Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (9-15 Mart 2020)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
17 Mart 2020 17:45

ÇANAKKALE TARİHİN YENİDEN YAZILDIĞI YERİN ADIDIR

18 Mart 1915, Türk tarihinde bir askeri ve siyasi başarı olmaktan öte inanç, azim ve yiğitlikle örülmüş bir destanın tarihidir. Zaferimiz kutlu olsun… Aziz şehitlerimizi minnet ve saygıyla anıyoruz...

İstiklal marşı yazarımız rahmetli Mehmet Akif Ersoy. Nur içinde yatsın. Onun muhteşem Çanakkale şehitleri için yazdığı şiir her zaman beynimizde olacak, kalplerde yaşayacaktır.

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?

En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,

-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!

Nerde -gösterdiği vahşetle- "bu: bir Avrupalı! "

Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.

Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,

Ostralya'yla berâber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...

Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ!

Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,

Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl,

Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;

Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...

Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.

Sonra mel'undaki tahrîbe müvekkel esbâb,

Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;

Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,

Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;

O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,

Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,

Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...

Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;

Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat îman?

Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?

Çünkü te'sis-i İlâhî o metîn istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,

Beşerin azmini tevkîf edemez sun'-i beşer;

Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;

"O benim sun'-i bedî'im, onu çiğnetme" dedi.

Âsım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...

O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,

Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,

Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i...

Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

"Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...

Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.

"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;

Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,

Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,

Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;

Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,

Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,

Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;

Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...

Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,

Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn'i,

Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...

Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;

Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;

Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât,

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,

Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber

ERDOĞAN-MERKEL-JOHNSON-MACRON’UN TELEKONFERANS BULUŞMASI 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın  diplomasi trafiği hız kesmeden sürüyor. Başkan Erdoğan video konferansla Almanya Başbakanı Angela Merkel, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Boris Johnson ile görüştü. Zirvede İdlib, güvenli bölgenin inşası, mülteciler, Türkiye-AB ilişkileri ve koronavirüs” konuları ele alındı.

Zirvenin ana gündem maddesi Suriye oldu. Dört lider başta İdlib olmak üzere Suriye'deki gelişmeleri değerlendirdi.

GÜVENLİ BÖLGE OLUŞTURULMASI. Suriye'nin kuzeyinde oluşturulması planlanan güvenli bölgenin inşası için atılabilecek adımlar, mültecilere yönelik insani yardım konuları değerlendirildi.

MÜLTECİ MESELESİ. Erdoğan, 3 lidere 18 Mart mutabakatındaki AB'nin taahhütlerini hatırlattı. Bu mutabakat kapsamında AB'nin sözlerini yerine getirmediğini belirten Erdoğan, mülteciler için vaat edilen 3+3 toplam 6 milyar Euro’luk fonun hızla aktarılması gerektiği mesajını verdi.

Erdoğan, ayrıca, Suriye'nin kuzeyinde oluşturulacak güvenli bölgede mülteciler için hazırlanması planlanan briket evler konusunda AB'nin somut adım atmasını istedi.

KORONAVİRÜS. Liderlerin diğer önemli bir gündem maddesi ise, koronavirüs oldu. Dört lider, koronavirüs tehdidine karşı ortak atılabilecek adımları zirvede görüştü.

TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ. Zirvede, Türkiye ile AB ilişkileri de masaya yatırıldı. Bu başlık kapsamında Gümrük Birliği'nin güncellenmesi, vize serbestisi, müzakerelerin canlandırılması ve yeni fasılların açılması konuları değerlendirildi.

 Sığınmacıları ve göçmenleri ülkelerinde istemeyen AB ülkelerinin sorunun çözümü noktasında sıkılmış bulunuyorlar. Avrupa Birliğinin bölgenin sakinleşmesini istediği, dolayısıyla zirveden sonra bir yol haritasının ortaya çıkması ağırlıklı görülüyor.

SURİYE İÇ SAVAŞI 9 YILI GERİDE BIRAKTI

Yüz binlerce kişinin hayatını kaybettiği, milyonlarca kişinin mülteci konumuna düştüğü ülkede savaş hızını azaltsa da halen devam ediyor. Daha fazla özgürlük, insan hakları ihlallerine karşı duruş ve demokrasi talebiyle 15 Mart 2011'de Dara’da bir grup öğrencinin başlattığı Esed karşıtı eylem, kısa süre içerisinde ülke geneline yayıldı.

Aynı yılın nisan ayında ordunun eylemleri bastırmak için göstericilerin üzerine ateş açması, Suriye iç savaşının fitilini ateşledi.

Sivil itaatsizlikler ve barışçıl gösteriler yerini silahlı isyanlara, yıllar sürecek kanlı çatışmalara ve 21'inci yüzyılın en büyük insani krizinin baş göstermesine bıraktı.

Birleşmiş Milletler yetkililerinin, kimyasal silah kullanma, halkı açlığa sürükleme, tehcir etme, ablukaya alma, keyfi tutuklama ve işkence etme gibi savaş suçlarının işlendiğine dikkati çektiği iç savaş 9. yılını doldurdu.

Savaşın dokuzuncu yılı geride kalırken, Esen rejimi müttefikleri Rusya ve İran'ın yardımıyla ülkenin yarıdan fazlasında hâkimiyeti sağladı.

Savaş boyunca yüzlerce hastane, sağlık merkezi, fırın, okul ve pazar yeri hava saldırılarının hedefi oldu.

Ülkede altyapı, Şam ve Lâskîye gibi birkaç şehir hariç neredeyse tamamen yok oldu.

Ailesi Suriye'nin Humus kentinden kaçarak Lübnan sınırına ulaşan bir mülteci çocuk (AP)

5 buçuk milyon Suriyeli mülteci Ürdün, Lübnan, Irak ve Mısır'a kaçtı ve 6,6 milyonu ülke sınırları içinde yerinden edildi.

Bunların 3,6 milyonu Türkiye'ye, 950 bini Lübnan'a, 670 bini de Ürdün'e sığındı.

Yine 1 milyona yakın Suriyeli, Avrupa ülkelerine kaçtı.

Saldırılar sırasında binlerce kişi sakat kaldı.

Yüz binlerce aile bölündü.

Binlerce kişi halen kayıp.

Resmi verilere göre Suriye genelinde 13,1 milyon kişi insani yardıma muhtaç.

BM ve Uluslararası Kurtarma Komitesi'ne göre, 500 binin üzerinde kişi, 9 yıllık savaş sırasında hayatını kaybetti.

Ancak can kayıplarıyla ilgili farklı kurumlardan değişik rakamlar gelmeye devam ediyor.

Bazı kaynaklar, bir milyon civarında Suriyelinin çatışmalarda yaşamını yitirdiğini belirtiyor.

Savaşın faturasını çocuklar ödüyor

Dokuz yılı geride bırakan savaşın faturasını, kuşkusuz gelecekleri çalınan çocuklar ve siviller ödemeye devam ediyor.

Ülkede çoğu çocuk olmak üzere yaklaşık 11,7 milyon insanın acil yardıma (gıda ve ilaç) ihtiyacı bulunuyor.

Resmi rakamlara göre sadece 2018'de bin 106 çocuk, çatışmalar sırasında hayatını kaybetti.

Gerçek rakamların çok daha yüksek olduğu sanılıyor.

Suriye genelinde yaklaşık 2 milyon çocuk, ya çatışmalar ya da imkânsızlıktan dolayı okula gidemiyor.

IŞİD'in yenilgiye uğratılmasının ardından 30 farklı ülkeden gelen militanların çocukları, El Hol gibi kamplarda ağır şartlar altında yaşam mücadelesi veriyor. Yaklaşık 3 bin 500 civarındaki çocuğun 2 bini, henüz 5 yaş altında.

Rus ve Suriye jetlerinin hava saldırılarının devam ettiği muhaliflerin elinde kalan son kent İdlib'de 2019 Aralık ayından bu yana 600 bini çocuk olmak üzere 1 milyon kişi yerinden edildi.

Suriye devlet başkanı Beşşar Esad'a karşı başlayan barışçıl protestolar 9 yıl kadar önce birdenbire iç savaşa dönüştü. İç savaş sebebiyle 300 binden fazla insan hayatını kaybetti ve ülke tahrip oldu. Küresel güçler, Suriye'de cirit atmaya başladı.

Suriye iç savaşı nasıl başladı?

Suriye iç savaşı başlamadan önce birçok Suriye vatandaşı, yüksek işsizlik rakamlarından, yolsuzluktan, siyasi özgürlüğün kısıtlanmasından ve 2000 yılından beri ülkeyi yöneten Beşşar Esad'tan duyulan memnuniyetsizlikten şikâyet ediyordu.

Mart 2011 tarihinde, Dera kentinde Arap Baharı'nda etkilenen demokrasi yanlısı gösteriler başladı. Hükümetin demokrasi yanlısı gösterilere müdahale etmesi, ülke çapında Beşşar Esad'ın istifa etmesine yönelik protestoların patlak vermesine sebep oldu.

Ülke genelindeki protestolar, bazı katı yasakların uygulanmasına sebep oldu. Hükümet karşıtları, baskılara karşı silaha sarıldı ve güvenlik güçleri bazı bölgelerden çıkarıldı. Beşşar Esad, yaşanan bu olayları 'dış güçler destekli terör' olarak tanımladı.

Zamanla daha çok yaygınlaşan şiddetli protestolar, Suriye'de iç savaşın çıkmasına yol açtı. Hükümet karşıtları, güvenlik güçlerine karşı mücadele vermeye başladı.

Suriye'de iç savaş neden bitmiyor?

Suriye iç savaşı artık Beşşar Esad ve karşıtları arasındaki bir mücadele olmaktan çıktı. İran, Rusya, Suudi Arabistan ve ABD gibi küresel güçlerin de içine karıştığı ve kimin kime karşı savaştığı belli olmayan bir karışıklık haline geldi. Küresel güçlerin savaşın devam etmesi için sağladığı fon, Suriye'yi, birçok ülkenin üzerinde savaştığı bir ring alanına çevirdi.

Küresel güçlerin mevcudiyeti savaşın bitmemesinin tek sebebi değil. Sünniler ve Şiiler arasındaki mezhep çatışmaları da savaşın bir türlü sona ermemesinin bir diğer sebebi.

DEAŞ ve PYD terör örgütlerinin ülkedeki mevcudiyeti de savaşın bitmesinin önündeki en büyük engellerden biri. Ayrıca Suriye'deki terör örgütlerinin ABD ve Rusya tarafından desteklenmesi, Lübnan, Irak, Afganistan ve Yemen gibi ülkelerden Suriye Ordusu safında savaşmak için gelen erler de savaşın bir türlü bitmek bilmemesine yol açıyor.

Suriye'de neden bu kadar çok küresel güç var?

Beşşar Esad'ın kurtuluş olarak gördüğü Rusya, Eylül 2015'te Suriye hükümetine hava desteği sağlamaya başladı. Rusya, havadan destek vermesinin sebebini 'Suriye'deki hükümetin istikrarını sağlamak' olarak açıkladı. Moskova hükümeti, desteğin yalnızca terörist grupları hedef aldığını söylese de, birçok aktivist Rusya'nın daha çok batı destekli isyancılara karşı savaş verdiğini iddia ediyor.

Eylül 2015'ten 6 ay sonra Vladimir Putin, Rus Hava Kuvvetleri'nin büyük kısmının ülkeden çekilmesi emrini verdi. Fakat Rus kuvvetleri Eylül 2016'da Halep kentinin doğusuna yoğun saldırılar düzenledi.

İran'ın ise Beşşar Esad hükümetine yılda milyarlarca dolar para aktardığı tahmin ediliyor. Beşşar Esad hükümetini destekleyen İran için Suriye, Lübnan'daki Şii parti olan Hizbullah'a destek göndermek için bir nevi transfer noktası.

ABD hükümeti ise isyancı gruplara müdahale etmesi için Beşşar Esad'a sınırlı askeri yardımda bulundu. Eylül 2014'te ABD, Suriye'deki DEAŞ terör örgütüne karşı hava harekâtı başlattı. Böylece ABD, Suriye iç savaşına müdahil olan ilk uluslararası güç oldu.

Suudi Arabistan ise, İran destekli gruplara karşı savaşmaları için isyancı kuvvetlere maddi yardımda bulunuyor.

Türkiye ise terör örgütü olarak tanımladığı ve ulusal güvenliğe tehdit unsur olarak gördüğü PKK'nın uzantısı olan YPG, PYD, SGD ve DEAŞ'a karşı askeri operasyonlar düzenliyor.

Suriye iç savaşı nelere sebep oldu?

Birleşmiş Milletler'e göre Suriye'de son 9 yılda 300 binden fazla kişi yaşamını yitirdi. Bazı kurumlar bu rakamın 500 bin civarında olduğunu belirtiyor.

Aralarında kadın ve çocukların da olduğu 5 milyon Suriye vatandaşı ülkelerini terk etti ve başta Türkiye, Lübnan ve Ürdün olmak üzere birçok ülkede göçmen statüsünde yaşamaya başladı.

Suriyeli göçmenlerin yüzde 10'u Avrupa topraklarına kaçtı. Suriye'de de 6,3 milyon vatandaş yerlerinden edildi.

2017 yılında Birleşmiş Milletler, Suriye'de yaşayan 13,5 milyon vatandaşa yardım için gereken paranın 3,4 milyar dolar olduğunu açıkladı.

Suriyelilerin yüzde 85'i sefalet içinde yaşıyor. 12,8 milyondan fazla Suriye vatandaşının sağlık hizmetlerine ve gıda yardımlarına ihtiyacı var. 1,75 milyon Suriyeli çocuk eğitim hakkından mahrum kalıyor.

Suriye'de yaklaşık 5 milyon vatandaş, güvenlik sorunu son derece yüksek ve erişimi zor bölgelerde yaşıyor.

Petrol Savaşında Rusya ve Suudi Arabistan’ın Hedefleri Neler?

(Euronews Analiz)

Dünya piyasaları koronavirüs paniğiyle çalkalanırken dünyanın önde gelen merkez bankaları ve hükümetler alarm zilleri çalan ekonomileri canlandırmak için adımlar atmayı sürdürüyor. Tüm bu belirsizliklerin arasında perde önünde Rusya ve Suudi Arabistan'ın yer aldığı fakat aslında Moskova ve Washington'ın birbirlerini test ettiği petrol piyasasında da kılıçlar çekilmiş durumda.

Tüm dünyadaki üretim zincirlerinin bir şekilde bağlandığı Çin'de uygulanan karantina nedeniyle yavaşlayan sanayi üretimi, seyahat yasakları ile darbe alan havayolu taşımacılığı petrol fiyatlarına aşağı yönlü baskı uygulamaya başladı.

Bunun ardından Petrol İhraç Eden Ülkeler Birliği OPEC fiyatların daha da düşmesini engellemek için üretimi azaltma konusunda anlaştı. Fakat bu adımın etkili olabilmesi için OPEC üyesi olmayan ama son yıllarda artan üretimleri ile küresel arenada söz sahibi olan Rusya'nın da ikna olması gerekiyordu.

Ancak Moskova'nın başka planları ve krizi fırsata çevirmek için geliştirdiği bir stratejisi vardı. Bu nedenle üretimi azaltmayı kabul etmedi. Buna cevap olarak da OPEC'in bir anlamda hamisi olan en güçlü üyesi Suudi Arabistan misillemeye giderek günlük üretimini 1 milyon varil artırdı. Petrol fiyatları da bir hafta içerisinde yüzde 30'un üzerinde geriledi.

Bu düellonun perde arkasına girmeden önce OPEC'in kuruluşunu, yapısının ve dünya petrol piyasasındaki yerini kısaca hatırlamakta fayda var.

OPEC neden kuruldu ve işlevi ne?

OPEC 1960 yılında Venezuela'nın teklifiyle Irak'ın başkenti Bağdat'ta toplanan 12 ülke tarafından kuruldu. Bu ülkeler dünya üzerindeki petrol rezervlerinin üçte ikisini, doğalgaz rezervlerinin de üçte birini elinde bulunduruyor. İlk olarak İsviçre'nin Cenevre kentinde oluşturan organizasyonun yönetim merkezi 1965 yılında Viyana'ya taşındı.

Petrol fiyatlarındaki oynaklığı engelleme amacıyla kurulan organizasyon politik sahnedeki gücünü 1973 yılındaki petrol kriziyle gösterdi. Arap İsrail savaşında İsrail'i destekleyen batılı devletlere karşı tavır alarak petrol fiyatlarını yükselten OPEC, ABD ve Hollanda'ya başlattığı ambargoyu ise 1974 mart ayında sona erdirdi. Fakat takip eden yıllarda petrol fiyatları yüksek seyrini sürdürerek batı ülkelerinde derin bir ekonomik krize neden oldu. 1973 yılı sonunda 3 dolar olan petrolün vari fiyatı kısa bir süre içerisinde 12 dolara çıktı. 1979 yılına gelindiğinde varil fiyatı 40 dolara kadar yaklaşmıştı.

Bunun üzerinde batılı ülkelerde enerji politikalarını gözden geçirip kaynaklarını çeşitlendirerek enerji güvenliğini sağlamaya yöneldi. Sibirya, Alaska, Kuzey Denizi ve Meksika Körfezi'nde bulunan yeni rezervlerle OPEC'in dünya üretimindeki payı yüzde 50'den yüzde 30'a düştü.

Tekrar düşüşe geçen petrol fiyatlarını dengelemek için Suudi Arabistan, 1982 yılında üye ülkelere üretim kotası koyarak fiyatların yüksek tutulmasını önerdi. Fakat diğer OPEC üyeleri bu karara uymayınca Riyad yönetimi bu defa üretimini çok yüksek oranda artırarak varil fiyatının 10 doların altına düşmesini sağladı. Suudi Arabistan'ın amacı fiyatları düşürerek maliyetleri yüksek olan rezervlerdeki üretimi kar edemez haline getirmekti. Sovyetler Birliği'nin de dağılma sürecine denk gelen bu süreçte Riyad'ın taktiği işe yaradı ve daha önce üretimi kısmaya yanaşmayan ülkeler kotalara uymaya başladı.

Rusya'nın ve geçtiğimiz yıllarda da ABD'nin kaya petrolü keşifleri ile OPEC'in etkinliği giderek azalsa da organizasyonun dünya enerji jeopolitiğinin şekillenmesindeki rolü büyük önem arz ediyor.

Suudi Arabistan ABD eski Başkanı Barack Obama döneminde Rusya'nın Ukrayna ve Suriye'deki agresif politikalarını engellemek amacıyla 1980'lerde uyguladığı taktiği bir kere daha hayata geçirdi.

Fakat bu defa Suudi Arabistan bütçesindeki dev açık nedeniyle petrol gelirlerinin azalmasına uzun süre dayanamadı ve Rusya ile fiyat rekabetine girmek yerine koordineli hareket etmek zorunda kaldı. OPEC üyesi 14 ülke ve üye olmayan 10 ülkenin anlaşması ile OPEC+ 2017 yılında kuruldu.

OPEC+ dengeleri değiştirdi

ABD ve Çin'in yer almadığı bu yeni format 24 ülkenin üretim kotaları konusunda koordineli hareket etmesini öngörse de aslında OPEC'in en büyük oyuncusu Suudi Arabistan ve OPEC dışı ülkelerin başını çeken Rusya arasındaki denge politikalarının bir sonucuydu.

Rusya bu dönemde petrol fiyatlarını belirli bir seviyede tutmak için üretimi azaltmayı kabul etmesine karşılık olarak Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinden Amerikan ve AB yaptırımları nedeniyle ihtiyaç duyduğu finansal akışı sağlamasını istedi.

Fakat göreceli olarak yüksek seyreden petrol fiyatlarından avantaj sağlayanlar sadece Körfez ülkeleri ve Rusya değildi. Geleneksel üreticilere göre daha yüksek maliyetleri olan Amerikalı kaya petrolü üreticileri fiyatların dengelenmesini fırsat bilerek yönlerini Avrupa pazarına yöneltti. Rusya'nın Avrupa'ya enerji tedariğindeki baskın rolünü dengelemek isteyen Washington da Avrupalıların Kuzey Amerika kaynaklarını tercih etmesini destekledi.

Moskova'nın buna cevabı Ukrayna'yı devre dışı bırakan Karadeniz'den geçen TürkAkım ve Baltık Denizi'nden geçen Nordstream2 boru hatları oldu.

Koronavirüs salgını kılıçların çekilmesini tetikledi

Rusya ve OPEC ülkeleri arasında pamuk ipliğine bağlı bu denge koronavirüs salgını ile azalan petrol talebi ile sürdürülmesi daha güç hale geldi. Moskova ise salgını kullanarak dengeleri kendi lehine çevirmek için yeni bir adım attı.

Son OPEC toplantısında Rusya üretimi kısmanın fiyatların düşmesini engellemeyeceğini savunarak kesintiye gitmeyeceğini açıkladı. Moskova, Suudi Arabistan'ın misilleme yapacağını ve petrol fiyatlarının çakılacağını tahmin etmiş olmalı.

Rusya şimdilik bu durumdan rahatsız olmuş gibi görünmüyor. Eğer işler istediği gibi giderse Rusya Avrupa pazarındaki Amerikalı kaya petrolü üreticilerini yüksek maliyetleri nedeniyle püskürtmeyi başaracak. Düşen petrol gelirleri ile daha da büyüyen bütçe açığını kapatmakta zorlanan Suudi Arabistan, ABD'den beklediği desteği görememesi halinde tekrar Rusya'ya bu defa daha fazla tavizler vererek yanaşmak zorunda kalacak.

Suudi Arabistan ise rakibinin düşük fiyatlara daha fazla dayanamayacağına sonunda istediğini alabileceğine inanıyor. Riyad'ın bir başka hedefi de bölgedeki en büyük tehdit olduğunu sıkça deklare ettiği İran'ın zaten ambargolar nedeniyle azalan petrol gelirlerinin daha da düşmesini sağlamak.

Maliyetler ve stratejik yakınlaşmalar kilit rolde

Tabi burada önemli olan her iki tarafın da bu restleşmeyi ne kadar sürdürebileceği. Rusya'nın finansal rezervleri petrol gelirlerinden oluşacak kaybı yılsonuna kadar dengelemeyi başaracak durumda.

Suudi Arabistan'ın en büyük avantajı ise Kuveyt'le birlikte dünyanın en düşük üretim maliyetine sahip olması. Fakat Suudi Arabistan kriz öncesinde bile bu yıl 50 milyar dolar civarında yani milli gelirinin yaklaşık yüzde 6,5'u oranında bütçe açığı vereceğini hesaplıyordu. Şu aşamada bunun daha da artacağı kesin. Bu yüzden Rusya'ya karşı durabilmesinin tek yolu ABD'den alacağı destek olacak. Fakat veliaht prens Muhammed bin Selman'ın muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın öldürülmesinden bu yana doğrudan Başkan Donald Trump'la olmasa bile ABD'deki yerleşik güçlerle arası limoni.

Kasım'daki başkanlık seçimi nedeniyle ABD'deki karar alıcılar pozisyon belirleme noktasında Muhammed bin Selman'ın yanında ne kadar durmak isteyecekleri belirsizliğini koruyor.

Ayrıca veliaht prensin, amcası Kral Faysal gibi 1973 petrol krizi sırasında ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'ın tehditlerine karşılık söylediği "Biz çölden geliyoruz, atalarımız hurma ve deve sütü içerek hayatlarını sürdürdü. Gerekirse biz de tekrar öyle yaşamaya başlayabiliriz," sözlerin benzeri bir restleşmeyi tercih edip etmeyeceği ise bir başka soru işareti.

Elbette her iki tarafın da planı koronavirüs salgının seyrine bağlı olarak tutmayabilir. Salgının hızlı bir şekilde kontrol altına alınması petrol fiyatlarını tekrar yükselmesini sağlayabilir. Fakat durumun daha da kötü bir hal alması ise hem Moskova'nın hem de Riyad'ın planlarının alt üst olmasına yol açabilir.

Küresel Sistemde Korona Tsunamisi

(Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü Bercan Tutar’ın yazısı)

"Dünya genelinde koronavirüs (Covid-19) nedeniyle ölenlerin sayısı 6 bine dayanırken 125 ülkedeki vaka sayısı da 150 bine yaklaştı. Bu ivmenin 2021'e kadar artarak devam edeceği uyarısında bulunan kimi bilim insanları yüz milyonlarca insanın enfekte olacağı ihtimalinden bahsediyor.

Kıyamet senaryolarına karşı daha itidalli bir yaklaşımı benimseyenler de var. Her şeye karşı metanetli olmalıyız. Eskilerin dediği gibi doğal dünyanın da kendine göre bir düzeni/logosu var.

Birçok uygarlık Adam Smith'in modern piyasaların işleyişine dair ileri sürdüğü 'görünmez el' ilkesinin yaşamın diğer alanlarında da geçerli olduğuna inanır. Nitekim Japonların 'shikata ga nai', İspanyolların 'desengano', Finlilerin 'sisu', Katalanların 'seny', Çinlilerin 'wu weior', Yunanlıların 'stoa', Romalıların 'logos', Yahudilerin 'beshert' ve Müslümanların 'sabr-ı cemil ve imtihan dünyası' kavramlarıyla billurlaştırdığı anlayış, insanların felaketler karşısında metanetini ve mücadelesini artırmıştır.

Bütün kültürler koronavirüs benzeri krizler karşısında bu nedenle makul davranmayı, sebatkâr olmayı, metanetimizi kaybetmemeyi ve mücadele azmini yitirmemeyi öğütler...

Dolayısıyla virüse yakalanıp karantinaya alınan Çinli ve İtalyanların "Wuhan jiayou!" ile "L'Italia che resiste" sloganları bu direniş kültürünün birer dışavurumudur. Ne ki insanı hayal kırıklığına uğratan şey bu tür felaketlerin siyasileştirilmesi gayretleridir. Çin ve İran'daki krizin insani yönüne odaklanmak yerine bu virüsün bir rejim değişikliğine nasıl yol açabileceğini hesap etmeye başlayan çok sayıda siyasi bezirgân gördük Batı'da ve özellikle de Amerika'da...

Birbirine karşı hesabı olan bazı ülkeler ve onların ideolojik aygıtları virüs üzerinden küstahça saldırılara geçti. Örneğin New York Times gazetesi ABD'nin Avrupa'ya yönelik seyahat yasağı ile ilgili haberinde alakasız şekilde Türkiye'den resimler servis etti.

En kirli bir manipülasyon uygulamasından biri de Amerikan medyasının Covid-19'dan ısrarla 'Wuhan virüsü' diye bahsetmesi ve siyasi rejim yanında sürekli olarak Çinlilerin yaşam tarzlarını da aşağılamasıdır.

Dolayısıyla Çin'in önlemlerini 'otoriter rejimin özgürlükleri ayaklar altına alması' şeklinde lanse eden NYT, İtalya'nın 60 milyonluk karantina kararını ise 'bilimsel hamle' diye alkışlamakta bir beis görmedi. Aynı yöntem aynı karantina önlemleri. Fakat ülkeler farklı olunca sözde liberal NYT'nin bünyesindeki önyargı virüsü kendini hemen gösteriyor.

Sağlık felaketiyle ilgili en temel insani değerleri ayaklar altına alarak bilgiyi ve bilimi çarpıtıp bir salgını en pejmürde yöntemlerle siyasileştiren bir Anglo-Sakson zihniyeti var karşımızda. Haliyle bu anlayışın en tepedeki siyasi figürlerinin virüs Çin'de ilk ortaya çıktığında bir zil takıp oynamadıklarına şaşırmamak lazım.

Fakat ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) Direktörü Robert Redfield'in 2019'da gripten ölenlerin bazılarının koronavirüsten öldüğünün tespit edildiğini açıklaması bu kirli zihniyetin suratına adeta bir şamar gibi indi. Bu itiraf ayrıca "Covid-19'un kökeni ABD olabilir" iddialarını da yeniden alevlendirdi. Bazı uzmanlara göre 2019'da ABD'de görülen 34 milyon grip ve zatürre vakasından 20 bini ölümle sonuçlanmıştı.

Bu ölümlerin koronadan kaynaklandığı sanılıyor. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lijian Zhao da Redfield'in açıklamalarını paylaşarak ABD ordusunu koronavirüsü Wuhan şehrine getirmekle suçladı.

Tartışma önümüzdeki süreçte daha da büyüyecek gibi görünüyor. Belki bu sayede koronavirüs sayesinde devlet ve ideolojiler arasındaki gaddar diyalektiğin gerçekliği sürekli çarpıtması artık son bulur.

Zira korona tsunamisinin yol açtığı kayıplar önlenemezse o zaman devletlerin temel kozmolojisi meşruiyetini yitirecektir. Yani belli bir devlet değil bizzat devlet kavramı ve devletlerin üzerinde yükseldiği uluslararası düzen de kökten sarsılacaktır."

600 Milletvekilinin 81 İle Yeniden Dağılımı Yapıldı

Milletvekili sayıları değişti! 600 milletvekilinin 81 ile dağılımı yapıldı... Yüksek Seçim Kurulu, Türkiye İstatistik Kurumu Başkanlığınca 31 Aralık 2019 tarihli veriler esas alınarak ilan edilen 2019 yılı nüfus bilgilerine göre, illerin çıkaracağı milletvekili sayısını belirledi

Yüksek Seçim Kurulu (YSK), seçim çevreleri ve her seçim çevresinin çıkaracağı milletvekili sayısını tespit etti.  Resmi Gazete'de yayımlanan YSK kararında, 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu'nun 5. maddesinde, seçim çevreleri ve her seçim çevresinin çıkaracağı milletvekili sayısının YSK tarafından genel nüfus sayımı sonuçlarının açıklanmasından itibaren en geç 6 ay içinde tespit edilerek duyurulacağı hükmünün yer aldığı belirtildi.

Türkiye İstatistik Kurumu Başkanlığınca 31 Aralık 2019 tarihli veriler esas alınarak ilan edilen 2019 yılı nüfus bilgilerine göre, illerin çıkaracağı milletvekili sayısı hesaplandı. Buna göre, yapılan tespit sonunda çıkaracağı milletvekili sayısı 18'e kadar olan iller bir, çıkaracağı milletvekili sayısı 19'dan 35'e kadar olan iller iki, 36 ve daha fazla olan iller üç seçim çevresine bölündü. Böylelikle 600 milletvekilinin 81 ile dağılımı yapıldı.

İstanbul'un çıkaracağı milletvekili sayısı iki artarak 96'dan 98'e,  Antalya'nın çıkaracağı vekil sayısı bir artarak 16'dan 17'ye çıktı. Denizli'nin çıkaracağı milletvekili sayısı 8'den 7'ye, Kırşehir'in çıkaracağı milletvekili sayısı 3'ten 2'ye, Tunceli'nin çıkaracağı milletvekili sayısı 2'den 1'e düştü.

Yapılan belirlemeye göre, 36 milletvekili çıkaracağı tespit edilen Ankara 3, 20 milletvekili çıkaracağı tespit edilen Bursa 2, 98 milletvekili çıkaracağı tespit edilen İstanbul 3, 28 milletvekili çıkaracağı tespit edilen İzmir ise 2 seçim çevresine bölündü.

Buna göre, milletvekillerinin illere göre dağılımı şöyle:

ABD'de Trump-Biden Yarışacak

ABD’de Derin Güçlerin, Solcu Sosyalist Sanders’i devre dışına attığı, DERİN ADAM BIDEN’IN DEMOKRATLARIN ADAYI OLARAK ÖNE ÇIKARILDIĞI BİR SÜREÇTE, değişik tartışmalar hızlandı.

Paris’te gazetecilik yapan Tecrübeli gazeteci-Yazar Soli Ozel, ABD Başkanlık seçimlerine ilişkin ilginç bir yazıya imza attı. ABD’de dönen manevraları ele aldı.

Koronavirüs salgını Trump’ın yeniden seçilme ihtimaline sert ve belki de öldürücü bir darbe vurdu

Trump’ın komplekslerinin, bencilliğinin, cehaletinin, sevgisizliğinin ve sorumsuzluğunun bu denli çıplak bir şekilde gözler önüne serildiği bir başka an yaşanmamıştı

Daha üçüncü gününde İran Devrim Muhafızları Kudüs Tugayları Komutanı Kasım Süleymani’nin Amerikan füzesiyle öldürüldüğü bir yılın pek sıradan olmayacağı belliydi. Nitekim olmadı da. Yıl giderek otoriterleşen devletlerle, varolan düzene giderek daha fazla başkaldıran sıradan vatandaşların mücadelesinin özellikle iklim krizi üzerinden su yüzüne çıktığı ve sertleştiği bir açılış da yaptı. 2019’dan taşınan siyasi direnişlerin hızı kesildiyse de mücadelenin paydos edildiğini söyletecek bir durum da yaşanmadı.

Bu yılın siyaseten belirleyici olayının ABD Başkanlık seçimleri olması bekleniyordu. Nitekim ön seçimler başladıktan sonra Demokrat partili adayların mücadeleleri dikkatle izlenmeye başladı. Ne var ki bu yıla damgasını vuracak asıl gelişme Koronavirüs'ün yayılması, dünya nüfusunun Dünya Sağlık Teşkilatı tarafından bir küresel salgınla karşı karşıya bulunduğunun ilan edilmesiydi. Salgının başladığı Çin, başlangıçtaki sorumsuzluğunu kapatmak için son derece radikal tedbirlerle hastalığın yayılmasını kontrol altına alırken, Tayvan veya Kore gibi ülkeler müthiş başarılı salgınla mücadele örnekleri verdiler. Yaşlı ve yaşlı nüfusa sahip Avrupa ise bir kez daha ağır kalmasının, eyyamcılığının bedelini ödemek zorunda kaldı. Büyük ülkeleri Çin benzeri tedbirlere başvurarak salgının yayılmasını kontrol altına almaya çalıştılar.

Virüsün ışık hızıyla yayılışı bekleneceği gibi küreselleşmeyle ilgili pek çok soruyu beraberinde getirdi. Kimilerine göre bu salgınla küreselleşmenin sonu gelecekti. Başkalarına göre salgın küresel bir sorundu ama küreselleşmenin sorunu değildi. Herkes kendi meşrebine göre salgın ve bunun küresel kapitalizmle ilişkisini mercek altına aldı. Farklı görüşler öne sürüldü, bunların hangilerinin önümüzdeki dönemin gerçeğini daha iyi yansıttığını zaman içinde göreceğiz.

Henüz salgının tüm etkileri görülmemişken, koşulların daha kötüleşmesi beklenen önümüzdeki altı-sekiz ayın bilançosunun ne olacağı kestirilemezken bile artık geri dönülemeyecek bir takım yönelimlerden bahsetmek mümkün. Küreselleşme muhtemelen bugüne dek geldiği haliyle süremeyecek. En azından ekonomik ilişkilerde bölgeselleşmenin öne çıkması ihtimali hayli güçlendi. İster istemez, şimdiye kadar uygulandığı ya da hayata geçtiği haliyle küreselleşmenin neden süremeyeceğiyle ilgili tartışmalar gelecekte farklı düzen arayışlarını tetikleyecek. İklim meselesi, salgınla bağlantısı nedeniyle de daha farklı açılardan ele alınacak. Kitle turizminin yapısı gözden geçirilecek. Geçmişe göre çok daha güçlü bir şekilde “nasıl bir küreselleşme” sorusu gündemi işgal etmeye adaydır. Buna koşut olarak toplumsal dayanışma meselesi de, nesiller arasındaki kaynak dağılımı konusu da hem siyasi hem de ahlaki açıdan çok daha kapsamlı bir şekilde gündemimize girecektir.

Çok kesin konuşmak için erken sayılsa bile kanımca şu kadarını söyleyebiliriz: 40 yıldır ideolojik hegemonyasını sürdüren, müsebbibi olduğu 2008 finans/ekonomi krizini bile fazla sarsılmadan atlatmayı beceren piyasa köktenciliği, artık kendisini yeniden üretmekte çok zorlanacak.

Sermayenin kendi üstünlüğünü rıza ile kabul ettirebildiği, çıkarlarını genel çıkar diye sunabildiği dönem sonuna geldi. Bundan sonrasında demokrasi ile otoriterlik arasındaki tercih bir yandan toplumsal mücadeleyle diğer yandan da sermaye içinde eski çizgide ısrar edenlerle yeni bir yaklaşım benimsenmesini savunanlardan kimin öne çıkacağıyla belirlenecek. ABD gibi bir ülkede adı piyasacılıkla özdeşleşmiş eski Hazine Bakanı Robert Rubin gibi birisinin bile ülkesinde bir servet vergisinin gerekliliğinden bahsedecek noktaya gelmiş olması bunun önemli işaretlerinden birisi.

Dahası özellikle Donald Trump zihniyetinin bir uzantısı olarak çok taraflı örgütlerin köküne kibrit suyu dökmek isteyenlerin de borusunun eskisi kadar ötemeyeceği bir döneme giriyoruz. Balta’nın da altını çizdiği gibi, “daha birkaç ay önce popülist politikacılar tarafından kaynakları kesilmekle tehdit edilen Dünya Sağlık Örgütü bu büyük salgının izlenmesinde, kayıt edilmesinde, ulusal sağlık sistemleri arasında bilgi aktarımında ve tedavi yöntemlerinin standartlaşmasında olağanüstü önemli bir rol oynadı. Elindeki yetersiz kaynaklara rağmen ulusal farklılıklar ve liderler arasındaki bu kakofoniyi sona erdirebilecek yegâne güç olarak ortaya çıktı.”

Buradan Amerikan seçimlerine döndüğümüzde salgının en azından Başkan Trump’ın çok yüksek gözüken yeniden seçilme ihtimaline sert ve belki de öldürücü bir darbe vurduğunu söyleyebiliriz. Trump’ın komplekslerinin, bencilliğinin, cehaletinin, sevgisizliğinin ve sorumsuzluğunun bu denli çıplak bir şekilde gözler önüne serildiği bir başka an yaşanmamıştı. Üstelik salgın ABD’yi tüm yoğunluğuyla etkisi altına aldığında sosyal/siyasal krizin tüm boyutları daha net bir şekilde ortaya çıkacaktır. Cumhuriyetçi partinin savaş ilan ettiği federal devlet kurumlarının ödeneklerinin kesilmesinin, Amerikan sağlık sigortası sisteminin derin ve kesif adaletsizliğinin, Başkan’ın umursamazlığının maliyeti toplum tarafından ağır bedeller ödeyerek yüklenilecektir.

Demokrat Parti seçkinlerinin allem edip kallem edip Bernie Sanders’in önünü keserek ortak aday ilan ettikleri Joe Biden’in gerek yaşı gerekse müktesebatı açısından bu keskin dönüşüm anına en uygun aday olduğunu söylemek söz konusu olamaz. Ne var ki, Demokrat Parti tabanının en sadık seçmen kitlesini oluşturan siyahlar tüm ağırlıklarıyla devreye girerek, Parti seçkinleri ve sermaye kesiminin desteklediği Biden’a ipi göğüsleme fırsatını sundular. Bunun da ötesinde Trump’a oy vermiş makul Cumhuriyetçi seçmenle, özellikle şehir çeperlerindeki eğitimli ama radikalizmden ürken özellikle kadın seçmenin oyunu alabilmek açısından şansı rakibi Sanders’a göre daha yüksek.

Bernie Sanders başkan adayı olamasa bile Demokrat Parti platformunun daha sol bir içeriğe sahip olmasını sağlayacak etkiye sahip. Salı günkü Florida önseçimlerinde gene fark yediği takdirde yarıştan çekilmesi halinde kurultay aşamasında sözü muhtemelen büyük ağırlık taşıyacaktır. Umulur ki Sanders ve destekçileri, yerleşik düzen ve parti oligarşisine duydukları tüm öfkeye rağmen Trump’ı devirmenin asıl hedef olduğunu unutmazlar.

İlk Türk Uçak Gemisi: Anadolu

Türk Uçak gemisi inşaatı hızla sürdürülüyor. 2021 yılında Akdeniz’de bayrak gösterecek.

(Takvim Gazetesi yazarı Bülent Erandaç’ın ilk Türk uçak gemisi yazısı)

‘’Yeni Türkiye, 21'inci yüzyılın büyük oyuncusudur.

Yakın coğrafyamızdaki her stratejik hamlenin içinde biz varız. Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan'ın bayraktarlığında, önümüzdeki dönemin jeopolitik dengelerini sarsacak adımları peş peşe atıyoruz.

Türkiye, tarihinin en hayati stratejik hamlesini Türk Uçak gemisi- Anadolu'nun inşası Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan'ın himayelerinde 24 saatlik çalışmalarla sürdürülüyor.

Üç tarafı denizlerle - boğazlarla kaplı Türkiye’mizin ilk uçak gemisinin 2021 de dolaşmaya başlaması, jeopolitik dengeleri derinden etkileyecek bir hamledir.

Yeni nesil savaş uçakların iniş kalkışlarına uygun, bir tank taburunu taşıyacak kapasiteye sahip dev bir çıkarma gemisidir bu.

İlk Türk uçak gemisinin görev alanı: Ege, Karadeniz, Akdeniz ve en önemlisi HİNT VE ATLANTİK OKYANUSU olacaktır.

Türkiye ilk Türk Nükleer Uçak gemisini de yapmayı projelendirdi.

Türk Donanması (Atom denizaltısı) Akdeniz'in en güçlü gücü haline getirilecek.

Uçak Gemisi, 'Üs'ler, Jeopolitik:

Türkiye’miz Katar'da neden üs kuruyor? Somali'de, Türk askeri üsleri ne anlama geliyor? Katar askerî üssü, tüm "ilgili" bölgelerde, jeopolitik/ stratejik dalgalanmalar yarattı... TSK'nin hava, deniz, özel harekât unsurlarını da barındıran 3 bin kişilik kara kuvveti bu üsse yerleştirildi. Katar Türk üs hamlesinin yüksek sembolik anlamı var. Dönem asırlık hesapların dürüldüğü konjonktüre denk geliyor. Osmanlı'nın Hindistan'a giden deniz yolu üzerindeki hâkimiyeti için verdiği mücadelede Portekiz tarafından itildiği 1550'lerden beri ilk kez Türk donanması Hint Okyanusu'na giriyor.

Katar'ın güvenliği ve istikrarı Türkiye'nin güvenliği ve istikrarı demektir.

Hedef, istikrarlı ve güvenli bir körfezdir.

Ortadoğu gelişmeleri, harita çizimleri, Suriye, İran, Mısır, Rusya ve Amerika hatları, Basra körfezinde, Hint Okyanusunda, Aden körfezindeki Yeni Türkiye'nin askeri üsleri ve uçak gemili donanması...

Rusya, Çin ve Hindistan'ın ana aktör olarak yer aldığı kritik bir stratejik kesişme noktasında. Katar Türk üssü...

Sonuç

Türkiye'nin lideri Tayyip Erdoğan, yaklaşık 500 yıllık bir kavuşmayı gerçekleştirmeyi hedefledi.

Başkan Erdoğan, küresel pozisyon tutarken, ilk Türk Uçak gemisinin, ikincisin nükleer olmasının ve Türkiye'nin Basra Körfezi'nde askeri üs kurmasının elbette Stratejik boyutları çok önemlidir.

Erdoğan'ın Hint Okyanusu ve körfez hamleleri Washington duvarlarını sallamaya başlamıştır. Katar, Somali, KKTC Türk üslerinin siyaseten ve askeri açıdan varlığı, Amerika denklemlerini bozma özelliğindedir. BÜYÜK UÇAK GEMİLERİNE İHTİYAÇ KALMAYACAK...

Denizlerde yükselen tehlikeli dalga

(Superhaber Yazarı Ceyhan Bozkurt)

Türkiye/Türk Silahlı Kuvvetleri, Bahar Kalkanı Harekâtı ile hem şehitlerimizin kanını yerde bırakmadı hem de savunma sanayisindeki gelişimi gösterdi. İHA/SİHA operasyonları, elektronik harp sistemleri, milli üretim füze sistemlerinin/ateş destek vasıtalarının düşman unsurlara karşı etkili kullanımı gibi çeşitli taarruzlar biçimleriyle etkili sonuç alındığı görüldü. Bu konuda Genel Yayın Yönetmeni olduğum M5 Dergisi’nin Mart sayısında kapsamlı bir dosya hazırladık. Bu hafta sonuna doğru bayilerde olacak dergiyi okumanızı tavsiye ederim.

Yıllardır ısrarla milli savunma sanayisinin gelişimini hızlandırmamızın gerektiğini savunmuştuk. Çünkü dünya büyük bir mücadeleye, yeni hegemonya savaşına doğru ilerliyor. Bu mücadelede Türkiye’nin milli imkân ve kabiliyetleri olmaz, başka ülkelere muhtaç kalırsak, sonuç olarak çok büyük hüsranla karşılaşabilir, yıkım büyük olabilir. Çok şükür ki, bu atılımlar birkaç yıldır hızlanarak atılmaya başladı. Savunma Sanayii Başkanlığı koordinesinde yürütülen çalışmalar, meyvelerini veriyor.

“Silah övünülecek bir şey mi, savaş mı istiyorsunuz” diyenleriniz olabilir. Bunu soracakları ikiye ayırabiliriz: Birincisi iyi niyetle, hakikaten savaş istemedikleri için bu meseleyi sorguluyor olabilir. Saygıyla karşılıyorum. İkincisi ise Türkiye’nin savunmasız kalmasını isteyen azınlık, ama sesi gür çıkan bir güruh. Bu güruha ne söyleseniz boş. Aktardığım birinci kesime ise şu hatırlatmayı yapmak gerekir: Türkiye, ancak eğer milli imkân ve kabiliyetleri ile güçlü olursa caydırıcı olur ve saldırılardan kendini kurtarabilir. Bu nedenle bu sanayi alanımızın, dünyanın gidişatına bakılırsa, daha çok ve bilimsel bir metotla desteklenmesi gerekiyor.

Neden mi?

Dünya devleri, silahlanmada çok kritik adımlar atıyor. Size bugünkü yazımda özellikle ABD ve Rusya arasındaki deniz kuvvetlerindeki bazı gelişmeleri aktarmak istiyorum.

Önce ABD Savunma Bakanı Mark Esper, ABD donanmasının, Uzun Vadeli Kuvvet Yapı Planı ile ilgili raporunun yeniden gözden geçirilmesini istedi. ( https://breakingdefense.com/2020/02/esper-to-navy-rethink-your-shipbuilding-plan/ )

Ardından Amerikan savunma sitelerine, ABD donanmasının 2030 planlaması ile ilgili çarpıcı açıklamalar, haberler yansımaya başladı. Örneğin Savunma ve Havacılık Raporu sitesine konuşan ABD Donanma Bakanı Thomas Modly, “Deniz Kuvvetleri, artık Ford sınıfı süper uçak gemileri almayabilir” açıklaması yaptı. ( https://defaeroreport.com/2020/03/04/modly-carrier-ford-continues-progress/ )

Breaking Defense’ten Paul McLeary, planlamaya yakın kaynaklara atıfta bulunarak, Gelecekteki Uçak Gemisi 2030 Görev Gücü’nün, donanma uçak gemilerinin Rusya ve Çin’den gelen yeni nesil gizli denizaltılara ve uzun menzilli hassas silahlara karşı nasıl yığıldığını incelemesinin yaklaşık 6 ay sürmesinin beklendiğini duyurdu. ( https://breakingdefense.com/2020/03/beyond-uss-ford-navy-will-study-next-generation-aircraft-carriers-exclusive/ )

Son olarak Popular Mechanics sitesinde Kyle Mizokami imzalı dikkat çekici bir yazı yayımlandı. (https://www.popularmechanics.com/military/navy-ships/a31406067/end-of-supercarrier/ ) Mizokami, Ford sınıfı uçak gemilerini kastederek “Süper taşıyıcının sonuna mı yaklaşıyoruz” başlıklı yazısında şu vurguları yaptı:

- ABD Donanması, mevcut Ford sınıfı uçak gemilerinin sayısını sadece dörtte tutabilir.

- Donanmanın bütün yumurtalarını küçük bir sepete koymasının maliyeti ve tehlikesi, süper uçak gemisini bir kavram olarak ölüme mahkûm edebilir.

- Donanma, daha küçük ve daha düşük maliyetli uçak gemileri inşa edebilir.

Mizokami, bunun nedenini de düşmanlar tarafından üretilen uçak gemisini hedefleyen silahları başrole çıkardı.

Evet, son dönemlerde Rusya ve Çin, dev savaş gemilerini hedef alabilecek, seyir füzeleri üzerinde ciddi atılımlar gerçekleştirmişti. Özellikle Rusya füze teknolojisinde yaptığı hamleyle savaşların biçimini, savaş araçlarının niteliğini köküyle değiştirecek hale getirdi. Yani Ruslar, muhtelif şekillerde geliştirdikleri Granit, Zircon gibi gemi vuran füzeleri üreterek uçak gemilerini ciddi bir biçimde anlamsız hale getirdi.

Uzmanların aktardığına göre, bölmelere ayrılan gemilerin suyun altında kalan bölümünün, üç perdenin arası yaralanır ve su dolmaya başlarsa gemi, güvertesine 5-6 santim kalana kadar batar.

Sudan yüksekliği yerine göre 40-50 metreyi bulan uçak gemilerinin, suyun bir ya da iki metre üstünden gelen füzeyi durdurma, engelleme şansı yok. Dolayısıyla bir uçak gemisi böyle bir ya da iki füzeyi yerse suyun üstünde kalma şansı da ortadan kalkıyor. Kalsa bile güvertesi yan duracağı için ne uçak kaldırabilir, ne uçak indirebilir. (Bir not: Rusya’nın, İdlib krizi sırasında İstanbul ve Çanakkale boğazlarından geçirdiği iki savaş gemisi de, hedeflerine alçaktan uçuş yaparak yaklaşan, dolayısıyla klasik hava ve füze savunma önlemleri ile tespit edilmeleri ve durdurulmaları son derece zor olan seyir füzeleri taşıyordu.)

Bu çerçevede ilerleyen dönemlerde devasa savaş/uçak gemileri yerine daha küçük, manevra kabiliyeti yüksek gemilerin yapımı öne çıkacak gibi. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının devasa Kruvazör, Firkateyn gibi gemiler ile şimdiki gemileri boyut olarak karşılaştırdığınızda aradaki fark daha da anlaşılır hale gelmekte.

Ayrıca devasa uçak gemilerinin yerine uçakların iniş kalkışına imkân tanıyan amfibi gemilerin de öne çıkması bekleniyor. Türkiye’nin, bu alanda Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi TCG Anadolu ile varlık göstermesi önemli ve tarihi bir adımdır.

Sadece bir bölümünü aktardığımız bu gelişmeler, dünyanın gözünün çevrildiği deniz alanlarından olan Doğu Akdeniz’de de karşımıza yeni tehditleri çıkarabilir. Bu nedenle savunma sanayimizin arkasında durmak, donanmamıza sahip çıkmak başlıca görevlerimizden biridir.’’

GAZETE TiRAJLARI(3-15 MART 2020)