Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (5 Mayıs-12 Mayıs 2019)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
13 Mayıs 2019 13:57

AB İLE YENİDEN HELSİNKİ RUHU

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan başkanlığında Beştepe’deki 6. Reform Eylem Grubu Toplantısı gerçekleşti.

AB’ye önemli mesajlar veren Erdoğan, özetle şunları söyledi:

“Demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi kurucu değerlerini ekonomik ve sosyal kalkınmayla harmanlayan AB, dünyadaki birçok ülke içinde ilham kaynağı oldu. Tam 60 yıldır AB’ye tam üye olmanın mücadelesini veriyoruz. 60 sene içinde maruz kaldığımız onca çifte standarda rağmen asla vazgeçmedik, yolumuzdan geri dönmedik. Türkiye’yi Avrupa ailesinin dışına atmaya çalışanlara inat yolumuza ısrarlı şekilde devam ediyoruz. AB’nin Türkiye’ye olan ihtiyacı Türkiye’nin AB’ye olan ihtiyacından daha fazladır. Avrupalı muhataplarımızın da ideolojik önyargılarını bir tarafa bırakıp meseleye adalet ve hakkaniyet çerçevesinde yaklaşmalarını ümit ediyoruz.

TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER

Türkiye’ye yönelik ayrımcı ve dışlayıcı politikalara son vererek uzun vadeli bir vizyonla kazan-kazan anlayışı içinde süreci ilerletmelerini bekliyoruz. Temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi bizim için temel önceliktir. Bu doğrultuda atılması gereken adımları gerekirse Kopenhag değil, Ankara kriterleri der ve yola devam ederiz. Ekonomimizi güçlendirmek için yapısal reformlara daha fazla ağırlık vermemiz gerekiyor. Bunların en önemlisi yargı alanında atacağımız adımlar olacaktır. Bu süreçte hâkim ve savcılarımızın eğitimlerinin en üst kalitede sunulması için Adalet Akademisi’ni yeni yapısıyla tekrar hizmete aldık. Yargı Reformu Stratejisi’ni kamuoyuyla paylaşıp buradaki reformları hızlıca hayata geçirirsek piyasalara da olumlu mesaj verir, yatırımlara ivme kazandıracak ortamı hazırlamış oluruz.

AB NE KADAR SAMİMİ, GÖRECEĞİZ

Önümüzdeki süreçte Türkiye-AB ilişkilerinde kazanımımız olacak alanlara odaklanmalıyız. Bunların başında vatandaşlarımıza vize serbestisinin sağlanması ve Gümrük Birliği’nin güncellenmesi geliyor. AB’nin vize serbestisi sağladığı diğer ülkelerle kıyas dahi kabul edilmeyecek düzeyde bulunduğumuz açıktır. Vize serbestisi sürecinde 72 kriterden 66’sını tamamlamış durumdayız. Kalan 6 kriterle ilgili atabileceğimiz adımları en kısa zamanda atarak AB’nin vize serbestisinde ne kadar samimi olduğunu göreceğiz. Vize serbestisinin etkisini kapsamlı analiz etmemiz gerekiyor. Ticaretimize ve ekonomimize katkısı ve özellikle işadamlarımızın işlerini kolaylaştırıcı etkisi göz ardı edilemez.”

BİRİLERİNİN BİZİ MİNDER DIŞINA ATMASINA MÜSAADE ETMEYİZ

MENFAATLERİMİZ doğrultusunda AB ile dış politika, ulaştırma, enerji, ekonomi, güvenlik, terörle mücadele alanlarında üst düzey diyaloğu sürdürmeli ve zirveleri düzenli hale getirmeliyiz. Türkiye’nin Helsinki’de resmen aday ilan edilişinin 20’nci yılında Helsinki ruhunu tekrar canlandıracak çalışmalara ağırlık vermeliyiz. Türkiye olarak yol haritamız ve pusulamız bellidir. AB’ye tam üyelik müzakerelerinde ne baskılara boyun eğeceğiz ne de birilerinin bizi minder dışına atmasına müsaade edeceğiz. Ülkemizin bekasına dair meselelerde gerekli hassasiyete göstererek çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Hiç kimse Türkiye’yi sonuçta kaybedeceği, zararlı çıkacağı bir denklemi kabul etmeye zorlayamaz. Tavrımız her zaman ülkemizin ve milletimizin menfaatlerini gözetmek olacaktır. Bizim için hiçbir şey Türkiye’den Türk milletinin istikbalinden vatanımızın bekasından daha mühim, daha önemli değildir.

GÖÇ YÜKÜNÜ TEK BAŞIMIZA SIRTLADIK

DİĞER taraftan AB ile işbirliğimizi özellikle göç alanında etkin olarak sürdürüyoruz. 18 Mart mutabakatını iyi niyetli şekilde uygulamaya devam ediyoruz. Bu tavır Türkiye’nin ahde vefa ile hareket ettiğinin en önemli göstergesidir. AB de bu yönde hareket etmelidir. Avrupa’nın yük paylaşımı noktasında ülkemize verdiği sözleri tam olarak yerine getirmediği bir vakıadır. Suriye kaynaklı düzensiz göç yükünü tek başına sırtlamak zorunda kalıyoruz. Hem doğu hem batı sınırlarımızın güvenliğini etkin şekilde korumaya devam ediyoruz. Bu durum sınır güvenliğini sadece Türkiye’nin değil Avrupa’nın güvenliği olarak ele aldığımızın işaretidir. Bir diğer önemli konu da Gümrük Birliği’nin güncellenmesidir. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi sadece Türkiye’nin değil birliğin de yararınadır

SOSYAL DEMOKRASİ’NİN KRİZİ

ALMAN Springer 2019 analizi:

"Sosyal demokrasinin krizi, bir eşitlik krizi mi? başlıklı analizden öne çıkan satırlar:

"Avrupa’da sosyal demokrasi günümüzün daha karmaşık eşitlik gündemiyle yüzleşmeye çabalıyor – ki bu soruna Avustralya ve Yeni Zelandalı muadilleri bazı yanıtlar sunuyorlar.

Social Europe’a katkıda bulunan çoğu kişinin teslim ettiği üzere Avrupa’da sosyal demokrasinin yaygın bir krizde olduğu değerlendiriliyor. İsveç ve Finlandiya’da olduğu üzere sosyal demokrat partilerin seçim başarısı kazandığı durumlarda dahi azalan oyları bunların kendi başlarına hükûmet oluşturmasını genellikle engelledi.

Bazıları ülkelere özgü olanlar dâhil çok sayıda etken bu “krize” katkı sundu. Ancak kısmen Avrupa örneklerine dayanan yeni kitabımda ele aldığım üzere sosyal demokrasinin krizi aynı zamanda bir eşitlik krizi.

Ana Akım Kaygı

Ekonomik eşitlik krizini teşhis için Thomas Piketty gibi solcu iktisatçılara ya da Joseph Stiglitz’e bakmaya ihtiyacımız yok. Uluslararası Para Fonu ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nden Bank of England’a kadar ana akım kurumlar Avrupa’dakiler dâhil gelişmiş ülkelerde artan eşitsizlik nedeniyle kaygılarını ifade ettiler.

Ekonomik eşitsizliklerin sosyal demokrasiyi çok daha anlamlı hale getirdiği ileri sürülebilir. Ancak bu durum aynı zamanda seçmenlerin sosyal demokrat partilerin daha iyi bir toplum yaratma yeteneğine duydukları inancın altını oyabilir.

Nihayetinde sosyal demokrat partilerin merkezi anlatısı daha adil ve hakkaniyetli bir toplum yaratmak için kademeli olarak eşitsizliği azaltacakları ve giderek kapitalizmi insanileştirecekleri idi. Daha önceki sosyal demokrat hükûmetlerin politikaları sonucunda refah ve çalışma koşulları bakımından önemli gelişmeler kaydedildiyse de kapitalizm erken dönem sosyal demokratların umduğundan çok daha zor reforme edilebilir çıktı. Dahası neoliberalizm etkisi altında “üçüncü yol”un kucaklanması geçmiş sosyal demokrat başarıların altını oyarak sorunu katladı.

Eşitsizliği ele almak, bu nedenle, sosyal demokrasi için merkezi bir önem arz ediyor. Merkez sol partilerin daha fazla eşitlik teminindeki görünür başarısızlığı bunları (bazen garip biçimde İtalya’da olduğu üzere birleşmiş) sağ ve sol popülizm karşısında kırılgan kıldı. Üstelik teknolojinin yarattığı istihdamdaki bozulmanın etkisi ve “Asya yüzyılının” jeo-ekonomisinin değişimi nedeniyle Avrupa’daki ekonomik eşitsizlik sorununun daha da zorlayıcı hale gelmesi muhtemel.

Ancak 21. yüzyılda sosyal demokrasinin karşılaştığı zorluklar kapitalizmi ehlîleştirmek ve sınıf eşitliğini artırmak gibi eski ikilemlerin ötesine gidiyor. Bilhassa sağ popülizmin büyümesi sadece iktisadi bir bağlamda açıklanamaz: sağ popülizm Avrupa’da, ekonomik açıdan zorlu zamanlarla sınırlı olmaksızın göreli iktisadi refah sırasında da belirgin biçimde, uzun bir geçmişi olan ırksal, etnik ve dini milliyetçiliğe yaslanıyor. Sağ popülistler aynı zamanda, cinsiyet ve cinsellik de dâhil olmak üzere diğer toplumsal olarak muhafazakâr mihenk taşlarına dair kaygıları düzenli bir şekilde harekete geçiriyorlar.

Tarihsel Kusurlar

Burada sosyal demokrasinin ikinci eşitlik krizi yatıyor. Kitabımda sosyal demokrasinin iki tarihsel kusuru olduğunu ileri sürdüm. İlki kapitalizmde ekonomik eşitsizlikleri giderek azaltmanın ne kadar zor olduğunu hafife almak. İkincisi ise insafsız – etnik, ırksal ve cinsiyet açısından önyargılara sahip – sosyal demokrat vatandaş inşasına katkı sunmak.

Sosyal demokrasi geleneksel olarak, aynı zamanda sıklıkla etno-milliyetçi imalar da taşıyarak, beyaz, eve ekmek getiren, heteroseksüel hane reisinin konumunu iyileştirerek sınıf eşitsizliklerini hafifletmek istedi. Diğer bir deyişle sosyal demokrasi, bazı kimlikleri ayrıcalıklı kılarak ve diğerlerinin ekonomik ve sosyal marjinalleşmesine katkıda bulunarak kendi “kimlik siyaseti”ne sahip oldu. Sosyal demokrat partileri cinsiyet, ırk, etnisite ve cinsellik açısından daha kapsayıcı kılmak için uzun bir mücadeleye gereksinim duyuldu.

Sosyal demokrasinin bugünkü krizi bu nedenle iki eşitlik sorununun birbirlerine geçtiği şekilde dokunmuştur. Bir zorluk 21. yüzyıl kapitalist toplumlarında ekonomik eşitsizliğin nasıl hafifletileceğidir. Bir ikincisi kapitalizmde sınıflar arasında eşitsizlikle genellikle kesişen ancak buna indirgenemeyecek toplumsal ve ekonomik eşitsizliğin diğer biçimleriyle nasıl başa çıkılacağıdır.

Sağ popülizmin yükselişi bazı sosyal demokratları geriye gitmeye ve sosyal demokrasinin daha fazla değil de daha az kapsayıcı bir versiyonunun gereğini ileri sürmeye teşvik ediyor. Ancak hakkaniyet gözeten alternatifler mevcut. Popülizm uzmanı Cas Mudde yakın dönemde, bir zamanlar Bill Clinton’ın Üçüncü Yol politikalarına yaslanan Avrupa sosyal demokrat partilerinin artık kendilerine daha fazla fayda sağlayacak şekilde, etnik azınlıkları savunmaları dâhil Bernie Sanders ve Elizabeth Warren’ın solcu alternatiflerinden öğrenebilecekleri şeyler olduğunu ileri sürdü.

Eşit Biçimde Eşit

Ancak aynı zamanda Üçüncü Yolu etkilemiş olan daha açıktan sosyal demokrat bir parti de var – Avustralya İşçi Partisi. Tony Blair açıkça Hawke ve Keating (1983-86) hükûmetlerinin Birleşik Krallık başbakanı olarak kendi politikalarını biçimlendirmesine yardımcı olduğunu beyan etmişti. Kamuoyu yoklamaları Avustralya İşçi Partisi’nin 18 Mayıs’taki ulusal seçimi kazanma ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor. Parti Üçüncü Yol’dan ciddi biçimde uzaklaştı ve sınıfsal, cinsiyete dair, ırksal, etnik ve aynı cinsler arasında eşitlik dâhil her türlü eşitlik biçimini ileri taşımaya niyetli bir platformda mücadele veriyor.

Avustralya yalnız da değil. Yeni Zelanda da Lange hükûmeti (1984-89) zamanında neoliberalizmin benimsenmesi dâhil Üçüncü Yol’un öncülüğü bakımından önemli bir rol üstlenmişti, ancak onlar da konum değiştirdiler ve hâlihazırda bir İşçi Partisi hükûmetine sahipler.

Avrupa sağı zaman zaman Avustralya’nın “yasadışı” olarak adlandırılan iltica başvurusunda bulunacak olan gelişleri reddetmesi, zorunlu alıkoyması ve kıyıdan uzakta işleme alması uygulamalarına (Birleşmiş Milletler ’in sert bir şekilde eleştirdiği uygulamalara) destekleyerek atıfta bulunuyor. Ancak etnik azınlıklara yönelik İşçi Partisi politikası Avustralya’nın oldukça başarılı birçok-kültürlü ülke olduğunu yansıtıyor. Aslında 2016 nüfus sayımı Avustralyalıların yüzde 49’unun kendilerinin ya da en azından bir ebeveynlerinin yurtdışında doğduğunu gösteriyor.

Benzer biçimde Yeni Zelanda’nın İşçi Partili Başbakanı Jacinda Ardern, popülist Winston Peters ile hükümeti oluşturmak üzere işbirliği yaptığı için eleştirilirken, Christchurch’te 50 Müslümanın katledilmesine verdiği ve uluslararası takdir toplayan tepkisi hükûmetinin çok-kültürlü Yeni Zelanda için güçlü desteğini sergiledi. Ekonomi politikaları da daha kapsayıcı ve eşit bir toplum inşa etme gereğini vurguladı.

Ek olarak Avustralya ve Yeni Zelanda’nın sosyal demokrat partileri Avrupalı sömürgeci-yerleşimci tarihinin yerli halklar üzerindeki etkisiyle başa çıkmak durumundalar. Asya*-Pasifik’teki konumları her iki ülkeyi de 21. yüzyılın değişen jeo-ekonomisinin bilhassa farkında kılıyor.

Belki de Avrupa’nın sosyal demokratları Birleşik Devletler’deki sol Demokratların politikalarına baktıkları kadarı Avustralya ve Yeni Zelandalı muadillerinin çağdaş siyasetlerini de faydalanmak üzere inceleyebilirler.

Carol Johnson Adelaide Üniversitesi’nde kısa süre önce emekli olmuş sözleşmeli öğretim üyesidir. Son kitabının ismi Sosyal Demokrasi ve Eşitlik Krizi: Değişen Dünyada Avustralya Sosyal Demokrasisidir.

TÜRKİYE KÜRESEL BİR GÜÇ OLMA ARAYIŞINDA

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından, "Kamusal İletişimde Standartlar, Entegrasyon ve Koordinasyon Çalıştayı" düzenledi. Çalıştaya tüm bakanlıkların ve Cumhurbaşkanlığına bağlı başkanlıkların basın ve halkla ilişkiler müşavirleri ile yetkilileri katıldı. Çalıştayın açılışında bir konuşma yapan Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Altun, Türkiye'nin küresel bir güç olma arayışı içerisinde olduğunu söyledi.

Zor bir zamanda çetin bir coğrafyada bulunduklarını belirten Altun, şunları kaydetti: "Varlık mücadelesi veriyoruz. Bir yandan büyüme mücadelesi veren bir ülkemiz var, kökleşme mücadelesi veren bir devletimiz var ve kurumsallaşma çabası içinde olan bir sistemimiz var. Öte yandan küresel anlamda giderek kaotik bir hal alan düzen arayışları içinde bulunduğumuz çağın alametifarikası halini almış durumda. Küresel alanda mücadelelerin giderek sertleştiğini görüyoruz. Bir o kadar da belirsizlikler, yaşadığımız döneme damgasını vuruyor. Bunun beraberinde getirdiği ciddi zorluklar olmakla birlikte elbette önemli imkânlar da söz konusu."

"Türkiye Küresel Bir Güç Olma Arayışı İçerisinde"

Türkiye'nin 2000 yılı sonrasında etkin bir bölgesel güç halini aldığını vurgulayan Altun, "Türkiye'nin bu bölgesel güç olma konumu küresel anlamda masadaki ve sahadaki yerimizi de önemli oranda belirliyor." ifadelerini kullandı.

Türkiye'nin aynı zamanda küresel bir güç olma arayışı içerisinde olduğunu kaydeden Altun, şöyle devam etti: "Türkiye, giderek sertleşen bir mücadeleye ev sahipliği yapan küresel ortamda önemli fırsatlara da sahip. Her şeyden önce güçlü bir liderliğimiz var. Diğer yandan demokratik güçlü devlet konseptimiz ve bunun fiiliyatta bulduğu karşılık, önemli bir imkânımız durumunda. Diğer yandan yine milletimizin halkımızın dinamizmi oldukça önemli. Diğer taraftan yine giderek büyüyen beşeri sermayemiz, genç nüfusumuz ve bütün kuşatılma çabalarına rağmen güçlü ekonomimiz önemli imkanlarımız arasında."

Fahrettin Altun, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin bu imkânların kurumsallaştırılması noktasında son derece önemli bir adım olduğunu kaydetti.

Yeni hükümet sistemi içerisinde hız ve performansın kamu idaresinde bir norm halini aldığını belirten Altun, böyle bir ortamda iletişim ve medya kavramlarının kamu idaresinde hiç olmadığı kadar stratejik bir hale geldiğine işaret etti.

"Süreç Yönetimi de Kritik"

Yeni sistemde bu ihtiyaca binaen doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlı bir İletişim Başkanlığı ihdas edildiğini aktaran Altun, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığının temel fonksiyonlarının "kamu diplomasisi faaliyetlerini yürütmek", "medya alanını düzenlemek", "devlet ile halk arasındaki ilişkiyi ve bilgi akışını sağlıklı bir zeminde yürütmek", "devletin söylem bütünlüğünü tesis etmek" ve "kamu kurum ve kuruluşlarının kurumsal iletişim standartlarının belirlemek" olduğunu aktardı.

Altun, düzenledikleri "Kamusal İletişimde Standartlar, Entegrasyon ve Koordinasyon Çalıştayı"nı kamu kurum ve kuruluşlarının iletişim standartlarının belirlenmesi noktasında ortak aklın bir doğrudan uzantısı olarak değerlendirdiklerini de bildirdi.

Sadece kriz yönetimi değil, süreç yönetimi konusunda da kamu kurum ve kuruluşlarının iletişim standartlarının belirlenmesinin oldukça hayati bir fonksiyon olduğunu vurgulayan Altun, şunları kaydetti:

"Bu çalıştayda son derece net amaçlarımız var. Her şeyden önce milletin, bayrağın, vatanın, devletin içeride ve dışarıda itibarının artırılmasına katkı sunmak istiyoruz. Diğer taraftan imkânlarımızın birleştirilmesi, seferber edilmesinin ortak iletişim hedeflerinin ve iletişim yapımının tesisi açısından bu çalıştayı çok önemli görüyoruz. Bu çerçevede iletişim yönetim standartlarının belirlenmesi oldukça kritik bir unsur. Bu çalıştaya yüklediğimiz hedeflerden biri de entegrasyonun sağlanması ve bu şekilde de verimin artırılması."

Prof. Dr. Fahrettin Altun, çalıştayın ulusal iletişim stratejisine dair bir politika belgesinin oluşturulması ve hayata geçirilmesine katkı sunacağına inandığını ifade etti.

Gazete tirajları: 29 NISAN - 05 MAYIS 2019

GAZETE ADI

GÜNCEL

GEÇEN HAFTA

1

SABAH

272.854

273.267

2

SÖZCÜ

260.755

266.808

3

HÜRRİYET

242.726

245.585

4

POSTA

168.103

169.317

5

TÜRKİYE

133.761

134.366

6

MİLLİYET

126.374

126.501

7

YENİ ŞAFAK

108.815

108.605

8

GÜNEŞ

101.574

101.765

9

AKŞAM

101.557

102.262

10

TAKVİM

101.122

101.818

11

STAR

100.599

100.607

12

P.FOTOMAÇ

77.479

78.547

13

FANATİK

76.701

77.158

14

KORKUSUZ

57.911

58.484

15

YENİ AKİT

56.317

50.904

16

YENİ ASIR

50.753

51.422

17

YENİ BİRLİK

31.811

31.816

18

CUMHURİYET

30.437

31.666

19

AYDINLIK

19.959

17.128

20

DOĞRU HABER

13.708

13.782

21

KARAR

11.654

11.655

YAZAR ABDURAHMAN DİLİPAK’IN ‘RAMAZAN VE MEDİA’ BAŞLIKLI YAZISI (YENİAKIT GAZETESİ)

Belediyelerin “Ramazan etkinlikleri” artık biraz sokak iftarları ile vicdan şovu, biraz, şarkılı türkülü, ema gösterili kültürel etkinliklere dönüşmüştü, büyük ölçüde. Tasavvuf sohbetleri dedikleri dinle soslanmış hümanizmden başka bir şey değildi.

Bu işin sağı-solu kalmadı. Sağ-sol anlamını kaybetti. ...

Şimdi başımıza bir de Sosyal Media belası çıktı. Bir de Sosyal Media fenomenleri, Troller filan, hangisine dokunursan dokun, bir dokun bin ah işitirsin.

Yanlışın neresinden dönerseniz orası kârdır.

Bu Media’nın  büyük ölçüde patronajı sağlıklı değil. Yöneticileri de öyle. …

Geçen gün Almanya örneğini yazdım. ABD’nin “eklemlenmiş gazeteci”leri her yerdeler. “Finansal tetikçiler” gibi “Media tetikçileri” her yerde varlar.

Siyasetle gayrimeşru ilişkiye giren sermaye sahipleri, bankacılar, STK’lar, Media, Bürokrat, Cemaat hepsi birer tetikçiye dönüşüyor. Bunlardan kimi Media’yı arkasına alırsa tehdit kapsam, genişlik ve derinlik olarak güçleniyor.

Media Hakkın ve Halkın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, haykıran sesi olacaktı. Ama olmadı işte “Sahibinin sesi” oldu…

Media her zaman, büyük ölçüde uluslararası sistemin Truva atı olarak görev yaptı.

ABD’nin İran devrimi öncesi Tahran’da ABD büyükelçiliğinde bastığı dolarlar, ilk sırada Media patronlarına ve yazarlarına, çalışanlarına gidiyordu. Romanlar, sinema buna dâhil. İrangate olayını hatırlayın. İşin bir de böyle bir yanı vardı. STK’lar da öyle. Geziyi hatırlayın. 28 Şubat’ta DİSK ile TİSK’i bir araya getiren gücü hatırlayın. Bugün de o “iyi saatte olsunlar” yine işbaşındalar. Aman dikkat! Zor bir süreçten geçiyoruz.

MİLLİYET GAZETESİ GENEL YAYIN YÖNETMENİ METE BELOVACIKLI, “GAZETEYİ EVİNİZE, İŞİNİZE, ELİNİZE ALIN’’

‘ÖNCE OKUYUN, SONRA KARAR VERİN’ BAŞLIKLI YAZISI:

"Haberi sunuş biçiminiz; nasıl kullandığınız, hangi başlığı attığınız, neyi öne çıkarttığınız editöryal tercihlerle oluşur ama bu tercihleri belirleyen sadece yayın politikaları değil, en önemli unsurlardan biri de okurlarıdır. Okur profili o gazetenin en görünür kimliğidir!

Adolph S. Ochs, 1896’da New York Times’ı satın aldığında, okuyucuların güvenebileceği pek fazla gazete yoktu.

Ochs, Times’ı okurunun gözünde en ‘güvenilir’ en ‘ciddi’ gazete haline getirdikten hemen sonra şöyle der:

“Eğer bir gazete seks cinayetini basarsa bu müstehcendir ama bunu New York Times yaparsa sosyolojiktir”

Bu sözleri iki açıdan değerlendirebiliriz: Gazetenin kimliği ve okurun tercihleri.

Her gazetenin bir kimliği vardır ve o kimliği belirleyen en önemli unsur nasıl bir okura sahip olduğunuzla ilişkilidir.

Haberi nasıl kullandığınız, hangi başlığı attığınız, neyi öne çıkarttığınız ya da sunuş biçiminiz editöryal tercihlerle oluşur ama bu tercihleri belirleyen en önemli unsurlardan biri de genellikle okurlarıdır.

Dolayısıyla bir yayın organının bir haberi sunuş biçimiyle, aynı haberi bir başka yayın organının sunuş biçim arasındaki fark, düşünceleri “parçalanmış” okurdan kaynaklanan bir farktır.

***

Günümüzde geleneksel medya ile yeni medyaya ilişkin pek çok araştırma da göstermektedir ki; okuyucu davranışlarına göre bu iki mecra birbirinden ayrışmaktadır.

Bazı okuyucular sadece internetten gazete okuma alışkanlığını edinmişken, sadece basılı gazete okuyarak haber alma alışkanlığını devam ettiren ya da iki mecrayı da birlikte takip eden okuyucular olduğu aşikârdır.

Teknolojinin getirdiği yeniliklere uyum sağlama ve okuyucuların internette hızlı haber okuma ya da haberin tamamını okumadan geçme alışkanlıklarına ayak uydurmak zorunda olan internet gazeteciliği, gündeme göre hızla değişen, tıklanma sayılarını esas alan yeni ve farklı bir habercilik anlayışını benimsemek zorunda kalmıştır.

Öyle ki; bugün aynı gazetenin internet sitesi ya da mobil versiyonu kendi okur - izleyici profiline göre birbirinden tamamen farklı olabilmekte.

Amerika ve Avrupa medyasında ise bu süreç biraz daha farklı işliyor. The New York Times, The Guardian gibi gazetelerin internet siteleri genellikle gazetesinin haberlerini referans almakta. Gün içerisindeki gelişmeleri de yine gazetenin yayın politikasına uyumlu bir şekilde okurlarıyla paylaşmakta. Böylece gazete okuru ile internet okuru arasındaki uyumsuzluk ortadan kalktığı gibi, hem gazete hem de gazetenin haber sitesi sadık okuyucu kitlesini korumuş oluyor. 

***

İnternet okurunu Fransız Ulusal Enstitüsü de masaya yatırdı. Enstitünün bir raporunda internette paylaşılan linklerin içeriğine yüzde 59’u hiç bakmamış. Okumadan, linkin olduğu sayfayı dahi tıklamadan paylaşılmış. Buna rağmen geleneksel medyaya yönelik en ağır eleştirilerin sosyal medya üzerinden gerçekleşiyor olması tam da bu nedenle düşündürücüdür. 

Bir gazete okurunun, habere yönelik eleştirisi, internet üzerinden haberlere göz gezdiren bir okurun eleştirisi arasında ciddi farklılıkların oluşmasının temel nedenlerinden biri de budur. Bu tıpkı okuduğunuz bir haberi eleştirmekle, göz gezdirdiğiniz, göz ucuyla baktığınız haberi eleştirmek arasındaki fark kadar büyüktür.

Toplumsal gerilim ve fikir ayrılıklarının olduğu dönemlerde kamplaşmayla ortaya çıkan bu paylaşımların sıklığı dikkat çekicidir. Oysa böyle dönemler de sadece medyanın değil, okurun üzerine de büyük sorumluluklar düşmekte;  insani değerleri korumak, şiddete, kültürel, cinsel, dinsel, etnik herhangi bir ayrıma karşı çıkmak gibi...

Bir gazete için sadık bir okuyucu tabanına sahip olmak sürdürülebilirlik için temel olmakla birlikte, bir haber yayınının finansal başarısını garanti etmez. Buna karşın okurlarımızın beklentisi kadar eleştirisi de bizim için önemlidir.

***

Peki, hangi okur derseniz; doğru, dürüst, kaliteli habercilik anlayışıyla var olmaya çalışan geleneksel medya okuru. Buna karşın yeni medya düzeninde ortaya çıkan bilgi kirliliği, manipüle edilen haberlere karşı daha bilinçli okur beklentimizi koruyoruz.

Bilinç arttıkça, okurun doğru ve güvenilir kaynak arayışının artacağına da inanıyoruz. 

İşte, bu yüzden önce gazeteyi evinize, işinize, elinize alın!.. Önce okuyun, sonra karar verin.

DİYANET’TEN DİJİTAL YAYINCILIK HAMLESİ

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, "Diyanet İşleri Başkanlığında Dijital Yayıncılık Daire Başkanlığı kurmaya karar verdik. Basılı Yayınlar Daire Başkanlığımız var, bir de Dijital Yayınlar Daire Başkanlığı kuracağız inşallah" ifadelerini kullandı.

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) geleneksel iftar programı Başkan Erbaş'ın katılımıyla gerçekleştirildi. Programda konuşan Başkan Erbaş, davetlilerin ramazan ayını tebrik ederek, Türkiye Diyanet Vakfının eğitime verdiği en büyük önemin örneğinin İSAM olduğunun altını çizdi.

Erbaş, İSAM'ın üstlendiği misyona dikkati çekerek, "1980'li yılların başından itibaren İslam Araştırmaları Merkezinin hayata geçmiş olması ve bugün pek çok ilim adamının katkılarıyla 46 ciltlik İslam Ansiklopedisinin bütün dünyaya örnek bir eser olarak ortaya çıkmış olması büyük bir iftihar tablosudur" ifadelerine yer verdi.

DİJİTAL YAYINLAR DAİRE BAŞKANLIĞI KURULACAK. İSAM'ın kütüphanesinde günlük 600 araştırmacının çalıştığı bilgisini veren Başkan Erbaş, şöyle devam etti: "Türkiye'de en yoğun araştırmanın yapıldığı, en yoğunluklu olarak kullanılan bir kütüphane olmuş olması da yine bizim için iftihar vesilesidir. İSAM'ın kütüphanesinde 340 bin eser var. Bu yeterli olmuyor, 2 milyonu aşkın eser var, büyük bir kütüphaneye ihtiyaç var. Bununla ilgili planlamalar bulunuyor."

Başkan Erbaş, dijital yayıncılığın, basılı yayınlara oranla daha yaygın hale geldiğini aktararak, "Diyanet İşleri Başkanlığında Dijital Yayıncılık Daire Başkanlığı kurmaya karar verdik. Basılı Yayınlar Daire Başkanlığımız var, bir de Dijital Yayınlar Daire Başkanlığı kuracağız inşallah" diye konuştu.

'DİYANET İLMİ DERGİ ARAPÇA OLARAK DA BASILACAK'. Türkiye'deki ilmi birikimin yabancı dillere, özellikle de Arapça diline çevrilerek öncelikle İslam dünyasında ve genel olarak da bütün dünyaya ulaştırılması gerekliliğine vurgu yapan Erbaş, şunları kaydetti:

"Türkiye'de çok iyi ilim adamlarımız var. Ama yapmış olduğumuz yayınlar Türkçe olduğu için bilinmiyor. Biz Diyanet İşleri Başkanlığında şöyle bir çalışma başlattık, Başkanlığımızın çıkarttığı Diyanet İlmi Dergi'yi Arapça olarak çıkaralım dedik. Haziran'da Arapça Diyanet İlmi Dergimiz çıkıyor inşallah. Bunu dünyanın bütün kütüphanelerde göndereceğiz. Göreve geldikten sonra bir talimat daha verdim. Ülkemizde 3 asır öncesinden itibaren günümüze kadar Türk ilim adamları tarafından Arapça yazılmış eserler kataloğu hazırlıyoruz. Bu katalog tamamlandıktan sonra bunu da bütün dünya kütüphanelerine göndereceğiz. Türkiye'de yazılmış olan eserlerden haberdar olsunlar diye esasında zaman zaman Türkçe çok önemli eserlerimizin de Arapça ve İngilizce kataloglarını yapıp dünya kütüphanelerine göndermemiz gerekiyor. Buradaki amacımız bizim birikimimizden dünyanın haberinin olması."

23 HAZİRAN İSTANBUL SEÇİMİ:

İSTANBUL İL SEÇİM KURULU BAŞKANLIĞINA ZİYA BÜLENT ÖNER ATANDI

İstanbul İl Seçim Kurulu Başkanı Müberra Gürdal, emekliye ayrılma talepli dilekçesini İstanbul Adli Yargı Komisyon Başkanlığı'na vermişti. Gürdal'ın yerine İstanbul 16 Aile Mahkemesi Hâkimi Ziya Bülent Öner İl Seçim Kurulu Başkanı oldu.

İstanbul İl Seçim Kurulu Başkanı ve İstanbul 6. Asliye Ticaret Mahkemesi Başkanı Müberra Gürdal 9 Mayıs 2019 tarihinde emekliye ayrıldı. Yerine İl Seçim Kurulu Başkanvekili İstanbul Sulh Hukuk Hakimi Fatma Nilgün Uçar görev yapıyordu.

İL SEÇİM KURULU'NDA ÜYELER. İl Seçim Kurulu'nda üye olarak ise İstanbul Ticaret Mahkemesi Başkanı Nihal Ancı Koç ile İstanbul Sulh Hukuk Hâkimi Fatma Nilgün Uçar görev yapacak. Kurulun yedek üyesi ise İstanbul Aile Hâkimi Şükran Yıldız...

Fatih İlçe Seçim Kurulu Başkanı Ziya Bülent Öner'in İl Seçim Kurulu Başkanı olması sebebiyle yerine ise İstanbul 12 Ağır Ceza Başkanı Nimet Demir gelecek.

TRT’DE MARKALAŞMA ATAMALARI

TRT 1 Kanal KoordinatörüKurtuluş Zeydan, İç Yapımlar Dairesi Başkanı görevine getirilirken, Televizyon Dairesi Başkan Yardımcısı Cemil Yavuz, TRT 1’in yeni kanal koordinatörü oldu.

Uluslararası alanda da etkin bir marka yaratmak için hazırlanan yeni organizasyon yapısına göre; Haber ve Spor Yayınları Dairesi Başkanlığı’nın altında konumlandırılmış olan TRT Spor, TRT Haber, TRT World ve TRT Arabi Kanal Koordinatörlükleri ilgili Genel Müdür Yardımcısına doğrudan bağlandı.

TRT 1, TRT 2, TRT Çocuk, TRT Belgesel, TRT Avaz, TRT Müzik, TRT Kurdî ve TRT Türk Kanal Koordinatörlükleri yine ilgili Genel Müdür Yardımcısının doğrudan sorumluluk tanımına eklendi. İç Yapımlar Kanal Koordinatörlüğü ise İç Yapımlar Dairesi Başkanlığı olarak ilgili Genel Müdür Yardımcısına bağlandı.

GAZETECİ YAVUZ SELİM DEMİRAĞ DARPEDİLDİ

Gazeteci Yavuz Selim Demirağ'ı darp eden 6 kişinin hepsi yakalandı. Demirağ, bir televizyon programının ardından önceki gece evinin önünde kimliği belirsiz 6 kişinin saldırısına uğramıştı. Demirağ'ın kafası başta olmak üzere vücudunun çeşitli yerlerinden darp edildiği anlaşıldı.

Polis, olayı gerçekleştirdiği belirlenen 6 kişiden A.A. ve N.İ. yapılan çalışma sonucunda yakalamıştı. Ekipler, geriye kalan F.Ç, A.D, O.Ç ve E.Y isimli 4 kişiyi de yakaladı. Böylece olaya karışan 6 kişinin tamamı gözaltına alındı. Zanlıların emniyet işlemleri ve sorguları ise devam ediyor. 

GARANTİ BANKASI’NIN YENİ ADI

Türkiye Garanti Bankası'nın yüzde 49.85 oranındaki İspanyol hâkim ortağı BBVA, bankanın unvanını değiştirme kararı almasının ardından beklenen adım atıldı. Şirketten KAP'a yapılan açıklamada Garanti, gerekli yasal süreçlerin tamamlanmasından sonra faaliyetlerini “Garanti BBVA” markasıyla sürdürecek.

Kamu Aydınlatma Platformu'a yapılan açıklamada şu bilgiler verildi:

"Bankamız Yönetim Kurulunca, tüm yasal ve içsel süreçlerin tamamlanmasını takiben faaliyetlerin "Garanti BBVA" işletme adı ile yürütülmesine ve işletme adının tescil ve ilan edilmesi hususunda Genel Müdürlüğün yetkili kılınmasına karar verilmiştir. '' 

WHATSAPP’IN ANA MERKEZİ LONDRA OLACAK

ABD merkezli teknoloji şirketi Facebook, mesajlaşma uygulaması WhatsApp mobil ödeme hizmetinin geliştirilmesi için Londra’yı ana merkez olarak belirlediğini açıkladı. 

Yapılan açıklamada Facebook’un, WhatsApp üzerinden ödeme seçeneği oluşturulması için ve uygulamanın güvenliğini arttıracak ürünler üzerinde çalışmak üzere Londra ve Dublin’deki ofislerinde çalışmak üzere 100 yazılım mühendisini işe alacağı belirtildi.

Londra’nın, şirketin WhatsApp ödeme uygulamasını ilk test ettiği Hindistan gibi çeşitli piyasalardan, çok kültürlü uzmanlara ev sahipliği yapması ve WhatsApp’ın yaygın olarak bu bölgede kullanılması nedenleriyle Birleşik Krallık’ın söz konusu çalışmalar için merkez olarak seçildiği vurgulandı.

Facebook CEO'su Mark Zuckerberg, şirketin yılsonuna kadar kullanıcıların bir fotoğraf göndermek kadar kolay olacak şekilde karşı tarafa para göndermelerine olanak sağlayacak söz konusu ödeme özelliğini piyasaya sürmeyi hedeflediğini söylemişti.

TÜRKİYE’DE HANE HALKININ YÜZDE 65’İ ÇEKİRDEK AİLE

Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) "İstatistiklerle Aile 2018" bülteni yayımlandı.

Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) sonuçlarına göre, Türkiye'de 2014 yılında 3,6 kişi olan ortalama hanehalkı büyüklüğü azalma eğilimi gösterdi. Bu açıdan bakıldığında geçen yıl ortalama hanehalkı büyüklüğü 3,4 kişi oldu.

İllere göre incelendiğinde, 2018'de ortalama hanehalkı büyüklüğünün en yüksek olduğu il 6,4 kişi ile Şırnak olarak kayıtlara geçti. Şırnak'ı 5,6 kişi ile Şanlıurfa, 5,5 kişi ile Hakkâri ve Batman izledi. Ortalama hanehalkı büyüklüğünün en düşük olduğu iller ise 2,7 kişi ile Çanakkale, Eskişehir ve Balıkesir olarak sıralandı. Bu illeri, 2,8 kişi ile Tunceli, Burdur, Edirne, Giresun ve Kırklareli takip etti.

Türkiye'de tek çekirdek aileden oluşan hanehalklarının oranı 2014 yılında yüzde 67,4 iken 2018'de yüzde 65,3'e geriledi. Tek kişilik hanehalklarının oranı ise 2018 yılında yüzde 16,1'e ulaştı. Bu oran, 2014'te yüzde 13,9 düzeyindeydi.

En az bir çekirdek aile ve diğer kişilerden oluşan aile olarak tanımlanan geniş ailelerden oluşan hanehalklarının oranı 2014 yılında yüzde 16,7 iken 2018 yılında yüzde 15,8 olarak gerçekleşti. Çekirdek aile bulunmayan birden fazla kişiden oluşan hanehalklarının oranı ise yüzde 2,8'e yükseldi. Bu oran 2014'te yüzde 2,1 idi. Çekirdek aile, yalnızca eşlerden veya eşler ve çocuklarından veya tek ebeveyn ve en az bir çocuktan oluşan aileler olarak tanımlanıyor.

En Yüksek Tek Kişilik Hanehalkı Oranı Tunceli'de

Geçen yıl, tek kişilik hanehalkı oranının en yüksek olduğu il yüzde 25,6 ile Tunceli oldu. Bu ili yüzde 25,5 ile Gümüşhane, yüzde 24,5 ile Giresun izledi. Tek kişilik hanehalkı oranının en düşük olduğu il, yüzde 9 ile Diyarbakır olarak kayıtlara geçti. Diyarbakır'ı yüzde 9,3 ile Van, yüzde 9,4 ile Batman takip etti.

Aynı dönemde tek çekirdek aileden oluşan hanehalkı oranı en yüksek il yüzde 72,2 ile Osmaniye olurken, diğer yüksek oranlı iller ise yüzde 72 ile Kayseri, yüzde 71,1 ile Adıyaman olarak sıralandı.

Tek çekirdek aileden oluşan hanehalkı oranının en düşük olduğu il yüzde 54,5 ile Tunceli olarak belirlendi. Bunu yüzde 54,8 ile Gümüşhane, yüzde 54,9 ile Artvin izledi.

Hane Halklarının Yüzde 8,9'u Tek Ebeveyn ve Çocuklu

Türkiye'de 2018 yılında toplam hanehalklarının yüzde 8,9'unu tek ebeveyn ve çocuklu hanehalkları oluşturdu. Toplam hanehalklarının yüzde 1,9'unun baba ve çocuklardan, yüzde 7'sinin ise anne ve çocuklardan oluştuğu görüldü.

Tek ebeveyn ve çocuklardan oluşan hanehalkı oranının en yüksek olduğu il, 2018 yılında, yüzde 10,8 ile Bingöl olarak kayıtlara geçti. Bu ili, yüzde 10,7 ile İzmir, 10,6 ile Malatya izledi. Bu oranın en düşük olduğu iller ise yüzde 6,6 ile Bayburt, Yozgat ve Tokat oldu.

Anne ve çocuklardan oluşan hanehalkı oranının en yüksek olduğu iller yüzde 8,5 ile Bingöl, yüzde 8,4 ile İzmir ve yüzde 8,3 ile Adana ve Ankara, en düşük olduğu iller ise yüzde 4,6 ile Ardahan, yüzde 4,9 ile Bayburt ve yüzde 5 ile Burdur ve Yozgat olarak belirlendi.

Baba ve çocuklardan oluşan hanehalkı oranının en yüksek olduğu iller yüzde 3,1 ile Kilis, yüzde 2,8 ile Malatya ve yüzde 2,7 ile Gümüşhane ve Trabzon, en düşük olduğu iller ise yüzde 1,3 ile Nevşehir, yüzde 1,4 ile Adıyaman ve yüzde 1,5 ile Kayseri, Uşak, Bitlis, Tokat, Konya, Niğde ve Sivas oldu.

Geniş Aileler En Çok Şırnak'ta

Öte yandan en az bir çekirdek aile ve diğer kişilerden oluşan aile olarak tanımlanan geniş aileden oluşan hanehalkı oranının en yüksek olduğu il 2018'de yüzde 29,8 ile Şırnak oldu. Şırnak'ı yüzde 26,6 ile Hakkâri ve yüzde 25,2 ile Batman takip etti.

Geniş aileden oluşan hanehalkı oranının en düşük olduğu il, yüzde 9,8 ile Eskişehir olarak belirlendi. Bu ili, yüzde 10,3 ile Çanakkale, yüzde 11,1 ile Balıkesir izledi.

En Fazla Aile Mutlu Ediyor

Yaşam Memnuniyeti Araştırması sonuçlarına göre, 18 yaş ve üstündeki bireyler arasında kendilerini en fazla ailelerinin mutlu ettiğini belirtenlerin oranı geçen yıl yüzde 74,2 oldu. Erkeklerin yüzde 78,7'si, kadınların yüzde 69,7'si kendilerini en fazla ailelerinin mutlu ettiğini bildirdi.

Hane Halkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması sonuçlarına göre, hanelerde masaüstü bilgisayar bulunma oranı 2004 yılında yüzde 10 iken 2011 yılında yüzde 34,3'e yükseldi. Sonraki yıllarda ise bu oran gerileyerek geçen yıl itibarıyla yüzde 19,2 olarak kaydedildi. 

Hanelerde taşınabilir bilgisayar (dizüstü, tablet, netbook gibi) bulunma oranı, 2004 yılında yüzde 0,9 iken sonraki yıllarda sürekli artarak geçen yıl yüzde 50,1'e ulaştı. 2004 yılında yüzde 53,7 olan cep telefonu/akıllı telefon bulunma oranı geçen yıl yüzde 98,7'ye yükseldi. İnternete bağlanabilen televizyon bulunma oranı 2013 yılında yüzde 7,3 iken 2018'de yüzde 32,1'e çıktı. Hanelerde internet erişimi oranı da 2004'te yüzde 7 iken geçen yıl yüzde 83,8'ye ulaştı. 

Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması sonuçlarına göre de eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert medyan gelirinin yüzde 60'ı dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırı incelendiğinde, bu sınırın altında yaşayan bireylerin oranının 2017 yılında yüzde 20,1 olduğu kayıtlara geçti. Hane halkı tipine göre yoksulluk oranı incelendiğinde ise tek ebeveynli ve en az bir çocuğu olan hane halklarının yüzde 26,3'ünün hesaplanan göreli yoksulluk sınırının altında yaşadığı belirlendi. 

18 yaşından küçük veya 18-24 yaşında olan, ekonomik açıdan pasif ve ebeveynlerinden en az biriyle yaşayan kişiler olarak tanımlanan bağımlı çocuklu hane halklarının yoksulluk oranı yüzde 25,1 iken bağımlı çocuğu olmayan hane halklarının yoksulluk oranı yüzde 6,7 olarak hesaplandı. 

En Fazla Koruyucu Aile İstanbul'da

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre, geçen yıl Türkiye genelinde mevcut koruyucu aile sayısı 5 bin 289 oldu. En fazla koruyucu ailenin 486 ile İstanbul'da olduğu belirlendi. İstanbul'u 360 aileyle İzmir, 312 aileyle Ankara, 201 aileyle Kayseri ve 187 aileyle Kocaeli takip etti.

Hane Halkı Bütçe Araştırması 2017 yılı sonuçlarına göre, Türkiye genelinde hane halklarının tüketim amaçlı yaptığı harcamalar içinde en yüksek payı yüzde 24,7 ile konut ve kira alırken, ikinci sırayı yüzde 19,7 ile gıda ve alkolsüz içecek, üçüncü sırayı yüzde 18,7 ile ulaştırma harcamaları aldı. Toplam tüketim harcamalarında en düşük payı alan gruplar ise yüzde 2,2 ile sağlık, yüzde 2,3 ile eğitim, yüzde 2,7 ile eğlence ve kültür harcamaları oldu.

Bireylerin Yüzde 59'u Ev Sahibi

Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması sonuçlarına göre, 2017 yılında konutun mülkiyet durumları incelendiğinde, bireylerin yüzde 59,1'inin oturduğu konutta ev sahibi, yüzde 24,7'sinin ise kiracı olduğu görüldü.

Bireylerin yüzde 40,8'inin 2017 yılında konutunda izolasyondan dolayı ısınma sorunu yaşadığı, yüzde 36,6'sının sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçevesi ve benzeri nedenlerle sorunla karşılaştığı ve yüzde 22,9'unun trafik veya endüstrinin neden olduğu hava kirliliği, çevre kirliliği veya diğer çevresel sorunlar yaşadığı belirlendi.