Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (24 Şubat-1 Mart 2020)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
03 Mart 2020 14:41

MİSAK-I MİLLİ ‘YE GÖRE GERÇEK GÜNEY SINIRLARIMIZ

Geçmişten bu yana Türk tarihinin en önemli resmi belgelerinden olan Misak-ı Milli, vatan topraklarının her yönden işgal edildiği bir dönemde 28 Ocak 1920'de toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisindeki oturumda kabul edilerek 17 Şubat 1920'de açıklandı ve meclis kararıyla onaylanan bir metin olarak dünyaya ilan edildi.

Misakımilli, gerek Osmanlı Devleti'nin o dönemki kurumları gerekse Ankara'da Erzurum ve Sivas kongrelerinden sonra başlayan Mustafa Kemal Paşa'nın başkanlığındaki Heyet-i Temsiliye'nin faaliyetleriyle bütünleşerek ortak bir aklın ürünü olarak ortaya çıktı.

Türk milletinin istiklaline kavuşmak için verdiği kararı belirten 6 maddelik Misakımilli metninde, Suriye, Irak, Batı Trakya, boğazların durumu ve Batum sınırından bahseden ibarelerle birlikte kapitülasyon ve azınlık haklarına da vurgu yapıldı.

Misakımilli'nin sınırlarına ait yeni arşiv belgelerine ve haritalara, tarihçi yazar Enes Demir tarafından kaleme alınan "Yeni Belgeler Işığında Vazgeçilmeyen Topraklar Misak-ı Milli" adlı kitapta yer verildi.

Kitapta, Osmanlı, Cumhuriyet ile Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı (ATASE) arşivlerinde yer alan belgelerde, Misakımilli sınırına dâhil olan bölgeler anlatıldı.

Buna göre, Misakımilli'nin özünü oluşturan ilk tanımlamanın, Mustafa Kemal Paşa'nın 3 Kasım 1918'de 2. ve 7. ordulara gönderdiği emir olduğu ortaya koyuldu.

Eserde, Misakımilli'nin, rastgele ilan edilmiş bir hayalperest metin veya iyi niyet beyanı olmadığı, aksine ilan edildikten sonra yabancı dillere de çevrildiği ve itilaf devletlerine gönderildiği kaydedildi.

Misakımilli'nin birinci maddesinin ilk kısmına göre, 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması döneminde, Türk ordusunun elinde kalan hat içerisindeki bütün toprakların tartışmasız şekilde vatan toprağı olduğu belirtilirken, Mondros Ateşkesi dışında kalan bazı yerlerin olduğu ve bunların halkın vereceği kararla milli sınırlara katılmasının öngörüldüğü eserde kaydedildi.

Metnin birinci maddesinin sınırlarla alakalı olduğu, Mondros Mütarekesi sırasında silah bırakışım çizgisinin içinde kalan bölgelerin, tartışmasız vatanın bir parçası olduğu, silah bırakışımı dışında kalan bölgelerin ise halkın isteği doğrultusunda milli sınırlarının bir parçası olabileceği vurgulandı.

Kitapta, Atatürk'ün Misakımilli’nin bir diğer tanımlamasını Ocak 1920'de yaptığı sınırı "Lazikiye'nin kuzeyinden başlayıp Harim ve Tel-Rıfat'ın güneyinden geçerek Sacur Nehri'ne ulaşarak oradan da yine Deyrizor’un güneyinden geçerek Musul-Kerkük ve Süleymaniye'nin güneyine ulaşmıştır." şeklinde çizdiği kaydedildi.

O dönemde Lazkiye'nin kuzeyinde Türkmen Bayırbucak bölgesi, Halep-İdlib hattı ve Çobanbey-Afrin hattının da yoğun Türk nüfusuna sahip olduğu ifade edilen kitapta, burada Kürt ve Arapların da yaşadığı, Fırat'ın doğusunda ise Ayn-el Arap, Telebyad ve Rakka’nın Şanlıurfa sancağının parçaları, Deyrizor'un ise bağımsız bir sancak olduğu kaydedildi.

Kitapta, Irak'ta kalan topraklarda ise Musul-Süleymaniye ve Kerkük'ün idari bütünlüğü bulunduğu ve burasının Musul vilayeti olarak tanımlandığı belirtildi.

Çalışmada, Osmanlı toprağı olan Rakka, Hasek ve Afrin'de de Milli Mücadelenin yapıldığı ve 1 Ocak 1922'ye kadar bu toprakların Türk ordularının hâkimiyetinde olduğu kaydedildi.

Enes Demir, eserinde burada ortaya çıkan durumun Misakımilli'nin birinci maddesinde belirtilen Mondros Mütarekesindeki hattın dâhili ve harici, hat haricinde kalan yerlerin ise Halep, İdlib ve Kerkük şehir merkezleri ile çevresi olduğunu kaydetti.

Dolayısıyla bu şehirlerin kuzeyindeki tüm bölge ve yerler Misakımilli'nin birinci maddesinin ilk kısmına göre tartışmasız milli sınırlara dâhilken, Mondros ateşkesinden 4 gün önce İngilizlerin eline geçen HALEP, KERKÜK VE İDLİB’ DE halk oylaması yapılması ve bu bölgelerin milli sınırlara katılmasının öngörüldüğü eserde belirtildi.

REJİMİN HAVA SAVUNMASINI PERİŞAN EDEN 341. FİLO

Kalleş Esad Rejim güçlerine karşı ağır zayiat verilmesinde kilit rol oynayan 341 INCI GÖLGE FİLOYA SELAM OLSUN.

İdlib operasyonunda yaygın olarak kullanılan yerli ve milli imkanlarla üretilen İHA ve SİHA'lar  tarıh yazdı.Batının 5 ıncı nesil savaş stratejılerini paçavraya çevirdi. İHA, SİHA'lar için yetkili personel arasında da üniformalarına taktıkları  bir peç var.

341 ıncı gölge fılomuzun bir diğer ısmı INSAFSIZ HAVA ARACIDIR.Katıl ve zalimlere ınsafsız olmak onun görevıdır.

Halen Türkiye SİHA, bomba atar drone, ANKA-S tipi araçlar kullanıyor. Daha önceki harekatlarda yoğun olarak kullanılsa da bu araçlar ilk kez ve çok yoğun olarak elektronik karıştırma kabiliyeti olan hava savunma sistemlerine karşı da etkin olarak kullanıldı.Kullanılacak.

Araçlar kara ve hava kuvvetleri ile MİT tarafından gelen istihbaratın oluşturduğu hedeflere yönlendirilerek etkin olarak kullanılıyor.

Gölge filo

İnsafsız hava aracı ne demek? Yerli ve milli imkânlarla üretilen İHA ve SİHA'lar için de 'İnsansız Hava Aracı yerine İnsafsız Hava Aracı' tanımlaması kullanılıyor. Doğrudan Ankara ve bölge harekât merkezleri ile koordine edilen filonun resmi kod ismi gölge ve 341. filo olarak geçiyor.

Zalimlere kan kusturacak SİHA

-İlk silah kullanan insansız hava aracımızdır

-Gövde uzunluğu 6.6 metredir.

-Kanat açıklığı 12 metredir.

-Toplam kalkış ağırlığı 650 kg'dır.

-Faydalı yük ağırlığı 55 kg'dır.

- Azami hızı 135 knottur.

- Servis irtifası 27.000 feettir.

- Havada kalış süresi 25 saattir.

SELÇUK BAYRAKTAR, KATİL ESED’IN KÂBUSUNU ANLATTI

Dünyada eşine rastlanmamış bir durum…

Yerli SİHA üssünü görüntüleyen CNN Türk ekibine açıklamalarda bulunan Baykar Savunma Teknik Müdürü Selçuk Bayraktar, Esed'in kâbusu olan SİHA'larla ilgili "Tüm dünya bunu hayranlıkla izledi. Onlarca SİHA görev alıyor. Dünyada da bu pek eşi benzerine rastlanmamış bir durum. Bunları TSK kullanıyor böyle bir teknolojiyi adapte edebilmiş bir orduda açıkçası bu anlamda yok diyebilirim" dedi.

Selçuk Bayraktar:

Öncelikle milletimizin başı sağ olsun. Biz tabi tüm millet olarak çok üzüldük. Bu operasyonda bizim insansız hava araçlarımız görev alıyordu ama bu bizi insani olarak çok etkiledi. Şehitlerimizin kanının yerde kalmaması için bizim bu takım oyununu uygulamamız gerekiyor. Sürekli yeni fikir ve tedbir üretmeye çalışıyoruz. Orada canı pahasına mücadele eden Mehmetçiğimize destek olabilmemiz lazım.

Biz elimizden gelen tüm gayreti yüreğimizle milletimizin duaları gibi ortaya koymak istiyoruz. Türkiye dünyada bu alanda en ileri ülkelerden hatta operasyonel kullanım kabiliyeti açısından baktığımızda dünya da en iyi bir veya iki ülkeden biri diyebilirim. Tüm dünya bunu hayranlıkla izledi. Onlarca SİHA görev alıyor. Dünyada da bu pek eşi benzerine rastlanmamış bir durum. Bunları TSK kullanıyor böyle bir teknolojiyi adapte edebilmiş bir orduda açıkçası bu anlamda yok diyebilirim.

Bayraktar TB2 27 saate kadar havada kalabiliyor. Hatta bu bir dönem dünya rekoruydu.Benim yaklaşık 3 senem arazide geçti. Bir kısmı güney doğuda olmak üzere. O dönem yeni ekipler yetiştirdik diyebilirim. Arazi bu anlamda en büyük manevi tatminin olduğu yer. Bu anlamda en büyük iç huzurun en büyük olduğu yer diyebilirim.

Savunma Sanayi Başkanı İsmail Demir :

‘’Hava savunma katmanlı bir sistem. Korkut sistemimiz devrede, şu anda sahada. O parçacıklı mühimmat atan ve biraz yakın hava savunması yapan. Ama büyük bir müjde olarak şunu söyleyebiliriz. Hisar A ve O sistemlerimiz inşallah sahada olacaklar. Bu operasyon sırasında inşallah bu hava savunma sistemimizin sahaya kurulduğunu önümüzdeki bir hafta içinde sahada görmek de başka bir müjde olacak. Bu da hava savunmamıza başka bir boyut ekleyecek. Onun için bu anlamda çaba gösteren ROKETSAN ve ASELSAN'a teşekkür ediyoruz. Sahada bu ürünlerimiz gücümüze güç katacak. HİSAR'lar geliyor’’

ŞEHİTLER ÖLMEZ, VATAN BÖLÜNMEZ

Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan düşmana korku salan Bahar Kalkanı mesajı

Erdoğan, ''Sınırlarımızın terör örgütleri ve gözünü ülkemizin topraklarına dikmiş zalim bir rejim tarafından kuşatılmasına, sığınmacıların yükünün kalıcı şekilde üzerimize yıkılmasına izin vermemekte bundan böyle kararlıyız. Daha İdlib şehitlerimizin cenazelerini kaldırmadan rejime tarihin en büyük kayıplarını verdirerek bismillah dedik.'' dedi.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın açıklamalarından satır başları :

Sözlerime ülkemizin bağımsızlığı, milletimizin birliği, vatanımızın bütünlüğü, bayrağımızın gururla dalgalanması, ezanlarımızın semalarımızda yankılanması için toprağa verdiğimiz tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet dileyerek başlamak istiyorum.

Toprağa düşen hiçbir şehidimizin kanını yerde bırakmadık, mücadelesini akamete uğratmadık.

“REJİME TARİHİN EN BÜYÜK KAYIPLARINI VERDİREREK BİSMİLLAH” DEDİK

27 Şubat tarihi itibariyle, rejimin tüm unsurlarını hedef alacak şekilde kapsamlı ismi Bahar Kalkanı olan harekâtı başlattık. Daha önce Fırat Kalkanı harekâtıyla Zeytin Dalı harekâtıyla, Barış Pınarı harekâtıyla neyi amaçlıyorsak bu harekâtla da aynı gayeyi güdüyoruz. Sınırlarımızın terör örgütleri ve gözünü ülkemizin topraklarına dikmiş zalim bir rejim tarafından kuşatılmasına, sığınmacıların yükünün kalıcı şekilde üzerimize yıkılmasına izin vermemekte bundan böyle kararlıyız.

"BU SADECE BAŞLANGIÇ"

Bizim kan dökülmemesi, can yanmaması, acı yaşanmaması konusundaki hassasiyetimizi, zafiyet veya çekingenlik olarak görenlere gerçek gücümüzü göstermeye daha yeni başlıyoruz

Yaşananlardan ibret almayanların, bizi hala tehdit etmeleri akıllarının başlarına gelmediğini işaret ediyor. Şayet bir an önce Türkiye’nin belirlediği sınırların dışına çıkmazlarsa, bir süre sonra omuzlarının üstündeki o başlar da kalmayacak.

Rusya ve İran’a bir kez daha sesleniyorum. Bizim sizinle herhangi bir derdimiz yok.

Türkiye’nin mücadelesi ne toprak kazanma, ne stratejik ve üs edinme gayretidir. Biz Suriye’de ülkemize yönelen milyonlarca kişinin yol açtığı insani krizi çözme, hem de topraklarımızın güvenliğini sağlama mücadelesini yürütüyoruz.

ARTIK TERK TARAFLI FEDAKÂRLIK DÖNEMİ BİTTİ

Biz yıllarca güvenli bölge oluşturalım çağrısı yaptık. Bu çağrımıza hiçbir Avrupa ülkesi somut destek vermedi, katkıya yanaşmadı. Sınırlarımızı açtığımız saatten beri Avrupa’ya yönelenlerin sayısı şu anda yüz binler oldu, daha da olacak. Bu sayı yakında milyonlu rakamla ifade edilecek. Şimdi hepsi de sınırlarımızı açtığımız için feryat ediyorlar.

Ya bu insanları kendi topraklarında onurlu bir hayata kavuşturacağız ya da herkes bu yükten payına düşen nasibi alacak. Artık tek taraflı fedakârlık dönemi bitti.

Güya barışı, huzuru tesis için kurulmuş yapılarda toplantı yapmak, kınamak dışında hiçbir işe yaramıyorlar’’

KALLEŞ İDLİB SALDIRISININ ARKA PLANI

Askeri kaynakların tespiti ve istihbarat raporlarına göre, KAHRAMAN ASKERLERİMİZİ BOMBALAYAN BIRI RUS DİĞERİ REJIM UÇAĞI.

Biri Suriye diğeri Rus iki savaş uçağı Sin Hava Üssü’nden kalktı, saldırı yapılan bölgede TSK dışında silahlı bir grup yoktu. Humus ile Şam kırsalları arasında bulunan Es-Sin Askeri Hava Üssü’nden kalkan Suriye Hava Kuvvetleri’ne bağlı Sukhoi-24 tipi savaş uçağı ile Rusya’ya ait Su-34 jeti peş peşe havalandı.

 Yaklaşık 230 kilometre uçan uçaklar, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yığınak yaptığı İdlib güneyine ulaştı.

Sukhoi-24 ve SU-34 tipi uçaklar, Cebel Zaviye bölgesindeki Balyun üzerindeyken burada bir bina hedef alındı. Binada İdlib’de görev yapan Türk askerleri vardı.

34 askerimizin şehit olmasıyla sonuçlanan kalleş saldırı sonrası bölgeye yardım gönderen konvoyun çevresi de uçaklar tarafından hedef oldu.

Saldırıların ardından Balyun’daki şehit ve gazilerimiz özel kuvvetler tarafından Babülhava Sınır Kapısı’ndan geçirildi ve Hatay’daki hastanelere götürüldü.

"Bölgede TSK dışında herhangi bir askeri unsur yoktu"

Bu kalleş saldırı yapıldığı sırada Rusya’nın iddia ettiği gibi bölgede herhangi başka bir silahlı grup bulunmuyordu.

Suriye Milli Ordusu Sözcüsü Naci Mustafa, “Heyet Tahrir Şam ya da başka herhangi bir grup bölgede yoktu. Saldırının yapıldığı noktada sadece Türk Silahlı Kuvvetleri bulunuyordu ve bunu Ruslar ve Suriye rejimi biliyordu” dedi.

Mustafa, “Rusya, Türk ordusunun hareketlerini biliyor. İkili görüşmelerde belirlenen Türk noktalarını da biliyor. Buna rağmen saldırı gerçekleşti” ifadelerini kullandı.

HULUSI AKAR ‘DAN DETAY BİLGİ

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar'dan açıklama: Birliklerimizin bulunduğu yerler önceden Rusya'nın sahadaki yetkilileri ile koordine edilmesine rağmen bu saldırı gerçekleştirilmiştir

Sabahın ilk ışıklarına kadar İdlib'deki rejim hedeflerine yönelik kara ve hava destek vasıtalarıyla gerçekleştirilen operasyonu sevk ve idare eden Akar, "Ateşkesi sağlamak, göçü önlemek ve bölgede yaşanan insanlık dramını sona erdirmek üzere İdlib'de bulunan birliklerimiz alçakça bir hava saldırısına maruz kalmış, 33 kahraman silah arkadaşımız şehit olmuş, 32 kahraman silah arkadaşımız yaralanmıştır" dedi.

“Birliklerin yerleri daha önce Rusya ile koordine edildi”

Birliklerin bulunduğu yerleri önceden Rusya Federasyonu'nun sahadaki yetkilileri ile koordine edildiğini ve buna rağmen saldırı gerçekleştirildiğini belirten Akar, şunları söyledi:

İlk atışa müteakip bir kez daha uyarı yapılmasına rağmen maalesef saldırı devam etmiştir. Bu hava saldırıları sırasında ambulanslar dahi vurulmuştur. Ayrıca bu saldırı sırasında birliklerimizin etrafında hiçbir silahlı grubun da bulunmadığını burada belirtmek isterim. Hain saldırı sonrasında uçak, SİHA ve kara ateş destek vasıtalarımızla derhal 200'den fazla rejim hedefi ağır şekilde ateş altına alınmıştır.

Bu atışlar sonucunda 5 helikopter, 23 tank, 10 zırhlı araç, 23 çeşitli cins ve çapta top ve obüs, 5 mühimmat kamyonu, bir SA-17, bir SA-22 hava savunma sistemi, 3 mühimmat deposu, 2 malzeme deposu, bir karargah binası ve 309 rejim askeri etkisiz hale getirilmiştir. Atışlarımız ve faaliyetlerimiz planlandığı şekilde devam etmektedir. Şehitlere rahmet, kederli ailelerine, TSK'ya ve asil millete başsağlığı, yaralı personele acil şifa dileyen Akar, "Bugüne kadar şehitlerimizin kanını yerde bırakmadık, bundan sonra da bırakmayacağız. Operasyonlarımız Mehmetçiğe ve bölgedeki mazlumlara uzanan kanlı eller kırılana kadar devam edecektir’’

PUTİN’E İDLİB MUHTIRASI: SURİYE DE TÜRKİYE’NİN UKRAYNA’SIDIR

(Bercan Tutar,Sabah Dış Haberler Müdürü)

27 Şubat'ta Suriye'nin İdlib kentinde 33 Mehmetçiğimize yönelik vahşi saldırının ardında sadece Şam'daki terör rejiminin olduğuna inanmak safdillik olur.

Lafı eğip bükmeye gerek yok. Ülkemize yönelik devreye sokulan kirli senaryoların bize gösterdiği küresel tablo gayet açıktır.

Her tür emperyal senaryoya başvuran Gezi'ci ve darbeci Atlantik'in başaramadığı Türkiye'yi frenleme projesi Rusya'ya ihale edilmiş gibi görünüyor.

Bu ihalede İsrail'in Atlantik üzerindeki nüfuzu ve Suudi Arabistan'ın ise petro- dolar kartını ileri sürerek Rusya'yı teşvik etmesi dikkat çekiyor.

Bu bağlamda İsrail ile 'stratejik sessizliğe' dayalı gizli işbirliğini artık alenileştiren Rusya'nın özellikle son dönemlerde Libya ve Suriye'de karşımıza çıkması/ çıkarılması bir tesadüf değildir.

Ne var ki Kremlin'in Atlantik ve İsrail adına üstlendiği "Türkiye'yi durdurma ve hizaya getirme" misyonu oldukça riskli bir hayal.

Dolayısıyla Amerikancılık oynamaya yeltenen Putin eninde sonunda İdlib'e dair şu gerçeği kavrayacaktır... Suriye de Türkiye'nin Ukrayna'sıdır.

Rusya'nın 2014'te Ukrayna'da ne yaptığını biliyoruz. Donetsk'teki Rus kökenliler bahanesiyle Ukrayna'nın en büyük metalürji kentini açıktan işgale kalktı ardından da Kırım'ı ilhak etti.

Unutmayalım ki Putin, Ukrayna krizinde etnik Rusları korumak için her zaman ve her yerde askeri müdahaleyi savundu.

Kiev'in Donetsk'de bombalanan Rus destekli muhaliflerin terörist oldukları iddiasına karşı da, "Onlar vatanlarını savunan siviller" diye gürlüyordu Putin.

Ama iş Suriyeli muhaliflere gelince hepsine toptan terörist muamelesi yapan Yankee zihniyetli bir Putin çıkıyor karşımıza.

Suriye'nin Türkmen dağlarında DEAŞ'ı bombaladığını söyleyen Putin, yıllarca aynı manipülasyonu pazarladı.

Oysa ne Türkmen dağlarında ne de yakınlarında bir DEAŞ militanı vardı. Buradaki savaşçılar katil Esad ile savaşan vatansever muhaliflerdi.

Üstelik Rusya'nın Ukrayna'da yaptığının aksine Suriye'deki iç savaşı Türkiye çıkarmadı.

Ruanda, Uganda, Bosna ve Arakan benzeri bir soykırımın İdlib'de de yaşanmaması için Türkiye, Mehmetçiğin canı pahasına Şam'daki terör rejimine karşı mücadele veriyor.

Asıl soru ise şu... ABD ve AB'nin durduramadığı Türkiye'yi Rusya tek başına nasıl durduracak?

Tam da burada Rusya ve ABD arasındaki yeni Skyes-Picot anlaşması uyarınca Suriye'deki savaşın asıl hedefinin Türkiye'yi rehin almak olduğunu kavramak lazım.

Ne var ki 2015'teki jet krizinden sonra Kremlin'in HDP, PKK/YPG ve Rojava projesi üzerinden Türkiye'nin iç dinamiklerine nüfuz etme çabası sonuç vermemişti.

Hatta atağa geçen Ankara'nın DEAŞ'a karşı bitirici operasyonları ile PKK'nın hendek savaşlarındaki ağır yenilgisi, Moskova ve Batılı başkentlerde soğuk duş etkisine yol açmıştı.

İşte bu nedenle Türkiye'ye yönelik 'Kremlin patentli' İdlib markajının sonu da hüsranla bitecektir ‘’

KALLEŞ İDLİB SALDIRISI DÜNYA BASININDA

Esed rejiminin İdlib'deki alçak saldırısında 33 askerimiz şehit oldu. Dünya basını, saldırıyı son dakika olarak duyurdu. Uluslararası haber ajanslarının 'acil' koduyla duyurduğu İdlib saldırısı için Financial Times topyekûn bir çatışma riskinin ortaya çıktığını yazdı.

Deutsche Welle (DW): Türkiye, NATO'nun 5. maddesini işletme hakkına sahip. Ancak böyle bir kontekste bu maddenin işletilmesine onay verilir mi bilinmiyor. Daha önce sadece bir kez bu madde işletildi o da ABD'nin talebiyle Afganistan'da.

Al Jazeera: Hava saldırısında Türk askerlerinin hayatını kaybetmesi gerilimi daha artıracak, yeni bir insani kriz dalgası tetiklenebilir.

New York Times: Türk ordusu, Suriye'nin kuzeybatısındaki hava saldırısında büyük kayıp yaşadı. Bu saldırı Suriye'deki savaşın seyrini değiştirebilir.

Associated Press (AP): Türk yetkililer Suriye'nin kuzeybatısındaki hava saldırısında askerlerin hayatını kaybettiğini açıkladı, bir gündeki en büyük kayıp.

The Guardian: Türkiye, Suriye iç savaşında en kötü günü yaşadı. Rusya üç aydır İdlib'de Şam'a yardım ediyor.

Le Monde: Bombardımanlar Ankara ile Moskova'nın arasını açma riski doğuruyor. Rus ve Türk yetkililer arasındaki yeni tur görüşmeler Perşembe günü Ankara'da gerçekleşti, sonucuyla ilgili herhangi bir açıklama yapılmadı.

Financial Times: Saldırı, Türkiye'yi Suriye rejimi ile Rus müttefiklerine karşı topyekûn bir çatışmaya itme riski taşıyor. Saldırıyla, İdlib'deki insani krizi ve mülteci akınını önlemeye çalışan Türkiye, NATO üyesi müttefiklerinden destek çağrısını yineleyecektir.

PUTİN VE KGB EKOLÜ

(Habertürk Yazarı Serdar Turgut’un yazısı)

Bir süredir Christopher Andrew ve Oleg Gordievsky tarafından yazılmış‘ KGB: The Inside Story’ kitabını okuyorum. Bugüne kadar KGB tarihi, kültürü ve işleri konusunda yazılmış en kapsamlı kitap bu. Başlığından da anlaşılacağı üzere olan olan ve bitenlerin içeriden anlatıldığı bir çalışma bu.

Çünkü yazarlardan Aleg Gordievsky, KGB’nin İngiltere’deki resmi temsilcisiyken bile İngiltere için çalışmakta olan ve daha sonra Rusya’dan kaçıp Londra’ya yerleşmiş bir ajan yani KGB’nin içişlerini en iyi bilen insanlardan bir tanesi. (Onun kaçış hikâyesini kısa süre önce bu köşede anlatmıştım). Onun içerden bilgileri, titiz dokümanter çalışması ile tanınan Chritopher Andrew’un uzmanlığı ile birleşince ortaya muazzam bilgiler içeren bir eser çıkmış.

Bu kitabın hemen Türkçeye çevrilip bizim devlet birimlerine acilen dağıtılması gerekiyor.

Çünkü Rusya ile bir süredir flört etmekte olan Türkiye’nin yöneticilerinin aslında kiminle flört etmekte olduklarını tam anlamaları için bu kitabı muhakkak okuyup anlamaları gerekiyor.

KGB'NİN KÖKENİ

Rusya devleti tamamen, KGB’ye uzun yıllardır hâkim olan kültür ile oluşturulmuştur. Bu nedenle o kültürü, tarihi ile birlikte anlamalıyız ki aslında Putin’in kim, Rusya’nın da ne olduğunu tam kavrayabilelim.

KGB’nin kökenlerinin Cheka olduğu söylenir. Bu resmi tarih anlamında doğrudur ama aslında KGB’nin tarihi kökenleri Çarlık Rusya’sındadır. Acımasız istihbarat kültürünün Rusya’ya hâkim olmasının başlangıç tarihi 1565’tir.

O tarihte Korkunç İvan diye bilinen Çar tarafından kurulmuş Oprichnina örgütü KGB’nin asıl tarihi kökenidir.

Oprichnina aslında bir süvari birliğiydi. Militanları tamamen siyah kıyafetler giyer ve atlarının semerlerinde de bir köpek başı ve süpürge işareti bulunurdu. Köpek başı koklayıp avını bulmayı süpürge ise onu bulunca süpürüp atmak anlamına geliyordu.

Bunlar çok acımasız bir birlikti, şüphelendikleri insanların bulunduğu bölgeyi basar ve ortalığı kana bularlardı.  

O dönemden KGB’ye gelinceye kadar arada birçok ilavelerle yeni örgüt yapısı oluşturuldu. Ama hepsinin ortak özelliği çok acımasız ve kindar olmaları, planlı programlı kötülük yapmayı iyi bilmeleriydi.

Bu özellikler aynen KGB tarafından da devralındı ve acımasız ve kindar örgüt Soğuk Savaş öneminde uzun vadeli detaylı acımasız planlar da yaparak disiplinli çalışmaya başladı.

Vladimir Putin KGB’nin, Direktorate K olarak bilinen karşı istihbarat bölümünde çalışıyordu. Bu bölümüm başında ‘KGB içindeki en tehlikeli insan’ olarak bilinen General Viktor Budanov vardı. Putin’in bu bölümde görevi teşkilattaki, hainleri, ‘anormal gelişmeleri’ incelemekti. Yani kurallar dışına çıkan kişileri güvenlik açısından kontrol altında tutmak ve etkisizleştirmekti. Zaten paranoyanın hüküm sürdüğü korkunun ve kuşkunun daima olduğu kuruluşta onun görevi bunu yapanda daha da kuşkucu ve temkinli yapı oluşturmaya müsaitti.

Bu görevleri sayesinde Putin son derce kuşkucu, kindar ve planlı kötülük yapabilen bir insana dönüştü. Okuduğum kitabın diğer yazarı Oleg Gordievsky’nin Rusya'dan kaçıp İngiltere'ye iltica etmesinden sonra Putin’in bütün arkadaşları sorumlu tutularak görevden alındı ve cezalandırıldı. Putin bu olaylar sonucunda içinde oluşan kinini yıllardır unutamadı. Zaten yapı olarak kindardı daha da kindar oldu.

Yani anlayacağınız Putin, çalıştığı kurum KBB’’nin bütün kötü özeliklerini içselleştirmiş yani kötü, kindar, acımasız planlı adımlar atan bir uzun vadeli plan istihbaratçısına dönüştü. Sonucu biliyorsunuz devlet sonunda onu devşirerek KGB teşkilatının bütün kültürünü aynen benimsemiş olan devletin başına atadı. Adamı ve devletini tanıdığımdan son günlerde olan hiçbir şey beni bu yüzden şaşırtmadı.

İDLİB KAHRAMANLARINDAN PUTİN’E ANLAMLI MESAJ

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Suriye'nin İdlib kentinde Türk askerini hedef alan Esed rejimine karşı mücadelesini kararlılıkla yürütüyor. Operasyon sırasında kullanılan mühimmatla, Rusya Devlet Başkanı'na mesaj verildi. Mühimmatlardan birinin üstüne yazılan "Putin'e sevgilerle" ifadesi dikkati çekti.

"HATAY ÇALINTI DEĞİLDİR"

Rus Sputnik Haber Ajansı’nın İngilizce sayfasında ‘The ‘Stolen Province’: Why Turkey Was Given A Corner Of Syria By France 80 Years Ago‘ (‘Çalıntı eyalet’: Suriye’nin Bir Parçası 80 yıl Önce Neden Fransa Tarafından Türkiye’ye Verildi’) başlıklı bir haber yayınlanmıştı.

Mehmetçik, TSK mühimmatına yazdığı mesajlarla Hatay için 'çalınan bölge' ifadelerini kullanan Rus haber ajansı Sputnik'e ve Bahar Kalkanı Harekâtı’na karşı duran hem Putin'e selam gönderdi.

"Hatay çalıntı değildir" ifadesinin yer aldığı mühimmatlardan birinde de Sputnik'e gönderme yapıldı

İNGİLİZ GUARDIAN’IN İDLİB ANALİZİ

İngiliz Guardian gazetesinin, dünya haberleri sayfasındaki "Türkiye İdlib'deki saldırılarını tırmandırırken, iki Suriye uçağı düşürüldü" başlıklı haberinde, "Türkiye'nin Suriye birlikleri ve müttefiklerine yönelik geniş saldırısını tırmandırdığını ve iki uçakla birlikte, aralarında tanklar ve radar sistemlerinin de bulunduğu onlarca zırhlı aracı yok ederek, rejimin İdlib bölgesindeki hücumlarına ivme kaybettirdiğini" yazıyor.

Saldırıların, en az 33 Türk askerinin hayatını kaybetmesine yol açan hava saldırılarına misilleme olduğunu vurgulayan gazete, Suriye ordusunun sekiz yıllık savaşta hiç bir günde iki savaş uçağı birden kaybetmediğini belirtiyor.

Guardian Orta Doğu Muhabiri Martin Chulov'un imzasını taşıyan haberde, Türk F-16'larının iki uçağı birden vurduğu yazıldı…

'Suriye hükümetinin iddiası boşa çıktı'

Guardian, iki uçağın düşürülmesinin, Suriye hükümetinin ülkenin kuzeyindeki hava sahasını savunacağı iddiasını boşa çıkarttığını söylüyor ve şöyle devam ediyor;

"Son dört yıldır bu rolü Rusya devralmıştı ve Ankara son üç gündür Rus güçleriden kaçındı. Bunun yerine Türk İHA'ları ve topçuları Suriye mevzilerini yerle bir etti. En az 106 asker öldürüldü. Öldürülenlerin arasında Lübnan Hizbullah'ının 14 üyesi ve İran tarafından İdib'e gönderilen Afgan ve Pakistanlı Şiiler de vardı."

75 YILLIK SUUDİ ARABİSTAN-ABD İLİŞKİLERİNİN DÖNÜM NOKTALARI

(Independent Türkçe’de Mustafa Ensari’nin yazısı)

Suudi-ABD ilişkileri için bir temel oluşturan tarihi toplantının 75’inci yıldönümü münasebetiyle, Suudi Arabistan’ın Bahreyn Büyükelçisi Prens Sultan bin Ahmed bin Abdulaziz, ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt’in torunu ile Cidde İslami Limanı’nda ABD ‘Quincy’ destroyerinde bir araya geldi.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Riyad’da üç gün boyunca güçlü ortaklık vaadinde bulundu. Ülkesinin, Suudi Arabistan’daki büyükelçiliğini kutlayan Pompeo, herkese de 1928 yılındaki genişletilmiş ilişkilerden ABD’nin Suudi Arabistan ile diplomatik ilişkiler kurmaya başlama kararı aldığı 14 Nisan 1931 tarihine ve işbirliği anlaşmasının imzalandığı 1933 yılına kadar sarf edilen ilk çabaları hatırlattı.

Diplomasi

Suudi Arabistan’ın yeniden imarı, ABD şirketlerini Riyad'la daha ciddi diplomatik temsil için Washington'a baskı yapmalarına yol açtı. ABD hükümeti böylece 1942 yılında Cidde’de diplomatik misyon kurma kararı aldı. Öyle ki ABD’nin Mısır’daki komiseri Alexander Kirk, Suudi Arabistan’daki komiserliğe atandı.

İlgi alanları ve ilişkiler genişledikçe, Suudi Arabistan da 1946 yılında Washington’da bir komisyon açtı. James Rives Childs, aynı yıl içerisinde ABD hükümetinin olağanüstü komiseri olarak Suudi Arabistan’a bilgilerini sundu.

Mart 1949’da ABD ve Suudi Arabistan arasındaki diplomatik temsil düzeyi, büyükelçilik düzeyine ulaştı ve Childs, Suudi Arabistan’ın ilk büyükelçisi olarak göreve başladı.

Aşağıdaki bilgiler ise gözlemci ve tarihçilerin tahminlerine göre, iki ülke arasında ilişkiyi kurma va dayanıklık sınavına maruz kalma hususunda önemli noktaları temsil ediyor.

Tarihi görüşme

Tarihsel kaynaklar, Kral Abdulaziz bin Abdurrahman Al Suud’un, 13 Şubat 1945'te Cidde’den Süveyş’e iki gece bir gün süren gezisine çıktığını belgeliyor. Geziyle eş zamanlı olarak Roosevelt’i Yalta’dan Büyük Acı Göl’e götüren Quincy kruvazörünün yanı sıra Süveyş Kanalı’ndaki Büyük Acı Göl’de Kralı taşıyan ABD’li Murphy destroyerin demir atma hususunda o dönemde uzlaşı sağlanmıştı.

Kral’a yolculuğu sırasında Kralın küçük kardeşi Abdullah bin Abdurrahman, üçüncü oğlu Prens Muhammed bin Abdulaziz, altıncı oğlu Prens Mansur bin Abdulaziz, Maliye Bakanı Abdullah es-Süleyman, Devlet Bakanı Hafız Vahba ve William A. Eddy eşlik etti.

Kral Abdulaziz ve Roosevelt arasındaki görüşme, gemide yaklaşık bir buçuk saat sürdü. Daha sonra taraflar, öğle yemeyi sonrasında tekrar bir araya geldi ve toplantı en az 5 saat boyunca devam etti. Görüşmede, siyasi, ekonomik ve askeri boyutlarda ilişkiler ele alındı.

Petrol imtiyazı

ABD’nin Standart Şirket aracılığıyla petrol sondajı imtiyazı hakkı elde etmesi, dönemin Maliye Bakanı Abdullah es-Süleyman tarafından 66 yıllığına imzalanan 1933 yılındaki anlaşmayıı onaylamış kraliyet kararnamesinin yayınlanmasına dayanıyor. Anlaşma daha sonra, 1957 yılında Suudi Arabistan’ın yüzünü sonsuza dek küresel bir petrol devi haline dönüştüren bir anlaşma ile değiştirildi.

1973 savaşı

Kral Faysal bin Abdulaziz Âl Suud, 18 Ekim 1973 tarihinde Mısır’a karşı bir savaşta İsrail’e destek veren ABD ve Hollanda’ya petrol ihraç etmeyi durdurma emri verdi. Karar, İsrail’i işgal altındaki Arap topraklarından geri çekilmeye zorladı. Durum, batı halklarının yüksek petrol fiyatları hususundaki gerginliğinin artmasına ve kızgınlıklara neden olurken, diğer taraftan da iki ülke arasındaki stratejik çıkarlar, bu fırtınaya dayanmayı başardı. Ancak Arapların İsrail ile çatışması ve Suudi Arabistan’ın ilk olarak Arap davasını savunma hususundaki kesin tavrı, Washington ve Riyad’ı, 1967 savaşından Filistin intifadasına kadar bir gerginlik haline soktu. Bu durum, Suudi Arabistan’ın çeyrek asırdır ABD Büyükelçisi Bender bin Sultan’ın, yaklaşık bir yıl önce çeşitli kısımları yayınlanan Independent Arabia’ya röportajında da belgelendi. Yüzyılın Anlaşması önerisinde bulunan mevcut Başkan Trump döneminde bile Riyad’ın tavrı, İsrail ve Filistin tarafları arasındaki müzakerelerin başlaması sonrasında ‘bir köşe taşı’ olarak nitelendiriliyor.

Soğuk Savaş

Bölge, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından çeşitli sonuçlarla karşı karşıya kaldı. Uluslararası koşullarda köklü değişiklikler meydana geldi. Eski Avrupa hükümetlerinin sistemleri yok oldu. ABD ve Sovyetler Birliği, dünya politikasını planlamak ve kontrol etmek için rekabet eden iki kutup haline geldi.

Bölge, Sovyetler Birliği’ni kuşatma stratejisinin eksenlerinden birini oluşturan ABD savunma politikası çerçevesine girdi. Mısır, Kral Faysal’ın ‘komünizm ve Siyonizmin aynı madalyonun iki yüzü olduğu’ çağrısı sonrasında Sovyet uzmanlarını kovarak, komünizm etkisinin yayılmasına karşı uyarıda bulundu. Suudilerin bu dönemde öne çıkan rolü çerçevesinde diğer tarafların çıkarları büyük risklere maruz kaldı. Ancak Riyad, Washington ile stratejik ilişkilerine sadık kaldı.

Kuveyt’in kurtuluşu

Suudi Arabistan Krallığı, 1990 yılında Saddam’ın Kuveyt’i işgali sırasında diplomatik ve askeri harekat yoluyla hareket etti. Kuveyt’ten ‘Körfez kardeşleri ve ABD hava örtüsü desteğiyle Suudi Arabistan kuvvetleri onu temizlemeden önce’ şiddetli savaşlara tanıklık eden (Suudi Arabistan’ın) Hafci şehrine sızan Iraklı işgalcileri kovma müdahalesinde belirleyici şekilde ABD kuvvetlerinin oluşturduğu uluslararası bir koalisyon çağrısında bulundu.

11 Eylül

11 Eylül 2001 saldırıları, ABD’nin Arap ve İslam dünyası ile ilişkilerinde bir dönüm noktası oldu. Ayrıca saldırılara 15 Suudi Arabistanlının katılmış olması dolayısıyla şaşkınlık yaşayan Suudi Arabistan ile ilişkileri de gölgeye düşürdü. Saldırılar, Afganistan ve ardından Irak savaşına yol açan teröre karşı savaşı da tetikledi.

Suudi Arabistan, terörizmle mücadeledeki rolüne ‘ABD ile işbirliği yaparak, terörizm kaynaklarını kurutma yoluna girerek ve 2005’te Riyad terörle mücadele konferansına sponsorluk yapmak için gereken tüm yetenekleri kullanarak’ katkıda bulundu. Riyad konferansında, dünyanın birçok ülkesi de yer alırken, Riyad Deklarasyonu da yayınlandı.

Suudi Arabistan, 11 Eylül 2001 tarihinde kurbanların akrabalarına Suudi Arabistan da dahil olmak üzere ülkelere tazminat davası açma izni veren bir ‘JASTA’ yasası ile karşı karşıya kaldı. Suudi Arabistan tarafından reddedilen yasanın, hükümetlerin egemenliğinin dokunulmazlık ilkesini ihlal ettiği belirtildi.

Genel olarak iki ülke, stratejik ilişkilerinin en zor testlerinden geçebildi. Suudi Arabistan hükümetinin, Afganistan’dan başlatılan saldırıyla herhangi bir ilgisinin olmamasına rağmen birçok taraf, New York’taki terör olaylarının iki ülke arasındaki ittifakı zayıflatmak için yeterli olduğu hususunda bahse giriyor.

Ancak daha sonra 2005 yılında ABD’deki ve dünyanın diğer ülkelerindeki Suudi Arabistanlı öğrencilere yönelik yabancı burs programları başlatıldı. Kanlı olayların bıraktığı boşluk dolduruldu.

İran nükleer anlaşması ve Trump

ABD’nin Irak işgali ve İranlıların Suudi Arabistan’ın kuzey komşusunu kontrol etmesi sonrasında Suudi Arabistan, Barack Obama dönemindeki stratejik müttefiki ABD'nin tutumuna karşı çıktı.

Tahran’ın bölgedeki saldırgan politikasını değiştirmemesi üzerine Riyad diğer Arap ülkelerini de yanına alarak Tahran stratejisine karşı set oldu.

Obama döneminde ABD’nin Riyad ve bölgedeki ilişkilerine karşı kötümser bir atmosfer oluştu. Suudi Arabistan, İran'ın bölgedeki ve dünyadaki stratejileri ve politikalarına karşı uluslararası toplumun sağlam bir tavır takınması çağrısında bulundu. ABD Başkanı Donald Trump ise bu çağrıya olumlu yanıt vererek, İran’a benzeri görülmemiş bir kuşatma ve baskı uyguladı. Böylece Trump’ın anlaşması ve zaferi, aynı anda iki dönüm noktası oluşturdu. Bu yeni durum da ABD ve Suudi Arabistan ilişkilerinin tekrar sıcak günlerine dönmesi demekti.

Gelecek virajı

Massachusetts Amherst Üniversitesi’nden Siyaset Bilimci Yrd. Doç. Dr. Paul Musgrave, Suudi Arabistan-ABD ilişkileri hususunda, ABD ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin bazı zorluklarla karşı karşıya olduğunu belirtti. ABD’nin değişen iç siyasi durumunun, gelecekte bu durumun ortaya çıkmasına katkı sağlayacağını ifade etti.

Faysal İslami Araştırmalar Merkezi tarafından yapılan bir çalışmada, ikili ilişkileri bulandıran faktörlerden birinin, ABD’deki yoğun kutuplaşma olduğuna dikkat çekildi. Çalışmaya göre kutuplaşmaya yönelik ciddi eğilim, Washington ve Riyad arasındaki ilişkilerin geleceği için daha karanlık olabilecek çeşitli yollara yol açıyor.

Çalışmada, “Siyasi kutuplaşma, müttefiklerini ve ortaklarını kapsayan politikalar da dahil ABD’nin politikalarını uygulama şeklini etkilemeye başladı” ifadelerine yer verildi. Diğer ülkelerin bunu dikkate alması gerektiği de belirtilirken, kutuplaşma ve siyasi partiler hakkında yeni yayınlanan akademik siyasi literatürün gözden geçirilmesi çağrısı yapıldı.

Petrolün ötesinde

Yazar ve siyasi analist Ahmed el-Farac, bugün dünyanın, din ve destekçilerini kapsayan siyasal İslam ile mücadelede Trump’ın ABD’sinin ve dünyanın dört bir yanındaki ılımlı hükümetlerin oluşturduğu iki taraf arasında kaldığını ifade etti.

Kral Abdulaziz Al Suud’un, dönemindeki etkisine ve bu oluşumu birleştirme yeteneğine de dikkati çeken Farac, Quincy görüşmesinin, kurucuyu ABD’nin en büyük başkanlarından biriyle bir araya getirdiğini vurguladı.

Farac, Kral Abdulaziz’in Roosevelt ile görüşmesinin, ABD tarihinde Roosevelt’in büyüklüğü dolayısıyla geliştiğini belirtti. Tarihçilerin ve yorumculara göre ABD’yi yöneten en iyi üç başkanın, ilk olarak George Washington, daha sonra Abraham Lincoln ve sonrasında da Roosevelt olduğunu söyleyen Ahmed el-Farac, Suudi Arabistan-ABD ilişkisinin, her iki ülke açısından da önemli olduğunu, çünkü her ikisinin de sorunlarını çözmek için birbirlerine ihtiyaç duyduğunu ifade etti.

Siyasi analist, Suudi Arabistan’ın, tarihi boyunca ilişkilerini, Arap ve İslami meselelere hizmet etmek ve bazen de çıkarları pahasına şekillendirdiğini belirtirken, “ABD’nin, Arap ve İslam dünyasındaki sorunları çözmek için Suudi Arabistan’a ihtiyacı var. Bu ilişki, bazı tarafların belirttiğine göre petrol, koruma ve ekonomi ilişkisi değil. Aksine Suudi Arabistan’ın tavrına bakar ve stratejisini bu çerçevede oluşturur. Çünkü Suudi Arabistan, ne zaman herhangi bir karardan yana olursa, ya da çekince duyarsa, bu ilişkiler daha derinleşir” değerlendirmesinde bulundu.

MEDYA DÜNYASI

 ETHEM SANCAK BİR DERGİNİN DANIŞMA KURULU’NDA

İşadamı Ethem Sancak, BRIQ (Belt & Road Initiative Quarterly), Türkçe ve İngilizce olarak yayımlanan üç aylık bir ekonomi, siyaset ve kültür dergisi’nin danışma kurulu üyesi oldu. … BMC Yönetim Kurulu Başkanı sıfatıyla Ethem Sancak’a, derginin Danışma Kurulu üyesi olarak yer verildi. Künyede derginin sahibi olarak Çin İş Geliştirme ve Dostluk Derneği yer aldı.

24 ŞUBAT-1 MART HAFTASI TİRAJ RAPORU

ÖMER SEYFETTIN’IN HAYATI TİYATRO SAHNESİNDE

Teatro Rudius, ölümünün 100. yılında Türk Dili'nin sembolü, büyük hikâyeci Ömer Seyfettin’in askerlikle başlayıp, edebiyatla süren ve bir hastanede kadavra olarak sonlanan hayatını tiyatro sahnesine taşıyor.

 Ödüllü yazar Kosta Kortidis'in usta kalemiyle sahne taşıdığı yeni tiyatro oyunu “Deli Şair Ömer Seyfettin”; büyük hikâyecinin ölüm yıldönümü olan 5 MART’ta İstanbul’da seyirci ile buluşuyor

Psikolojik bir gerilime dayalı; derin, yoğun ve yalın bir çarpıcılıkta sahnelenen eser Profilo Kültür Merkezi’nde dünya prömiyerini yapacak. Eserde; Ömer Seyfettin’i Sinan Çelik, Cenap Şahabettin’i Kosta Kortidis canlandırırken, Ali Canip Yöntem’e Okan Şevket Duman, Ömer Seyfettin’in eşi Calibe’ye Aslı Çelebi, Hekim Simon’a ise Akın Kaplan canlandırıyor.

Ömer Seyfettin’in acı ölüm hikâyesi

Ömer Seyfettin 6 Mart 1920 günü evinin çok yakınında bulunan Haydarpaşa Hastanesi’nde hayatını kaybetmiştir. Şair’in, o zaman teşhis konulamayan şeker hastalığı iyice ilerlemiş; 4 Mart’ta ağır koma halinde hastaneye kaldırılmıştı. Ömer Seyfettin hastaneye getirildiğinde üzerinde kimliğini belirtecek bir vesika yoktu!

Öldüğünde de naaşına kimsesiz muamelesi yapıldı ve araştırmalarda kullanılması için Darülfünün’a bağışlandı. Kadavra olarak kullanılan Ömer Seyfettin’in bedeninin fotoğrafı birkaç hafta sonra bir gazetede yayınlandı.

Naaşından geriye kalanlar yakınlarına teslim edildi. Kuşdili Mahmut Baba Türbesi’ne defnedildi. Bir sohbetlerinde Ömer Seyfettin, Ali Canip Bey’e “…bir gün mezarımın üzerinden yol geçirirlerse şaşırmam.” demişti… 1939’da mezarı yol geçecek gerekçesiyle yerinden söküldü, Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.