finans, İnsan Kaynakları, İletişim, İdari İşler vb) tarafından kullanılan teknolojilerdir. Bu teknolojide temel kodlama işlemleri program geliştiricileri tarafından yapılmıştır. Kullanıcılar iş süreçleri içerisinde kodlamaya katkıda bulunmazlar, sadece yapay zekâyı yönetirler.

"Yapay Zekâ Yönetimi" diye de ifade edilen bu sistem, kişilerin ofis programlarını öğrenme yoluyla ofis programlarını kullanma becerisi elde etmesine benzetilebilir.

Kodsuz yapay zekâyı daha iyi anlayabilmemiz için dar ve genel yapay zekâ kavramlarına da bir göz atmamız gerekir.

A - Dar yapay zekâ (ANI- Artificial Narrow Intelligence)

Dar yapay zekâ, bir alanda eğitilen ve geliştirilen yapay zekâlar için kullanılan ifadedir. Şimdiye kadar insanoğlu tarafından geliştirilen ve bazı yarışmalarda insanı yenen yapay zekâlar, dar yapay zekâdır.

Dar yapay zekâlar yüklendiği iş dışında başka işler yapamaz. Yukarıda örnek olarak anlattığımız DeepBlue ve AlphaGo yazılımları insanı yenen dar yapay zekâ örnekleridir. Bu yazılımlar, bir yandan inanlarla oyun oynayarak bir yandan da kullanıcısının takvimini düzenleyip, randevularını organize edemez ya da banka borcunu ödeyemez.

Bilgi ve kabiliyeti sınırlı olan bu yapay zekâlar ağırlıklı olarak arama motorları, tercümanlık, mobil uygulamalar ve tekrarlanan işlerde kullanılmaktadır. Hal böyle olunca yeterli veri ve iş akışına sahip her işletmenin kendisi için geliştirdiği yapay zekâsı olabilir ve bu yapay zekâlar birbirinden habersiz ve bağımsız çalışmalarına devam edebilirler.

B - Genel yapay zekâ (AGI- Artificial General İntelligence)

Genel yapay zekâ, insan beyni gibi sinir ağlarına sahip ve bu ağlar sayesinde dar yapay zekâları birbirine bağlayan ve iş yapmalarına olanak sağlayan sistem için kullanılan ifadedir. Dar yapay zekâdan en önemli farkı, insan gibi düşünme, anlamlandırma ve bir fikri hayata geçirme özelliğine sahip olmasıdır.

Genel yapay zekâ, aynı zamanda kodsuz yapay zekânın yaygın kullanılmasını sağlayacak teknolojidir. Çünkü yapay zekâ yönetimini kullanabilen profesyoneller genel yapay zekâ aracılığı ile gün içindeki randevularını, performans takiplerini, çalışan görevlendirmelerini, market alışverişlerini, içecekleri kahveyi, yiyecekleri yemeği, banka ödemelerini, tahsilat talimatlarını, doktor randevularını, sanatsal etkinliklerini kısa bir vakit ayırarak gün içi plana dökebileceklerdir.

2 - Endüstriyel (teknik) yapay zekâ

Bu yapay zekâ türünü anlayabilmemiz için robot tanımını anlamamız gerekmektedir.

Akıllı makineler, yapay zekânın uygulandığı alanlardan yalnızca bir bölümüdür.

Akıllı makinelerin en önemli özelliği, nesnelerin interneti üzerinden gelen verileri depolamaları, analiz etmeleri ve insanlardan bağımsız olarak yapay zekaları sayesinde karar verebilmeleridir. Bir makinenin yapacağı rutin işleri planlayıp, makinenin içine gömeceğiniz çipler ve sensörler vasıtasıyla makinenin sorunsuz çalışmasını sağlayabilirsiniz.

Örneğin bir halı makinesini programlayarak, insan emeği olmadan, çeşitli renkte ipleri kullanarak, sizin tasarımladığınız motifleri kullanarak, halı üretmesini sağlayabilirsiniz, hem de bu üretim sürecinin hiç bir aşamasına insan faktörünü katmadan.

Ya da programladığınız makinelere, dizayn ettiğiniz bir otomobilin tüm alt parçalarını ürettirip, devamında üretilen parçaların montajını da yaptırarak otomobilin kullanıma hazır hale gelmesini, bu süreçlerin hiç bir aşamasına insan faktörünü katmadan yapabilirsiniz. Ancak bu süreçlerde kullanılan makinelere, "akıllı makine" ya da "öğrenen makine" denemez. Zira otomobil üretim bandının değişik aşamalarında kullanılan bu makineler sadece kendileri üretim aşamaları için tanımlanmış belirli işleri yapmaktadırlar.

Robot kelimesi, Çekçe "zorla çalıştırma" anlamına gelen bir kelimeden bozularak elde edilmiştir. İlk kez 1920'de Karel Ğapek'in R.U.R. adlı tiyatro oyununda kullanılmıştır.

Genellikle robot deyince, fiziksel olarak insana benzeyen, yapay zekâ ile donatılmış makineler akla gelir. Oysa yukarıda tanımladığımız makineler de birer robottur. Fakat sadece kendilerine verilen görevleri yerine getirdiklerinden, bu robot ya da makinelere, "yapay zekâ" ile yönetilen "akıllı" makineler dememiz mümkün değildir.

Akıllı makineler kavramına gelmeden önce "sanallaştırma – virtualization" kavramına bir göz atmakta yarar var. Sanallaştırma; tedarik zincirleri, fabrikalar ve lojistik gibi unsurların bilgisayar sistemleri üzerinde bire bir simülasyon modellerinin oluşturulabilmesidir.

Bu model, sanal ortamda çalıştırılarak, üretim süreçleri test edilir. Böylece, fiziksel süreçler oluşturulmadan önce, çıkması muhtemelen hatalar ve aksaklıklar tespit edilerek, üretim süreçlerinin mükemmelleştirilmesi sağlanır.

Sanallaştırma vasıtası ile tasarımlanan üretim süreçleri gerçeğe dönüştürülürken bu kez "Siber Fiziksel Sistemler" olarak adlandırılan makine ve teçhizatlar oluşturulur

Bu makine ve teçhizatın içlerine çipler ve sensörler yerleştirilmiştir. Söz konusu yerleştirme işlemi ile "gömülü sistemler" oluşturulur. Bu işlemler sonucu elde edilen siber fiziksel sistemlerin en belirleyici özellikleri, belirli internet ağları üzerinden birbirleriyle ve sistem dışındaki makine ve teçhizat ile iletişim kurabiliyor olmalarıdır.

Sanallaştırma sonucunda tasarımlanmış ve siber fiziksel sistemlerle donatılmış olan makineler ve fabrikalara "akıllı" diyebiliriz. Akıllı olmalarının nedeni, diğer nesne ve makinelerden gelen verileri alabilmeleri, depolamaları, ama en önemlisi toplanan verileri analiz etmeleri ve bu analizler sonucunda, insanlara ihtiyaç duymadan tüm üretim süreçlerini planlayıp yine insanlardan bağımsız olarak karar alabilmektedirler.

Sosyal ağlardakine benzer bir şekilde, akıllı fabrikalarda, çalışan işçiler, makineler ve kaynaklar arasında bir iletişim bulunmaktadır.

Akıllı makinelerin nasıl çalıştığını anlayabilmemiz için, Endüstri 4.0 adlı yazımızdaki üretim süreçleri örneğimizi biraz daha detaylandıralım:

Hızlı tüketim malları üreten bir fabrikayı ele alalım ve süreci X Market’in rafından başlatalım. Ürünümüz raftan alınıp, kasadan geçtiğinden itibaren, üzerindeki çip vasıtasıyla bir çok yerle iletişime geçecektir. Öncelikle X Market’in deposu ile temasa geçerek, stoktan bir ürün eksildiğini bildirecektir. Dolayısıyla X Market’in sipariş listesine bir ürün eklenecektir.

Aynı bilgi üreticinin satış, pazarlama ve üretim departmanlarına gidecektir. Satış departmanı X Market’e yapılacak sevkiyata 1 adet ürün ekleyecek ve bu bilgiyi pazarlama ve üretim departmanı ile paylaşacaktır. Üretim departmanı bu bilgiyi üretim planına dâhil edip, aynı zamanda hammadde departmanını haberdar edecektir. Pazarlama departmanı ise ürünün satış hızına ve hacmine göre reklam ve tanıtım faaliyetlerini programlayacaktır.

Satılan tüm ürün bilgileri belli bir süreç içinde makineye ulaştığında, sürece uygun olarak (yıllık, aylık, haftalık, günlük) ortalama satış tahminleri ve satış eğrileri yapılabilir hale gelecektir. Diyelim ki bu hafta bayram var; bu bayramdaki satış bilgilerinden öğrenerek, gelecek yılın bayram satışları hakkında tahminler üretip, gelecek yılın üretim planına alabilecektir.

Bu sistemde üretim tamamen talebe göre yapılacağından, stoklama ve depolama maliyetleri de olmayacaktır. Ayrıca makinelerde çıkabilecek arıza ve hatalar önceden tahmin edilerek, üretim sürecinde hiç bir aksama ya da duraklamaya meydan vermeden tamir edilebilecektir. Hatta önceden öngörülemeyen COVID-19 benzeri bir durumun tekrar ortaya tekrar çıkması ile ilgili, haberler oluştuğunda artık bu yeni virüs için nasıl bir üretim planlaması yapacağının kararını bile kendi bağımsız olarak alacaktır.

Düz robotlar

Robot sözcüğü; fiziksel robotları ve -kısaca "bot" denilen- sanal yazılım ajanlarını ifade etmek amacıyla kullanılır. Hangi tür makinelerin robot olarak İsimlendirileceği konusunda bir uzlaşma oluşmuş değildir.

Robot; bir bilgisayar tarafından programlanabilen, bir dizi karmaşık eylemi otomatik olarak gerçekleştirme yeteneğine sahip bir makinedir. Robotlar dışsal veya gömülü bir denetim cihazı ile yönlendirilebilir. Bazı robotlar insan şekline sahip olsa bile genel olarak yaptıkları işe göre bir şekle sahip olan robotların aslında neye benzediğinin fazla önemi yoktur.

Robotların endüstriyel faaliyetlerde kullanılmaya başlanması 1960'lı yılların başından itibaren söz konusu olmuştur. İlk olarak 1961 yılında General Motors'da endüstriyel robot kullanılmaya başlanmış, Ultimate adı verilen bu cihaz baskı vb. bir takım işlemlerde kullanılmıştır. 

Fabrikalarda, robotlar genellikle ağır yük kaldırma ve taşıma veya bir montaj hattında büyük, hantal nesnelerin yerleştirilmesi gibi çok tekrarlı işlerde kullanılır. Bu işlerin bazıları insanlar için tehlikeli olabileceği için robotlar tarafından başarıyla yapılabilir ve robotların kendi ustalık alanına giren işlerde insanlardan çok daha başarılı oldukları bilinmektedir.

Başlangıç sürecinde kullanılan robotlar tümüyle insan faktörüne dayanmaktaydı. Dolayısıyla operatörler olmaksızın işlevleri yeterli değildi. Buna karşılık robotlar kaynak ve montaj gibi çeşitli üretim faaliyetlerinde kayda değer bir verim artışı ve performans sağladılar. Bunun üzerine robotların diğer endüstriyel faaliyetlerde de nasıl kullanılabileceği yöneticilerin ve araştırmacıların öncelikli konusu haline geldi.

Otonom robotlar

Otonom robot kavramı; içerdiği gömülü bilişim donanımı ve yazılımı nedeniyle yapay zekâ uygulamaları gerçekleştirebilen, karar seçenekleri üretebilen, bunlardan uygun olanı eyleme dönüştürebilen, çevreden veri toplayan, başka akıllı ve bağlantılı nesnelerle iletişim kurabilen makine olarak tanımlanır. Benzer anlamlara gelmek üzere "akıllı makine" ve öğrenen makine" gibi terimler de kullanılır.

Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere, otonom robotlar herhangi bir operatör müdahalesi olmadan kendi başlarına karar üretip eylemde bulunabilirler. Bu özelliklerin çeşitliliğine ve derinliğine bağlı olarak otonom ve yarı-otonom olarak sınıflandırılırlar. Otonom robot kategorisine giren makineler; kullandıkları alana ve yaptıkları işlere göre endüstriyel robotlar, tıbbi operasyon robotları, mikroskobik nano robotlar, toplu olarak programlanıp eyleme geçen robot sürüleri vb. gibi yaygın bir çeşitlilik gösterebilir. Her robot kendi sınıfına uygun biçimde yaşamsal özellikler göstererek veya bazı eylemleri otomatikleştirerek yapay zekâ örnekleri sergiler.

Tam olarak otonom bir robot şunları başarabilir:

  • Kendisi ve çevresi hakkında veri toplamak ve enformasyon edinmek,
  • Başka makineler/robotlar ve/veya insanlar operatörler ile gerektiğinde iletişime geçmek,
  • Toplanan verileri derlemek, analiz etmek, sonuç çıkarıp karar alabilmek
  • İnsan müdahalesi olmadan uzun süre kendi başına çalışabilmek,
  • İnsan müdahalesine gerek duymaksızın çalışma ortamının tamamında veya bir kısmına gerekiyorsa hareket edebilmek ve/veya el-kol vb. gibi organlarını çevreye etki edecek biçimde hareket ettirebilmek,
  • Tasarım özelliklerinin bir parçası olmadığı sürece insanlara, mülkiyete veya kendisine zararlı durumlardan kaçınmak.

Otonom bir robot, görevlerini yerine getirmenin veya çevredeki değişime uyum sağlamanın yeni yöntemleri gibi enformasyon edinebilir veya mevcuda ek olarak yenilerini öğrenebilir. Gömülü yapay zekâ yeteneğinden kaynaklanan bu özelliği nedeniyle otonom robotlar "öğrenen robotlar" olarak da nitelenir. Her ne kadar gelecekte otonom robotların kendilerine bakım yapma özelliklerinin gelişeceği öngörülse de diğer makineler gibi otonom robotlar da düzenli bakım gerektirir.

Tam fiziki otonomi için ilk şart, bir robotun kendisiyle ilgilenme ve kendine bakım yapabilme yeteneğidir. Günümüzde pazarda var olan birçok robot kendi başına bir şarj istasyonunu bulabilir ve bunlara bağlanabilir. Bazı robotlar şarj olmak için kendi başına dolaşma özelliğine sahiptir.

Yapay zekâ ve robot teknolojilerinin daha iyi anlaşılması için değişik sektörlerdeki kullanım alanlarını da incelememiz gerekmektedir. Bu alanlardan örnekleri burada devam ettirmeye kalkarsak yazımız bir gazete makalesi boyutunu fazlasıyla aşar. Bu nedenle yapay zekâ ve robotların kullanım alanlarını önümüzdeki hafta yayınlanacak olan yazıma bırakıyorum.

TRT,RUSÇA’DA YAYIN YAPACAK

Türkiye’nin sesini uluslararası alanda duyurmayı amaçlayan TRT, yabancı dillerdeki yayınlarını arttırmaya ve güçlendirmeye devam ediyor.

TRT’nin yeni haber mecrası TRT Rusça bugün itibarıyla dijital platformlarda yayın hayatına başladı.
 
TRT kanalları ve dijital platformları ile uluslararası alanda yürüttüğü haberciliğe devam ediyor. Bu kapsamda, yayın hayatına başlayan TRT Rusça, çarpıcı röportajlar, bilgilendirici raporlar ve ilgi çeken videolar aracılığı ile Rusça yayınlarda etkili olmayı hedefliyor. Rusça farklı içerikler sunacak olan TRT Rusça, tecrübeli isimlerle birçok haberi barındıran etkili bir mecra olmayı amaçlıyor.
 
TRT Rusça, görüş çeşitliliğine önem verdiği gibi, Rusça konuşan toplumun da ifade platformu olacak. Bölgesel ve küresel iletişimde bilgilendirici ve dengeleyici bir unsur olarak kendisini konumlandırağını ifade ediyor.
 
TRT Rusça haber platformu; YouTube, Facebook, Twitter, Instagram ve Telegram gibi sosyal ağlarda özel içerikleri ile Rusça konuşulan coğrafyaya ulaşacak.
 
TRT Arabic, TRT World ve kısa bir süre önce yayına başlayan TRT Deutsch’dan sonra şimdi de TRT Rusça’nın yayın hayatına başlamasıyla birlikte TRT, dünya çapında etkin bir marka olma yolunda emin adımlar atmaya devam edeceğini belirterek yeni mecrası için şunları söyledi:
 
TRT Rusça, Rusça konuşulan ülkelerde doğru bilgi ve doğru habere erişim sunacak. Dezenformasyon ve manipülasyon ile mücadelede etkin bir rol üstlenecek. Kaliteli habercilik anlayışı ile anadili Rusça olan toplumlarda güvenilir bir haber ve bilgi kaynağı olarak kendisini pozisyonlandıracak.
 
Moskova başta olmak üzere, çok geniş bir coğrafyada, pek çok şehirde muhabirleri aracılığıyla bölgenin nabzını tutacak.

YARGITAY’IN SILAH SAYDIĞI EŞYALAR

Gelen son dakika bilgisine göre; Yargıtay, tartışma esnasında taraflardan birinin yaralanmasına neden olan kül tablası, kemer, televizyon kumandası, dal parçası, tuğla ve bardak gibi eşyaların silah olarak kabul edileceğine karar verdi.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi tarafından alınan kararlardan ilki İstanbul’dan…

İstanbul’da tartıştığı arkadaşına kemerle vurarak yaralayan sanık “kasten yaralama” suçundan hapse mahkum edildi. Yaralanan kişi kararı “daha fazla ceza almalı” diyerek temyiz etti. Temyiz talebini yerinde bulan Yargıtay, yerel mahkemenin kararını bozdu. Kemerin silah sayılacağı belirtilen kararda, sanığın “silahla kasten yaralama” suçundan cezalandırılması gerektiği belirtildi. 

OĞLUNUN BAŞINA BARDAKLA VURDU

Malatya’da tartıştığı oğlunun başına bardakla vurarak, yaralanmasına neden olan sanığa “silahtan sayılan eşya ile yaralama”suçundan verilen hapis cezası ise Yargıtay tarafından onandı.

KIZ ARKADAŞINI DARP ETTİ

Antalya Serik’te kız arkadaşını ağaçtan kopardığı dal parçası ile darp eden sanığa “kasten yaralama” suçundan verilen hapis cezası bozuldu. Yargıtay dal parçasının silah sayılacağını belirtti. Sanığın cezasında yarı oranında artırım yapılması gerektiği ifade edildi.

ÇALIŞMA ARKADAŞINI AYNA İLE YARALADI

Gebze’de çalışma arkadaşının kafasına ayna ile vurarak, yaralanmasına neden olan sanığa “silahtan sayılan eşya ile yaralama” suçundan verilen hapis cezası da onandı.

EŞİNE TV KUMANDASI İLE VURDU

Eskişehir’de ise tartıştığı eşini TV kumandası ile darp eden sanığa “kasten yaralama” suçundan verilen hapis cezası bozuldu. Kumandanın silah sayılacağı belirtilen kararda sanığın “silahla kasten yaralama” suçundan cezalandırılması gerektiği belirtildi.

KARDEŞİNE KÜL TABLASI ATTI

İstanbul’da da tartıştığı kardeşinin başına kül tablası ile vurarak yaralayan sanığa “silahla kasten yaralama” suçundan verilen hapis cezası da Yargıtay tarafından onandı.

KORONAVIRUS PANDEMİ DÖNEMİNDE EN ÇOK HANGİ KITAP OKUNDU?

Türkiye’de ilk corona virüs vakasının açıklandığı 11 Mart’tan 10 Mayıs 2020 tarihine kadar olan 2 aylık dönemdeki kitap alışverişleri istatistikleri ilginç bilgileri gözler önüne serdi

BKM Kitap, kitapseverler için "Pandemi günlerinde kitap alışverişinde neler değişti?" sorusuna yanıt verecek nitelikte bir tablo açıkladı. Türkiye’nin ilk vakanın açıklandığı 11 Mart’tan 10 Mayıs 2020 tarihine kadar olan 2 aylık dönemdeki kitap alışverişleri istatistikleri ilginç bilgileri gözler önüne serdi. BKM Kitap'ın pandemi döneminde alışveriş yapan kitapseverler üzerinden oluşturduğu istatistikler internetten kitap siparişi verenlerin büyük çoğunluğunun (yüzde 35) 25-34 yaş aralığında toplandığını gösteriyor.  Ayrıca sipariş veren kitapseverlerin yüzde 60’ının kadın olması artık kadınların kitap okuma alandaki liderliğini pekiştiren bir rakam oldu.

Pandemi dönemine ilişkin ortaya çıkan bir diğer veri ise en çok kitap siparişi verilen illerin İstanbul, Ankara, Bursa, İzmir, Kocaeli, Antalya, Mersin, Konya, Adana, Kayseri şeklinde sıralandı.

Nüfusa göre en çok kitapseverin bulunduğu iller ise sırasıyla Bursa, Bilecik, Ankara, Kocaeli, Eskişehir, Yalova, Karabük, Denizli, Balıkesir ve Erzincan oldu.

Ayrıca pandemi döneminde internet üzerinden yapılan siparişlere göre 11 Mart-10 Mayıs 2020 döneminde en çok satan 10 kitap şu şekilde sıralandı:

Bir Ömür Nasıl Yaşanır? - İlber Ortaylı

İçimizdeki Şeytan - Sabahattin Ali

Kral Şakir 8 - Macera Adası! Varol Yaşaroğlu

Şeker Portakalı - Jose Mauro de Vasconcelos

Simyacı - Paulo Coelho

Bir İdam Mahkumunun Son Günü - Victor Hugo

1984 - George Orwell

Körlük - Jose Saramago

Hayvan Çiftliği - George Orwell

Otomatik Portakal - Anthony Burgess

Pandemi döneminde en çok okunan 10 yazar ise:

Sabahattin Ali,

Stefan Zweig

Ahmet Ümit

Franz Kafka

Fyodor Mihayloviç

Dostoyevski

George Orwell

Varol Yaşaroğlu

Zülfü Livaneli

Beyza Alko oldu. 

Yine pandemi döneminde roman en çok okunan tür olurken, pazartesi günleri ülkemizdeki okurların en çok kitap alışverişi yaptığı gün oldu. 

Diğer en çok okunan kategoriler ise şu şekilde sıralandı; Edebiyat, çocuk, sınavlara hazırlık, eğitim, tarih kitapları.

Pandemi dönemine dair istatistikler; insanların evde kitap okuyarak zaman geçirme dışında oyunlara da vakit ayırdıklarını gösteriyor. Kitap dışında en çok satan ürünler; kitap okuma gözlüğü, puzzle, mandala, boya kalemleri.

14 BİN 120 OLTALAMA SITESİ KAPATILDI

2020 yılının ilk 5 ayında 14 bin 120 'oltalama' sitesi erişime kapatıldı

2020 yılının ilk 5 ayında toplam 14 bin 120 oltalama sitesinin erişime kapatıldığı bildirildi. Mart ayında yeni tip koronavirüs salgının ülkemizde görülmeye başlaması ile birlikte açılan oltalama (phishing) site sayılarında artış oldu.

Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı ile Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanlığıtarafından ortak yapılan çalışmalarda 2020 yılının ilk 5 ayında toplam 14 bin 120 oltalama sitesinin erişime kapatıldığı bildirildi.

İçişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, 'Oltalama (Phishing)'nın kişilerin banka veya kredi kartı bilgilerini ya da kişisel verilerini ele geçirmek amacıyla kullanılan bir yöntem olduğu belirtildi.

Açıklamada, dolandırıcıların oltalama ile vatandaşların kimlik bilgileri, kart numarası, şifre gibi bilgileri ele geçirmek için özel olarak hazırladıkları sahte siteleri sosyal medya üzerinden reklam olarak yayınladıkları, vatandaşlara kısa mesaj attığı veya e-posta gönderdikleri, sahte sitenin doğruluğunu kontrol etmeden gelen linke tıklayarak giriş yapan vatandaşların banka veya kredi kartı bilgilerini elde ettikleri, bankadaki paralarının ele geçirebildikleri veya internet üzerinden ürün siparişi verilebildikleri hatırlatıldı.

EMİN OLMADAN LİNKE TIKLAMAYIN

Oltalama dolandırıcılığına maruz kalmamak için vatandaşların yönlendirildikleri linkleri ve web sitelerini dikkatle incelemeleri konusunda uyarı da bulunulan açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Eğer bir dostunuzdan veya iş arkadaşınızdan şüpheli bir link alırsanız linki gönderenin o olduğundan emin olmadan kesinlikle linke tıklanmamalıdır. Web sitelerine linkler aracılığı ile gitmeden vatandaşlar 'url' adresini yazarak erişim sağlamalıdır.

Bilgisayarlarda mutlaka oltalama saldırısı engelleme özelliği olan bir anti virüs yazılımı olmalı ve periyodik olarak güncellenmelidir. Oltalamaya maruz kalmamanın en güzel yolu ise linklere hiç tıklamamaktır. Oltalama sitelerine yönelik Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı ile Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanlığı tarafından ortak yapılan çalışmalarda; 2020 yılının ilk 5 ayında toplam 14 bin 120 oltalama sitesi erişime kapatılmıştır.

‘OLTALAMA SİTE’ SAYILARI ARTTI

Mart ayında yeni tip koronavirüs salgının ülkemizde görülmeye başlaması ile birlikte açılan oltalama (phishing) site sayılarında artış olduğu gözlenmiş, geçtiğimiz yılın mart-mayıs döneminde 4 bin 410 oltalama sitesi erişime kapatılmışken bu yılın mart-mayıs döneminde ise 13 bin 200 oltalama sitesi erişime kapatılmıştır."

16 TÜRK RESSAMI VE TABLOLARI

Bilmeniz Gereken 16 Türk Ressam ve Tabloları

Osman Hamdi Bey, Fikret Mualla, Abidin Dino, İbrahim Çallı başta olmak üzere ünlü Türk ressamların en önemli tablolarını sizler için derledik.

1. Hoca Ali Rıza (1858 – 1930) – Göl Kenarı

Hoca Ali Rıza, Türk resminde manzara resmi yapan ilk ressam değildir ama saray bahçelerinden çıkıp bir empresyonist gibi kırlarda ve sahillerde resim yapan ilk Türk ressamıdır. Ayrıntılara gösterdiği özen ve renk bilgisi onun üslubunu farklı kılan noktalardır. Resimde şiirsel bir üslup vardır. Bu resimde olduğu gibi tüm manzara resimlerinde maviler ve yeşiller ağırlıktadır. Resimlerinde figürü boyut belirleyici olarak kullanır.

Hoca Ali Rıza, hiç Avrupa’ya gitmemiş olmasına ve empresyonizmi görmemesine karşın resmine batılı bir tarz katmıştır.

2. Şeker Ahmet Paşa (1841 – 1907) – Narlar ve Ayvalar

Geometrik açıdan sepetteki ayva ve narların dizilişi, birbirleriyle oluşturduğu kompozisyon resmin en dikkat çekici özelliğidir. Ayrıca, resmin gerçekçi duruşu, renklerin birbiriyle uyumunda önemlidir. Şeker Ahmet Paşa’nın resimlerindeki renk zenginliği, doğadaki gerçekliği verme kaygısı, onu doğa lirizmi diyebileceğimiz bir üsluba yaklaştırdı.

Paris’te Louvre Müzesi’ne hayatta iken resmi kabul edilen ilk Türk ressamıdır. Resimlerinde değişik bir perspektif anlayışı vardır. Daha çok natürmort resimleri ile bilinir.

3. Osman Hamdi Bey (1842 – 1910) – Kaplumbağa Terbiyecisi (1906)

Kaplumbağa Terbiyecisi’nin 1906 ve 1907 olmak üzere iki farklı versiyonu vardır. Bu yazıda gördüğünüz 1906 versiyonudur. İki versiyon arasındaki temel fark, 1906 versiyonunda 5, 1907 versiyonunda 6 kaplumbağa olmasıdır.

Osman Hamdi Bey’in bu tablosu, özellikle ilham kaynağına dair net bilgilerin olmadığı dönemde, geri kalmış bir toplumu çağdaşlaştırmaya çalışan bir aydının yorgun hâlini anlattığı şeklinde yorumlanmıştır. Kaplumbağaların esin kaynağının, Lale Devrindeki Sadabad eğlenceleri sırasında, hava karardıktan sonra sırtlarına mum dikilerek serbest bırakılan kaplumbağalar olduğu öne sürülmüştür. Bu yoruma göre, Sanay-i Nefise, Asar-ı Atika Müzesi, Duyun-u Umumiye gibi birçok kurumu kurmak ve yönetmek görevini üstlenen Osman Hamdi Bey, tabloda kendini terbiyeci, kendi iş yapış biçimine uyum gösteremeyen astlarını ise yemeğe ulaşmaya çalışan kaplumbağalar olarak göstererek, onları hicvetmektedir.

Başka yorumlara göre, düşünceli biçimde dikilen adam, sabır gerektiren zor bir iş olan kaplumbağaları terbiye etme işini, elindeki ney ve sırtındaki nakkareyi çalarak başarmayı ummaktadır. Bu yoruma göre de terbiyeci Osman Hamdi Bey’in kendisidir. Terbiyecinin zorlu işi elindeki müzik aletleriyle halletmeye çalışması, Osman Hamdi Bey’in de değişime direnen bir toplumu sanat yoluyla çağdaş seviyeye getirmeye çalıştığını, bu yüzden sanat okulu ve müze açma girişiminde bulunduğunu vurgular.

4. İbrahim Çallı (1882 – 1960) – Üsküdar

Ressam Roben Efendi’den de resim dersleri alan Çallı, Şeker Ahmet Paşa’nın önerisi üzerine 1906 yılında şimdiki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan dönemin Sanayi-i Nefise Mektebi’ne girdi. Altı yıllık okulu üç yılda bitirdi.

Türk resminde, İbrahim Çallı ve arkadaşları, “1914 Kuşağı Türk Ressamları”, “Türk İzlenimcileri” ve  “Çallı Kuşağı” olarak anılırlar. Çallı, resim alanında batı anlayışına yönelik bir sürece girilmesinde önemli itici güçlerden birisi olmuştur. Çalışmalarının tümünde gözlemlenen izlenimci anlayış, Avrupa’nın resim uygulamalarında görülen izlenimcilik akımının kurallarını sıkı sıkıya uygulamaktan çok, kendine özgü bir karakter sergilemiştir. Bu karakter Çallı’nın kompozisyonu oluşturan unsurların seçiminde ve resimsel dili oluşturmasındaki tavrı ile ortaya çıkmaktadır.

Üsküdar tablosunun önemi, ressamın paletindeki tüm renkleri ustalıkla kullanmasıdır. Resme baktığınızda, kendinizi Çallı ile beraber Üsküdar’da o yıllarda dolaşır gibi hissedersiniz.

5. Bedri Rahmi Eyüboğlu (1911 – 1973) – Tophane

Bedri Rahmi Eyüboğlu, görsel sanatların farklı dallarından pek çok eser bıraktı. Bu tablo, ressamın izlenimcilik etkisini net olarak ortaya koyar.

Avrupa kültürünü takip eden İstanbul’da modernizmin simgesi olmayı amaç edinen kalabalığı, sanat yakınlığı, gece yaşamı, kahve kültürüyle 1900-1950 arasında semt kültürüne sahip olan Tophane, Bedri Rahmi ve arkadaşlarının uğrak yeri. Canlı ve parlak renkleri tercih eden ressam, sağ tarafa yerleşip, oval cephesi ve açık rengiyle eserin kırılma noktasını direkt vererek dikkat çekmek istemiştir.

6. Mahmut Cûda (1904 – 1987) – Sara (1929)

Mahmut Cûda’nın az sayıda nü çalışmasından biri olan resme, pembe elbise giydirmesinin öyküsü ilginçtir. 1929 yılında yaptığı üç nü tablodan birine pembe volanlı elbise, 1931’de evlendiği eşi Nazıma Hanım’ın Akademi Balosu’nda giydiği elbisedir.Cûda, çok sevdiği eşiyle ilk karşılaşmasında üzerinde gördüğü bu elbiseyi nü tablosunun üzerine giydirir. Peki nü tablosunu yaptığı Sara kim? O dönemde, Akademi’de çalışan modellerden biri. Aslında ressamın natürmortları çokça bilinse de, bu tablosu çok etkileyici.

 

7. Feyhaman Duran (1886 – 1970) – Celaleddin Arif Bey (1907)

Türk resim sanatında portre sanatının ilk ve en önemli temsilcisidir. İzlenimci bir anlayışı yansıtan eserlerinde renk ve desen uyumu dikkat çekicidir. Aynı zamanda, en güzel Atatürk portrelerini yapan ressamdır.

Portresini yaptığı Celaleddin Arif Bey, son Osmanlı Meclis Başkanı’dır. Celaleddin Arif Bey, Fransa’da hukuk doktorası yaptıktan sonra İstanbul’a dönüp son Osmanlı Meclisi’ne başkanlık etmiş, Cumhuriyet ilan edildikten sonra meclis başkanlığı için Mustafa Kemal’le ters düşmüş. Belki bu yüzden Nutuk’ta Mustafa Kemal’in aleyhimize çalıştı diye bahsettiği bir isim.  Avrupa’dan resim toplamaya meraklı Celaleddin Bey, Feyhaman Duran’la da dostluk kurar ve portresini yaptırır.

8. Fikret Mualla (1903 – 1967) – Caz Orkestrası

Kendi hayatı her ne kadar acı, hüzün, hastalık, alkol gibi zorluklarla dolu olsa da bütün yapıtlarında yaşama sevinci hakimdir. Resimde, Fikret Mualla coşkulu bir müzikal ortamı yakalamayı başarmıştır. Desen ve gözlem ustası Mualla, Paris’te Henry Matisse’nin renk kullanımından etkilendi, dışavurumcu akımın etkisi altına girdi. Öznelliğe ağırlık verip gerçekliğe bağlı kalmamak. Renkli kağıtlar üzerine guaj ile yaptığı resimler onun imzasıdır adeta. Cazcıları resmettiği çok sayıda resmi vardır. Neticede bir ressamın bir dönemi, bir kenti, bir tarzı nasıl belleklerde iz bırakacak şekilde işleyebileceğini gösteren ilginç temalardandır.

9. Nazmi Ziya Güran (1881 – 1937) – Sokak Manzarası

Empresyonizmi en üst seviyede temsil eden ressamın bu eseri başyapıtları arasında gösteriliyor. Resimde İstanbul insanının bu doğal ve kentsel ortam içinde akıp giden yaşamını ele almıştır. Sanatçı, tipik tarzı olan değişken ışık anlayışını bu resmine de aktarmış.

10. Nuri İyem (1915 – 2005) – Üç Güzeller

Nuri İyem, mahur, güzel, çekingen, melankolik, utangaç kadınlarla bizi sarmalar. Bu kadın yüzleri, hem çocukken kaybettiği ablasının hayali imgesi hem de zamanı aşan ikonik bir sembol olarak Nuri İyem sanatının önemli bir örneğidir. Üç Güzeller teması, Yunan ve Roma mitolojisinde karşımıza çıkar. Bu üç tanrıça, neşe, görkem, övünç adlarıyla güzellik, doğa, cazibe, yaratıcılık ve doğurganlığı temsil eder. İyem’in de Anadolu kadınına övgü dolu gözlerle baktığı bellidir bu resmiyle.

11. Namık İsmail (1890 – 1935) – Sedirde Uzanan Kadın (1917)

Namık İsmail daha ziyade nü tablolarıyla bilinir. Bu resim, Osmanlı’da elit tabakaya ait batıya özgü giysileri olan bir kadın figürünün resmedilmesi ve arka planda kitaplarla dolu kitaplık, batılılaşma dönemi sonrası üst tabakadan kitap okuyan kadını simgeler. Yerdeki hat levhası, vazo, sehpa, yastıklar, kadının yüzündeki hüzün, düşünceli görünümü, resimdeki objeler resmin duygu atmosferine göre seçilmiş. Kullanılan pastel tonlar, duygu atmosferini bütün resme yaymış. Resimdeki ışık kadının yüzüne odaklanmış, bu kadının duygulu, zarif kişiliğini öne çıkarmıştır. Kadının eli aynı ışık içinde kullanılarak narin duruşuna katkı sağlamıştır.

12. Hale Asaf (1905 – 1938) – Otoportre

Hale Asaf, kısacık yaşamında bir taraftan hastalıklarla mücadele etmiş, bir taraftan resim tutkusuyla Avrupa – İstanbul arasında mekik dokumuş önemli bir kadın ressamdı. Asaf, aynı zamanda ilk Türk kadın ressamlardan Mihri Müşvik’in yeğeniydi.

Bu portre, Paris’teki hocası Andre Lhote’nin ona kazandırdıklarıyla kübizm etkisinde yaptığı otoportredir. Tekniğinin güzelliği kadar, kendini bir Türk kadını olarak tasviri de çok önemlidir. Kadınsı yönlerini geride bırakmış, ayağı sağlam basan, kendinden emin genç Türk kadınlarını bu otoportre vesilesiyle yansıtmıştır.

13. Abidin Dino (1913 – 1993) – Uzun Yürüyüş (1956)

Abidin Dino, sanatın her dalında gösterdiği çalışmalarla çağdaş kültürün gelişmesinde çok çaba harcamış bir sanatçıdır. Dino, aslında hayatı boyunca çizdiği, bir nevi kartvizit işlevi gören el ve parmak çizimleriyle bilinir. Picasso’nun deyimiyle en düzgün el ve parmak çizen iki kişiden biridir.

Bu tablosu için, Nazım Hikmet şiir yazmıştır.

Bu adamlar, Dino,
ellerinde ışık parçaları,
bu karanlıkta, Dino,
bu adamlar nereye gider?
Sen de, ben de, Dino,
onların arasındayız,
biz de, biz de, Dino,
gördük açık maviyi.

14. İbrahim Balaban (1921 – ) – Harman (1958)

Anadolu insanının yaşamından ve halk efsanelerinden yola çıkarak toplumsal gerçekçi yapıtlar üreten 94 yaşındaki usta ressam Balaban, bugün hâlâ Nâzım’dan “Şair Baba” diye bahsediyor ve “O bir güneşti, beni ışığıyla aydınlattı.” diyor. Nazım Hikmet, onun Harman tablosu için şu şiiri yazmıştır.

Seçköyü’nden Feyzioğlu Ali’nin kızı,
harman yerinde su döküyor dombaylara.
Dombaylar kızgın tuğladan
dombaylar kırmızı kara.
Ben de dombaylar gibi,
eydim kafamı toprağa.
Su dök!
serinleyeyim!

15. Nurullah Berk (1906 – 1982) – Ütücü Kadın

Resimde konturlar değişmeyen bir unsur olarak yer almış. Bu resimde, biçimler öteki resimlerde olduğu gibi çok parçalı değildir. Parçalanmalar formu bozmayacak şekilde yer yer kontur kullanmadan renkler ve tonlarla yapılmıştır. Önceki resimlerinde merkezi olan konpozisyon burada değişmiş, figür bu sefer resmin ortasında değil sol tarafta yer almıştır. Geleneksel biçimlerin üzerine bu resimde daha önemle durulmuş. Konu olarak yine gündelik hayatlardaki insan motifleri işlenmiştir.

16. Avni Arbaş (1919 – 2003) – Atlı (1986)

Dostu Nazım Hikmet’in de gördüğünde “Avni’nin Atları” adlı şiirini yazdığı “Atlar” serisi bir panelde tartışılırken, “Bazen kendimi at gibi hissediyorum” demiş Avni Arbaş. Panel yöneticisi can havliyle araya girmiş “Aman efendim, estağfurullah” diye karşılık vermiş. “Halbuki”, diyor “at olmak güzel bir şeydir”.