Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (28 Nisan-5 Mayıs 2019)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
08 Mayıs 2019 14:30

MEDYA’DA YENİ NATO KUŞATMASI:

DW, BBC, F24, VOA NEDEN TÜRKİYE’DE KANAL AÇTI?

ABD’den Amerika’nın Sesi (VOA), Almanya’dan Deutsche Welle (DW), Fransa’dan France 24 (F24) ve İngiltere’den BBC gibi medya kanallarının Türkiye'de ortak Youtube kanalı açması medyanın gündemine oturdu. Bu 4 büyük medya kuruluşunun başka bir ülkede böyle bir girişimlerinin olmaması akıllara soru işareti getirmişti.

İngiltere-BBC, Almanya-Deutsche Welle, Fransa-F24, ABD-Voice of America... Dört ülkenin ‘resmi’ kanalı neden ortak Türkçe YouTube kanalı kurar’?.. O kanal kuruldu ve bu sorunun yanıtı tartışılıyor. Normal olarak “hedef Türkiye”. Bu dört medya oyuncusunun Türkçe yayın yapması bu tespiti zaten doğruluyor.

Yani tipik Soğuk Savaş hamlesi bu. Türkiye’nin ne denli kritik bir ülke olduğunu, Türkiye’ye saldırmak pahasına paylaşılamadığını bir daha göstermekte!..

SONUÇ: FINDIK YARARLIDIR. ANCAK YERSENİZ!

BBC, ’MEDYA’DAKİ NATO KUŞATMASI’ HABERİNİ BÖYLE VERDİ

+90: Deutsche Welle'nin Türkçe YouTube kanalı yayında. Alman kamu yayıncısı Deutsche Welle'nin (DW) öncülüğünde kurulan YouTube kanalı +90 yayına başladı. DW'nin yanısıra uluslararası kamu yayıncıları BBC ile France 24 (F24) ve Amerika'nın Sesi de (Voice of America - VoA) kanalın içerik sağlayıcıları olacak.

+90, kanalın amacı Türkiye'deki ve ülke dışındaki Türkçe izleyicisine ifade özgürlüğüne dayanan ve farklı görüşleri yansıtan bağımsız ve güvenilir bilgi sağlamak olarak açıkladı.

Deutsche Welle Genel Müdürü Limbourg: +90 diyaloğa katkı sağlayacak.

DW Genel Müdürü Peter Limbourg, +90'ın uluslararası yayın kuruluşları arasında görüşmelerine ve hazırlıklarına 16 ay önce başlanan bir proje olduğunu belirterek, Türkçe izleyicisine ve okuruna dönük yayıncılık hizmetini çeşitlendirmiş olmaktan büyük mutluluk duyduklarını söyledi.

Limbourg, Almanya'nın ve Almanların Türkiye'yle çok ilgilendiğini, yayın yapılan ülkelerdeki insanlarla Türkiye'de yaşayan insanlar arasındaki diyaloğu ve taraflar arasındaki anlayışı geliştirmeye olumlu bir katkı sağlamayı umduklarını, dinleyici ve izleyicileriyle iyi bir diyalog içinde olmak istediklerini de kaydetti.

DW yöneticisi, bir soru üzerine, Türkiye'de Türk gazetecilerle çalıştıklarını ve çalışmaya devam edeceklerini ve onlarla çalışmaktan memnun olduklarını aktarırken, ''Bu ülkede gazetecilik konusunda sorunlar var, basın özgürlüğü tehlike altında. Umarız ki, bizim gazetecilerimiz işlerini özgürce yapabilirler'' dedi.

BBC Dünya Servisi Genel Müdürü Angus diyor ki: YouTube gençlere ulaşmak için ideal bir platform

BBC Dünya Servisi Genel Müdürü Jamie Angus, BBC Türkçe'nin ilk yayınını 1939 yılında radyo üzerinden yapmaya başladığını hatırlatarak, son dönemde ise yayınlarının evrildiğini, radyo ve TV'nin yerini digital yayıncılığın aldığını belirtti.

İşbirliği zeminin izleyicilere daha yaygın ve daha güçlü Türkçe içerik ile ulaşabilmek üzerine kurulduğunu söyleyen Angus, şöyle devam etti:

''YouTube'un gücünün farkındayız. Yeni izleyiciler ve özellikle gençler, habere ulaşmak, dünyada ve ülkelerinde olup bitenleri anlamak ve kavrayışlarını derinleştirmek için Youtube'u kullanıyorlar. İzleyicilerin video izleme alışkanlıklarını dikkate aldığımızda, tek bir ortamda içeriği biraraya getirmenin daha cazip ve zenginleştirici olacağını biliyoruz. Bu nedenle bir YouTube kanalı üzerinde işbirliği yapmanın doğru adım olduğunu düşünüyoruz.''

YouTube'da güncel, son dakika haberlerden çok açıklayıcı analizler ile insan hikayelerinin daha çok ilgi gördüğüne dikkat çeken Angus, BBC Türkçe'nin +90'a katkılarının izleyicilerin video izleme alışkanlıklarına uygun bir içerik olacağını söyledi.

Angus, BBC Türkçe'nin Türkiye'den ve dünyadan güncel gelişmeleri, güçlü ve kapsamlı analizlerle kendi internet sitesi ve sosyal medya platformlarından aktarmaya devam edeceğini vurguladı.

VOA Güney ve Asya Müdür Yardımcısı Eric Phillips, de özellikle gençlere ulaşmak istediklerini, projenin de bunu sağlayacağını düşündüklerini vurguladı ve 'çok kalabalık olduğunu söylediği digital ortamda' önemli, anlamlı içeriğe yer vermek istediklerini belirtti.

F24 İngilizce Yayınlar Müdürü Gallagher Fenwick de, derin görüş ayrılıkları ve kutuplaşmaların yaşandığı bir ortamda +90'nın tarafsız gerçeklere yer veren, fikirleri dayatmak yerine, soruları sorup yanıtlarını sunmasını planladıklarını vurguladı. Kanala içerik sağlayan BBC Türkçe'nin hazırladığı video haber dizisi aldıkları üniversite eğitimi doğrultusunda iş bulamayan gençlerin farklı alanlarda çalışmalarını anlatıyor.

Konuyla ilgili gazeteci-yazar Kemal Öztürk’ün (Yenişafak )yazısı dikkati çekici:

“MEDYAYI MUAZZAMA”

Başlık bana ait değil. Türkiye’de dört devletin ortak açtığı Youtube kanalı projesinde yer alan birine ait. Yerinde ve anlamlı bir kavramlaştırma olduğu için ondan aldım.

Medya dünyasında son günlerin en ilgi çekici projesini duymuşsunuzdur. ABD’den Amerika’nın Sesi (VOA), Almanya’dan Deutsche Welle (DW), Fransa’dan France 24 (F24) ve İngiltere’den BBC gibi, dünyanın en büyük dört devlet medya kuruluşu bir araya geldi ve Türkçe bir Youtube kanalı kurdu.

Adı “+90”. Sloganı, “tarafsız gündeme bağlan”. Geçen Pazartesi açılışını yaptılar. Bu ilgi çekici projenin ne olduğu merak ediliyor.

Türkçe yayın yapan medya kuruluşlarına her geçen gün yenilerinin eklenmesini ilgi çekici bir gelişme gördüğümden, bu konu hep ajandamda taze duruyordu. Amaçları ekonomik kazanç değil, gazetecilik kaygısı değil. Peki ne? Ben devlet destekli bu medya projelerinin ve kar amacı gütmeyen tüm girişimlerin politik bir amaç taşıdığına inanıyorum.

Başka bir nedeni de,  halk haber ihtiyacını yabancı medyadan karşılıyor. Bu yüzden BBC, DW, VOA, Sputnik, Rudaw, F24, the İndependet, Çin Devlet Televizyonu, İran Devlet Ajansı gibi kuruluşlar, Türkçe yayın yaparak çok sayıda okur elde etti.

DÜNYADA İLK DEFA YAPILAN İLGİNÇ PROJE. Dört büyük devletin, dört önemli kuruluşunun ortaklaşa bir proje geliştirmesi, dünyada ilk defa görülüyor. Şaşırtıcı olan, bir televizyon kanalı değil, bir Youtube kanalı açılıyor.

Aslında projenin fikir babası ve dinamosu Almanya. DW bu projeyi ilk önce bir televizyon kanalı olarak tasarladı ve diğer muhataplarına götürdü. Ancak üç devletin resmi medya kuruluşları bunu kabul etmedi. ALMANYA PROJEYE 5 MİLYON EURO AYIRDI. Ancak bu yıl seçimlerden sonra, tüm kurumların üst düzeylerinden gelen bir emirle projenin hayata geçirileceği duyuruldu. Ve kurumların üst düzey yöneticilerinin katılımıyla kanal geçen Pazartesi günü yayına başladı. Projeye göre, VOA, BBC ve F24 hazırladıkları dosyaları +90 kanalına verecek, onlar da yayınlayacak. Kanalın yönetimi Almanlarda olacak.

AMAÇ POLİTİK Mİ? Kanaatler şöyle ifade ediliyor. “Almanya çok ısrarlı ve sanırız onun politik amaçları olabilir. Unutmayalım en çok FETÖ’cü Almanya’da yaşıyor.”

Bu projede FETÖ’ünün parmağı var mıdır bilmiyorum. Ancak bu proje bana hala tuhaf geliyor.

Üç şey söyleyerek yazıyı tamamlayayım.

  1. Yabancı medyanın bir ikisi istisna, çoğunun Türkiye’ye gelmesinin politik amaçları var. Bu yüzden okuyucuların yayınları ihtiyatlı takip etmesini tavsiye ederim.
  2. Türkiye’deki medya güvenilirliği perişan halde. Acilen bu düzen değişmeli. Güvenilir medya organları hayata geçirilmeli. Yabancı medyanın gücü ancak bu şekilde dengelenebilir.
  3. Yabancı medyanın Türkçe servislerinde çalışan insanların hepsine “ülke düşmanı” diye bakılmamalı, vatansever olanlar çoğunlukta. Onlar da ekmek parası peşindeler.

Taraflarını "Çiçek gibi" belli ettiler!

Türkiye Azez'den gelen acı haberle sarsıldı. PKK/YPG'liler ile güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada 1 yüzbaşı şehit olurken, 1 binbaşı da yaralandı. Geçtiğimiz günlerde yayın hayatına Nevzat Çiçek idaresinde başlayan İngiltere merkezli Independent Türkçe'nin haberi veriş biçimi ise dikkat çekti.

Independent Türkçe haberi okuyucularına aktarırken, "Suriye'de bir yüzbaşı hayatını kaybetti, bir binbaşı ağır yaralı" başlığını kullandı. Haber portalının "şehit" ifadesini kullanmaması takipçilerinin dikkatinden kaçmadı.

DİJİTAL MEDYA BİREYİ ÇEVRESİNDEN KOPARIYOR

Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Güngör, "Şimdi gelinen noktada dijital medyanın, bireyi tümüyle çevresinden koparıp kendi bireysel dünyasına kapattığını görüyoruz."

Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör, geleneksel aile ve geleneksel iletişim araçlarının belli ölçüde örtüştüğünü söylemenin mümkün olduğunu belirterek, "Her ne kadar özellikle televizyonun aile ilişkilerini zayıflattığını yıllardan beri konuştuysak da şimdi gelinen noktada dijital medyanın, bireyi tümüyle çevresinden koparıp kendi bireysel dünyasına kapattığını gördükçe televizyonun ne kadar masum kaldığını anlayabiliyoruz." dedi.

Güngör, dijitalleşen çağda, sosyal medya gibi dinamiklerin geleneksel aile değerlerini nasıl etkilediğine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Toplumsal hayata yeni bir teknolojinin, dolayısıyla da yeni bir aygıtın dâhil olmasının toplumda bir şeylerin değişmesine yol açacağını ifade eden Güngör, "Bu araç veya aygıtın, kendi işlevsellik alanında üretim süreç ve ilişkilerine etki etme derecesi çok önemlidir. Yeni bir teknoloji, bir araç veya bir aygıtın, üretim süreçlerine etki derecesi arttıkça, onun toplumsal değişime etkisi de o ölçüde güçlüdür. Nitekim üretim süreç ve ilişkilerinin değişime uğraması, toplumun çeşitli düzeylerindeki ilişkilerin de değişim göstermesi anlamına gelir." diye konuştu.

Güngör, dijitalleşmenin de kendi üretim biçim ve süreçlerini beraberinde getirdiğini anlatarak, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Küçülen ve taşınabilir makinelerle birlikte üretim biçim, ilişki ve süreçleri de tek merkezlilikten çıkıp çok merkezli, hızlı ve taşınabilir hale geldi. Yani mekân ve zamanın esnekleştiği, merkeziliğin ortadan kalktığı yeni bir üretim biçimi oluşmaya başladı. Buna bağlı olarak çalışma hayatı, çalışma dışı zaman kullanımı, iş ve iş dışı ilişkiler pek çok şey değişim sürecine girdi. Her toplumda medya genelde o toplumun siyasal, ekonomik, kültürel ve diplomasi gibi dinamiklerinden beslenir. Dijitalleşmeyle birlikte medya ekonomik açıdan büyük medya tekellerinin kıskacından çıkmaya başladı. Bir dizüstü bilgisayarla bir gazete çıkarabilir, televizyon yayını yapabilirsiniz. Dolayısıyla da büyük sermayeye gerek olmayabilir."

Kültürel açıdan dijital medyanın herkesin, her kültürel kesitin temsil edilebildiği bir alana doğru evrildiğini aktaran Güngör, bunun da kültürel çoğulculuğun yerleşmesi açısından önemli olduğunu söyledi.

DİJİTAL MEDYA VE TOPLUMSAL ETKİLERİ. Güngör, dijital medya ve toplumsal etkisinin olumlu yöne gitmesinde hukuksal sınırların önemli olduğunu dile getirerek, "Herkesin kendisine yer bulabildiği, kendisini ifade edebildiği bir ortamın elbette olumlu etkileri vardır. Ancak sistem kurulmazsa, hukuksal kurallar ve normlar oluşturulmazsa yarar yerine zarar da getirebilir. Her şeyden önce bilinçli toplum, bilgi ve akıl sahibi, eğitimli vatandaşların varlığı önem taşımaktadır." dedi.

Medyanın toplumu şekillendirme özelliğine dikkati çeken Güngör, sanal ortamların ilişki ağını genişleteceği, mekânsal ve zamansal sınırların zayıflayacağı öngörüsünde bulundu.

Güngör, insanlar arası ilişkilerin çözüldüğü, bilgi paylaşımı açısından da daha yoğunlaştığı bir toplumsal yapıya doğru gidildiğine vurgu yaparak, şunları kaydetti:

"Yani çok bilgi, az ilişki biçiminde bir yapı. Huzur ve mutluluk konusu ise gelecekteki o dönem insanlarının duygu, ruh ve akıl yapılarına bağlı olacağı için şimdiden bir şey söylemek çok zor. Geleneksel aile ve geleneksel iletişim araçlarının belli ölçüde örtüştüğünü söylemek mümkün. Her ne kadar özellikle televizyonun aile ilişkilerini zayıflattığını yıllardan beri konuştuysak da şimdi gelinen noktada dijital medyanın, bireyi tümüyle çevresinden koparıp kendi bireysel dünyasına kapattığını gördükçe televizyonun ne kadar masum kaldığını anlayabiliyoruz. En azından insanlar bir dizi ya da film izlemek, haber dinlemek için televizyon başında bir araya toplanabiliyorlardı. Konuşmasalar bile, birbirlerini görüyorlardı. Bugün ise bireyler aynı evde ama kendi odalarına kapanarak bilgisayarlarıyla baş başa kalırken, diğer bireylerden tümüyle soyutlanmaktalar. Bu da dijitalleşmeyle bireyselleşme, dolayısıyla da grup yapısının dışına çıkma, kendi sanal kalabalıklığında kaybolup gitme tehlikesini getiriyor."

YENİ MEDYA KULLANIMINDA EBEVEYN EĞİTİMİ. Prof. Dr. Güngör, dijital medyanın aile ilişkileri açısından, kontrol altına alınmadığı, insanların, özellikle de ailelerin yeni medyayı kullanım konusunda gerekli biçimde eğitilmemesi durumunda sonucun olumlu olmayacağını söyledi.

Medyanın her ne olursa olsun dışarıdan birtakım değerlerin, davranış biçimlerinin, yaşam biçimlerinin aktarıldığı mecralar olduğunu anlatan Güngör, "Dolayısıyla da bir toplumun medyasının içeriği oluşturulurken o toplumun özgün kültürel geleneğinin, değerlerinin, yaşam biçimlerinin, medyanın içeriğindeki yer alış yoğunluğuna bakılması ve medyadaki içerik oluşturma planlamasının da ona göre yapılması gerekir. İnsanlar medya aracılığıyla elbette farklı içeriklerle, başka kültürlerle, başka toplumlarla tanışsınlar, onlar hakkında bilgilensinler ama kendilerine özgü olanın da dışarıda tutulmaması gerekir. Bu oranın ayarlanması da bir planlama işidir, profesyonellik işidir." diye konuştu.

Güngör, yeni medya kullanımında eğitimin önemine işaret ederek, "Dijital medyanın ya da yeni medyanın kullanımı konusunda ilkokuldan başlayarak eğitim verilmesi zorunludur. Öncelikle örgün eğitim içerisinde medya okuryazarlığı ve hatta yeni medya okuryazarlığı konuları yeterli oranda yer almalıdır ve bu derslerin konunun uzmanlarınca verilmesi sağlanmalıdır. Ayrıca yetişkin seminerleri gibi birtakım eğitim programlarıyla da sürecin desteklenmesi gerekir" ifadesini kullandı.

MANAS ÜNİVERSİTESİ MÜTEVELLİ HEYET BAŞKANLIĞINA FAHRETTİN ALTUN ATANDI

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla Resmi Gazete'de yayımlanan kararlara göre, Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanlığına Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun atandı

Türkiye ile Kırgız Cumhuriyeti’nin ortaklığında Kurulan Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi, özel statülü devlet üniversitesidir. Öğrenimin tamamen ücretsiz olduğu üniversitenin Orta Asya"nın önde gelen marka kurumlarından biridir.

Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi, iki kardeş ülke, Türkiye Cumhuriyeti ve Kırgız Cumhuriyeti devletleri tarafından ortaklaşa 30 Eylül 1995 tarihinde İzmir"de imzalanan anlaşma ile kurulan uluslararası nitelikli, özel statülü bir devlet üniversitesidir. Üniversite, aynı zamanda 14 ülkeden, 24 kökenden yüzlerce öğrencisiyle, uluslararası bir eğitim öğretim merkezidir. Üniversite bünyesinde 9 fakülte, 5 yüksekokul, 538 akademik personel ve ön lisans, lisans ve lisansüstü düzeyde 4637 öğrencisiyle eğitim – öğretimini sürdürmektedir.

Türk Cumhuriyetleri ile Türk ve Akraba Topluluklarındaki gençler başta olmak üzere sürekli eğitime inanan her kesimden bireylerin birlikte öğrenmeleri ve ortak anlayış geliştirmeleri amacıyla, alanında yetkin ve özgüveni yüksek, ortak kültür değerlerimiz etrafında ahlaki ilkeler ve evrensel değerlerle donatılmış, toplumsal sorumluluk sahibi, çağdaş, uluslararası istihdam edilebilir nitelikte bireyler yetiştirmek ve başta Türk Uygarlığı olmak üzere dünya bilimine katkı sağlamaktır. Eğitimde uluslararası bir marka olarak akademik çalışmaları ve topluma sunduğu hizmetlerle Türk Dünyasına ve insanlığa değer katan, “uluslararası düzeyde saygın ve tanınan bir Üniversite” olmaktır.

Orta Asya’nın öğrenci odaklı en büyük (861.800 metrekare açık alan üzerine kurulmuş) uluslararası Kampus Üniversitesidir. Mezunlarımız 27 ülkede % 80 istidam edilmekte ve Uluslararası çift diploma ve denklik verilmektedir. Ücretsiz, harçsız ve Yurt-Kur burslu eğitim/öğretim imkânı sağlamaktadır.

Çok kültürlü bir ortamda ileri ve modern teknolojilerle donatılmış laboratuarla desteklenen, iş dünyası ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik, çağdaş ve uluslararası işbirliklerine uyumlu eğitim programlarımızla Türkiye"den, Kırgızistan"dan, Rusya"dan, Çin"den, ABD"den ve diğer ülkelerden gelen seçkin öğretim elemanları ve teknik kadromuzla bilişim teknolojilerinden de azami suretle yararlanarak öğrenci merkezli ve teknoloji tabanlı bir eğitime özel önem gösterilmektedir.

Orta Asya"nın önde gelen üniversitelerinden biri olması ve modern çağdaş eğitim-öğretim sistemi ve ileri teknolojilerle donatılmış laboratuarlarla ülkedeki diğer yükseköğretim kurumlarına örnek teşkil eden üniversitenin iş dünyası ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik, uluslararası işbirlikleri ile Türk dünyasının ekonomik, sosyal ve kültürel yönden gelişimine katkı sağlamaktadır. Özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarına kapılarını açmış, somut projelerle toplumu desteklemektedir. Ulusal beklentilerle de uyumlu yetiştirmeye özen gösterilerek küresel istihdam edilebilirlik ilkesinin bir gereği olarak öğrencilerini farklılaştırabilmek için eğitimde esneklik ilkesinin yanı sıra kişisel gelişime de büyük önem vermekteyiz. Eğitim-öğretim dili Kırgızca ve Türkçe olan üniversitede öğrencilerimiz Rusça, Çince ve İngilizceyi de öğrenme imkânına sahip olup küresel istihdam edilebilirlik için önemli bir avantaj elde etmektedirler.

Tamamen ücretsiz olan üniversitede öğrencilerin dengeli beslenmeleri, sağlıklı ortamda barına bilmeleri ve sağlık sorunlarının çözülebilmesi yönünde koruyucu sağlık faaliyetleri dâhil hiçbir şekilde öğrenci bütçesini zorlamadan 24 saat hizmet verilmektedir.

Başta öğrencilerimiz olmak üzere bütün mensuplarımızı ortak kültür değerlerimizle yoğurarak birbiriyle kaynaşması, kendilerini ifade edecek şekilde sosyal etkinlikler içerisinde bulunabilmeleri, aidiyet, sahibiyet ve mensubiyet şuurlarının gelişmesi yönünde sosyal, kültürel, sanatsal ve sportif faaliyetlere ortak yaşamımızın bir parçası olarak bakmaktayız.

Eğitimin yapılan bir iş değil, yaşanan bir süreç olduğu inancıyla uygulamalara, iş yeri tabanlı öğrenmelerine, staj ve kariyer geliştirme çalışmalarına büyük önem vermekteyiz. Bu bağlamda laboratuar ve donanımımız sürekli geliştirilmekte ve her yıl başta Türkiye olmak üzere 300"ü aşkın öğrencimiz staj için yabancı ülkelere gönderilmektedir. Böylece öğrencilerinin mesleki gelişimine uluslararası bir boyut katma imkânı sağlanmakta birlikte, başka kültürleri tanıma, anlama ve uyum becerileri gelişmekte, istihdam imkânları ve istihdam edilebilirlik oranları artmaktadır.

Değişim, dönüşüm ve uyum gerçeğini daima göz önünde bulundurarak başlatmış olduğumuz stratejik planlama esaslı kurumsal yönetim yaklaşımımızla istikrarlı ve sürdürülebilir bir gelişmeyi ilke edinerek,  eğitimde uluslararası bir marka, gelecek 10 yıl içerisinde ise bilinme ve Türk Dünyası"na değer katmada bir mükemmeliyet merkezi olmayı asli hedef belirlemiş bulunuyoruz.

EURONEWS: TÜRKİYE MEDYASI ANALİZİ

Medya sahipliği izleme raporuna göre, Türkiye'deki basın-yayın organlarının çoğu medya haricinde faaliyet gösteren ticari şirketler bünyesinde bulunuyor ve bu kuruluşlar belli şirketlerin elinde yoğunlaşıyor. Türkiye'de son 10 yılda yaşanan el değiştirmeler, dijital medyanın yükselişi, yeni kurulan online haber platformları medya sektöründeki dengeleri ve görünümü değiştirdi.

Medya aktörleri kimler? Türkiye'deki dijital medyanın son durumu nedir?

Televizyon hala ana haber kaynağı olmaya devam ederken, son yıllarda yaşanan siyasi ve toplumsal gelişmeler internet haberciliğine ilgiyi artırdı. Bu bağlamda, Türkiye’de  +90 Youtube kanalı, Independent Turkish gibi uluslararası medya kuruluşlarının Türkçe servisleri yayın hayatlarına başladı.

40 büyük medya organı ticari şirketlerin elinde

Bianet ve Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü'nün birlikte hazırladığı Medya Sahipliği İzleme Projesi (MOM) tarafından yayınlanan araştırmaya göre, Mayıs 2019 itibarıyla, Türkiye'de medya sektöründe toplam 2 bin 474 gazete, 3650 dergi, 899 radyo istasyonu ve 108 televizyon kanalı yayın yapıyor. Ülkenin en büyük 40 medya kuruluşu, medya haricinde sanayi ve ticaret alanlarında faaliyet gösteren şirketler tarafından kontrol ediliyor.

CNN Türk, Kanal D, Milliyet, Hürriyet gibi kanal ve gazetelerin içinde bulunduğu en büyük medya kuruluşları Doğuş, Demirören, Ciner, Albayrak gibi şirketlere ait. Öte yandan Turkuvaz Medya bünyesinde Sabah, Daily Sabah, Takvim, A TV gibi gazete ve kanallar bulunuyor.

Doğan Medya Grubunun alımıyla büyüyen Demirören Grubu, Doğuş, Ciner, Albayrak, Kalyon, İhlas grupları ve Ethem Sancak'a ait şirketler; inşaat, enerji, maden, turizm, telekomünikasyon, bankacılık ve finans alanında da faaliyet gösteriyor.

02/05/2019 itibarıyla Türkiye'de televizyon kanallarının dağılımı

Türkiye'de, Mayıs 2019 itibarıyla, televizyon izlenme oranı yüzde 77. İzlenen kanalların 165'i yerel, 19'u ulusal ve 13'ü devlet kontrolündeki kanal ve yayıncı kuruluşlar. MOM raporuna göre Türkiye’deki televizyon seyircisinin yüzde 45’i hükümete yakın televizyon kanallarını seyrederken, bu oran yazılı basın okurlarında yüzde 52 ve online haber sitelerinin takipçileri arasında yüzde 73'e yükseliyor.

Demirören: En büyük medya grubu

Türkiye’de medyanın yüzde 10’unu oluşturan Doğan Medya'nın Demirören'e satışı medyadaki dengeleri değiştirdi. Bünyesinde Milliyet ve Vatan gibi gazeteleri de bulunduran Demirören Grubunun Türkiye'deki medya payı yapılan bu satışın ardından yüzde 16’ya yükseldi ve ülkenin en büyük medya kuruluşu haline geldi.

Demirören grubu bünyesinde bulunan kanal ve gazeteler şöyle; CNN Türk, Kanal D, Hürriyet, Milliyet, Posta, Vatan ve Fanatik.

TRT: Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT), Türkiye'nin kamu yayıncılığını yapmakla görevlendirilen, 1972 anayasa değişiklikleriyle "tarafsız" olarak tanımlanmış ve 55 yıldır devlet adına yayın yapan tek yayın kuruluşu. TRT bünyesinde 13 televizyon kanalı, 13 radyo istasyonu, iki online haber sitesi ve üç dergi yayın yapıyor.

TRT'nin, özel televizyonların medya sektörüne katılmasıyla, 1990 yılına kadar devam eden televizyon yayınları üzerindeki tekeli ortadan kalktı. TRT, özerkliği ve tarafsızlığı Anayasa ile hükme bağlanmış bir şekilde kamu hizmeti yayıncısı olarak yayınlarına devam ediyor.

TRT'nin tarafsızlığı konusu özellikle seçim dönemlerinde yeniden gündeme gelmekte.

Dijital medya. Türkiye'de DW, BBC, France 24 ve VOA’nın ortaklığında kurulan +90 Youtube kanalı ve Independent Turkish gibi uluslararası medya kuruluşlarının Türkçe servisleri 2019 itibarıyla dijital yayınlarına başladı.

MOM dijital medya araştırmalarına göre, Mayıs 2019 itibarıyla, Türkiye halkının yüzde 67'si bilgisayar, yüzde 72'si mobil telefon aracılığıyla haberleri takip ediyor. Ülkenin nüfusuna oranla yüzde 63'lük aktif sosyal medya kullanıcısı var.

We are Social tarafından 2019'da yapılan "İnternet ve Sosyal Medya Kullanıcı İstatistikleri" isimli araştırmaya göre, Türkiye’de kullanıcıların yüzde 84'ü her gün internete giriyor ve herhangi bir cihaz üzerinden ortalama 7 saat bağlanıyor. Toplumun yüzde 12'si haftada en az bir kez çevrimiçi oluyor.

Reuters Enstitüsü'nün 2018 Dijital Haberler Raporu'na göre; Türkiye'de Periscope ve YouTube aracılığıyla haber izleme oranları geçmiş yıllara göre hızlı şekilde arttı. Türkiye'de haber alma platformu olarak YouTube'un kullanımı 9 kat, Twitter'ın kullanımı ise 10 kat yükseldi.

Reuters Enstitüsü'nün raporuna göre, Türkiye'de dijital platformların haber kaynağı olarak kullanımının arttığı belirtiliyor, sosyal medya platformu Facebook'un da bu anlamda yüksek oranda tercih edildiği yer alıyor.

Dijital Haberler Raporunda ayrıca, Türkiye'de WhatsApp uygulamasının yüzde 30 oranında arttığı ve bu uygulamanın haber alma amaçlı kullanıldığı yer alıyor. Raporda, baskıcı ülkelerde WhatsApp gibi mesajlaşma uygulamaların kullanımının gittikçe yaygınlaştığı yer alırken, listenin başlarında yer alan ülkelerden biri de Türkiye.

Dijital medyaya RTÜK denetimi. Bu yasa, Netflix, Euronews Türkçe, BBC Türkçe, BluTV, Youtube, Medyascope, Webiztv gibi Türkçe yayın yapan tüm basın ve yayın kurumlarını ilgilendiriyor.

ABD’YE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ TEPKİSİ

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Altun, ABD Büyükelçiliği'nin Twitter'dan yaptığı basın özgürlüğü paylaşımı ile ilgili olarak, "Türkiye, ABD'yi basın özgürlüğü konusunu siyasi rant için manipüle etmemeye çağırıyor" dedi.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun açıklamasında, hem içeride hem de dışarıda kasıtlı ve manipülatif bir şekilde iddia edildiğinin aksine Türkiye'de basın özgürlüğü konusunda herhangi bir sorun bulunmadığını söyledi. Altun, "Bugün Türkiye ile ilgili basın özgürlüğü tartışmaları esas zemini olan medya alanıyla ilgisini yitirmiş durumda. Maalesef bu konuya tamamen siyasi ve ideolojik bir mesele olarak yaklaşılıyor. Objektif bir bakışla çok rahat görülmektedir ki Türkiye, basın özgürlüğünün çok geniş çerçevede yaşandığı bir ülke" dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, 17 senedir iktidarda bulunduğunu hatırlatan Altun, şöyle devam etti:

"Bu dönem boyunca ülkemizde demokrasi, insan hakları ve ifade özgürlüğü konularında kayda değer atılımlar gerçekleştirildi. Bunun sağladığı ortamda medyada da ciddi bir büyüme ve çeşitlilik ortaya çıktı. Basın özgürlüğü alanında da haksız, yanlı ve manipülatif değerlendirmelerin aksine ciddi bir genişleme sağlandı. Şu an Türkiye'de farklı ideolojik bakışlara sahip birçok televizyon kanalı, gazete, internet sitesi ya da yeni medya platformu mevcut. Bu ortamlarda her türlü muhalif ses rahatlıkla görüşlerini dile getirebiliyor. Esasen bakıldığında medya dünyasının yarısının ideolojik sermayesinin Erdoğan karşıtlığı ya da muhalefeti olduğu görülebilir. Bununla birlikte hükümet yanlısı medyanın varlığı da son derece doğal. Bu gerçeğe rağmen kimi kişi, kurum ve ülkeler tarafından ifade özgürlüğü ya da basın özgürlüğü gibi konuların ideolojik olarak saplantılı ve güdümlü bir bakışla araçsallaştırılmaya çalışıldığını görüyoruz. Bu konuları ülkelerin iç işlerine müdahale aracı olarak kullanmaya çalışmak büyük bir hata. Bu yanlışa düşen ülkeler öncelikle dönüp kendilerine bakmalı. Bu tutumlarına devam ettikleri müddetçe esas onların kendi içinde çözemediği ve uluslararası alana da yansıyan ayrımcılık, İslam düşmanlığı, aşırı yoksulluk gibi sorunlar daha fazla gündeme gelecektir."

3 MAYIS DÜNYA BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ GÜNÜ

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda 1993 yılında kabul edilen kararla 3 Mayıs, Dünya Basın Özgürlüğü Günü ilan edildi. Bu gün için 3 Mayıs 'ın seçilmesi ise 29 Nisan - 3 Mayıs 1991'de UNESCO'nun "Bağımsız ve Çoğulcu bir Afrika Basını" konulu seminerinde Afrikalı gazetecilerin ilan ettiği Windhoek Deklarasyonu'na dayanıyor.

Bu bildiride dünya çapında özgür, bağımsız ve çoğulcu bir medya çağrısı yapılmış, özgür basının demokrasi ve insan hakları açısından taşıdığı hayati öneme dikkat çekilmişti. Bu bildiri, medyada bağımsızlık ve çoğulculuk ilkeleri açısından bir mihenk taşı olarak kabul ediliyor.

2018'de 95 gazeteci öldürüldü

Dünya Basın Özgürlüğü Günü için Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ) geçen yıl öldürülen gazetecilerin sayısını açıkladı. Dünya Basın Özgürlüğü Günü için Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ) geçen yıl öldürülen gazetecilerin sayısını açıkladı. IFJ'ye göre, geçen yıl en az 95 gazeteci görevini yaparken öldürüldü. Bu sayı 2017'ye oranla arttı.

Dünya Basın Özgürlüğü Günü kapsamında Uluslararası Gazeteciler Federasyonu geçen yıl öldürülen gazetecilerin sayısını açıkladı. Kuruluşa göre geçen yıl en az 95 gazeteci öldürüldü. En fazla gazetecinin hayatını kaybettiği yıl ise Irak ve Suriye’de savaşın yoğunlaştığı 2006 yılıydı. O yıl 155 gazeteci hayatını kaybetmişti. Bu sayıya, bir medya kuruluşu için herhangi bir görev yapan herkes dâhil.

2018’deki bir gazeteci cinayeti, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesi küresel düzeyde dikkat çekmişti. Kaşıkçı, 2 Ekim’de İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonosluğuna girdikten sonra öldürülmüştü. Cinayet Türkiye ve Suudi Arabistan arasında bir diplomatik krize de yol açmış ve uluslararası arenada kınanmıştı. 

Geçen ay da Kuzey İrlanda’da gazeteci Lyra McKee, Londonderry kentinde çıkan olaylarda öldürülmüştü.

En tehlikeli ülkeler nereler? 16 gazetecinin öldürüldüğü Afganistan, 2018’de gazeteciler için en tehlikeli ülkelerden biri oldu. Başkent Kabil’de bir bombalı saldırıyı haberleştirmeye giden gazetecilerden dokuzu, tek bir olayda hayatını kaybetti. Gazeteci kılığına giren bir saldırgan, olay yerindeki gazetecilerin arasında üzerindeki bombaları patlattı.

Afganistan’ın doğusunda da BBC muhabiri Ahmed Şah saldırı sonucu öldü. 5 gazeteci, Maryland’deki Capital Gazette’nin bürosuna düzenlenen saldırıda hayatını kaybetti. IFJ, gazeteciliğe karşı artan düşmanlık ve popülizmdeki artışla, yolsuzluklar ve suçun ölümlerdeki önemli unsurlar olduğunu vurguladı. 

Federasyon’dan yapılan açıklamada, “Bütün bunlar, silahlı çatışma bölgelerinden çok, topluluklarını, şehirlerini ve ülkelerini haber yapan gazetecilerin öldüğü ortama katkı yapıyor” denildi.

UYDURMA ERMENİ SOYKIRIMI TASARILARI

Fransa’nın Afrika’da girmedikleri, katliam yapmadıkları ülke kalmadı neredeyse. En iyi bildikleri iş, katliam, soykırım, tecavüz, kafa kesme, haraca bağlama, sömürme…

Fransa’nın katliam tarihi çok kirli. Şöyle:

1830, Cezayir

1839, Gabon

1840, Senegal

1861/1904, Benin

1872/1954, Vietnam

1881/1884, Cezayir

1881, Tunus

1896, Gine

1896/1919, Burkina Faso

1903, Moritanya

1911, Çad

1916, Kamerun

1917, Cibuti

1945, Cezayir

1961, Paris

1994, Ruanda

Üniversiteli sayısı 7 milyon 500 bini aştı

Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) açıkladığı istatistiklere göre, Türkiye'de 2017-2018 öğretim yılında üniversitelerde 7 milyon 560 bin 371 öğrenci eğitim alıyor.

Buna göre, Türkiye'de geçen yıl 151 bin 763 olan akademisyen sayısı bu yıl 158 bin 98 oldu. Akademisyenlerin 24 bin 640'ı profesör, 14 bin 456'sı doçent, 37 bin 520'si doktor öğretim üyesi, 35 bin 484'ü öğretim görevlisi, 45 bin 998'i araştırma görevlisi olarak çalışıyor.

Akademisyenlerin 70 bin 235'i kadın, 87 bin 863'ü ise erkek öğretim üyelerinden oluşuyor. Üniversitelerde görev yapan kadın akademisyenlerin 7 bin 696'sını profesörler, 5 bin 611'ini doçentler, 15 bin 932'sini doktor öğretim üyeleri, 17 bin 806'sını öğretim görevlileri ve 23 bin 190'ını da araştırma görevlileri oluşturuyor.

Erkek akademisyenlerin 16 bin 944'ü profesör, 8 bin 845'i doçent, 21 bin 588'i doktor öğretim üyesi, 17 bin 678'i öğretim görevlisi ve 22 bin 808'i ise araştırma görevlisi olarak hizmet veriyor.

EN FAZLA KAYIT DEVLET ÜNİVERSİTELERİNE

Türkiye'deki üniversite öğrenci sayısı, 2016-2017 eğitim-öğretim yılında 7 milyon 198 bin 987 iken bu rakam yeni eğitim öğretim yılında 7 milyon 560 bin 371'e yükseldi. Öğrencilerden 6 milyon 963 bin 903'ü devlet, 589 bin 307'si vakıf üniversitelerinde, 7 bin 161'i de vakıf meslek yüksekokullarında öğrenimine devam ediyor. Üniversite öğrencilerinin 4 milyon 47 bin 302'si erkek, 3 milyon 513 bin 69'unu kız öğrenciler oluşturuyor. Üniversitelere 2017-2018 eğitim-öğretim döneminde yeni kayıt yaptıran 1 milyon 382 bin 589 öğrenci bulunuyor. Bu öğrencilerden 1 milyon 223 bin 176'sı devlet, 157 bin 38'i vakıf üniversitelerinde, 2 bin 375'i ise vakıf meslek yüksekokullarında öğrenim görüyor.

BU EĞİTİM SİSTEMİ BİZİ AÇ BIRAKIR

Milliyet Gazetesi yazarı Abbas Güçlü yazısı:

‘’Bu eğitim sisteminin bizi aç bırakacağını söylemek, çok iddialı bir söylem. Ona rağmen, sonuna kadar arkasındayız...

Eğitim söz konusu olduğunda, bugüne kadarki iddialarımızda, hep haklı çıktık ama özellikle bu konuda, ne kadar yanılmak istesek de tüm söylem ve yaptırımlar, felakete doğru sürüklendiğimizin sinyallerini veriyor. Neden mi felakete sürükleniyoruz? Çünkü üretmiyoruz. Çünkü kazandığımızdan fazlasını tüketiyoruz. Çünkü eğitim sistemimiz üretmeyi değil, tüketmeyi bize öğretiyor!.. Afrika ülkelerini gezerken sefalet içindeki halkı görünce kahrolmuştum. Oysa üretim için ne arasanız fazlasıyla vardı. Güneş, toprak, su, insan ve devasa yeşil alanlar. Bırakın, yüksek katma değerli ürün üretmeyi, karınlarını doyuracak kadar tarım ve hayvancılık öğretilse, en azından aç kalmazlar. Ama bu bile öğretilmiyor! Başta yoğurt ve peynir olmak üzere süt ürünlerinden bihaberlerdi, endüstriyel anlamda hayvancılık ise yok gibiydi. Okullarında, bizde olduğu gibi, test ve sınav ağırlıklı yarış atı yetiştirme sistemi vardı. İçlerinden üçü beşi çok iyi okullarda okuyacak ya da burs bulacak diye yüz binlercesi feda ediliyordu. Üretim ve tasarruf odaklı olmayan bir eğitim anlayışını sadece Afrikalılar değil, biz ve bütün dünya terk etmek zorunda. Yoksa gelecek nesillere bırakacağımız tek şey çöplüğe dönüşmüş bir dünya olacaktır...

Neden üretim?

Eskiden, kendi kendine yeten ülkelerden biriydik. Köylümüz üretiyor, kentlimiz tüketiyordu.
Okulları kapatıp, köyleri boşaltarak, akıllıca bir iş yaptığımızı sandık ama sonuç tam bir hezimet oldu. Köylülükten kentliliğe terfi edince de sandık ki medeniyetle, refahla, eğitimle buluşacağız. Oysa tam tersi oldu. Tıpkı Şener Şen’in ünlü filmi Züğürt Ağa’da olduğu gibi. Köyün ağaları kentlerin köleleri oldu. Dünden bugüne gittiğim her yerde pazarlarını gezer, yerel ürünler ararım. Önce azaldı, şimdi ise neredeyse tümüyle yok oldu. Çünkü var olan köylerde bile, köylü, bırakın satmayı, karnını doyuracak kadarını bile üretmiyor! Eğer bir iki nesil daha böyle giderse, bugünkü halimizi de arar noktasına geliriz. Niye mi? Çünkü toprağı, tarımı, hayvancılığı bilen kalmayacak!.. Oysa bu topraklarda, son 50 yıla gelinceye kadar, binlerce yıldır yaşam ve üretim vardı. Hemen herkes, sadece kendi karnını doyurmakla kalmıyor, devlete vergi veriyor, ailesinin geçimini sağlıyor ve çocuklarını okutabildikleri kadar okutuyorlardı. Şimdi ise sınav odaklı eğitim sistemiyle her şeyden uzaklaştırıldık.
Üretmeyi, alın terini küçümsedik, köylülüğü hor gördük, tarım ve hayvancılığı yok ettik. Umut tacirliği yaparak, herkese doktor, mühendis, sanayici, tüccar, futbolcu, manken, müteahhit olma hayali kurdurduk; topraktan, mesleklerden, üretimden kopardık. Önce televizyonla, sonra da cep telefonları ve sosyal medyayla yaşadıkları dünyadan kopardık... Ne olur artık onları Afrikalılaştırmayalım, üretimden uzaklaştırmayalım...

Çare köylerde!

Yeni eğitim modelleri oluşturulup köyler yeniden canlandırılmadığı sürece açlık tehlikesiyle karşı karşıyayız. Bu kış bunun sinyallerini fazlasıyla aldık. Silah ambargoları nedeniyle, nasıl ki kendi milli savunma sanayimizi kurduysak, geleceğin en büyük silahı olacak tarım konusunda da kendi milli tohumlarımızı, akıllı tarımı, verimli hayvancılığı ve en önemlisi de katma değeri yüksek endüstriyel ürünleri geliştiremezsek vay halimize... Ortada eğitime yönelik çok iddialı laflar var ama karnımızı nasıl doyuracağımıza yönelik bir ayrıntı ara ki bulasınız!.. Özetin Özeti: En mutlu insan, karnı doyan ve sevdiği bir ortamda, sevdikleriyle, sevdiği işi yapandır. Diplomayla karnın doymadığını ve sınavzedelerin yaşama küstüğünü ve üretimin yok olma noktasına geldiğini artık görmeliyiz!..

SAYIN BAKANLAR, GÜNDÜZ KUŞAĞI PROĞRAMLARINI SEYREDİYOR MU?

Gazeteci-yazar Sibel Eraslan’ın yazısı (Star )

‘Gündüz Kuşağı Programları’ adı verilen televizyon programlarından haberiniz var mı?

Çocuklarını okullarına yollayan genç kadınların, evinde veya hastanede yatan hastaların, yolcuların, bekleyenlerin, işsizlerin, emekli olmuş hanımların-beylerin, hasılı işte veya okulda olmayan herkesin bir arada olduğu çok geniş -en geniş- izleyici kitlesinden bahsediyoruz.

Sabah 10 sularında başlıyor bu programlar, saat 17 civarına kadar sürüyor. 15-80 yaş arasına hitap ediyor gündüz kuşakları ve bu saatlerde televizyon seyretme oranları, diğer tüm saatlere göre daha yoğun. Ama her nedense; seyircisi, profesyonel hayatın içinde kabul edilmediği için olsa gerek, bir tür yok sayılan, bir tür varlığı önemsenmeyen ilgisizlikle, lakaytlıkla malül. Bilmem hiç fark ediyor musunuz, neler konuşuluyor, neler tartışılıyor bu programlarda? Bakmalısınız. Eğer nasıl bir sokakta yürüdüğünüzü, kimlerle metrobüse binip, hastane koridorunda bekleyip, lokantaya girdiğinizi bilmek istiyorsanız, lütfen bu programları seyredin... 

Özellikle büyük projelerle uğraşan siyasetçilerimiz, bakanlarımız, hatta özellikle Gençlik Bakanımız, Aile Bakanımız, bu programlara hassaten bakmalılar. Biz dünyayı kurtarmaya çalışırken, evdeki büyük yangından habersiziz. Kısır siyasi kavgalarımızı, her şeyin esasıdır zannediyoruz. Yanılıyoruz. Oysa hayatı ıskaladığımızda, siyaset zaten tedavülden düşüyor.     

Ne yazık ki gündüz kuşağı televizyon programları, en geniş sosyolojik profile hitap ettiği halde, marjinal, aşırı ve hastalıklı örnekler üzerinden ve her gün saatlerce yayın yapıyor. Baştan savma, kaba saba, düşüncesizce, yıkıcı, marazi anlamda dedikodu saplantıcılığı ile gidiyor bu programlar. İnsanların en mahrem ve kutsal değerleri, şeref addettiği tüm kıymetler, ayaklar altına alınıyor. Spikerlerin ruhsuzluğu, programa eşlik eden avukat veya psikolog gibi yardımcı elemanların akıl almaz acımasızlığına da eklenince, tam bir ‘felaketler cehennemi’ne dönüyor bu programlar.

Gündüz kuşağı değil sanki alacakaranlık kuşağı gibi, sürekli tecavüz ve işkence anlatılarıyla, ‘nasıl oldu anlatsana’ dürtüleri eşliğinde adeta orji ayinine dönüşen bu programlarda, jüri karşısında itirafa zorlanan hastalıklı tipler mi ararsınız, DNA testlerine tabi tutulan yetiştirme yurtlarından çıkma gençler mi ararsınız, ne kadar zayıf ve suistimale açık kurban varsa, bu tür programların ağına düşüyor.

Programcılarını hayretle seyredeceksiniz! Ne kadar soğukkanlılar, ne kadar ruhsuzlar, tüm o tecavüzleri anlattırırken, tüm o cinayetleri dinlettirirken. Bu programlar, kötücülükle ve koğuculukla beslenen kan emici örümcekler gibi yapışıyorlar ruh dünyalarımıza... İnsanlığımızı sömürüyorlar. Annelik, babalık, evlatlık, akrabalık, komşuluk, arkadaşlık, yurttaşlık gibi tüm bağlılıklar, itimatlar berhava oluyor. İnsan insanın kurdu, ejderhası, vampiri oluyor. Hukukta ‘şuyuu, vukuundan beter’ denilen tüm kötülükler yaygınlaşıyor, seyirciye ve kamuoyuna sirayet ediyor.        

RTÜK'ün ‘Televizyon İzleme Eğilimleri Araştırması-2018’ verilerine göre de kuşak programları, izleyicinin en çok rahatsızlık duyduğu program türleri arasında yer alıyor. Araştırmaya katılanların %46,3'ü"Sizi en çok rahatsız eden program türü hangisi" sorusuna "Kuşak programları" demiş. İzleyicilerin %73'ü bu programları "Genel ahlak ve aile yapısına aykırı" buluyor.  %48'i "Çocuk ve gençlere olumsuz örnek oluşturduğunu", %39'u "Özel hayatın gizliliğine aykırılık teşkil ettiğini", % 35'i "Milli manevi değerlere aykırılık taşıdığını", %18'i ise "ayrımcı ve kutuplaştırıcı olduğunu" söylüyor. 

Aile-Sosyal Politikalar ve Gençlik-Spor Bakanlarımız ne düşünüyorlar bu programlar hakkında? Saldım çayıra Mevlam kayıra demeyecekleri açık da... Ne diyorlar... Doğrusu merak ediyoruz. 

BEYONCE MEVLANA BELGESELİ ÇEKECEK

Dünyaca ünlü yıldız Beyonce, Coachella Festivali'nde kazandığı 60 milyon dolarla Mevlana'nın hayatını anlatan bir belgesel çekecek. ÇOCUKLARINA MEVLANA'NIN İSMİNİ VERMİŞTİ. Beyonce ve Jay- Z, ikiz bebeklerine Mevlana'nın ismi olan "Rumi" ve "Sir" adını vermişti. NASIL KEŞFETTİKLERİ MERAK KONUSU OLDU. İkilinin Mevlana'yı nasıl keşfettiği uzun süre gündemi meşgul etti. Batı medyası, çiftin bu ismi ünlü senaryo yazarı David Franzoni aracılığıyla duymuş olabileceğini belirtti.

KONDA’NIN ‘TÜRKİYE 100 KİŞİ OLSAYDI’ ARAŞTIRMASI

KONDA araştırma şirketinin 2018 yılında 18 yaş üstü 26 bin 871 kişi ile görüşerek hazırladığı 10 farklı araştırmadan derlenen verilerle oluşturulan 'Türkiye 100 kişi olsaydı' isimli çalışma dikkat çekici sonuçlara ulaştı.

HER 10 KİŞİDEN 3’Ü DOĞDUĞU ŞEHİRDEN GÖÇ ETTİ. Çalışmaya göre eğer Türkiye demografisi 100 kişiye indirgenseydi bunlardan 50'si kadın 50'si erkek olacaktı. 33 kişi 18-32 yaş arası, 34 kişi 33-48 yaş arası ve 33 kişi de 49 yaş üstü olarak belirecekti. Yani cinsiyet ve yaş dağılımında neredeyse eşit bir demografi söz konusu.

YALNIZCA 18 KİŞİ ÜNİVERSİTE MEZUNU OLURDU. Denge eğitim rakamlarında ise hızla bozuluyor. Buna göre 52 kişi lise altı, 30 kişi lise ve yalnızca 18 kişi üniversite ve üstünü bitirmiş görünüyor. Lise altı olan 52 kişiden 2,5 kişinin hiçbir diploması yok ve 5,5 kişi de okuma-yazma dahi bilmiyor.

100 KİŞİDEN 68'İ EVLİ. Medeni durum konusunda da 100 kişiden 68'i evli, 23'ü bekar, 5 kişi dul, 2 kişi nişanlı ve 2 kişi boşanmış. Evli olan 68 kişiden 35'i görücü usulü ile evlenirken 4 kişi de rızası dışında evlendirilmiş.

51 KİŞİ METROPOLLERDE, 15 KİŞİ KIRSALDA. Yaşam alanlarına gelindiğinde 51 kişinin metropollerde, 34 kişinin kentlerde ve sadece 15 kişinin de kırsalda yaşadığı bir tablo ortaya çıkıyor. 26 kişi doğduğu yerden göçmüş, 13 kişinin zamanında babası göçmüş ve 61 kişi ise hala doğduğu yerde yaşıyor. 66'sı kendi evinde oturuyor. 29'u kiracı ve 5 kişi de lojmanda kalıyor.21 kişi çekirdek ailede 54 kişi 3-5 kişilik bir hanede ve 15 kişi 6 veya daha kalabalık hanelerde yaşamını sürdürüyor.

100 KİŞİDEN 18'İ KENARA PARA KOYABİLDİ. Aylık gelir dağılımındaki farklar da dikkat çekici. Buna göre 100 kişiden 3'ü 700 TL gelire sahipken 41 kişi 700 ila 2000 TL arası para kazanıyor. 48 kişi 2000 ila 5000 TL arası kazanırken sadece 8 kişi ayda 5000 TL üzeri gelire sahip. 15 kişi borçlu, 12 kişi geçinemiyor, 55 kişi kıt kanaat geçiniyor ve sadece 18 kişi kenara para koyabilmiş.

​SADECE 3 ÇİFTÇİ VAR. Toplamda 43 kişi çalışıyor ve 57 kişi çalışmıyor. Çalışan 43 kişiden 8'i işçi, 10'u esnaf ve 7 kişi özel sektörde. 6 kişi memur. 2 kişi ise serbest meslek sahibiyken sadece 3 çiftçi var. 7 kişi 'diğer' meslek kollarında. Çalışmayan 57 kişinin 26'sı ev kadını, 12'si öğrenci. 12'si emekli ve 7 kişi de iş arıyor ama bulamıyor. 36 kişinin kredi kartı var 64 kişinin yok.

Etnik köken dağılımında ise 100 kişilik Türkiye'nin 79'u Türk, 14 kişi Kürt, 1'i Zaza, 3'ü Arap ve 3 kişi de başka etnik kökenden geliyor. İnanç olarak ise 92 Sünni, 5 Alevi ve 3 'diğer' inançlara mensup kişi bulunuyor. 50 kadından 18'i örtünmezken 32'si farklı formlarda başörtüsü takıyor. 100 kişi içerisinde 18 kişi hayatında hiç namaz kılmamış ve 12 kişi de hiç oruç tutmamış. 5 kişi kendini ateist olarak tanımlıyor. 79 kişi ise içki içmiyor ve 76 kişi yılbaşı kutlamıyor.

100 nüfuslu Türkiye'de 26 kişi hiç internet kullanmamış. 66 kişinin Facebook veya Twitter hesabı var. 68 kişi akıllı telefon sahibi. Sadece 14 kişi pasaporta sahipken 87 kişi yurt dışında tatile hiç gitmemiş. Sadece 26 kişi gazete okuyor ve 72 kişi haber için en güvenilir kaynak olarak televizyonu görüyor.

29 kişi kendi hayat tarzını 'modern' olarak tarif ederken, 45 kişi 'geleneksel/muhafazakar' ve 26 kişi 'dindar/muhafazakar' olarak tarif ediyor.

PROF. EMRE ALKİN TV100 KANALINDA

3N Medya’nın haber kanalı, TV100 kısa süre sonra yayında olacak. Son hazırlıkların da tamamlandığı kanalda yayın heyecanı başladı. Yayına çıkmasına günler kalan kanalda transferler de sürüyor. TV100’ün son transferi ise ünlü ekonomist Prof. Dr. Emre Alkin oldu. Emre Alkin, Nazlı Bolak ile birlikte Parasal adlı programla ekranlarda olacak. Alkin, ayrıca, tasarruf yapmanın püf noktaları, yatırım için en uygun araçlar gibi konularda izleyiciye öneriler de sunacak.

YAYINEVLERİ KİTAP SATIŞLARINI NASIL ARTIRDI?

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2018 yayıncılık istatistiklerini açıkladı. 30 Nisan'da yayımlanan istatistiklerde 2018'de Türkiye'de kitap satışının ve yayımlanan kitap sayısının arttığını, yayımlanan e-kitap sayısının 3 katına çıktığını, yeni Kürtçe kitap sayısında da yüzde 47,8 oranında artış görüldüğünü bildirdi.

2018'in Ağustos ayında hızlanan Türk Lirası'ndaki değer kaybının ardından, ithal kağıt ve mürekkeple kitap basmak zorunda kalan yayınevleri, artan maliyetler nedeniyle kitap basmakta ve yüksek fiyattan satmakta zorlanacağını söylüyordu. Peki, yayınevleri 2018'de kâğıt krizine rağmen kitap satışlarını nasıl artırdı?

TÜİK'in aylık olarak yayınladığı veriler incelendiğinde Eylül 2018'den sonra kitap bandrolü satışlarında keskin bir düşüş yaşandığı görülüyor. Her yıl okulların açıldığı ve kitap fuarlarının düzenlendiği sonbahar yaklaşırken önce artış, sonra da düşüş gerçekleşiyor.

2018 genelinde bandrol satışları bir önceki yılı geride bırakarak 410 milyonla tüm zamanların zirvesine ulaştı.

Halk Kütüphaneleri için 2,6 milyon liralık alım."Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler Genel Müdürlüğü bünyesindeki halk kütüphaneleri için 2,6 milyon TL tutarında yayıncılardan kitap alımı yaptı.

Kişi başına düşen kitap sayısı 2017'de 7,76 iken 2018'de 7,08'e düşmüş oldu. Ancak yeni başlık sayısında önemli bir artış var. Şöyle:"Her ne kadar kişi başına düşen kitap sayısı düşüşte gözükse de bizim özellikle kitap fuarlarında gözlemlediğimiz şey kitaplara ve kitap okumaya ilgi gösteren, önemseyen ve takip eden bir okur kitlesi varlığı, tüm ekonomik zorluklara rağmen de yeni kitaplar yayımlayan, kendini geliştiren, dünyadaki yenilikleri, eğilimleri takip eden yayınevlerimizin olması. Bu şekilde bakıldığında biz okuma alışkanlıklarında olumlu gelişmeler olduğunu görüyoruz.

Ülkemizde de sabit kitap fiyatı konusunda yasalar düzeyinde bir aksiyon alınması bizim en önemli taleplerimizden biri.

İstatistiklerde dikkat çeken bir diğer artış da elektronik kitaplarda yaşandı. Yayımlanan e-kitap sayısı neredeyse üç katına çıkarak 5177 oldu. Türkiye'nin ilk e-kitap yayınevlerinden olan ve sadece e-kitap yayımlayan Propaganda Yayınları, 2014-2015 döneminde yayınevlerinin e-kitapların popülerleşmesiyle birlikte ellerindeki kitapların e-kitap versiyonunu piyasaya sürdüklerini fakat bunların yeterince satılmaması nedeniyle sonraki yıllarda yayımlamayı bıraktığını, istatistiklerdeki dalgalanmanın arkasındaki nedenlerden birinin bu olduğunu söylüyor

E-kitabın Türkiye'deki geleceği karmaşık. "10 dakikada binlerce kitabı korsan olarak indirmek mümkün" deniliyor. Yayınevlerinin teknoloji konusunda çok bilgili olmadığını, bu yüzden e-kitapta korsanla mücadele yollarını kullanamadıklarını da belirtiyor ve ekliyorlar: "Büyük yayıncılar popüler kitaplarının reklamlarını yapıyor ama yeni yayınevlerinin böyle bir imkânı olmuyor, 2-0 geriden başlıyorlar. Bir de e-kitap yayınlıyorsanız daha da geriden başlıyorsunuz.

2018'de yeni e-kitaplarda yaşanan artışta akademik ve eğitim kitaplarının artışının da önemli bir payı olduğuna dikkat çekiliyor. Yayıncılar ders-eğitim kitabında e-kitabın avantajlarının farkına varmış. Bu kategori Türkiye'de her zaman çok satan bir kategori olmuştur.

TÜİK'in yayımladığı istatistiklerde dikkat çeken bir diğer gelişme de yayımlanan Kürtçe kitapların sayısındaki yüzde 47,8'lik artıştı. Bu artışta çatışmaların bitmiş olmasının büyük payı olduğunu söyleniyor. Son aylarda kitap piyasasının tekrar canlandığını, bunda Şubat 2019'da gelen vergi indirimi ve yerel seçimle değişen siyasi atmosferin de olduğu belirtiliyor.

YÖNETMENLER BİRLİĞİ (YÖN-BİR) KURULDU

Sektöre hizmet veren yönetmenler. Bir olmak, birlik olmak adınaYönetmenler Birliği
(YÖN-BİR) kurdular.

Cihan Ünal: Dizide oynayan atlar benden daha çok ücret aldı

Ünlü oyuncu Cihan Ünal, "oyunculuğun kahrını" biz çektik dedi ve ekledi "Dizide oynayan atlar benden daha çok ücret aldı". Tiyatro sanatçısı Cihan Ünal, sanatçının muhalif olup olmama tartışması için “Haksızlığa, hukuksuzluğa, adaletsizliğe, baskıya, sansüre, özgürlüklerin kısıtlanmasına muhaliftir. Bunu yaparken de sanat olgusunun dışına çıkmamak ve kaba saba olmamak gerektiği düşüncesindeyim” yorumunu yaptı. Kendini rahatça ifade edebildiğini dile getiren Ünal, 'tek diziyle ünlü olan' kişilere de tepki gösterdi ve "Oyunculuğun kahrını biz çektik. ‘Kurtuluş Osmancık’ dizisinde oynayan atlar benden daha çok ücret aldı" dedi.

Ünal’ın açıklamalarından bir kısım şöyle: Sanatın her dalıyla uğraşan biri olarak sanat muhalif olmalı mıdır sizce?

Sanat yaşamın her halini, güzeli, çirkini, doğru ya da yanlış olanı, esareti, özgürlüğü, estetik kaygılar taşıyarak topluma sunma biçimidir. Haksızlığa, hukuksuzluğa, adaletsizliğe, baskıya, sansüre, özgürlüklerin kısıtlanmasına muhaliftir. Bunu yaparken de sanat olgusunun dışına çıkmamak ve kaba saba olmamak gerektiği düşüncesindeyim. Estetik çerçevenin içinde kalmak gerekir.

Sanatın ve sanatçının özgürlüğü nerede başlar, nerede biter? Sanat kaygısı taşındığı sürece, sanat ve sanatçının özgürlüğünün sınırı yoktur. Önemli olan sanatsal anlatım çizgisinin içinde kalmaktır. Sanat, slogan atmak değildir.

Siz kendinizi rahatça ifade edebiliyor musunuz? Kesinlikle ediyorum. Düşünebildiğim kadar özgürüm. Çünkü beyindeki özgürlüğe kimse gem vuramaz.

Genç oyuncuları nasıl buluyorsunuz? İçlerinde çok iyiler olduğu gibi tek dizi ile şöhret olanlar da var. Bu, aslında genç jenerasyonla ilgili değil, temel eğitimle ilgili bir durum. Konservatuvar ve tiyatro eğitimi almış gençler hem daha disiplinli, hem de daha başarılı olabiliyorlar. Bu arada genç jenerasyonun çok yoğun olduğu ‘Söz’ dizisinde Büyük Bey’i oynama fırsatı buldum. Bu dizideki tüm genç oyuncular çok başarılıydı. 

Dizi oyuncularının aldıkları astronomik paralar da çok konuşuluyor. Yıllarını bu işe vermiş oyuncular olarak sizler aynı ücretleri alabiliyor musunuz? Oyunculuğun kahrını biz çektik. Sefasını tek diziyle şöhret olanlar sürüyor. Ben TRT’ye yaptığımız ‘Kurtuluş Osmancık’ dizisinde o dönem sesli çekim olmadığı halde tüm senaryoyu ezber oynadım. Ayrıca seslendirme için üç ayımı verdim ama dizide oynayan atlar benden daha çok ücret aldı.

HAMDİ TOPÇU THY İLE İLGİLİ BİLİNMEYENLERİN KİTABINI YAZDI

Türk Hava Yolları'nda önce yönetim kurulu üyeliği 1 Ocak 2010'dan sonra da Candan Karlıtekin'den boşalan 'Yönetim Kurulu Başkanlığı' koltuğuna oturan ve yaklaşık 5 buçuk yıl bu görevi sürdüren Hamdi Topçu, THY günlerini kaleme aldığı "Yerelden Globale' adlı kitapta topladı.

Türk Hava Yolları'nın uzun dönem yönetim kurulu başkanlığını üstlenen Hamdi Topçu, 6 Nisan 2015'te ani bir kararla görevinden istifa etmişti. Yerini şimdiki THY Yönetim Kurulu Başkanı İlker Aycı'ya bırakan Topçu, şirkette geçirdiği yılları bir kitapta topladı. Remzi Kitapevi tarafından basımı üstlenilen kitaba "Yerel'den Global'e THY'nin Yükseliş Dönemi" adını veren Topçu'nun kitapta yönetim kurulu toplantılarında yaşananlardan alınan kararlara, THY eski Genel Müdürü Temel Kotil ile aralarının bozuk olduğu iddialarına dair pek konuya değinip değinmediği ise şimdiden merak konusu oldu.

Topçu, THY'den istifa ettikten sonra verdiği bir röportajda "Temel Kotil’le aranızda anlaşmazlık olduğu doğru mu?" sorusuna "İş anlamında stilimiz farklıydı. Aramızın nasıl olduğunu ona sormanız lazım" şeklinde yanıt vermişti.

Türk Hava Yolları kariyerine 39 yaşında başlayan ve şirkette geçirdiği 13 yılın ardından 52 yaşında istifa ederek ayrılan Hamdi Topçu'nun kitabının kısa sürede piyasa sürülmesi bekleniyor.

HER 10 KİŞİDEN 3’Ü DOĞDUĞU ŞEHİRDEN GÖÇ ETTİ

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), ‘Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi-2018’ sonuçları kapsamında şehirlerdeki ikamet verileri ile göç istatistiklerini derledi. Türkiye'de her 10 kişiden 3'ü, yaşamak için doğduğu yerden farklı bir kenti tercih etti.

Bültene göre, ikamet ettiği ilde doğanların oranı yüzde 64.38, ikamet ettiği ilden farklı bir kentte doğanların oranı yüzde 31,16 oldu. Türkiye'de ikamet eden ancak doğum yeri yurt dışı olanların oranı yüzde 2.78 olarak kayıtlara geçti. 

Doğduğu ilde ikamet etme oranının en yüksek olduğu il yüzde 89.15 ile Kahramanmaraş olarak tespit edildi. Kahramanmaraş'ı, yüzde 88.53 ile Şanlıurfa, yüzde 88.09 ile Adıyaman, yüzde 87.94 ile Ağrı ve yüzde 85.99 ile Erzurum doğumlular izledi.

Doğduğu ilde yaşayanların oranının en düşük olduğu kent ise yüzde 28.54 ile Yalova oldu. Yalova'yı yüzde 41.60 ile Tekirdağ, yüzde 42.74 ile Kocaeli, yüzde 45.27 ile İstanbul ve yüzde 48.70 ile Bilecik takip etti.

ÜÇ BÜYÜK ŞEHİRDE İKAMET DURUMU. İstanbul'da yaşayan ancak farklı bir yerde doğanlara ilişkin verilere bakıldığında, yüzde 4.72 ile yurt dışı doğumlular ilk sırada yer aldı. Yurt dışı doğumluları yüzde 2.29 ile Sivas, yüzde 1.81 ile Tokat, yüzde 1.79 ile Ordu ve yüzde 1.75 ile Samsun'da dünyaya gelenler izledi.

Ankara'da yaşayan ancak doğum yeri farklı olanlar arasında yüzde 4.38 ile Çorum doğumlular başı çekti. Çorum'un ardından yüzde 3.90 ile Yozgat, yüzde 3.34 ile yurt dışı, yüzde 2.15 ile Kırıkkale ve yüzde 2.07 ile Kırşehir doğumlular geldi.

İzmir'de yaşayan ancak doğum yeri farklı olanların nüfus bilgilerine bakıldığında, yüzde 3.67 ile Manisa doğumlular sıralamanın başında yer aldı. Bu ilin ardından yüzde 2.92 ile yurt dışı, yüzde 2.24 ile Erzurum, yüzde 1.93 ile Mardin ve yüzde 1.79 ile İstanbul doğumlular sıralandı.

ÇEÇEN KOMUTAN CİNAYETİNDE FLAŞ GELİŞME

İstanbul’da öldürülen Çeçen komutan Vahid Edelgiriev cinayetiyle ilgili yargılanan 2 Rus ajanın beraat kararı üst mahkemeden döndü.Çeçen komutan Vahid Edelgiriev’in cinayet davasında önce tahliye edilen, ardından beraat kararı çıkan Rus ajanlar Aleksandr Smirnov ile Lurii Anisimov hakkında yeni gelişme yaşandı.

Başakşehir'de 1 Kasım 2015'te Çeçen komutan Abdulvahid Edelgiriev saldırıya uğradı. İki kişi tarafından önce silahla vurulan Edelgiriev, ardından kama ile öldürüldü. Yapılan çalışmalarda öncü ve tetikçi grubu olmak üzere Rus ajanları oldukları iddia edilen 6 isim tespit edildi. MİT ve Emniyet ekipleri, Nisan 2016’da ‘Kama’ adı verdikleri operasyonla Rus ajanları Aleksandr Smirnov (55) ile Lurii Anisimov (52) gözaltına aldı. Hazırlanan iddianamede, iki ajanın 2000 ile 2015 arasında işlenen 7 Çeçen cinayetinde ‘öncü ekip’te yer aldığı ileri sürüldü.

TAKAS EDİLDİ VE BERAAT KARARI ÇIKTI. Tutuklanan Smirnov ve Anisimov, yargılanmaya başlandı. Suçlamaları kabul etmeyen iki Rus, 24 Ekim 2017’de tahliye edildi. Tahliye edilen 2 şüpheli, Rusya'da tutuklu bulunan Kırım Tatar Milli Meclisi Başkan Yardımcıları Ahtem Çiygöz ve İlmi Ümerov karşılığında takas edilmişti. Devam eden yargılamalarından bir yıl sonra ise haklarında beraat kararı çıktı. Ve iki isim Vahid Edelgiriev cinayet dosyasından çıkarıldı.

Dosyada firarda olan Aleksander Nasyrov, Andrei Sholokhov, Dimitri Bodrov ve Vlademir Voronov hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Edelgiriev ailesinin avukatı tarafından beraat kararına itiraz edildi ve dosya İstinaf Mahkemesi’ne gönderildi. Dosyanın incelenmesinin ardından İstinaf Mahkemesi 2 Rus hakkındaki beraat kararını bozdu. Gerekçe olarakta “Öldürme dosyasında 4 şüphelinin henüz yakalanmadığı, şüphelilerin ifadelerinin alınması, soruşturmanın tamamlanması ile iki dosyanın birleştirilmesi gerek. Soruşturma tamamlanmadan hüküm kurulamaz” denildi. Dosya yeniden incelenmek üzere İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’ne geri gönderildi.

DİKKAT ÇEKEN BENZERLİK. Edilgiriev cinayetinde suikast timinde olduğu iddia edilen Andrei Sholkhov'un, İngiltere'de Sergey Skripal ile kızı Yulia Skripal'in zehirlenme olayında yer aldığı açıklanan Rusya uyruklu Anatoliy Çepiga ile olan benzerliği dikkat çekmişti.