Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (13-19 Mayıs 2019)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
20 Mayıs 2019 14:48

AVUSTURYA’NIN MÜSLÜMAN ÇOCUKLARINA KÜSTAH ‘BAŞÖRTÜSÜ’ YASAĞI

Avusturya Meclisi’nde kabul edilen ilkokul çocuklarına yönelik başörtüsü yasağı koydu. Avusturya’da aşırı sağcı hükümetin ilkokullarda başörtüsünü yasaklayan yasa tasarısı koalisyonu oluşturan aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) ve merkez sağ Avusturya Halk Partisi (ÖVP) milletvekillerinin oylarıyla meclisten geçti.

"İlkokul öğrencilerinin 10 yaşına kadar, başlarını örtecek şekilde dini inançları temsil eden kıyafetleri giymesi yasaklanmıştır.” ifadesine yer verilen yasa metninde, yeni düzenlemeye aykırı davranan ailelerin 440 avroya kadar para cezasına çarptırılabileceği belirtiliyor.

‘Ayrımcı ve ötekileştirici yaklaşımın yeni bir örneği’ olan bu karara karşı Türkiye Dışişleri Bakanlığı,  ilkokul çocuklarına yönelik başörtüsü yasağının, ülkedeki Müslümanları diğer dini gruplardan daha farklı muameleye tabi tutan bir karar olduğunu ve tasvip edilmesinin mümkün olmadığını belirtti.

Bu kararın Özgürlükler alanında Avusturya’nın kaygı verici uygulamalarının son örneği olan başörtüsü yasağı olduğunu vurgulayan Dışişleri Bakanlığı açıklamasında, şöyle devam edildi:

‘Koalisyon partilerinin oylarıyla kabul edilen yasa tasarısında Yahudilerin kipası ve Sihlerin patkasının yasaktan muaf tutulduğuna dair bir maddenin yer almasının dikkat çekicidir.

Bu yasa, Avusturya’da Müslümanları diğer dini gruplardan daha farklı muameleye tabi tutan ayrımcı ve ötekileştirici yaklaşımın yeni bir örneğidir. Yasanın, kadın veya çocuk haklarının korunmasıyla yakından uzaktan ilişkisi olmadığı, din özgürlüğüne aykırı olduğu, çocukların eğitim özgürlüğüne de bir engel teşkil ettiği açıktır.

Yasanın kabul edilmesinin entegrasyon çabalarına da bir katkısı olmayacağı açıktır. İçinde bulunduğumuz Ramazan ayının manevi ikliminde din özgürlüğüne yapılan bu müdahalenin hem Avusturya’da yaşayan Türk toplumu ve Müslümanları hem de ülkemiz dâhil olmak üzere evrensel değerlere inananlar tarafından kabul ve tasvip edilmesi mümkün değildir. İslam ve yabancı düşmanlığının, Avusturya başta olmak üzere Avrupa’da yaşayan Müslüman ve Türk toplumu için artık sistematik ve kurumsal bir hal alması düşündürücü ve kaygı vericidir. Avusturya makamlarının ayrımcı bir şekilde dini özgürlüklere müdahale yerine, İslam ve yabancı karşıtlığıyla mücadeleye yönelik yasal tedbirler almalarında fayda olacağı düşünülmektedir."

SIRAYA ALMANYA GİRDİ

Okul öncesi ve ilköğretim çağındaki çocukların başörtüsü takması yasaklanmalı mı? Avusturya Parlamentosu’nun bu yöndeki kararının ardından Almanya’da da başlayan tartışmalar sürüyor.

Başbakan Angela Merkel'in partisi Hristiyan Demokrat Birlik'in (CDU) Genel Başkanı Annegret Kramp-Karrenbauer, yuvada ya da ilkokulda çocukların başörtüsü takmasının dinle ya da inanç özgürlüğüyle bir alakasının olmadığını, bunu çok sayıda Müslüman tarafından da böyle değerlendirildiğini dile getirdi. Kramp-Karrenbauer bu nedenden dolayı başörtüsünün buralarda serbest olup olmaması yönündeki tartışmanın haklı bir tartışma olduğunu iddia etti.

CDU’lu siyasetçi, Hessen Eyaleti Kültür Bakanı ve Almanya Kültür Bakanları Konferansı Başkanı Alexander Lorz kişisel görüşü itibariyle öğrencilerin derslere başörtüsü ile girmesine karşı olduğunu vurgulayarak, "Pedagojik ve uyumsal açıdan değerlendirildiğinde, ilköğretim çağında çocukların başörtüsü takmasına, hem de İslam’da da böyle bir kural yok iken, karşı çıkmak gerekir" dedi.

Muhafazakâr Hristiyan Birlik (CDU/CSU) partilerinden bazı politikacılar, 14 yaşından küçük kız çocuklarına okullarda ve yuvalarda başörtüsü yasağı getirmeye yönelik olası bir tasarı için hukuki çalışmalara başladı.

ALMANYA CAMİLERE, CAMİ VERGİSİ GETİRMEYİ PLANLIYOR

Almanya federal hükümeti camilere dış kaynak akışını durdurmak için bir çeşit cami vergisi getirme tasarısında son hazırlıkları yapıyor.

Cami vergisi ülkede vergi mükelleflerinden alınan kilise vergisine benzer şekilde toplanması planlanırken, söz konusu cami vergisiyle İslami kuruluşların yurtdışından gelen "anti-demokratik ya da radikal" kaynaklara bağlılığını azaltma hedefleniyor muş!

Mecklenburg-Batı Pomerania bölgesel eyaletinin içişleri bakanlığı “Muhtemel radikalleşme de dahil yabancı etkisini azaltmak için kilise modeline dayalı cami finansmanına açık olduklarını.” Söylerken, Baden-Wuerttemberg eyaleti İçişleri Bakanlığı Sözcüsü de “Hem ilahiyat içeriği hem de siyasi görüş anlamında" dış etkilerin tehdidine dikkat çekerek "En kötü durumda bu radikal İslamcı, anti-demokratik içerik ve niyetleri kapsıyor.” şeklinde rahatsız edici laflarla devreye girmiş durumda.

ALMANYA’DA OKULLARDA ORUÇ TARTIŞMASI

Ramazan ayında Müslüman öğrencilerin oruç tutması, Alman medyasında geniş yer bulurken, Aile Bakanı Giffey’nin açıklamaları tartışmaları tırmandırdı. Okula giden çocuklar için sağlık ve öğretimin öncelik olduğunu, okula giden çocukların oruç tutmasını uygun bulmadığını söyleyen Sosyal Demokrat Partili (SPD) Bakan, “Çocuklar düzenli olarak sıvı tüketmeli ve yemeli, aksi takdirde öğrenemez ve sağlıklı bir gelişim kaydedemezler” dedi. 

Müslüman kuruluşların tepkisine yol açtı.

Gazeteci ve siyaset bilimci Said Rezek’in, Almanya Aile Bakanı Franziska Giffey’e yazdığı mektupta, “Ben Müslümanım ve öğrencilik yıllarımda oruç tuttum. Bana herhangi bir zararı olmadı, olsaydı lise bitirme sınavımı yıl birincisi olarak tamamlayamazdım. Ayrıca istisna da değilim. Almanya’daki Müslümanların öğretim seviyesi her yıl yükseliyor.” görüşünü dile getirdi.

Rezek, Almanya’da çocukların sağlıklı gelişiminin önündeki en önemli sorunun oruç değil yoksulluk olduğuna dikkat çekerken, gençlerin öğretimde daha başarılı olması için de eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması gerektiğini savundu.

Rezek, “Gerçekten Müslüman çocukların yaşadıkları acılarla bu kadar ilgiliyseler, o zaman eğitim ve diğer alanlarda uğradıkları ayrımcılığa, yaşadıkları sosyal adaletsizliğe odaklanabilir, çözüm üretebilirler. Ama görünen o ki siyasetçiler yapay bir gündemle Müslümanların sırtından popülist bir tartışma yürütüyor” diye konuştu.

Veli dernekleri ne diyor? 

Almanya’da ilk ve orta öğretime devam eden yaklaşık 11 milyon öğrenci bulunuyor. Bunların arasında göçmen kökenlilerin oranının yüzde 30’un üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Her 10 öğrenciden 1’ini, Alman vatandaşlığına sahip olmayanlar oluşturuyor. 

Almanya Türk Veli Dernekleri Federasyonu (FÖTED) Eş Başkanı Dr. Ali Sak, sığınmacı krizinin ardından, Suriye ve Irak’tan gelen küçük yaştaki çocukların da okullara başlamasıyla birlikte, kamuoyunda oruç tartışmasının daha da arttığını gözlemlediklerini söyledi. 

Almanya Türk Veli Dernekleri Eş Başkanı Ali Sak gözlemlerini, “Bazen ortaokullarda çocuklar kendilerini göstermek için oruç tutuyor, iddialaşıyor, oruç tutmayanın Müslüman sayılmadığı, gruptan dışlandığı oluyor… Oruç tutma yaşının daha aşağıya düştüğünü görüyoruz” sözleriyle aktardı.

Osnabrück Üniversitesi İlahiyat Enstitüsü’nden Prof. Dr. Bülent Uçar, tartışmaların Almanya’da İslam konusundaki önyargıların, paranoyanın bir yansıması olduğu görüşünde.

Osnabrück İlahiyat Enstitüsü’nden Prof. Dr. Bülent Uçar, “Koskoca bakan çıkıyor kanun hazırlamaktan bahsediyor. Kanun ne zaman hazırlanır? Toplumda ciddi bir sorun olur, bunun çözümüne yönelik kanuni müeyyideler hazırlanır… Oysa küçük çocukların oruç tuttuğu vaki değildir ya da istisnadır” dedi. 

İslam’da orucun Allah rızası için tutulduğunu, ergenlik öncesi çocukların zaten oruç yükümlülüğü altında olmadığını vurgulayan Uçar, “Takdir hakkı öğrenci ve velilerindir. Devletin, öğretmenin, ciddi bir sağlık sorunu olmadığı müddetçe din ve ibadet özgürlüğüne müdahale hakkı yoktur” şeklinde konuştu. 

Uçar, bir pedagog olarak ergenlikten önce çocukların oruç tutmasını doğru bulmadığını söylemekle birlikte, çocukların oruçlarını bozmaları için okulda önlerine su ve yemek konulduğu iddiaları için şunları kaydetti:

“Orucunu bozsun diye önüne su ve yemek koymak gayri insani bir şey. Baskı ve bu tür yaklaşımlar yanlıştır. Velilerle konuşulmalı, dini otorite olarak kabul edilen, camilerdeki din adamları, okullardaki din dersi öğretmenlerinden yararlanılmalı. Tatlı bir dille, güler yüzle, yumuşak bir üslupla çocuklara hitap edilmeli. Almanya’daki temel sorun, tepeden bakan bir üslupla bu meselelere yaklaşılıyor olunması. Basındaki tartışmalar da zaten bu üslup yansıyor.” 

Müslüman kuruluşlar tepkili 

Müslüman kuruluşlarının temsilcileri de tepkili. Almanya'daki Müslümanlar Merkez Konseyi (ZMD) Genel Sekreteri Abdül Samed Yezidi, Hessen Eyaleti Adalet Bakanı Kühne-Hörmann’ı sert bir dille eleştirerek, “Bakanın dolaylı olarak Müslüman ebeveynleri, çocuklarının iyiliğini düşünmemekle itham etmesi bir hakarettir” dedi.

Almanya ve Avrupa’da son dönemde ırkçılığın, İslam karşıtlığının arttığını söyleyen Yezidi, “Yerleşik demokratik kitle partilerine mensup siyasetçilerin artan oranda ırkçı ideologların retoriğinin kendilerini etkilemesine izin verdiklerine, kısmen de İslam düşmanı söylemleri üstlendiklerini görüyoruz” diye konuştu.

"Asıl bu tavır çocuklara zarar veriyor”

Almanya İslam Konseyi Başkanı Burhan Kesici de siyasetçilerin açıklamalarını eleştirirken, “Ne yazık ki tüm bu tartışmaların en kötü yanı bunun kendilerini savunamayan çocuklar üzerinden yürütülmesidir” diye konuştu.

Almanya İslam Konseyi Başkanı Burhan Kesici

Bazı okullarda kendi isteği ile oruç tutan öğrencilerin okul yönetimi tarafından oruç bozmaya zorlandıkları yönünde şikâyetler aldıklarını belirten Kesici, kimi okul idarelerinin de orucu yasaklamaya yönelik tavrının kaygı verici olduğunu kaydetti. 

Kesici, “Beklentimiz okulların, Almanya’da asla hayal dahi edemeyeceğimiz, İslam düşmanlığı niteliği taşıyan bu tür girişimlerden kaçınmasıdır… Çünkü asıl bu tavır hem çocuğun özgüveni ve esenliğini, hem ailelerin eğitim hakkını hem de dini özgürlükleri ihlal ediyor” diye konuştu.

“Öncelik çocukların sağlığı”

Almanya Öğretim ve Eğitim Birliği (VBE) Başkanı Udo Beckmann ise çocukların sağlığının her şeyden öncelikli olduğunu vurgularken, imamların ergenliğe girmemiş çocukların oruç tutmaması gerektiği konusunda aileleri bilinçlendirmesi gerektiğini kaydetti.

Öğretim ve Eğitim Birliği Başkanı Udo Beckmann

İmamların desteğiyle aileler ve çocuklarla nesnel bir tartışmanın yürütülmesinin önemine vurgu yapan Beckmann, okulların öğretim görevi ile ebeveynlerin hakları ve dini özgürlükler arasında bir denge gözetilmesiyle sorunların çözülebileceğini belirtti. Beckmann, DW Türkçe’ye şu açıklamayı yaptı:

“Okullar dini ibadetlerin yerine getirilmesine ve geleneklere saygı göstermeli. Ve bunu da yapıyorlar. Ancak öğretmenlerin koruma ve gözetim yükümlülüğü de var. Örneğin şayet çocuklar açıkça bitkin görünüyor ama yemek yemeyi ve içmeyi reddediyorlar ise ailelere çocuklarını okuldan almaları için haber vermeli. Eğer ciddi bir sağlık sorunu olacağı şüphesi varsa da doktor çağrılmalı. Aslında okullarda görevli din öğretmenleri, çocuklarla diyalog ve karşılıklı bir anlayışın geliştirilmesine katkı sağlayabiliyor.”

RAMAZAN’IN SEMBOLÜ COCA COLA OLMUŞ. İYİ Mİ?

Şaşırmamak elde değil. Ramazan ayıyla en çok bütünleşen marka Coca-Cola olmuş. Bu konu üzerinde derin derin düşünmek lazım.

Türkiye sosyolojisini değerlendiren yazılardan birini, Yenişafak Yazarı Ali Saydam yazdı:

‘’Ramazan ayındaki tüketim alışkanlıklarıyla ilgili araştırmasının The Brand Age dergisinde yayınlanan sonuçlarına göre; yerli, millî ve İslami değerlerle teorik olarak hiçbir bağlantısı olmayan bu kola markası İstanbul, Ankara ve İzmirli tüketicilerin gözünde yüzde 33 oranla ‘Ramazan ayıyla en çok bütünleşen marka’ olmuş.

Yani Ramazan deyince buralardaki insanların üçte birinin aklına ilk gelen Coca-Cola oluyormuş. Oran çok yüksek. Üstelik en yakın takipçisiyle arasında neredeyse uçurum var… İkinci sıradaki Şütaş yalnızca yüzde 8 oranla tercih edilmiş. Liste şöyle devam etmiş: Pınar (%5), Eti (%5), Ülker (%5), Piyale (%4), Torku (%3),Güllüoğlu (%1).

Coca-Cola, Ramazan’da en çok tercih edilen içecekler arasında ise yüzde 64’le yine birinci sıradaymış. Ramazan’a has bir içecek olmamasına rağmen, enteresan bir şekilde, hurma, güllaç ve pide gibi gıda ürünlerinin sıralandığı “Sadece Ramazan’da Tüketilen Ürünler” kategorisine de yedinci sıradan girmeyi başarmış.

Daha önce de yazmıştık. Coca-Cola’nın yıllardır tüm Ramazan aylarında tüketici davranışlarına etki eden, yani satışa dönen, kampanyalarının çok da gizli olmayan başarı formülü ‘hedef kitlenin değerlerine uygun davranmak’ olabilir.

İsrail, Amerika ve onların politikaları hakkında her ne kadar olumsuz fikirler yaygın olsa da halkımız Coca-Cola’dan vazgeçmiyor. Hakikat ve gerçeklik bir kez daha üst üste gelmiyor. Bir kez daha iletişimin gücü hakikatin önüne geçebiliyor.

ÖZLEM ALBAYRAK’IN COCA COLA TEPKİSİ

Yenişafak yazarı Özlem Albayrak, ramazan ayında Amerikan Coca Cola reklamının bir numara oluşuna ‘Düşünsenize sermayesi Türk olmayan, hatta onlarca yıldır konuşulan şehir efsanelerine göre kârının bir kısmını İsrail Devleti’ne gönderdiği söylenen bir markanın, Müslümanların kutsal aylarında, insanlığın ortak değerlerini öne sürerek ettiği Coca Cola tüketme teşvikinde en azından bir samimiyetsizlik yok mu sizce de? Var var…’diyerek çok haklı tepki gösterdi. Şöyle:

‘Coca Cola’nın Memleket Apartmanı temalı Ramazan reklamını izlediniz mi? Reklam, aynı apartmanda oturan, çeşitli dünya görüşlerine mensup ailelerin, evin çatısına kurdukları masada, potlack (katılan herkesin bir şeyler getirdiği) yiyeceklerle iftar açmalarını anlatıyor.

Masanın başrolünde elbette Coca Cola var. Reklam müziği olarak seçilen Ajda Pekkan’ın o eski şarkısı Hoşgör Sen’den uyarlanan sözler de Ramazan ayının anlam ve önemine vurgu yapmasıyla verilmek istenen mesajı sağlamlıyor:

“Farklılıklar olsa da takılma hiç bunlara; Bizi biz yapan bunlardır unutma; Kap şuradan bir Coca Cola bir de pide yanında; Ramazan’da buluşalım sofrada; Hoşgör sen koy iki tabak daha, En güzel yemekleri hazırla, Sen çağır o seni çağırmazsa, hep beraber sofraya…” Şarkının ardından giren dışsesin konsepte yaptığı ekleme ise şu şekilde: “Bizler komşuyuz, dostuz, arkadaşız, hep beraberiz. Tüm farklılıklarımızla ve ortak noktalarımızla bu Ramazan’da da haydi hep beraber sofraya”.

“Ramazan ayı bu, elbette barış, kardeşlik, paylaşma mesajları vurgulanacak, başka ne bekliyorduk ki” diyenleri, dolayısıyla reklamda eleştirilecek bir durum olmadığını söyleyenleri duyar gibiyim. Doğrudur, sadece Coca Cola reklamında değil, her Ramazan’da reklamlara bir hoşgörü, bir iyilik, güzellik gelir; sofrada toplanan aile üyeleri üzerinden olumlu mesajlar verilir. Ama Coca Cola’nın bu yılki reklamında öne çıkartılan başörtülü ve renkli saçlı kadın üzerinden verilen farklılıkları zenginlik sayma tavrı özellikle ele alınmayı hak ediyor.

Fakat reklama gelmeden önce, bazı yorumlarda okuduğum, hatta bazı kişilerden duyduğum, “AK Parti ve Erdoğan ülkeyi o kadar gerdi ki, reklamlarda bile örtülü kadınla açığın yan yana gelebileceğini, aynı masada yemek yiyebileceğini ispatlama ihtiyacı duyuluyor, oysa onlar her zaman zaten yan yanaydı, hep komşuydu” şeklindeki görüşe ise hem ekleme, hem de düzeltme gerekiyor. Evet, farklı dünya görüşüne ya da giyim tarzına sahip insanlar öteden bu yana, toplum içinde, gündelik yaşamda, hayatın fragmanlarında hep yüzyüze ve yan yanaydılar. Türkiye bu tür bir soruna ihtimal olarak bile yüz vermeyen ve vermeyecek yüce gönüllü insanlar ülkesi.

Öte yandan bundan 20 yıl önce, sözgelimi 1998 yılında başörtülü bir kadını bir özne olarak reklamın başrolünde oynatacak bir firma -Coca Cola dahil- piyasada kabul edelim ki, bulunamazdı. Zira başörtülü kadın hayatın içinde belki vardı, ama daha iki onyıl önce kamusal alanda yoktu; sinema perdesinde, TV ekranında, alternatif yayınları saymazsak basın yayın sektöründe, akademide, çok sayıda özel iş alanının en azından görünür yerlerinde yoktu. Bunları tekrarlamak, eski zamanları hatırlatmak yorucu olabiliyor ama o denli ağır haksızlıklarla karşılaşıyorsunuz ki bazen söylemek farzı kifaye gibi oluyor, şart.

Dolayısıyla Coca Cola reklamında başörtülü bir kadının yeralmasını bile iktidarın ülkeyi germesine ve kutuplaştırmasına bağlayanlar meseleye ya doğru bir bakış açısıyla bakamıyorlar, ya da hayal güçleri çok geniş, öyle ki gerçeklik sınırının dışında. Zira buna ülkeyi germek denmez, olsa olsa her dünya görüşü ve inanca sahip vatandaşı kamusal alanda eşitlemek denir ki, bu durum da bu insanların reklamlar dâhil her alanda birlikte varolabilmesi için atmosfer sağlamak anlamına gelir. Ülkede, basın/reklam sektörünü, eşitliğe, hoşgörüye ve çoğulculuğa yer açmaya mecbur bırakan bir atmosfer varsa, bundan dolayı neden hükümet kabahatli olsun ki? Kaldı ki, ülkede eşitlik atmosferinin olması, kötü bir şey mi?

Bütün bunlar bir yana; barış, çokseslilik, paylaşmak, çoğulculuk gibi insanlığın ortak değerlerinin, tüketim kültürü tarafından nesneleştirilmesinin, metalaştırılmasının resmini çiziyor Coca Cola’nın Ramazan reklamı. Marshall Berman’ın o meşhur “Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor” savsözünün anlamı ete kemiğe bürünüyor. Günümüzde değer namına, kutsal namına ne varsa dünyevileştiğini ifade eden o söz, modernizmin bireyi özgürleştiren ama aynı zamanda kısıtlayan karakterine eleştiri yöneltiyordu.

Coca Cola’nın Ramazan reklamında da aynını hem aynı çelişkiyi, hem de dünyevileşmeyi görebiliyoruz. Bir yandan, reklamda yüceltilen değerlere, çoksesliliğe, hoşgörü ve anlayışa, farklılığa saygıya, yöneltilecek hiçbir eleştiri bulamıyorsunuz. Ama öte yandan, bu alanda uzman olmasanız bile reklamda bu değerlerin aynı zamanda tüketimin nesnesi kılındığının ve bunda hoş olmayan bir taraf olduğunun da farkına varıyorsunuz.

Nedir o hoş olmayan taraf? Tüketimin nesnesi kılınmış her şeyin değerlendirildiği tek kriterin olacağı, onun da ihtiyaçları ve arzuları tatmin etme potansiyeli. Yani, değerlerin bile piyasalaştığı bir kültürde, tüketimin tek hedefi kendisi olur. Değerler denilen ve insanlığın binlerce yıllık tecrübelerle biriktirdiği şeyler de buharlaşır, gider’’

NE BBC AMA.

BİZİ BİZDEN DAHA DERİNLERE BELGESELLER HAZIRLIYOR

BBC Arşivlerinden Türkiye belgeselleri muhakkak dikkatlerinizi çekmiştir. Son tanıtım belgesellerine bakar mısınız? BBC Arşivlerinde Türkiye'de bu hafta, BBC'nin 20 Temmuz 1974 Kıbrıs müdahalesinden yaklaşık bir ay sonra hazırladığı TV haberi var. BBC'nin Panorama programı, müdahaleden haftalar sonra Türkiye ve Kıbrıs'a giderek, adada yaşananları ve müdahale sonrası yeni sürecin nasıl işleyeceğini araştırdı.

Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'le yapılan röportaj, haberin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Görüntüler, 24 yıl sonra ilk kez internet ortamında yayımlanıyor. Kıbrıs harekâtı ve Türkiye Manidar, düşündürücü.

İngilizler, bizi bizden daha çok belgesellerle çok akıllı psikolojik harp teknikleriyle dünyaya lanse ediyorlar.

Yayınladıkları diğer arşiv programlarına dikkatle bakınız.

1980'li yıllarda Ege kıyıları

1994 yerel seçimleri ve Kürt Sorunu

1977 seçimleri: Ecevit ve Demirel karşı karşıya

1958 yılında Türkiye ve Orta Doğu

Türkiye: 1990'lı yıllarda Kürt Sorunu

27 Mayıs ve Türkiye

'Kanserli köyün' hikâyesi

1981 yılında Türkiye: Askeri darbe sonrası siyasal ve sosyal yaşam

1991'de Türkiye: İstanbul'da gecekondulaşma, Kürt olmak, Mor Çatı, Galata Köprüsü

1991 yılında Türkiye: Barış Manço, 'Uçurtmayı Vurmasınlar', sünnet gurusu Kemal Özkan

Yıl 1991: 1. Körfez Savaşı ve Türkiye

1979 yılında Türkiye: Ekonomik kriz, şiddet olayları ve sıkıyönetim

1989'da Türkiye: Özal, İnönü ve Perinçek Türkiye'nin sorunlarını yorumluyor

Yıl 1965: BBC yağlı güreşleri Kırkpınar'da araştırdı

BBC 1965'te araştırdı: Türkiye'de Kemalizm ve İslam

İstanbul Boğazı alarm veriyor

28 Şubat'ta neler yaşandı?

Necmettin Erbakan ve MSP'lilerin 12 Eylül dönemindeki mahkeme görüntüleri

BBC'nin 57 yıl sonra yayımlanan İstanbul belgeseli: Birinci bölüm

BBC'nin 57 yıl sonra yayımlanan İstanbul belgeseli: İkinci bölüm

Yıl 1998: Türkiye'de zorla oynatılan ayılar artık özgür

1989'da Türkiye: Küçük Emrah, başörtüsü eylemleri, 1 Mayıs, Kim Bunlar, üniversiteler...

BBC Arşivlerinde Türkiye: 1958 yılında İstanbul

1975 yılında İstanbul: Birinci bölüm

1975 İstanbul: İkinci bölüm

BBC Arşivlerinde Türkiye: Hippiler İstanbul'da

1977 yılından Türkiye görüntüleri

EURONEWS’İN BİR YÖK ANALİZİYLE GERÇEKLEŞTİĞİ ALGI OPERASYONU

YÖK’ün yeni "yabancı öğrenci kararı" ne anlama geliyor?

Yükseköğretim Kurulu (YÖK), aldığı kararla Türkiye’deki devlet ve vakıf üniversitelerinin en fazla yüzde 50’sine kadar yurt dışından öğrenci kabul etme sınırlamasını kaldırdı. Tıp ve Diş Hekimliği fakülteleri için istisnai şartlar getirildi; belirli oranın üstünde yurt dışından öğrenci kabul etmek isteyen üniversitelerin "ayrı bir sınıf" açabileceği kaydedildi.

YÖK Başkanı Yekta Saraç, yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Kaliteden ödün vermeden ülkemizi yükseköğretimde bir cazibe merkezi haline getirmek için adımlar atıyoruz. ‘Yeni YÖK’ olarak, ülkemiz yükseköğretiminin uluslararasılaşmasına büyük önem veriyoruz.”

1982-2014 yılları arasında 15 ülke ile yükseköğretim alanında iş birliğine yönelik mutabakat zaptı imzalayan Türkiye’nin son dört yılda mutabakat zaptı imzaladığı ülke sayısı 34’e ulaştı.

2015’te 40 bin civarındaki yabancı öğrenci sayısının bugün 148 bine ulaşmasını “Yeni YÖK’ün izlediği uluslararasılaşma politikasının açık bir başarısı” olarak gördüğünü belirten Saraç, “Üniversitelerimize uluslararası öğrenci çekme bağlamında son yıllarda yakaladığımız artış oranlarının, Batı Avrupa ülkelerinde bile benzeri görülmemekte. ‘Yeni YÖK’ olarak ülkemizi yükseköğretimde bir cazibe merkezi haline getirmeye çalışırken, bunu kaliteden ödün vermeksizin gerçekleştirmenin ne denli önemli olduğunun da bilincindeyiz." şeklinde konuştu.

‘Türkiye’nin pazarlayabileceği tek şey diploma’

Eğitim Sen Yüksek Öğretim Uzmanı İlker Akçasoy, Türkiye’nin 2009’dan bu yana üniversite sayısını büyük oranda artırdığını ama "niteliği" ıskaladığını söylüyor:

“Türkiye, yükseköğretim hizmetinin niteliğini artırmaktan ziyade öğrenci, akademisyen ve üniversite sayısını, yani sayısal gücünü artırmaya odaklandı. En nitelikli akademisyenlerini bir çırpıda, bir gecede KHK’larla ihraç etti. En köklü üniversiteler nefret söyleminin hedefi oldu, üniversite yönetimleri üzerinde baskı kuruldu. Cumhurbaşkanı, rektörleri doğrudan atayarak yükseköğretim alanını bilimsel özgürlüğü ortadan kaldıran, akademik özgürlükleri tırpanlayan bir sisteme dönüştürdü. Olması gereken, hizmetin niteliğini artırmaktır.”

YÖK’ün bu kararla Türkiye’deki üniversiteleri pazarlamak istediğini söyleyen Akçasoy, “Ama pazarlayabileceği tek şey diploma.” diyor, “Verilen eğitimin niteliği, içeriği veya üniversitelerinin çok demokratik bir yapıya sahip olması değil. Türkiye’den niye bu kadar çok öğrenci Avrupa’ya gitmek istiyor? Daha özgürlükçü bir alanda öğrenim görmek istiyor.”

Yurt dışından gelen öğrencilerin "stratejik önemi"

Türkiye’nin uzun erimli stratejileri, bölgesel ve küresel politikaları gereği, başta komşu ülkeler olmak üzere, yakın ve orta doğu ile Afrika’dan öğrenci çekmek istediğini, yurt dışından gelen öğrencileri bir kaynak olarak gördüğünü söyleyen Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adnan Gümüş, YÖK’ün yeni kararının sınır bölgelerdeki üniversiteler açısından olumsuz sonuçları olabileceğini düşünüyor:

“Mesela, Mardin Artuklu Üniversitesi veya Kilis 7 Aralık Üniversitesi Türkiye’den yeterince öğrenci bulamıyor çünkü her ilde üniversitemiz var. Ama Suriye’den, Irak’tan bol miktarda öğrenci bulabilirler. Bu olumsuz bir şey gibi gözükmemekle beraber üniversitelerin biraz din, biraz Türk milliyetçiliği ağırlıklı politikaları Türkiye’nin stratejik öncelikleriyle birleştiğinde, bu uygulamanın farklı sonuçları da olur. Diyelim Suriye İdlib’de Türkiye’nin bir varlığı var, orada bize uygun insanlar yetiştirmek Türkiye’nin stratejik olarak önceliğidir. Özellikle Irak ve Suriye sınırındaki illerimizde bulunan üniversitelere yurt dışından gelen pek çok öğrencinin akraba topluluk bağı oluyor, dini veya milliyetçi eğilimleri yüksek oluyor, tarikat veya cemaatlerle bağı oluyor. Gelen öğrencilerin yarısı kendiliğinden geliyorsa, diğer yarısı bazı kültürel bağlarla hazır halde geliyorlar. Gelecek olanların epey bir kısmı, akademik ortama seküler ya da laik bir kültürle katılmış olmayacaklar.”

Bilimsel, akademik eğitim verildiği sürece, bölge ve komşu ülkelerin gençlerinin Türkiye’de okumasının sakınca yaratmayacağını söyleyen Gümüş, ekliyor: “Ama bunu ideolojik ve stratejik boyutlarıyla düşündüğümüzde, farklı uzantıları olabilir ki bugünden öngörebilme şansımız yok.”

Bölge ülkelerden çok, Avrupa’dan az öğrenci geliyor

Gümüş, yurt dışından gelen öğrencilerin Türkiye’nin üzerinde iktisadi anlamda yük olduğunu, binlercesine burs verilen bu öğrencilerin Türkiye’ye şu anda maddi bir katkısı olmadığını belirtiyor ve “Bu öğrenciler bize bir kaynak aktarmıyor. Tersine, bu öğrencilerin eğitimini Türkiye finanse ediyor.” diyor.

2016’da 142 ülkeden 3 bin 995 yabancı öğrenciye burs verildiğini söyleyen Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği (ÜNİVDER) Başkanı Prof. Dr. Tahsin Yeşildere, Türkiye’de yoksul öğrenci sayısının çok fazla olduğunu, kontenjanların hep açık kaldığını, bazı öğrencilerin yoksulluk yüzünden bir kentten bir diğerine yerleşme imkanları olmadığı için okumakta zorluk çektiklerini söylüyor. “Türkiye’deki öğrencilere burs imkanı çok azken, devletin yabancı öğrencilere bu bursu sağlamada nasıl bir yol izleyecek?” diye soruyor.

Bölge ülkelerden Türkiye’ye binlerce öğrenci gelirken, Fransa, İngiltere, ABD gibi ülkelerden gelen öğrenci sayısı çok az. Bu da YÖK’ün uluslararasılaşma hedefi ile pek örtüşmüyor.

“Uluslararasılaşmada en önemli nokta, üniversitenin niteliğinin yükseltilmesi ve daha gelişmiş ülkelerdeki nitelikli öğrencilerin Türkiye’ye çekilmesidir.” diyor Yeşildere: “Bunu görmediğimiz gibi, ABD, Almanya, İngiltere ve Fransa’dan gelen öğrencilere baktığımızda, oradaki göçmenlerimizin Almanya, Fransa vs vatandaşı çocukları olduklarını görüyoruz. Tanıdığım bir hocanın ABD’de doğmuş ABD vatandaşı iki oğlu vardı. Onlar burada tıp fakültesine, hem de sınavsız girdiler. Bu uluslararasılaşmayı getirmeyen bir durum. Bu, devletin yurt dışındaki Türkiyeli vatandaşlarına kıyakçılığı.”

‘Üniversiteler uluslararası hale gelmez, nitelik daha da düşer’

Yabancı öğrenci sayısının artmasıyla Türkiye’nin kendi öğrencisine veremediği imkanları sağlamakta daha fazla zorluk çekeceğini söyleyen Yeşildere, öğretim üyesi sayısı eksikse niteliğin düşeceğini söylüyor.

Yeşildere, “Suriye’den, Afganistan’dan gelen öğrenciler niteliği yükseltebilecek mi?” diye soruyor: “Türkiye’de örgün öğretimde zaten çok öğrenci var. Üniversite sayısı çok arttı. 129 devlet, 172 vakıf üniversitesi var. Ama öğretim üyesi sayısı o kadar artmadı. Son yıllarda da 7 bine yakın öğretim üyesini, nitelikli "Barış Akademisyenleri"ni, 2 bine yakın öğretim üyesini üniversitelerden uzaklaştırdılar. Yurt dışına giden öğretim elemanları var. Yani, Türkiye’nin üniversitelere dair çok fazla sorunu var. Bu sorunlar ve Türkiye’de üniversiteye girmeye çalışan öğrenci sayısı her yıl artarken, öğrencilerin üniversiteyi kazansa dahi gidememeleri gibi durumlar ortadayken, yabancı öğrenci sayısını özgür bırakmak Türkiye’deki üniversiteleri uluslararası hale getirmez, niteliği daha da düşürür.”"

Hüseyin 22 yaşında, Iraklı. Üç yıldır Türkiye’de yeni medya okuyor. Üniversitelerde yurt dışından gelen öğrencilere yönelik kontenjan sınırlamasının kalkmasını olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyor: “Böylece Türkiye başka ülkelerdeki gençler için bir çekim merkezi olabilir. Bu, Türkiye’nin dünyada daha fazla tanınmasına katkı sunabilir. Burada okuyan öğrenciler bu kültürü tanıyıp gittikleri yerlerde tanıtabilir. Bu karar, sadece Türkiye için değil, yurt dışından gelecek öğrenciler için de bir fırsat. Az parayla Türkiye’de hem okuyup hem yeni bir kültürü tanıyabilirler. Bizim geldiğimiz ülkelerde demokrasi yok, dolayısıyla Türkiye’de üniversite ortamı bize daha özgür geliyor.”

Ali, Malezya’dan 7 yıl önce Türkiye’ye lisans eğitimi almak için gelmiş. Üçüncü üniversitesine gidiyor. YÖK’ün yeni kararı sonucunda yurt dışından gelen öğrenci sayısının artacağını düşünüyor ama yaşadığı zorluklara da değinmeden geçemiyor: “Çoğumuzun çok parası yok ve Türkiye toplumu bizim çalışıp paramızı kazanmamıza pek sıcak bakmıyor. Devletten burs alan yabancı öğrenciler belki yaşam maliyetini düşünmek zorunda kalmadan eğitimlerine odaklanabiliyorlar ama burs almayanlarımız için hayat daha zor. Ben turist rehberi olarak çalışıyorum. Kanunlarınız buna izin veriyor. Ama yerel halk beni çalıştırmak istemiyor. Bunun dışında, yabancı öğrenciler ekonomik anlamda istismar ediliyor. Kalacak yer konusunda, yabancı öğrencilerden daha fazla para alınıyor. Yani hem bizi ülkenize davet ediyorsunuz hem de bizden faydalanıyorsunuz. Burada okumanın en iyi yanı ise Doğu Avrupa’daki en iyi kültür ve tarihi öğrenmek. Türkiye’nin her yeri muazzam, inanılmaz bir tarihi ve kültürel çeşitliliği var.”

AB DAĞILIYOR?

'AB vatandaşların çoğu, AB'nin 10-20 yıl içinde dağılabileceğine inanıyor'

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi adlı düşünce kuruluşu adına yapılan bir kamuoyu yoklaması, Avrupalıların yarısından fazlasının Avrupa Birliği'nin (AB) 10-20 yıl içinde dağılabileceğine inandığına işaret ediyor.

Fransa, Almanya, Belçika, İtalya, Hollanda, Avusturya, Slovakya, Romanya, Yunanistan, Çek Cumhuriyeti ve Polonya'da ankete katılanların büyük çoğunluğu, AB'nin dağılmasını "gerçekçi bir olasılık" olarak gördüğünü söyledi.

Ankete göre, AB'nin çöküşüne en fazla ihtimal verilen ülke, yüzde 66'yla Slovakya.

Bu ülkeyi yüzde 58'le Fransa izliyor.

Gelecek 10 ila 20 yıl içerisinde AB'nin çöküşünün olası olduğunu düşünen Avrupalıların oranı

Gelecek hafta yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un 'Yürüyüş' Partisi, kamuoyu yoklamalarında Marine Le Pen liderliğindeki AB karşıtı aşırı sağcı Ulusal Birleşme Hareketi'nin gerisinde görünüyor.

YouGov araştırma şirketi tarafından 14 üye ülkede yapılan ankette (Bu ülkeler Avrupa Parlamentosu'ndaki sandalyelerin yüze 80'ini temsil ediyor) sadece İsveç (yüzde 44), Danimarka (yüzde 41) ve İspanya'da (yüzde 40) AB'nin parçalanacağına inananların oranı yüzde 50'nin altında çıktı.

'Fransa ve Polonya'da üç kişiden biri AB'de savaş çıkabileceğini düşünüyor'

Yaklaşık 70 yıl önce yeni bir savaşın çıkmasını önlemek amacıyla oluşturulan ve bugün AB'ye dönüşen Avrupa Çelik ve Kömür Topluluğu'nun kurucuları Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg'da, ankete katılan her 10 kişiden 3'ü birlik üyeleri arasında çatışma çıkmasını "gerçekçi bir olasılık" olarak gördüğünü söyledi.

Anket, Fransızlar ve Polonyalıların üçte birinin bir savaşın mümkün olduğuna inandığına işaret ediyor.

Bu görüşün özellikle Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullanmayacağını ya da aşırı sağa oy vereceklerini söyleyenler arasında daha yaygın olduğu dikkat çekiyor.

Refah seviyesinin düşmesi kaygısı

Anket, Avrupalıların refah seviyesinin düşmesinden de kaygı duyduklarını ortaya koyuyor.

Araştırmaya katılan Almanların üçte biri, İtalyan ve Fransızların da dörtte biri, ay sonunda zorunlu olmayan harcamalar için ceplerinde para kaldığını söyledi.

Anketin bulguları, Avrupa Parlamentosu seçimleriyle ilgili kaygıları da yansıtıyor. Bu kaygının temelinde büyük ölçüde Avrupa Birliği liderlerinin uyarıları ve bazı üye ülkelerde popülist hükümetlerin iktidara gelmesi yatıyor.

Macron, kendisini İtalya'daki aşırı sağcı Başbakan Yardımcısı Matteo Salvini gibi liderlerin karşısında, "anti-popülist güçlerin" lideri olarak konumlandırıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, AB vatandaşlarını Avrupa Parlamentosu seçimlerini bir tepki platformuna dönüştürmemesi uyarısında bulunmuştu.

Anket sonuçları, İngiltere'nin AB'den ayrılma süreci Brexit'in 27 üye arasında birleştirici bir etkisi olmasına karşın, birlik arasında doğu ve batı arasında bir ayrışma olduğuna da işaret ediyor.

Guardian gazetesi anket sonuçlarını değerlendirirken, göçmen karşıtı çıkışlarıyla bilinen ve Yahudi karşıtı söylemle Macar asıllı Amerikalı Yahudi iş adamı George Soros'u bir nefret figürü haline getiren milliyetçi lider Victor Orban'ın hoşgörüsüz bir demokrasi vizyonunu dayattığını öne sürdü.

Gazete, Avrupa Komisyonu'nun Romanya, Polonya ve Macaristan'da hukukun üstünlüğüne saygı konusunda endişeleri olduğunu aktardı.

Ankete göre, Avrupa genelinde seçmenlerin dörtte üçü ya ulusal düzeyde ya da AB seviyesinde veya ikisinde birden, siyasi sistemin iyi çalışmadığını düşünüyor. Fransa'da, sistemin iyi işlediğini düşünenlerin oranı sadece yüzde 15.

Avrupa Birliği'nin istatistik kurumu Eurobarometer'in son anketi, Avrupalıların üçte ikisinin AB'yle ilgili olumlu görüşlere sahip olduğuna işaret etmişti. Bu, 1983'ten beri ulaşılan en yüksek seviyeyi temsil ediyor.

EKOTÜRK TV ‘YE ÖNEMLİ TRANSFER

22 Ekim 2018 tarihinde yayın hayatına başlayan yeni ekonomi kanalı EKOTÜRK kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Cengiz Özdemir, Genel Yayın Yönetmen Yardımcılığı görevine, medyadaki deneyimi 30 yıla yaklaşan Ali Değermenci’yi getirdi. 

ALİ DEĞERMENCİ KİMDİR? 1991 yılında Trabzon’da gazeteciliğe başladı. Televizyon gazeteciliğinin yanı sıra gazetelerde de çok farklı alanlarda görev aldı. 

1996 yılında Avrasya Feribotu’nun kaçırılmasını dünyaya ilk duyuran gazeteci ünvanına da sahiptir. TRT Haber, A haber, TRT Türk, 24 televizyonu gibi birçok yerde görev aldı. Hayatımız Siyaset, Müzakere gibi programlara imza attı. Farklı gazetelerde makale yazdı. Sabah ve Takvim gazetelerinde haftalık röportaj yazarlığı yaptı. Değermenci ayrıca bazı belediyelere ve kurumlara kültür-sanat danışmanlığı görevinde de bulundu. 

İSTANBUL SEÇİM SONUÇLARINI ANKA’DA YAYINLAYACAK

23 Haziran İstanbul seçim sonuçlarını ANKA Ajansı’nın yayınlayacağı açıklandı. Güneşim Medya’nın sahibi olduğu ANKA tüm medyaya servis yapacak.

HABER BAŞLIĞI YAZABİLEN ROBOT

Yapay zeka şirketi Primer, insanların yazabileceği kapasitede haber başlığı üretebilen bir araç geliştirdiğini duyurdu. ‘Axios’ adı verilen robot, yapılan işlere göre yazılara uygun mantıklı başlık üretebiliyor.

Yapay zekâ, bir milyondan fazla haberi ve haber başlığını okuyabiliyor. Daha sonra bir önceki deneme verilerine göre bunların içerisinden en uygun kelime serilerini bir araya getiriyor. İnsanlar da yapay zekanın ürettiği başlıklarla, insanlar tarafından yazılan orijinal başlıkları karşılaştırabiliyor.

İngiliz matematikçi Alan Turing’in yaptığı testte, bir bilgisayarın zeki olarak nitelendirilebilmesi için kendisini, karşısındakine insan olduğunu kanıtlamaya çalışıyor olması isteniyordu. Yapılan test te de yapay zekaya, hangi başlıkların insanlar tarafından hangi başlıkların bilgisayarlar tarafından üretildiği soruldu. Sonuca göre yapay zeka, insanları yüzde 50 oranında geçmeyi başardı.

AFRİKA’DA 15 ülke ortak para birimine geçiyor!

Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) üyesi olan ülkelerin ortak para birimini kullanmasına yönelik yapılan yönelik taslak çalışma tamamlandı.

Ortak para birimi komisyon başkanı Jean-Claude Brou, gazetecilere yaptığı açıklamada, üye ülkeler arasında ortak para birimine geçilmesi amacıyla hazırlanan taslak çalışma üzerine haziranda geniş kapsamlı bir toplantı yapılacağını söyledi.

Brou, "Toplantıya üye ülkelerin merkez bankası yöneticileri, ekonomi ve finans bakanlarıyla bölgede faaliyet gösteren önde gelen firmalar katılacak." ifadelerini kullanan Brou, ortak para biriminin ortak pazar ve rahat seyahat açısından çok önemli olduğunu kaydetti.

Ortak para sisteminin 2020'de üye ülke devlet başkanları tarafından onaylanması bekleniyor.

ECOWAS, 1975'te 15 Batı Afrika ülkesi tarafından bölgede ekonomik entegrasyonu teşvik etmek amacıyla kuruldu. Üyeleri arasında Nijerya, Senegal, Nijer, Mali, Liberya, Sierra Leone, Togo, Gine, Gine Bissau, Gana, Gambiya, Fildişi Sahili, Cabo Verde, Burkina Faso ve Benin bulunuyor.

Öne Çıkanlar

MİLLİ EĞİTİM’DE YENİ SİSTEM 2024'E UYGULAMADA

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, /Ortaöğretim Tasarım Tanıtım Toplantısı'nda liselerde yeni eğitim sistemi hakkında açıklama yaptı.  Selçuk, "9. sınıfta 15-16 olan ders sayısı 8'e, 10. sınıfta 9'a düşecek. 11. sınıfta 12-15 olan ders sayısı 9'a, 12. sınıfta 7'ye düşecek" dedi. Selçuk 2024'te üniversite sınavının değişeceğini açıkladı.

Selçuk'un konuşmasından öne çıkan  başlıklar:

Ders sayıları azalıyor. 9’uncu sınıflarda 15-16 dersten söz ederken, sekiz dersten söz ediyoruz. 10'uncu sınıflarda 10 ders olacak. Anne babalar da soruyor. Çocuklar sabahtan akşama kadar soru soruyor peki günlük yaşamda sorunlarla karışılacağına neden şaşırıp kalıyorlar. Çocuklarımız belirli şablonlara uygun olarak ezbere dayalı olarak soruları çözebilir. Gençlerin bu soruları çözerken anlamının ne olduğunu, niçin o şekilde olduğunu anlamaları gerekiyor. Soru çözmek ile sorun çözmeyi ayırarak işe başlamalıyız. 

Çocukların hayal edebilmesi için hayatta toplumsal katkıya sağlamaları için (HEY) ile ulaşmak istediğimiz tasarım beceri atölyeleri daha ilkokuldan itibaren birçok atölyede yüzlerce binlerce denediği bazı süreçleri lisede devam ettirerek sürdürmesi istiyoruz.

Sanatla sporla ilgilenmesi gerekiyor çocuklarımızın. Yıllarca odalara kapanarak soru soran çocuklar için farklı beklentiler var. Çocuk topluma hizmet etmiyor, hayvanlara yardım etmiyorsa yoldan geçen birinin ayağına değecek taşı kaldırmıyorsa toplumla entegre olmuyor demektir. Çocukların tecrübe kazanarak bir yere ulaşmasını çok önemsiyoruz.

Öğretmenler de çocukların lise sonlarına geldiği halde hangi mesleği seçeceğini bilmiyor diyor. Bunun için çocuğun kendisiyle buluşacağı bir sistem gerekiyor. Çocuklar, ilgisi ve yeteneğine uygun dersler alabilmeli.

ÇOCUĞUN YETENEĞİ ÖLÇÜLECEK

Çocuğun yeteneğini, kişiliğini ölçeceğiz. Kişisel kariyer rehberliği elbette mümkün olacak. Tasarı ve beceri atölyelerinde yeteneğinin ne yöne olduğunu görecek testlerle de bunlar tespit edilecek.

Eğitimciler, "Sınav odaklı sistem nasıl değişecek?" diyor. Bu bir kâğıt, kalem, bilgi yapmak gibi bir şey değil. Bizim bir 300 yıllık maarif davamız var. Neden eğitim sistemi değişmiyor ya da sık sık değişiyor deniyor. Önemli olan ne yaptığını bilmek. Biz çok büyük bir gökdelen inşa ediyoruz. Onun elektrik sistemi şu, statiği bu, mimarisi şu diyoruz. Bunun için zamana ihtiyacımız var. Hemen yapamayız, Toplum istese de yapamayız. Öğretmene yatırım yapmadan, içeriğe yatırım yapmadan değişim yapamayız.

Gömleğin ilk düğmesi diyeceğimiz eğitimde, sistem kavramı önemli. Çocuktan inekten söz ettiğimizde o da bir sistem diyebilmeliyiz. Çocuğun etrafında gördüğü her şeyin bir sistem olduğunu öğretmeliyiz. Yani bir sistemin bir parçası olduğunu öğretmeliyiz.

Bilgi kuramı dünyada birçok ülkede var. Bizim bilgiye ilişkimizi yenilememiz lazım. "Ne?" sorusuyla çok ilgileniyoruz. Çocuk bunun cevaplarını öğrenince sınavda başarılı oluyor. Ama bu muavvakiyet değil. Öğrendiği şeyin ona yardımcı olması demek. Ne sorusunun yanı sıra ne ve nasıl öğrendin, ne biliyorsun. Nasıl bildiğini nasıl biliyorsun? Sorularının da yanıtlarını bilmeli.

Tasarım odaklı düşünme çocukların planlama, kurgu yapabilme, hayalini bir tasavvurla ilişkilendirmeye imkân sağlıyor. Bunun için temel metodolojinin gözden geçirilmesi gerekiyor.

EĞİTİM BİRBİRİYLE İLİŞKİLENDİRECEK  

1-8’i de planlıyoruz. Bütün eğitimi birbiriyle ilişkilendireceğiz. Yükseköğretim kurumlarından sorular geliyor. Her yıl yüz binlerce öğrenci kazandığı bölümden mutsuz olup yeniden sınava giriyor. Bu soru cevaplandırılabilir mi, elbette cevaplandırılabilir. Bunun için okulun profilinin belirlenmesi, kariyer planlaması, yönlendirme gerekiyor. Bütün bunları yapabilir miyiz, yapabiliriz. Kişisel e-Rehberlik, portfolyo hazırlanması... Bütün bunları hemen devreye sokabiliriz. 

Sadece ders çizelgesi değişikliği değil. Taksonomi ve uluslararası derecelendirmeyi program değiştirmeyi gerektiren bir değişim bu. Bu Türkiye'nin ekonomisinin gelecekte nasıl olması gerektiğiyle ilgili. İş insanları, üniversiteye giremeyen lise mezunlarla niye buluşamıyoruz.

Yani lise mezunları ne yapar hayatta? Meslek liseleriyle ilgili aylardır çalışmalarımız var. Bu işverenlerle sektörle çalışmalarımızın sonucu. Lisede sertifika programlarını öne çıkarmamızın anlamı var. Bir çocuğun ulusal ya da uluslararası seviyede sertifika sahibi olursa, akredite bir kurum sertifikalandırırsa bunları kullanarak kısmi zamanlı ya da farklı şekilde çalışabilmelerine imkân sağlamak istiyoruz. Pilot çalışmalarımız birkaç aydır sürüyor.

Bu sertifika programları sadece okulun içinde mi alınmalı hayır, uzaktan eğitimle de bu sertifikalar alınabilir. Çocuğun biriktirdiği portfolyo da önemli. Çocuk ilkokuldan lise bitirene kadar birçok çalışma yapıyor ama bunları gösteren bir dosya yok. Hazırladık, yazılım altyapısı bitti. Pilot çalışmalar sürüyor.

SINAV BASKISI AZALACAK

Gençlerimiz de soruyor. Çok farklı alanlarda; fen liselerinde, imam hatiplerde, mesleki teknik okullarda okuyan gençlerin eleştirilerini aldık. Bize, "Tamam çok güzel ama üniversite sınavı böyleyken ne olacak?" dediler. Türkiye, okullar arasındaki imkân farklılıkları fazla ülke. Biz bu farkı azaltırsak sınavın baskısı azalacak. Özellikle mesleki teknik eğitime yatırımlarımızla, bu sistemin daha esnek olmasına katkı sağlıyoruz. Ne bekliyoruz sınavın baskısını azaltarak? Sınav amaç haline gelmeyecek araç olacak. Bunun için zamana ihtiyacımız var. Çünkü ciddi parasal yatırıma ihtiyacımız var.

YENİ SİSTEM 2024

Yeni sistem 2024’e denk geliyor. 2024'te üniversite sınavı değişecek. O zamana gelmeden önce bunu netleştireceğiz. Kendimize sorduk. Bunun nasıl tek bir parça halinde bütünleştireceğiz. Asıl zaman alan bu. Biz akademik gelişimi çok önemsiyoruz. Disiplinler üstü çalışmaları çok önemsiyoruz. Örneğin doğa bilimleri, sosyal bilimler gibi bütünleşik mantıkla ders almasını çok istiyoruz. Aynı zamanda duygusal ve bilişsel gelişimi önemsiyoruz.

Burada 10 ve 11'inci sınıf çok önemli. Bilgi kuramı burada devreye görüyor. 9, 10 ve 11'inci sınıflarda haziran aylarında çocukların yıl içinde öğrendiklerini projelendirmeleri, yani hasat haftası ayı gibi bir dönem istiyoruz. Bunu şu anda birçok okul yapıyor. Ama tüm okulları kapsayacak bir hasat dönemi istiyoruz.

SERVET-İ FÜNUN DİJİTAL ORTAMDA

İlk sayısı 1891'de yayınlanan ve Türk edebiyatının en önemli dergilerinden olan Servet-i Fünûn dijital ortama aktarıldı.

Modern Türk edebiyatının dönüm noktalarından olan Servet-i Fünûn dergisi için 2015’te TUBİTAK çatısı altında bir proje başladı.  Proje ile birlikte 1896-1901 yılları arasında yayımlanan 297 sayının beş ana kategoride tasnif edilerek internet ortamında bir veri tabanına aktarılması, bu veri tabanında gerek kategori ve alt kategorilerle dergideki tüm yazılı ve görsel malzemenin görünür, incelenebilir ve çözümlenebilir hale gelmesi hedeflendi.

Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün yürüttüğü proje 5 yıl sürdü. 3 bin 760 sayfa, 5 bin 143 yazı ve görsel incelendi ve Türkçe’ye aktarıldı.

BAU Almanya'daki ilk Türk üniversitesi oldu

Bahçeşehir Üniversitesinin (BAU) Almanya'daki kolu olan Berlin International Üniversitesi, Almanya'nın yüksek eğitim kurumu olan Bilim Konseyi'nden (Wissenschaftsrat) kurumsal akreditasyon aldı. Berlin International bu ülkedeki ilk Türkiye merkezli üniversite oldu.

2012 yılında Bahçeşehir Üniversitesi Berlin Kampüsü olarak başlayıp 2014’den beri "BAU International Berlin" adı altında faaliyetlerini sürdüren BAU Global’in Eğitim Ağı üyesi Berlin International Üniversitesi, Alman yasalarına göre kurulmuş ilk Türk üniversitesi olma özelliğini taşırken, Bilim Konseyi'nden aldığı tescille adını diğer Alman üniversitelerinin arasına yazdırdı.

Almanya’da bulunan toplam 465 üniversite arasına giren ve bünyesinde 66 farklı ülkeden 375 öğrenci bulunduran üniversite, tasarım ve işletme fakültelerinde; iç mimarlık, ürün tasarımı, grafik ve görsel iletişim tasarımı, işletme, insan kaynakları yönetimi, dijital işletme ve işletme yönetimi programları ile 7 farklı bölümde tamamen İngilizce eğitim olanağı sunuyor.

ÜNİVERSİTEDE 68 FARKLI ÜLKEDEN ÖĞRENCİLER EĞİTİM GÖRÜYOR

2019-2020 akademik yılında lisans programlarına mimarlık bölümünü, yüksek lisans alanında işletme (MBA) ve mimarlık bölümlerini ekleyen üniversitede 68 farklı ülkeden öğrenciler eğitim görüyor.

BAU Global Başkanı Enver Yücel şunları kaydetti:

"Üniversitemiz Berlin’in 6 büyük üniversitesine ev sahipliği yaptığı bölgeye 7. üniversite olarak dahil olmuştur. Berlin farklıdır, önemlidir dedik çünkü Türkiye-Almanya ilişkileri derin bir tarihi dostluğa dayanır. İlişkilerimiz hem ekonomik, hem siyasi hem de büyük dostluklar barındırmaktadır. Biz bundan 55 yıl önce bu ülkeye soydaşlarımızı işçi olarak çalışmaya gönderdik. Alman ekonomisine çok önemli katkılar sağladılar.

Onların çocukları ve torunları olarak biz şimdi kas gücümüzle değil, beyin gücümüzle var olmaya ve katkı sunmaya geldik. Berlin'deki çalışmalarımızı baştan beri destekleyen eğitim politikaları uzmanı ve Eski Federal Milletvekili Özcan Mutlu'ya katkıları ve desteklerinden ötürü çok teşekkür ederim. İnanıyorum ki bu üniversite Türk-Alman ilişkilerine büyük katkılar sağlayacaktır.

Nasıl ki Türkiye’de Türk-Alman Üniversitesi varsa Almanya’da da Berlin International Üniversitesi bu ilişkilere katkı sağlayacaktır."

TÜRKİYE DİN-İNANÇ ANKETİ

Optimar araştırma şirketinin Türkiye genelinde yaptığı din-inanç anketine göre, katılanların yüzde 89,5’i "Allah'ın varlığına ve birliğine inandığını" söyledi. "Bir yaratıcı olduğunu düşünüyorum ama dinlere inanmıyorum" diyenlerin oranı ise yüzde 4,5’te kaldı.

Dini tutum ve davranışların sorgulandığı ankete göre düzenli namaz kılanların oranı yüzde 39,1, Ramazan ayı boyunca oruç tutanların oranı ise yüzde 66 civarında.

4 MİLYON ÇOCUK VE 17 MİLYON YETİŞKİN OBEZİTE HASTASI

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Yusuf Alper Sönmez, Türkiye'de 57 milyon erişkin nüfustan 17 milyonunun obezite hastası olduğunu söyledi. Sönmez, "Erişkin nüfusumuzun yüzde 30'u obezite hastası. Erkeklerde obezite yüzde 21, kadınlarda ise bu oran yüzde 41 oranında” dedi.  Genel olarak her üç kişiden birinde kilo fazlası olduğuna dikkat çeken Prof. Sönmez, her doğan 4 çocuktan birinin kilo fazlası veya obeziteye sahip olduğunu görüyoruz” diye konuştu. Sağlık Bakanlığı Ayaktan Sağlık Hizmetleri Daire Başkanı Hatice Kınık da, Türkiye’de 4 milyonu çocuk,  17 milyon yetişkinin obez olduğunu açıkladı.

Ameliyat olan hastanın tepkisi. Türkiye Diyabet Vakfı Temsilcisi Prof. Dr. İbrahim Şahin, obezite ameliyatından sonra zayıflayan Gaziantepli bir hastayı  örnek verdi ve “Antep’ten gelen bir hastamız ameliyat oldu, zayıfladı, çok güzel oldu ama adam mutsuz. “Ben eskiden çok mutluydum, sosyal bir çevrem vardı, mangal yapıyorduk, yiyorduk, oturuyorduk, şimdi hiçbir şeyden zevk almıyorum.” dedi.

Türkiye Diyabet Vakfı Temsilcisi Prof. Dr. İbrahim Şahin anlatıyor:

“Biri anlattı bana. Köydeki tarlasını satıyor, tip 1 diyabetli, 16 yaşındaki zayıf kızını İstanbul’a getiriyor ki ameliyat ettirecek, kurtulacak o diyabetten. Yani biz böyle bunları biliyoruz ama insanlara siz “Diyabeti ben çözüyorum.” diye orada iddiada bulunduğunuzda gerçekten ineğini satıyor, bilmem neyini satıyor.

Özellikle çocuklar biliyorsunuz çok kötü oluyor. Dolayısıyla bunun ad ı diyabet cerrahisi değil, bariatrik ya da obezite cerrahisi. Bunun kontroendikasyonları var yine 40’ın üzerinde olsa bile. Örneğin işte depresyonu varsa, yeme bozukluğu varsa, psikiyatrik bozuklukları varsa ve diyelim ki emilim problemleri olan bir kişiyse çünkü yaptığımız ameliyatların ciddi bir şekilde. Gerçekten çok iyi olan hastalarımız var.

Bir tanesi geldi mesela, “Kocam beni boşayacak, mutlaka beni ameliyat ettirin.” dedi. Neyse ettirdik. Zayıflamaya başladı. “Sen ne yapacaksın?” dedim. “Şimdi ben kocamı boşayacağım.” dedi.

Öyle şeyler var ama şöyle şeyler de var. Antep’ten gelen bir hastamız ameliyat oldu, zayıfladı, çok güzel oldu ama adam mutsuz. “Ben eskiden çok mutluydum, sosyal bir çevrem vardı, mangal yapıyorduk, yiyorduk, oturuyorduk, şimdi hiçbir şeyden zevk almıyorum.” dedi. Gerçekten başka zevkleri de azalıyor, depresyon veya başka şeyler yapabiliyor. Tekrar geri düzeltildi onun şeyi, baypastı, geri… Yani çok boyutu var bu işin. Onu söylemek için anlattım bu örnekleri. Sonuç olarak, yaygın olarak yapılıyor. Gerçekten deneyimli, iyi cerrahlarımız var."

12-18 MAYIS GAZETE TİRAJLARI

Son Rating Raporu 

18 Mayıs 2019 Cumartesi

1

Gulbin Tosun Ile Fox Ana ..

FOX

2

Survivor Turkiye Yunanist..

TV8

3

Prof.Dr.Nihat Hatipoglu I..

ATV

4

Erkenci Kus

STAR TV

5

Bir Aile Hikayesi

FOX

6

Guldur Guldur Show

SHOW

7

Kim Milyoner Olmak Ister

ATV

8

Iftar Vakitleri

ATV

9

Prof.Dr.Nihat Hatipoglu I..

ATV

10

Atv Ana Haber

ATV

 Tamamını gör

 

Son Tiraj Raporu 

(Geçen Hafta Günlük Ortalama)

1

SABAH

275.696

2

SÖZCÜ

266.332

3

HÜRRİYET

245.625

4

POSTA

158.756

5

MİLLİYET

125.416

 Tamamını gör

Kaynak: TDP

 

Popüler Sinema Filmleri 
(Geçen Hafta Sonu)

#

Film

Seyirci

1

Avengers: Endgame

105.174

2

Pokémon Dedektif Pikachu

56.926

3

Sihirli Oyuncaklar

15.347

4

Kulyas: Lanetin Bedeli

13.448

5

Kuklalı Köşk

10.811

Kaynak: BoxOffice Türkiye